“’Ne yapayım bu parayı, dedi, elini salladı. ‘Eskiden bu kadar parayla Moskova’ya ya da Avrupa’ya gider, yeni bir hayata başlarım diye düşünürdüm, gayem buydu. Ama en çok ‘her şey mübah’ düşüncesinin etkisindeydim. Bunu gerçekten siz öğretmiştiniz bana. Buna benzer çok şeyler söylüyordunuz o zaman: ‘Tanrı olmadığına göre erdeme inanmak boşmuş ve gereksizmiş…’ Ben de haklı buldum sizi.”[1]
Giriş
Düşünce tarihinin her döneminde ve her bölgesinde yapılan ilmi faaliyetlerin merkezinde kuşkusuz ahlâk (moral) olgusu başat konulardan birini teşkil etmiştir. Nitekim ahlâk, evreni anlamaya ve insanın algıladığı evrenle kurduğu ilişkiyi çözümlemede mihenk noktasını temsil eder. İnsanın eyleyen bir varlık olarak, bir bakıma doğaüstü unsurlarını teşkil eden ruh ve zihin, görünen dünyada kendisini beden ve bedenin dışa vurduğu eylemlerle algılanabilir kılar. Bu durum, insanın mahiyeti ve eylemleri arasında doğrudan bir ilişki kurmayı mümkün hale getirir. İnsanın yalıtılmış bir varlık olmaması sebebiyle, bu eylemler onun varlık sahasına atfettiği anlamı da gösterir. Ancak ahlâk, eylemlerin meşruiyeti için bir dayanak veya meşruiyet zeminine ihtiyaç duyar. Bu dayanak bazen din, bazen de kültürdür. Fakat modern dönemde ise kendi başına bir otorite atfedilen salt akli bilginin, bu iki kurumun yerine geçebileceği varsayılmıştır. Bundan dolayı da akıl merkezli bir dünya görüşü ve dayanağı salt akıl olan bir ahlâki standardın mümkünlüğü sürekli tartışılagelmiştir.
İnsanın erken yaşlardan itibaren yardım etme davranışını sergilediği gözlemlenmiştir. İnsanlardaki yardımetme davranışı, insan davranışlarını inceleyen bilim dalı olan psikolojiyi “neden” sorusunu sormayaitmiştir. Doktor Michael Tomasello “Why We Cooperate” kitabında, 18 aylık bebeklerle yaptığı çalışmanınneticesinde, yardım etme duygusunu sonradan öğrendiğimizi değil; bu duyguyla birlikte doğduğumuzuifade ediyor ve bunu “doğal içgüdü” olarak adlandırıyor. Batı dünyasının doğal içgüdü …
Ve gelecek geldi. Burası fütürizmin son noktası olabilir. Uzak ve imkânsız bir geleceğin yerini, zamansal algının yıkıma uğradığı kopuk ve bağsız “şimdiler yığını” almaktadır. İnsan kalmak, bu asrın en başat sorunu. İnsanlık, binlerce yıllık ilerleme çabasına rağmen; bugün, başladığı yerin de gerisindedir. Modern insan bir zamanlar konfor ve verimlilik vaatleriyle ürettiği araçların bugün içine düşmüş görünmektedir. O, geldiğimiz noktada bedeniyle bir yok-karakterdir.
Buna göre özellikle korku, kaygı ve panik duyguları olmak üzere insanların muhtelif duygusal zaafları kullanılarak sansasyonel bir teori ortaya atılmakta ve insanlar duygusal bir girdaba doğru çekilmektedir. Komplo teorileri bu süreç için nispeten elverişlidir zira aslında aralarında bağlantı olmayan hadiseler ve olgular arasında mesnetsiz bağlantılar oluşturmak suretiyle insanlar duygusal olarak manipüle edilebilmektedir.
17. yüzyıl sonrası matematik-fizik esaslı felsefe zihni, ruh düzleminden çıkarıp daha maddi bir düzlemde ele almıştır. Matematik-fizik eksenli felsefi yaklaşım, zihni ruhi veya manevi düzlemden çıkarıp salt maddi bir kurgu olarak ele almıştır. Hatta zihin veya ruh, atomların sayısı ile niceliksel olarak ifade edilmeye çalışılmıştır.
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Seküler Bir Ahlâkın İmkânı Nedir?
