Kur’an’ın kavramlara yüklediği doğru mânâyı bulmak, vahyin kavramı kullandığı zamanki anlamını bilmekle olur. Bunun yolu ise kavramların arka planını bilmekle olur. Cahiliyye kavramı, bugün Kur’ani mânâ dışında kullanılmaktadır. Bugün ‘cahil’e yüklenen anlam okuma-yazmayla ilişkilendirilerek bilmemek ve tanımamak mânâsıyla sınırlandırılıp kısırlaştırılmıştır. Onun içindir ki modern toplumlar okuma-yazma oranının yüksekliğiyle övünerek insanların bilgili olduklarını ve cahil kalmadıklarını söylemektedirler. Bunun karşıtı olarak cehalet eski devirlere ait bir özellik olarak sunulmaktadır. İslam’ın hâkim olduğu peygamber dönemi de bu anlam çerçevesinde değerlendirilmiştir. Cahil kavramı Kur’an’da olumsuz anlamda kullanılmaktadır. Gerek kişisel olarak gerekse toplumsal olarak Allah’ın, uzak durmamızı istediği bir hal olarak tanımlanıyor. Peygamber öncesi Arapların dönemini ve durumunu ifade eden cahiliyye kavramı, her çağda ve toplulukta geçerli bir hali tanımlamaktadır. Cahiliyye kavramı, türevleriyle birlikte 24 yerde geçmektedir. İbn Manzur’un Lisan’ul-Arab’ı ve Ragıb el-İsfehani’nin Müfredat’ında cahiliyye kavramı şu şekilde yer alır: 1. İlmin zıddı olan bilmemek, tanımamak. 2. Hak ya da bâtıl da olsa bir şeyin aksini yapmak. Örnek; orucu tutmamak gibi. 3. Hilm yerine zulm etmek, haddi aşmak, kötülük yapıp günah işlemeye kadar geniş bir çerçevede kullanılıyor. Bu kavramlar içerisinde Kur’an’ın ruhuna ve söylemek istediğine en uygun olan, hilm yerine zulm etmek kavramıdır. Cehalet kelimesi bilgisizlik olarak Kur’an’da çok az kullanılmasına rağmen lügatçiler ve günümüzdekiler kelimeye daha çok bilgisizlik, tanımama anlamını vermişlerdir. Kelime bir yandan bilgisizliği de içerir. Ama asıl anlamına zorbalık verildiğinde kavram yerini bulmaktadır. Zorbalık ise rastgele kabalık veya bir haksızlık değil, İslam’ı reddetmek ve hak olanı kabul etmemekten kaynaklanan taşkınlık hali veya haddi aşmak durumudur. Buna bir örnek vermek gerekirse Ebu’l-Hakem olarak bilinen adama Ebu Cehil deniliyor olmasıdır. Ebu’l-Hakem bilgili, zeki, cömert ve istişarelere çağrılan birisidir. Fakat onun adını Ebu’l-Hakem’den Ebu Cehil’e çeviren sebep haddi aşması, zorbalık ve de en önemlisi hak olanı kabul etmemesidir. Yine başka bir örnek vermek gerekirse, Habeşistan’a hicret eden Müslüman mültecilerin durumu görüşülürken onlar adına savunma yapan Cafer’in konuşmasında Mekke’nin durumunu özetlerken söylediği ifadeler cahil kavramını izah sadedinde kıymetlidir: “Ey hükümdar! Biz câhil bir millet idik. Putlara tapardık. Ölmüş hayvan leşini yer, her türlü kötülüğü işlerdik. Akrabalarımızla münasebetlerimizi keser, komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı ezerdi. Allah-u Teâlâ, bize kendimizden, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve temizliğini, soyunun düzgünlüğünü bildiğimiz bir Peygamber gönderinceye kadar, biz bu vaziyette idik.”
