Dünya hayatı bir imtihan yeridir. İmtihanın çeşitleri içinde zenginlikle imtihan kadar fakirlikle imtihan da vardır. İmtihan için cevap hazırlama gayretinde olanlar başaranlardır. Hazırlıksız sınava girenler kaybetmeyi göze alarak sınava girmişlerdir.
Kabullenilmiş şartlar insanlardaki mücadele duygusunu yok etmiş, pasif razı olma biçimleri ortaya koymuştur. “Ne yapalım kaderimiz buymuş. Dünya müslümana sürgün yeri, malda yalan mülkte yalan var biraz da sen oyalan” gibi telkinlerin arkasına sığınıp atalet üzere yaşayanlar fakirliği yazgı olarak mı görmekteler acaba!?
Bu “gönüllü fakirlik” müslüman aleme pahalıya malolmuş, bu körü körüne razı oluş tedbiri elden bıraktırmış “takdir Allahındır” diyerek varolmanın, varlıklı olmanın takdirinin arkasından koşmayı gereksiz göstermiştir. Göstermiştir de ışıl ışıl parıldayan varlıklardan gözünü alamamış, hasretle ötekinin elindekine bakakalmıştır. Bu tehasür, fakirliğe gönüllü olanı istemeye sürüklemiş, elinin emeğini yeme huzurundan uzaklaştırıp, tembelliğin getirdiği miskinliğe sürüklemiştir.
Zenginlik gibi fakirlik de bir imtihandır bunu biliyoruz. İmtihan cevap vermek için vardı. Hz. Yusuf kıtlık olacağının sinyallerini aldığında plan ve program dahilinde kıtlık zamanlarına çözüm üretmiş, hem kendi beldesine hem de diyar beldelere verme sevincini yaşamıştır. Bereket yıllarını çok iyi değerlendirmiş, varlık zamanlarından darlık zamanlarına yatırım yapmıştır.
Gönül bir kere fakirliği kabul etti mi düşünce olarak da fakirleşiyor. “Ekmeğini taşdan çıkaranlar” diye beğenilen insanlar vardır. En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak beceriklilikte olan insanlardır bunlar. Bu beceriye sahip olmak oturarak elde edilen bir meziyet değildir. Hayatın içinde, hayatı tanıyarak ve ona anlam katma çabası içinde olmak lazımdır. Aksi halde toprak var, tohum var, sulayacak ırmaklar var ama başkalarının topraklarından gelecek erzağa muhtaç olan bir toplum oluşur.
Fakirliğe rıza göstermek mü’minler için yakışık olmayan bir durum olsa gerek. Zekât ibadetini yerine getirmek için nisap miktarda bir meblağa sahip olması gerekiyor bir mü’minin. Karz-ı hasen verebilmek ve Allah yolunda, rızası için, infak edebilmek için mülke sahip olması gerekiyor bir mü’minin. Kur’an-ı Kerim’de sıkça teşvik edilen bu ibadetleri yerine getirmek için Hz. Yusuf gibi basiret sahibi olması gerekiyor mü’minin. Varlıkla ilişkilerini zaafiyetleri sebebiyle bir zemine oturtamayanlar fakir kalmaya razı olmuşlardır. Bir urganın hesabını veremeyen hamalın hikayesi dolaşır zihinlerde. Zenginler malının hesabını verinceye kadar fakir cennete çoktan yerleşirmiş rivayetleri sitayişle anlatılır meclislerde. Dünyayı fitne ve fesattan koruması gerekenlere bir korku olarak yerleştirilir mal- mülk fesad nedenidir diye. Malı mülkü Allahtan korkmayanlara bırakıp, köşesinde fakirliğine şükrederek adaletin gelmesi için bekleşir durur gönüllü fakir.
Acziyetin sonucu olarak istemeyi çalışmanın zorluğuna tercih eden kişi gönüllüdür fakirliğe. Ekip biçilecek toprağını bırakıp, sadakaya razı olmaktır acziyet. Kendi ülkesinin mahsulünün başka ülkenin çalışkanları tarafından çikolataya dönüştürülmesidir fakirliğe razı olmak. İmar etmeyi bırakıp memur olmaya razı olmaktır fakirliğe gönüllü olmak.
Gönüllü fakirlikten kurtulmanın da elbette yolları ve usulleri var. Yanlış inanç ve algıların yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.
