“’Ne yapayım bu parayı, dedi, elini salladı. ‘Eskiden bu kadar parayla Moskova’ya ya da Avrupa’ya gider, yeni bir hayata başlarım diye düşünürdüm, gayem buydu. Ama en çok ‘her şey mübah’ düşüncesinin etkisindeydim. Bunu gerçekten siz öğretmiştiniz bana. Buna benzer çok şeyler söylüyordunuz o zaman: ‘Tanrı olmadığına göre erdeme inanmak boşmuş ve gereksizmiş…’ Ben de haklı buldum sizi.”[1]
Giriş
Düşünce tarihinin her döneminde ve her bölgesinde yapılan ilmi faaliyetlerin merkezinde kuşkusuz ahlâk (moral) olgusu başat konulardan birini teşkil etmiştir. Nitekim ahlâk, evreni anlamaya ve insanın algıladığı evrenle kurduğu ilişkiyi çözümlemede mihenk noktasını temsil eder. İnsanın eyleyen bir varlık olarak, bir bakıma doğaüstü unsurlarını teşkil eden ruh ve zihin, görünen dünyada kendisini beden ve bedenin dışa vurduğu eylemlerle algılanabilir kılar. Bu durum, insanın mahiyeti ve eylemleri arasında doğrudan bir ilişki kurmayı mümkün hale getirir. İnsanın yalıtılmış bir varlık olmaması sebebiyle, bu eylemler onun varlık sahasına atfettiği anlamı da gösterir. Ancak ahlâk, eylemlerin meşruiyeti için bir dayanak veya meşruiyet zeminine ihtiyaç duyar. Bu dayanak bazen din, bazen de kültürdür. Fakat modern dönemde ise kendi başına bir otorite atfedilen salt akli bilginin, bu iki kurumun yerine geçebileceği varsayılmıştır. Bundan dolayı da akıl merkezli bir dünya görüşü ve dayanağı salt akıl olan bir ahlâki standardın mümkünlüğü sürekli tartışılagelmiştir.
Bu yazının devamı
221. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü
Bugün Müslümanların önemli sorunlarından birisi, toplumsallaşma alanında yaşanmaktadır. Müslümanlar, birçok gayret göstermelerine, birçok yapı, grup, cemaat vs. kurmalarına rağmen, bir türlü toplumsallaşamamaktadırlar.
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Seküler Bir Ahlâkın İmkânı Nedir?
“’Ne yapayım bu parayı, dedi, elini salladı. ‘Eskiden bu kadar parayla Moskova’ya ya da Avrupa’ya gider, yeni bir hayata başlarım diye düşünürdüm, gayem buydu. Ama en çok ‘her şey mübah’ düşüncesinin etkisindeydim. Bunu gerçekten siz öğretmiştiniz bana. Buna benzer çok şeyler söylüyordunuz o zaman: ‘Tanrı olmadığına göre erdeme inanmak boşmuş ve gereksizmiş…’ Ben de haklı buldum sizi.”[1]
Giriş
Düşünce tarihinin her döneminde ve her bölgesinde yapılan ilmi faaliyetlerin merkezinde kuşkusuz ahlâk (moral) olgusu başat konulardan birini teşkil etmiştir. Nitekim ahlâk, evreni anlamaya ve insanın algıladığı evrenle kurduğu ilişkiyi çözümlemede mihenk noktasını temsil eder. İnsanın eyleyen bir varlık olarak, bir bakıma doğaüstü unsurlarını teşkil eden ruh ve zihin, görünen dünyada kendisini beden ve bedenin dışa vurduğu eylemlerle algılanabilir kılar. Bu durum, insanın mahiyeti ve eylemleri arasında doğrudan bir ilişki kurmayı mümkün hale getirir. İnsanın yalıtılmış bir varlık olmaması sebebiyle, bu eylemler onun varlık sahasına atfettiği anlamı da gösterir. Ancak ahlâk, eylemlerin meşruiyeti için bir dayanak veya meşruiyet zeminine ihtiyaç duyar. Bu dayanak bazen din, bazen de kültürdür. Fakat modern dönemde ise kendi başına bir otorite atfedilen salt akli bilginin, bu iki kurumun yerine geçebileceği varsayılmıştır. Bundan dolayı da akıl merkezli bir dünya görüşü ve dayanağı salt akıl olan bir ahlâki standardın mümkünlüğü sürekli tartışılagelmiştir.
Bu yazının devamı 221. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Geç Demokrasinin Post-Liberal Dünyasında İslam ve İslamofobi. Irkçılığın Neo-Reel-Politik Temelleri
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü
İlkeler Nasıl Toplumsallaşır
Bugün Müslümanların önemli sorunlarından birisi, toplumsallaşma alanında yaşanmaktadır. Müslümanlar, birçok gayret göstermelerine, birçok yapı, grup, cemaat vs. kurmalarına rağmen, bir türlü toplumsallaşamamaktadırlar.
Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” Filmi
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
Diplomatik Tavır: İlkesiz İlişkiler
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.