Cahiliyye kavramına verilen yanlış tanım bir takım sorunları da beraberinde getirmiştir. Örneğin, çağdaşı olan toplumlar arasında en fazla bozulmuş ve vahyin gelmesine en çok muhtaç olduğu için peygamberliğin oraya verildiği anlayışı. Gerçekten de çağdaşı arasında en fazla bozulan toplum Arap toplumu mu? Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için Arap toplumunun genel yaşantısını göz önünde bulundurmak lazımdır. Bu toplumun ekonomide revaçta olduğunu bize Kur’an haber veriyor. Kureyş suresi onların yaptığı ticareti anlatıyor. Yine Basra Köfrezi, Akdeniz ve Kızıldeniz sahillerinde ticareti ellerinde bulunduruyorlardı. Biz biliyoruz ki ticareti yoğun ve sürekli olan toplumlar ekonomide revaçtadırlar. Bu kadar ticaretle uğraşan toplumların kültürü, bilgisi, anlayış ve becerileri yüksek olur. Bununla beraber Kâbe bir ticaret merkeziydi. Arabistan’ın dışından Mekke’ye Kâbe için gelen sayısız insan vardı. Yine hacc aylarında panayırlar kuruluyor, hatipler yarışıyor, gelen misafirler için kurban kesiliyor ve onları barındıracak yerler tahsis ediyorlardı. Bu toplumun misafirperverlikleri, kendisine sığınanı himaye etme vb daha birçok güzel davranışları vardır. Yine Bizans, Sasani ve diğer devletlerde olduğu gibi melik tarafından yönetilmiyorlardı. Yani kendilerini baskı altına alan, kendilerine zulmeden bir kralları yoktu. Diğer toplumlara göre daha özgür bir yaşantı ve düşünce özgürlükleri vardı. Zulme karşı birleşme isteklerinden dolayı bazıları Hılf’ul-Fudul’u kurmuştu. Arabistan’da kökleşmiş ve güçlü devletler olmadığından daha rahat hareket edebiliyorlardı. Zekâlarında herhangi bir gerileme de yoktu. Çünkü Araplar kendi kabilesinin soyunu çok iyi biliyor. Tüm isimleri tek tek sıralıyorlardı. Yine onların zekâsı o kadar berrak idi ki, yazıya değil kendi zekâlarına güveniyorlardı. Dinî alanda ise, İbrahim’e mensup olduklarını, onun çizgisinde hareket ettiklerini ve bunun getirisi olarak Kâbe’nin görevlerini kendi aralarında paylaştıklarını biliyoruz:
Hicâbe: Kâbe’nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
Sikâye: Kâbeyi ziyarete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna bakma görevidir.
Rifâde: Kâbeyi ziyaret için Mekke’ye gelenleri ağırlama, barındırma ve muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
Nedve: Kusayy tarafından yaptırılan “Dâru’n-Nedve” adlı istişâre meclisi binasında yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise alınmazlardı.
Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma görevidir.
Bu kadar iyi hasletlere sahip olan bu toplumun, bunun yanında içkiyi su gibi içmeleri, kumar, kadın ticareti vb kötü alışkanlıkları da vardı. Ama diğer toplumlara nazaran daha rahat idiler. Onun için peygamberliğin Arabistan’dan birine verilmesi, Arabistan’ın en fazla bozulan bir toplum olmasından değil; bilakis diğer toplumlara nazaran daha rahat, yeni bir din anlayışının hızlıca yayılabilmesine müsait olduğu için Arabistan’dan seçilmiş olabilir.
İslâmî kaynaklarda yer alan rivâyetler, Hz. Muhammed’in hayatına dair zengin tasvirler sunmaktadır. Rivâyetlerin aktarımında -çoğunlukla fıkhî hüküm istinbatı amacıyla- başvurulan ihtisar, taktî ve manen rivâyet gibi tasarruflar, metinlerin bugünkü formlarını belirleyen temel etkenlerdir. Tarihte belirli maksatlarla tedvin ve tasnif edilen bu rivâyetler, zamanla Müslüman toplumların değişen ihtiyaç ve beklentilerini karşılamada işlevini tam anlamıyla yerine getiremez olmuştur.
Bütün bir toplumu bir ideal etrafında birleştirmek için insanların bu ideali benimsemiş olması gerekir. Bu ideal toplum düzeninin meydana gelmesi için de ideal insan tanımlamasına uygun insanlar inşa etmek sosyolojinin doğası gereği elzemdir. Bu ideal insana ve topluma ulaşma sürecinde insanların aslında kim olduklarına ve/veya olmadıklarına, ne tür bir geçmişe sahip olduklarına, “biz” ve “öteki” …
Toplumsal eleştiriyi, ilkeleri hedef alan sosyal, siyasal hareketler bireylere nasıl ve hangi yollarla kimlikler giydirmeye çalışmaktadır? Bu kimlikler bazı kesimlerin dışlanması veya önemsenmemesi şeklinde oluşmuyor mu? Tikel bir kimlikle bugünü, geçmişi açıklamak ne kadar doğrudur? Bu sorular ayırıcı siyasal kurumsal sorulardır aslında. Hepsinin merkezinde “kimlik” durmaktadır. Kimlik kavramı Sokrates’in “kendini tanı”sından başlayarak Freud’a gelinceye kadar …
İnsan, dünyada istenmeyen misafir olduğunu bilirse ne yapar?