Herkese calıştığının karşılığı varsa daha çalışkan olması gerekiyor mü’minin. Bireylerin fakirlik sorunu zekât ibadetiyle çözülebilecekken, toplumda fakirlik özendiriliyor. Allah’tan gelen mahrumiyet teslimiyeti gerektirirken kulun elleriyle işledikleri yüzünden gelen mahrumiyet cezayı gerektirebilir. Sünnetullahı idrak edemeyen toplumlar fakirliğe gönüllü olmuşlardır. Ömer ibni Abdulaziz, döneminde uyguladığı iktisadi usullerle idaresindeki insanlarda zekât alacak kişi sayısının azaldığı rivayet edilir. Günümüz Müslüman toplumlarında zekât verecek sayısı azalıyor ve zekât alanların sayısında artış oluyorsa birçok şeyin tartışılması gerekiyor. İstihdam kabiliyetlerini yitiren toplumlar zaman içerisinde miskinleşmeye başlıyorlar. Kimileri salt vermeyle rahatlamaya çalışırken kimileri de sadece alarak günü kotarmaya çalışıyor. Düşünce fukaralığına müptela olmuş toplumlar zaman içerisinde köleleştiklerinin farkına varmadan köleliği yaşam biçimi olarak addetmeye başlıyorlar. Vahyin hayat veren yönlendirmelerine kör sağır kesilmenin uzantısı bu hal. Tembelleşen toplumlar zaman içerisinde fakirlik problemine vermenin avuntusuyla lokal çözümler buluyorlar. Bir toplumda asalakların çoğalmasına sebebiyet vermelerinin yarınki nesillerde ne gibi hasarlar meydana getireceğini hesap etmiyorlar sadece vererek vicdanlarını rahatlatmaya çalışanlar.
İslam ve Bilim kitabında Ali Şeriati: “kapitalizm Pazar olmasını istediği ülkelerin bireylerinin tüketecek kadar varlık sahibi olmasını ister üretecek kadar değil” mealinde bir tespitte bulunmuştu. Geldiğimiz zamanlarda ahval bunu doğruluyor. Sürekli bir tüketim çılgınlığı… başkalarının düşünce ağında tükenen, düşünmeyi unutan ve var olma biçimini hep harcamada ortaya koyan bir gidişat..
İyilik yapmayı da tüketiyor bu yapı. Yardım etmenin masumiyetini de tahrip ediyor bu gidişat. Birileri sürekli yakıp yıkacak, bombalarıyla, füzeleriyle tahrip edecek diğerleri hemen acil durum olarak yardım gönderecek.
“ne yani yapılmasın mı, sefalet içinde mi kalsın bu mağdurlar?” bu sorunun cevabı bu itiraz değil. Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda bu mukadder bir sıkıntı mıdır yoksa zalimin yıkıcı elini tutacak gücünü kaybettiği için günah çıkarma kabilinden açılan yaraları kapatma çabası mıdır? Demek batıl hep yakacak yıkacak, diğerleri de hep yara saracak. Pekala ne zaman ayağa kalkacak mazlum coğrafya. Gittikçe yakılan, yıkılan ülkelerin sayısının artması bize başka çözümler üretmemizi salık veriyor.
Elbette açılan yaralar sarılmalı ama bir de yaralar açılmasın diye güç oluşturmalı. Düşman, gücü zayıflamış kişilere saldırma cesaretinde bulunur. Salih olanlar üzerinde bir nufuz oluşturamaz şeytan ve dostları. Bunun için Allah bizden güç hazırlamamızı istemiştir Enfal suresi 60. Ayette.