“’Ne yapayım bu parayı, dedi, elini salladı. ‘Eskiden bu kadar parayla Moskova’ya ya da Avrupa’ya gider, yeni bir hayata başlarım diye düşünürdüm, gayem buydu. Ama en çok ‘her şey mübah’ düşüncesinin etkisindeydim. Bunu gerçekten siz öğretmiştiniz bana. Buna benzer çok şeyler söylüyordunuz o zaman: ‘Tanrı olmadığına göre erdeme inanmak boşmuş ve gereksizmiş…’ Ben de haklı buldum sizi.”[1]
Giriş
Düşünce tarihinin her döneminde ve her bölgesinde yapılan ilmi faaliyetlerin merkezinde kuşkusuz ahlâk (moral) olgusu başat konulardan birini teşkil etmiştir. Nitekim ahlâk, evreni anlamaya ve insanın algıladığı evrenle kurduğu ilişkiyi çözümlemede mihenk noktasını temsil eder. İnsanın eyleyen bir varlık olarak, bir bakıma doğaüstü unsurlarını teşkil eden ruh ve zihin, görünen dünyada kendisini beden ve bedenin dışa vurduğu eylemlerle algılanabilir kılar. Bu durum, insanın mahiyeti ve eylemleri arasında doğrudan bir ilişki kurmayı mümkün hale getirir. İnsanın yalıtılmış bir varlık olmaması sebebiyle, bu eylemler onun varlık sahasına atfettiği anlamı da gösterir. Ancak ahlâk, eylemlerin meşruiyeti için bir dayanak veya meşruiyet zeminine ihtiyaç duyar. Bu dayanak bazen din, bazen de kültürdür. Fakat modern dönemde ise kendi başına bir otorite atfedilen salt akli bilginin, bu iki kurumun yerine geçebileceği varsayılmıştır. Bundan dolayı da akıl merkezli bir dünya görüşü ve dayanağı salt akıl olan bir ahlâki standardın mümkünlüğü sürekli tartışılagelmiştir.
Bu yazının devamı 221. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
221. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Neden Yardım Ederiz
İnsanın erken yaşlardan itibaren yardım etme davranışını sergilediği gözlemlenmiştir. İnsanlardaki yardımetme davranışı, insan davranışlarını inceleyen bilim dalı olan psikolojiyi “neden” sorusunu sormayaitmiştir. Doktor Michael Tomasello “Why We Cooperate” kitabında, 18 aylık bebeklerle yaptığı çalışmanınneticesinde, yardım etme duygusunu sonradan öğrendiğimizi değil; bu duyguyla birlikte doğduğumuzuifade ediyor ve bunu “doğal içgüdü” olarak adlandırıyor. Batı dünyasının doğal içgüdü …
Vaatlerin Ötesinde: Teşhir Nesnesi Olarak Bilim Kurgusal Bedenler
Ve gelecek geldi. Burası fütürizmin son noktası olabilir. Uzak ve imkânsız bir geleceğin yerini, zamansal algının yıkıma uğradığı kopuk ve bağsız “şimdiler yığını” almaktadır. İnsan kalmak, bu asrın en başat sorunu. İnsanlık, binlerce yıllık ilerleme çabasına rağmen; bugün, başladığı yerin de gerisindedir. Modern insan bir zamanlar konfor ve verimlilik vaatleriyle ürettiği araçların bugün içine düşmüş görünmektedir. O, geldiğimiz noktada bedeniyle bir yok-karakterdir.
Komplo Teorileri Bağlamında Manipülasyon
Buna göre özellikle korku, kaygı ve panik duyguları olmak üzere insanların muhtelif duygusal zaafları kullanılarak sansasyonel bir teori ortaya atılmakta ve insanlar duygusal bir girdaba doğru çekilmektedir. Komplo teorileri bu süreç için nispeten elverişlidir zira aslında aralarında bağlantı olmayan hadiseler ve olgular arasında mesnetsiz bağlantılar oluşturmak suretiyle insanlar duygusal olarak manipüle edilebilmektedir.
İnsanın Terkedilişi: Dijital ve Siber Bedenler
17. yüzyıl sonrası matematik-fizik esaslı felsefe zihni, ruh düzleminden çıkarıp daha maddi bir düzlemde ele almıştır. Matematik-fizik eksenli felsefi yaklaşım, zihni ruhi veya manevi düzlemden çıkarıp salt maddi bir kurgu olarak ele almıştır. Hatta zihin veya ruh, atomların sayısı ile niceliksel olarak ifade edilmeye çalışılmıştır.
Her Paradigmanın Kendine Özgü Bir Dili Vardır
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Alışverişe devam et