Sfenks’in Midas’ın “İnsan için en iyi olan nedir?” sorusuna ilginç bir cevabı vardır: “İnsan için en iyisi, hiç doğmamış olmaktır; hadi doğdu, o zaman da hemen ölmektir!” Bu cevap, “istenmeyen misafirliğin” bir görünümüdür. Dünyada istenmeyen insan, ya dünyada olmaktan vazgeçecek ya da kendisini istemeyene karşı “direnişe” geçip savaşacaktır. Tragedyanın “kozmosu” işte bu ikili dünyada kurar kendini.
Sözlükte ‘bir aracı vasıtasıyla maddî veya manevî derecesi yüksek birine yaklaşmayı arzu etmek; iyi amellerle Allah’a yaklaşmayı ummak’ anlamındaki vsl kökünden türeyen tevessül, bir müslümanın işlediği sâlih amelleri, Hz. Peygamber’i yahut velî denilenleri veya sâlih kulları vesîle/aracı yaparak Allah’a yakın olmaya çalışmasını ifade eder. Vesîle ise üstün konumdaki birine yaklaşmaya aracı olacağı umulan şey veya kimsedir. ‘Yardım istemek’ anlamındaki istiâne, istigâse, ilticâ, istiâze ve istimdâd da aynı/ yakın manada kullanılır. Önemli bir tasavvuf kavramı olan himmetin de böyle bir işlevi vardır
Cahiliyye Kavramı Ve Cahiliyye Toplumu
Kur’an’ın kavramlara yüklediği doğru mânâyı bulmak, vahyin kavramı kullandığı zamanki anlamını bilmekle olur. Bunun yolu ise kavramların arka planını bilmekle olur. Cahiliyye kavramı, bugün Kur’ani mânâ dışında kullanılmaktadır. Bugün ‘cahil’e yüklenen anlam okuma-yazmayla ilişkilendirilerek bilmemek ve tanımamak mânâsıyla sınırlandırılıp kısırlaştırılmıştır. Onun içindir ki modern toplumlar okuma-yazma oranının yüksekliğiyle övünerek insanların bilgili olduklarını ve cahil kalmadıklarını söylemektedirler. Bunun karşıtı olarak cehalet eski devirlere ait bir özellik olarak sunulmaktadır. İslam’ın hâkim olduğu peygamber dönemi de bu anlam çerçevesinde değerlendirilmiştir. Cahil kavramı Kur’an’da olumsuz anlamda kullanılmaktadır. Gerek kişisel olarak gerekse toplumsal olarak Allah’ın, uzak durmamızı istediği bir hal olarak tanımlanıyor. Peygamber öncesi Arapların dönemini ve durumunu ifade eden cahiliyye kavramı, her çağda ve toplulukta geçerli bir hali tanımlamaktadır. Cahiliyye kavramı, türevleriyle birlikte 24 yerde geçmektedir. İbn Manzur’un Lisan’ul-Arab’ı ve Ragıb el-İsfehani’nin Müfredat’ında cahiliyye kavramı şu şekilde yer alır: 1. İlmin zıddı olan bilmemek, tanımamak. 2. Hak ya da bâtıl da olsa bir şeyin aksini yapmak. Örnek; orucu tutmamak gibi. 3. Hilm yerine zulm etmek, haddi aşmak, kötülük yapıp günah işlemeye kadar geniş bir çerçevede kullanılıyor. Bu kavramlar içerisinde Kur’an’ın ruhuna ve söylemek istediğine en uygun olan, hilm yerine zulm etmek kavramıdır. Cehalet kelimesi bilgisizlik olarak Kur’an’da çok az kullanılmasına rağmen lügatçiler ve günümüzdekiler kelimeye daha çok bilgisizlik, tanımama anlamını vermişlerdir. Kelime bir yandan bilgisizliği de içerir. Ama asıl anlamına zorbalık verildiğinde kavram yerini bulmaktadır. Zorbalık ise rastgele kabalık veya bir haksızlık değil, İslam’ı reddetmek ve hak olanı kabul etmemekten kaynaklanan taşkınlık hali veya haddi aşmak durumudur. Buna bir örnek vermek gerekirse Ebu’l-Hakem olarak bilinen adama Ebu Cehil deniliyor olmasıdır. Ebu’l-Hakem bilgili, zeki, cömert ve istişarelere çağrılan birisidir. Fakat onun adını Ebu’l-Hakem’den Ebu