Bir zamanlar sürgünlerde yaşamış toplumlar ayağa kalkmak, toplanmak için zenginlerine sadece vermemelerini, fakirlerine çalışarak kazanmalarını sağlamalarını, fakirlerine de sadece almamalarını, zenginlerden iş istemelerini, ekip biçmelerini, zorun üstesinden gelmelerini öğütlemişlerdir. Bugün her kuramın her buluşun arkasında yapılan bu nasihatın tutulmasını görüyoruz. Sefaletin bedeli cehalettten dolayı ise cehaleti ortadan kaldıracak yardımlaşmalara hız vermeliyiz. Yemek yapmasını öğretmediğimiz birisine hergün yemek götürmek götüreni bir zaman sonra usandırır, yemeği bekleyeni de miskinleştirir. Batılın yakıp yıktığı ülkelerden geriye kalan sadece viran olan şehirler, yıkılan aileler, sakat kalan bedenler mi? Ya yeni neslin yaşayacakları… bu sorunları hangi kumanya paketleri ve hangi lokal yardımlar çözebilir… Allah aşkına başımızı ellerimizin arasına alıp yeniden düşünelim, yeniden tartışalım, sorgulayalım yaptığımız çalışmaları… çocuğunu yetiştirmekten aciz olanlar için eğitim seferberliği yapalım. Maddi manevi fakirliğe razı olmuş, bunu yazgı bilmiş toplumlara verilecek salt yardım dibi delik havuza boşaltılan su gibidir. Dört başı mamur çalışmalar yapmak için düşünceyi, ahlakı ihmal eden eksik çalışmaları tamamlayanlardan olaalım. Düşünce adamlarımız rotalarını değiştirmesinler ve bütün kurumlar yardım faaliyetine soyunmasınlar. Kimileri de beytul hikme gibi okullar kursunlar. Harcı alem harcamalarla harcanmasın neslimiz, gayretimiz, amelimiz…
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler…
İnsan, anne baba olduğunda omuzlarına ağır bir yük yüklenir. Kendisi henüz çok da hazır değilken, hayata dair pek de tecrübesi yokken, sorumlu olduğu o canlar daha da ağırlaştırır yükünü.
Bir yandan kendisi yetişirken bir yandan da çocuk yetiştirecektir.
Evin işleri, yakınlarla ilgili mes’uliyet, çocukların hizmeti ve eğitimi, kendine ayıracağı vakit derken gençlik bir telaşeyle geçer.
Tek veya az çocuğun farklı bir zorluğu vardır. Çocuklar çok olduğundaysa her birinin hizmetine, eğitimine yeterince yetişememe sıkıntısı.
Yetemediğinin, bir şeyleri aksattığının farkına varmak, iyice endişelendirir anneyi.
Çağların da insanlar gibi alacakları olsa, yenmiş haklarını gündeme getirme fırsatları olsa, davacıların ilki orta çağ olurdu herhalde. İnsanın cetvelle zamanı orasından burasından çizip bölme küstahlığı yetmiyormuş gibi, buna anlam ve norm yüklemesi, dahası, ötelediği iyilik-kötülük değerlerini çağlara yapıştırıp bir de utanmadan marifetini beğenmesi akıl alır gibi değil. Kurgu tel tel dökülüyor aslında ama o kadar sık ve yaygın bir şekilde tekrar ediliyor ki, hipnotik etkisiyle amentü haline geliyor.
Allah kesin sınar (Mu’minûn, 30), zira öncekiler sınanmıştır, sonrakiler de sınanacaktır ki doğrucular ve yalancılar ortaya çıksın. (Ankebût, 3) Ölüm de hayat gibi, insanların iyi amel pratiğini ortaya koymada insanın yüzleştiği beladır. (Mülk, 2) “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ, 35)
İnsan beşerle sınanır çünkü birey, toplumun bir parçası olarak toplumun her halinden iyi veya kötü bir şekilde nasiplenmektedir. Yeryüzü halifeliği gereği beşerle sınanma kaçınılmazdır. Yeryüzünün imarı sınavı, içinde insan unsuru bulunan bir sınavdır. Takva ve zaaf toplumsal hayattan kopuk değildir.
Bugünlerde, akademisyenlerin ihtilaflı konulardaki müzakerelerinin bir araya getirildiği ağır bir kitabı okurken, içimden gayr-i ihtiyarî “bunların işi de bayağı zor” deyiverdim. Ve kendi kendime güldüm. Çünkü aynı sözü seneler önce bir bayan bana söylemişti:
Hac öncesi “güzel, mebrur bir hac için” yaptığım okumalara, oraya gittiğimde otel odasında da devam ediyordum. Aynı odayı paylaştığımız bir ablanın diğer odadaki arkadaşı sık sık bizim odaya gelir ve beni kitap okurken bulurdu.
