“Hız çağında yaşıyoruz” sözü artık o kadar sık kullanılıyor ki, ne anlama geldiğini çoğu zaman düşünmeden söylüyoruz. İnternet hızlı, iletişim hızlı, ulaşım hızlı, üretim ve tüketim hızlı. Fakat hız yalnızca bir şeyin daha kısa sürede gerçekleşmesi anlamına gelmiyor, en genel anlamda zamanla kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürüyor.
Üstelik burada yalnızca teknolojik bir hızdan söz etmiyoruz. Üretim ve tüketim döngüleri kısalıyor, çalışma biçimleri değişiyor, sosyal ilişkiler (mesela arkadaşlık ilişkileri veya aile ilişkileri) daha hızlı kurulup sonlanıyor, kültürel beğeniler daha çabuk dönüşüyor. Bir şey henüz yerleşik hâle gelmeden yenisi ortaya çıkıyor. Bir teknoloji, meslek, kurum, alışkanlık veya kültürel eğilim kendisini kabul ettiremeden başka bir yenilikle karşılaşıyoruz.
Bu nedenle “hız” ile “hızlanma” arasında belki bir ayrım yapmak gerekiyor. Hız, bir işin ne kadar kısa sürede yapıldığını anlatır. Hızlanma ise değişimin kendisinin hızlanmasıdır. Bugün yaşadığımız temel dönüşüm biraz da burada ortaya çıkıyor. Sadece daha hızlı hareket etmiyoruz; daha hızlı değişiyoruz.
Bunun önemli ve zorunlu bir sonucu ise geçicilik. Kullandığımız eşyalar kısa ömürlü. Eşya ile bir bağ kurmak artık hem gereksiz hem de mümkün değil.Ama bundan daha önemlisi içinde yaşadığımız kurumlar, çalışma biçimleri, normlar, değerler ve kültürel biçimler de daha hızlı dönüşüyor. Bir insan ömrü içinde yaşadığı dünyanın bu kadar geniş bir kapsamda değişmesi giderek olağanlaşıyor. Çocukluğunda doğal kabul ettiği bir dünyanın yetişkinliğinde önemli ölçüde değiştiğine tanıklık eden insan sayısı artıyor.
Bu durum zamanla kurduğumuz ilişkiyi de değiştiriyor. Geçmiş daha hızlı geride kalıyor; gelecek ise daha hızlı yaklaşıyor. İnsan, uzun süre devam edeceğini varsaydığı yapılara değil, sürekli değişme ihtimaline göre hayatını düzenlemeye başlıyor. “Ne kuracağım?” sorusunun yerini giderek “Bir sonraki değişime nasıl uyum sağlayacağım?” sorusu alıyor. Böylece insanın zaman ufku da kısalıyor.
Oysa medeniyet, bir bakıma zamana direnebilen yapılar kurma çabasıdır. Şehirler, yapılar, kurumlar, hukuk sistemleri, eğitim gelenekleri, sanatlar, bilgi birikimleri, ahlaki ilkeler ve düşünce biçimleri yalnızca onları kuran neslin hayatında kalsın diye oluşturulmaz. Medeniyet, bir neslin ürettiğinin kendisinden sonraki nesillere aktarılabilmesini ve gerektiğinde yeniden yorumlanarak yaşamaya devam etmesini gerektirir.Bu nedenle değişim ile sürekliliği birbirinin karşıtı olarak görmek doğru değildir. Değişim kaçınılmazdır ve çoğu zaman gereklidir. Asıl mesele, değişimin içinde süreklilik üretebilme kapasitesidir. Bir toplum değişirken neyi koruyacağına, neyi dönüştüreceğine ve neyi gelecek kuşaklara aktaracağına karar verebildiği ölçüde birikim oluşturabilir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlardan birinin, değişimin hızının bu süreklilik duygusunu aşındırması olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyin yenilenmesi beklenirken bazı şeylerin neden korunması gerektiğini anlatmak zorlaşır. Güncellik, kalıcılığın önüne geçer. Yeni olan, yalnızca yeni olduğu için değer kazanırken eski olan, yalnızca eski olduğu için geride bırakılabilir.