Cehil’e çeviren sebep haddi aşması, zorbalık ve de en önemlisi hak olanı kabul etmemesidir. Yine başka bir örnek vermek gerekirse, Habeşistan’a hicret eden Müslüman mültecilerin durumu görüşülürken onlar adına savunma yapan Cafer’in konuşmasında Mekke’nin durumunu özetlerken söylediği ifadeler cahil kavramını izah sadedinde kıymetlidir: “Ey hükümdar! Biz câhil bir millet idik. Putlara tapardık. Ölmüş hayvan leşini yer, her türlü kötülüğü işlerdik. Akrabalarımızla münasebetlerimizi keser, komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı ezerdi. Allah-u Teâlâ, bize kendimizden, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve temizliğini, soyunun düzgünlüğünü bildiğimiz bir Peygamber gönderinceye kadar, biz bu vaziyette idik.”
Cahiliyye kavramına verilen yanlış tanım bir takım sorunları da beraberinde getirmiştir. Örneğin, çağdaşı olan toplumlar arasında en fazla bozulmuş ve vahyin gelmesine en çok muhtaç olduğu için peygamberliğin oraya verildiği anlayışı. Gerçekten de çağdaşı arasında en fazla bozulan toplum Arap toplumu mu? Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için Arap toplumunun genel yaşantısını göz önünde bulundurmak lazımdır. Bu toplumun ekonomide revaçta olduğunu bize Kur’an haber veriyor. Kureyş suresi onların yaptığı ticareti anlatıyor. Yine Basra Köfrezi, Akdeniz ve Kızıldeniz sahillerinde ticareti ellerinde bulunduruyorlardı. Biz biliyoruz ki ticareti yoğun ve sürekli olan toplumlar ekonomide revaçtadırlar. Bu kadar ticaretle uğraşan toplumların kültürü, bilgisi, anlayış ve becerileri yüksek olur. Bununla beraber Kâbe bir ticaret merkeziydi. Arabistan’ın dışından Mekke’ye Kâbe için gelen sayısız insan vardı. Yine hacc aylarında panayırlar kuruluyor, hatipler yarışıyor, gelen misafirler için kurban kesiliyor ve onları barındıracak yerler tahsis ediyorlardı. Bu toplumun misafirperverlikleri, kendisine sığınanı himaye etme vb daha birçok güzel davranışları vardır. Yine Bizans, Sasani ve diğer devletlerde olduğu gibi melik tarafından yönetilmiyorlardı. Yani kendilerini baskı altına alan, kendilerine zulmeden bir kralları yoktu. Diğer toplumlara göre daha özgür bir yaşantı ve düşünce özgürlükleri vardı. Zulme karşı birleşme isteklerinden dolayı bazıları Hılf’ul-Fudul’u kurmuştu. Arabistan’da kökleşmiş ve güçlü devletler olmadığından daha rahat hareket edebiliyorlardı. Zekâlarında herhangi bir gerileme de yoktu. Çünkü Araplar kendi kabilesinin soyunu çok iyi biliyor. Tüm isimleri tek tek sıralıyorlardı. Yine onların zekâsı o kadar berrak idi ki, yazıya değil kendi zekâlarına güveniyorlardı. Dinî alanda ise, İbrahim’e mensup olduklarını, onun çizgisinde hareket ettiklerini ve bunun getirisi olarak Kâbe’nin görevlerini kendi aralarında paylaştıklarını biliyoruz:
Hicâbe: Kâbe’nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
Sikâye: Kâbeyi ziyarete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna bakma görevidir.
Rifâde: Kâbeyi ziyaret için Mekke’ye gelenleri ağırlama, barındırma ve muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
Nedve: Kusayy tarafından yaptırılan “Dâru’n-Nedve” adlı istişâre meclisi binasında yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise alınmazlardı.
Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma görevidir.
Bu kadar iyi hasletlere sahip olan bu toplumun, bunun yanında içkiyi su gibi içmeleri, kumar, kadın ticareti vb kötü alışkanlıkları da vardı. Ama diğer toplumlara nazaran daha rahat idiler. Onun için peygamberliğin Arabistan’dan birine verilmesi, Arabistan’ın en fazla bozulan bir toplum olmasından değil; bilakis diğer toplumlara nazaran daha rahat, yeni bir din anlayışının hızlıca yayılabilmesine müsait olduğu için Arabistan’dan seçilmiş olabilir.
İlgili Yazılar
Hz. Muhammed Müşriklerin Çocuklarını Öldürme Emri Verdi mi?
İslâmî kaynaklarda yer alan rivâyetler, Hz. Muhammed’in hayatına dair zengin tasvirler sunmaktadır. Rivâyetlerin aktarımında -çoğunlukla fıkhî hüküm istinbatı amacıyla- başvurulan ihtisar, taktî ve manen rivâyet gibi tasarruflar, metinlerin bugünkü formlarını belirleyen temel etkenlerdir. Tarihte belirli maksatlarla tedvin ve tasnif edilen bu rivâyetler, zamanla Müslüman toplumların değişen ihtiyaç ve beklentilerini karşılamada işlevini tam anlamıyla yerine getiremez olmuştur.
Modern Devletin “Kim”liği: Bir İktidardan Fazlası
Bütün bir toplumu bir ideal etrafında birleştirmek için insanların bu ideali benimsemiş olması gerekir. Bu ideal toplum düzeninin meydana gelmesi için de ideal insan tanımlamasına uygun insanlar inşa etmek sosyolojinin doğası gereği elzemdir. Bu ideal insana ve topluma ulaşma sürecinde insanların aslında kim olduklarına ve/veya olmadıklarına, ne tür bir geçmişe sahip olduklarına, “biz” ve “öteki” …
Seküler Dünyada Müslüman Kimliğiyle Kalabilmek
Toplumsal eleştiriyi, ilkeleri hedef alan sosyal, siyasal hareketler bireylere nasıl ve hangi yollarla kimlikler giydirmeye çalışmaktadır? Bu kimlikler bazı kesimlerin dışlanması veya önemsenmemesi şeklinde oluşmuyor mu? Tikel bir kimlikle bugünü, geçmişi açıklamak ne kadar doğrudur? Bu sorular ayırıcı siyasal kurumsal sorulardır aslında. Hepsinin merkezinde “kimlik” durmaktadır. Kimlik kavramı Sokrates’in “kendini tanı”sından başlayarak Freud’a gelinceye kadar …
Tragedyadan Modern Sinemaya Şiddetin Görünümleri
İnsan, dünyada istenmeyen misafir olduğunu bilirse ne yapar?
Sfenks’in Midas’ın “İnsan için en iyi olan nedir?” sorusuna ilginç bir cevabı vardır: “İnsan için en iyisi, hiç doğmamış olmaktır; hadi doğdu, o zaman da hemen ölmektir!” Bu cevap, “istenmeyen misafirliğin” bir görünümüdür. Dünyada istenmeyen insan, ya dünyada olmaktan vazgeçecek ya da kendisini istemeyene karşı “direnişe” geçip savaşacaktır. Tragedyanın “kozmosu” işte bu ikili dünyada kurar kendini.
Tevessül ve Vesîle: İnancı ve Tarihi
Sözlükte ‘bir aracı vasıtasıyla maddî veya manevî derecesi yüksek birine yaklaşmayı arzu etmek; iyi amellerle Allah’a yaklaşmayı ummak’ anlamındaki vsl kökünden türeyen tevessül, bir müslümanın işlediği sâlih amelleri, Hz. Peygamber’i yahut velî denilenleri veya sâlih kulları vesîle/aracı yaparak Allah’a yakın olmaya çalışmasını ifade eder. Vesîle ise üstün konumdaki birine yaklaşmaya aracı olacağı umulan şey veya kimsedir. ‘Yardım istemek’ anlamındaki istiâne, istigâse, ilticâ, istiâze ve istimdâd da aynı/ yakın manada kullanılır. Önemli bir tasavvuf kavramı olan himmetin de böyle bir işlevi vardır