Gönüllü Fakirlik
Dünya hayatı bir imtihan yeridir. İmtihanın çeşitleri içinde zenginlikle imtihan kadar fakirlikle imtihan da vardır. İmtihan için cevap hazırlama gayretinde olanlar başaranlardır. Hazırlıksız sınava girenler kaybetmeyi göze alarak sınava girmişlerdir.
Kabullenilmiş şartlar insanlardaki mücadele duygusunu yok etmiş, pasif razı olma biçimleri ortaya koymuştur. “Ne yapalım kaderimiz buymuş. Dünya müslümana sürgün yeri, malda yalan mülkte yalan var biraz da sen oyalan” gibi telkinlerin arkasına sığınıp atalet üzere yaşayanlar fakirliği yazgı olarak mı görmekteler acaba!?
Bu “gönüllü fakirlik” müslüman aleme pahalıya malolmuş, bu körü körüne razı oluş tedbiri elden bıraktırmış “takdir Allahındır” diyerek varolmanın, varlıklı olmanın takdirinin arkasından koşmayı gereksiz göstermiştir. Göstermiştir de ışıl ışıl parıldayan varlıklardan gözünü alamamış, hasretle ötekinin elindekine bakakalmıştır. Bu tehasür, fakirliğe gönüllü olanı istemeye sürüklemiş, elinin emeğini yeme huzurundan uzaklaştırıp, tembelliğin getirdiği miskinliğe sürüklemiştir.
Zenginlik gibi fakirlik de bir imtihandır bunu biliyoruz. İmtihan cevap vermek için vardı. Hz. Yusuf kıtlık olacağının sinyallerini aldığında plan ve program dahilinde kıtlık zamanlarına çözüm üretmiş, hem kendi beldesine hem de diyar beldelere verme sevincini yaşamıştır. Bereket yıllarını çok iyi değerlendirmiş, varlık zamanlarından darlık zamanlarına yatırım yapmıştır.
Gönül bir kere fakirliği kabul etti mi düşünce olarak da fakirleşiyor. “Ekmeğini taşdan çıkaranlar” diye beğenilen insanlar vardır. En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak beceriklilikte olan insanlardır bunlar. Bu beceriye sahip olmak oturarak elde edilen bir meziyet değildir. Hayatın içinde, hayatı tanıyarak ve ona anlam katma çabası içinde olmak lazımdır. Aksi halde toprak var, tohum var, sulayacak ırmaklar var ama başkalarının topraklarından gelecek erzağa muhtaç olan bir toplum oluşur.
Fakirliğe rıza göstermek mü’minler için yakışık olmayan bir durum olsa gerek. Zekât ibadetini yerine getirmek için nisap miktarda bir meblağa sahip olması gerekiyor bir mü’minin. Karz-ı hasen verebilmek ve Allah yolunda, rızası için, infak edebilmek için mülke sahip olması gerekiyor bir mü’minin. Kur’an-ı Kerim’de sıkça teşvik edilen bu ibadetleri yerine getirmek için Hz. Yusuf gibi basiret sahibi olması gerekiyor mü’minin. Varlıkla ilişkilerini zaafiyetleri sebebiyle bir zemine oturtamayanlar fakir kalmaya razı olmuşlardır. Bir urganın hesabını veremeyen hamalın hikayesi dolaşır zihinlerde. Zenginler malının hesabını verinceye kadar fakir cennete çoktan yerleşirmiş rivayetleri sitayişle anlatılır meclislerde. Dünyayı fitne ve fesattan koruması gerekenlere bir korku olarak yerleştirilir mal- mülk fesad nedenidir diye. Malı mülkü Allahtan korkmayanlara bırakıp, köşesinde fakirliğine şükrederek adaletin gelmesi için bekleşir durur gönüllü fakir.
Acziyetin sonucu olarak istemeyi çalışmanın zorluğuna tercih eden kişi gönüllüdür fakirliğe. Ekip biçilecek toprağını bırakıp, sadakaya razı olmaktır acziyet. Kendi ülkesinin mahsulünün başka ülkenin çalışkanları tarafından çikolataya dönüştürülmesidir fakirliğe razı olmak. İmar etmeyi bırakıp memur olmaya razı olmaktır fakirliğe gönüllü olmak.
Gönüllü fakirlikten kurtulmanın da elbette yolları ve usulleri var. Yanlış inanç ve algıların yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.
Herkese calıştığının karşılığı varsa daha çalışkan olması gerekiyor mü’minin. Bireylerin fakirlik sorunu zekât ibadetiyle çözülebilecekken, toplumda fakirlik özendiriliyor. Allah’tan gelen mahrumiyet teslimiyeti gerektirirken kulun elleriyle işledikleri yüzünden gelen mahrumiyet cezayı gerektirebilir. Sünnetullahı idrak edemeyen toplumlar fakirliğe gönüllü olmuşlardır. Ömer ibni Abdulaziz, döneminde uyguladığı iktisadi usullerle idaresindeki insanlarda zekât alacak kişi sayısının azaldığı rivayet edilir. Günümüz Müslüman toplumlarında zekât verecek sayısı azalıyor ve zekât alanların sayısında artış oluyorsa birçok şeyin tartışılması gerekiyor. İstihdam kabiliyetlerini yitiren toplumlar zaman içerisinde miskinleşmeye başlıyorlar. Kimileri salt vermeyle rahatlamaya çalışırken kimileri de sadece alarak günü kotarmaya çalışıyor. Düşünce fukaralığına müptela olmuş toplumlar zaman içerisinde köleleştiklerinin farkına varmadan köleliği yaşam biçimi olarak addetmeye başlıyorlar. Vahyin hayat veren yönlendirmelerine kör sağır kesilmenin uzantısı bu hal. Tembelleşen toplumlar zaman içerisinde fakirlik problemine vermenin avuntusuyla lokal çözümler buluyorlar. Bir toplumda asalakların çoğalmasına sebebiyet vermelerinin yarınki nesillerde ne gibi hasarlar meydana getireceğini hesap etmiyorlar sadece vererek vicdanlarını rahatlatmaya çalışanlar.
Düşünme zahmetinde bulunmayan, çalışmanın, ter dökmenin zahmetine katlanmayan toplumların bireyleri muhtaçlıktan kurtulabilirler mi?
İslam ve Bilim kitabında Ali Şeriati: “kapitalizm Pazar olmasını istediği ülkelerin bireylerinin tüketecek kadar varlık sahibi olmasını ister üretecek kadar değil” mealinde bir tespitte bulunmuştu. Geldiğimiz zamanlarda ahval bunu doğruluyor. Sürekli bir tüketim çılgınlığı… başkalarının düşünce ağında tükenen, düşünmeyi unutan ve var olma biçimini hep harcamada ortaya koyan bir gidişat..
“ne yani yapılmasın mı, sefalet içinde mi kalsın bu mağdurlar?” bu sorunun cevabı bu itiraz değil. Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda bu mukadder bir sıkıntı mıdır yoksa zalimin yıkıcı elini tutacak gücünü kaybettiği için günah çıkarma kabilinden açılan yaraları kapatma çabası mıdır? Demek batıl hep yakacak yıkacak, diğerleri de hep yara saracak. Pekala ne zaman ayağa kalkacak mazlum coğrafya. Gittikçe yakılan, yıkılan ülkelerin sayısının artması bize başka çözümler üretmemizi salık veriyor.
Elbette açılan yaralar sarılmalı ama bir de yaralar açılmasın diye güç oluşturmalı. Düşman, gücü zayıflamış kişilere saldırma cesaretinde bulunur. Salih olanlar üzerinde bir nufuz oluşturamaz şeytan ve dostları. Bunun için Allah bizden güç hazırlamamızı istemiştir Enfal suresi 60. Ayette.
Bir zamanlar sürgünlerde yaşamış toplumlar ayağa kalkmak, toplanmak için zenginlerine sadece vermemelerini, fakirlerine çalışarak kazanmalarını sağlamalarını, fakirlerine de sadece almamalarını, zenginlerden iş istemelerini, ekip biçmelerini, zorun üstesinden gelmelerini öğütlemişlerdir. Bugün her kuramın her buluşun arkasında yapılan bu nasihatın tutulmasını görüyoruz. Sefaletin bedeli cehalettten dolayı ise cehaleti ortadan kaldıracak yardımlaşmalara hız vermeliyiz. Yemek yapmasını öğretmediğimiz birisine hergün yemek götürmek götüreni bir zaman sonra usandırır, yemeği bekleyeni de miskinleştirir. Batılın yakıp yıktığı ülkelerden geriye kalan sadece viran olan şehirler, yıkılan aileler, sakat kalan bedenler mi? Ya yeni neslin yaşayacakları… bu sorunları hangi kumanya paketleri ve hangi lokal yardımlar çözebilir… Allah aşkına başımızı ellerimizin arasına alıp yeniden düşünelim, yeniden tartışalım, sorgulayalım yaptığımız çalışmaları… çocuğunu yetiştirmekten aciz olanlar için eğitim seferberliği yapalım. Maddi manevi fakirliğe razı olmuş, bunu yazgı bilmiş toplumlara verilecek salt yardım dibi delik havuza boşaltılan su gibidir. Dört başı mamur çalışmalar yapmak için düşünceyi, ahlakı ihmal eden eksik çalışmaları tamamlayanlardan olaalım. Düşünce adamlarımız rotalarını değiştirmesinler ve bütün kurumlar yardım faaliyetine soyunmasınlar. Kimileri de beytul hikme gibi okullar kursunlar. Harcı alem harcamalarla harcanmasın neslimiz, gayretimiz, amelimiz…
İlgili Yazılar
Konuşularak Yapılan Masallar
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler…
Çocukların Gönüllü Takviye Eğitimcileri: Anneanne ve Babaanneler
İnsan, anne baba olduğunda omuzlarına ağır bir yük yüklenir. Kendisi henüz çok da hazır değilken, hayata dair pek de tecrübesi yokken, sorumlu olduğu o canlar daha da ağırlaştırır yükünü.
Bir yandan kendisi yetişirken bir yandan da çocuk yetiştirecektir.
Evin işleri, yakınlarla ilgili mes’uliyet, çocukların hizmeti ve eğitimi, kendine ayıracağı vakit derken gençlik bir telaşeyle geçer.
Tek veya az çocuğun farklı bir zorluğu vardır. Çocuklar çok olduğundaysa her birinin hizmetine, eğitimine yeterince yetişememe sıkıntısı.
Yetemediğinin, bir şeyleri aksattığının farkına varmak, iyice endişelendirir anneyi.
Bilgelik Dolu Orta Çağ’dan Şövalyelik Yerine İyilik Destanı
Çağların da insanlar gibi alacakları olsa, yenmiş haklarını gündeme getirme fırsatları olsa, davacıların ilki orta çağ olurdu herhalde. İnsanın cetvelle zamanı orasından burasından çizip bölme küstahlığı yetmiyormuş gibi, buna anlam ve norm yüklemesi, dahası, ötelediği iyilik-kötülük değerlerini çağlara yapıştırıp bir de utanmadan marifetini beğenmesi akıl alır gibi değil. Kurgu tel tel dökülüyor aslında ama o kadar sık ve yaygın bir şekilde tekrar ediliyor ki, hipnotik etkisiyle amentü haline geliyor.
İmtihanı Kavramlarıyla da Kazanmak
Allah kesin sınar (Mu’minûn, 30), zira öncekiler sınanmıştır, sonrakiler de sınanacaktır ki doğrucular ve yalancılar ortaya çıksın. (Ankebût, 3) Ölüm de hayat gibi, insanların iyi amel pratiğini ortaya koymada insanın yüzleştiği beladır. (Mülk, 2) “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ, 35)
İnsan beşerle sınanır çünkü birey, toplumun bir parçası olarak toplumun her halinden iyi veya kötü bir şekilde nasiplenmektedir. Yeryüzü halifeliği gereği beşerle sınanma kaçınılmazdır. Yeryüzünün imarı sınavı, içinde insan unsuru bulunan bir sınavdır. Takva ve zaaf toplumsal hayattan kopuk değildir.
İşimiz Zor!
Bugünlerde, akademisyenlerin ihtilaflı konulardaki müzakerelerinin bir araya getirildiği ağır bir kitabı okurken, içimden gayr-i ihtiyarî “bunların işi de bayağı zor” deyiverdim. Ve kendi kendime güldüm. Çünkü aynı sözü seneler önce bir bayan bana söylemişti:
Hac öncesi “güzel, mebrur bir hac için” yaptığım okumalara, oraya gittiğimde otel odasında da devam ediyordum. Aynı odayı paylaştığımız bir ablanın diğer odadaki arkadaşı sık sık bizim odaya gelir ve beni kitap okurken bulurdu.