Müslüman açısından zaman meselesi ise daha geniş bir ufuk içinde düşünülebilir. Asr Sûresinde zamana yemin edilmesi ve insanın hüsran içinde olduğunun söylenmesi dikkat çekicidir. Burada insanın kurtuluşu, zamanın ne kadarının kullanıldığıyla değil (dolayısıyla ömrün uzunluğuyla değil), o zaman içinde ne olduğuyla ilişkilendirilir: iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye etmek. Mesele zamanın niceliğinden çok, zamanın neye dönüştürüldüğüdür.
Bu anlayış, Müslümanın zaman ufkunu da genişletir. Gelecek yalnızca önümüzdeki birkaç yıl değildir; ölümle sona ermeyen bir ufka, ahiret hayatına doğru uzanır. Geçmiş de yalnızca yakın tarihten ibaret değildir. Hz. Âdem’den itibaren insanlığa taşınan tevhid bilinci, Müslümanın geçmişle kurduğu ilişkinin temelini oluşturur. Dolayısıyla Müslüman için bugün, geçmişten kopuk bir “şimdi” değildir; geçmişten devralınan ve geleceğe, nihayetinde ahirete doğru taşınan bir sürekliliğin parçasıdır.
Burada modern hız deneyimi ile Müslüman zaman tasavvuru arasında önemli bir gerilim ortaya çıkar. Hızlanan dünya insanı giderek daha kısa zaman aralıkları içinde düşünmeye, planlamaya ve karar vermeye yöneltirken, Müslümanın zaman ufku geniştir. Bugünün anlamı yalnızca bugünün sonuçlarında aranmaz. Yapılan işin değeri, gelecek kuşaklara bırakacağı etkide ve nihai olarak ahiret hayatındaki karşılığında da düşünülür.
Bu yüzden mesele veya çözüm sadece daha yavaş yaşamak değildir. Mesele, uzun bir zaman ufkuna sahip olarak yaşayabilmektir.Hızlı hareket etmek ile kısa vadeli yaşamak aynı şey değildir; fakat hız, kısa vadeli düşünmeyi hayatın baskın biçimi hâline getirdiğinde ihtiyaç duyduğumuz süreklilik zayıflar.
Belki bugün kendimize “Nasıl daha hızlı yaşayabiliriz?”, “İşlerimizi nasıl daha hızlı yapabiliriz?” sorularından önce başka bir soru sormalıyız: Ne için veya ne yapmak için hızlanıyoruz? Hızlanırken ne inşa ediyoruz veya bir şey inşa ediyor muyuz? Hızla yaptığımız şeylerin bir “anlamı” var mı?
Çünkü bir toplumun başarısı sadece ne kadar hızlı ürettiği, tükettiği veya değiştiğiyle ölçülemez. Asıl mesele, bütün bu hareketlilik içinde neyin kalıcı hâle gelebildiğidir. Bir insan ömrünü aşan, sonraki nesillere aktarılabilen ve zaman içinde yeniden yorumlanarak yaşamaya devam eden maddi veya manevi yapılar üretebiliyor muyuz?
Ve belki de hız çağının asıl sorusu budur: Daha hızlı giderken, arkamızda ne bırakıyoruz?
Bir rap müziği süperstarı milyonlarca dolarlık turnenin dışında kalmayı göze alabiliyor, bir film yıldızı, hayatının projesinden sökülüp atılmasına aldırmıyor,
Bir çocuğun dünyaya söyleyecek fazla sözü olmamalıdır. Çocuk, dünyanın henüz bütün kötülüklerini öğrenmediği zamandır. Ev onun için sığınaktır, sokak oyundur, gökyüzü hayrettir, yarın ise henüz korkuyla tanışmamış bir ihtimaldir.
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.
Bir anlatıda, anlatanın kim olduğu, anlatılan şeyin kaderini belirler. Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanı ile Achebe’nin “Parçalanma” romanını yan yana ya da karşı
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
Hızlanırken Ne İnşa Ediyoruz?
“Hız çağında yaşıyoruz” sözü artık o kadar sık kullanılıyor ki, ne anlama geldiğini çoğu zaman düşünmeden söylüyoruz. İnternet hızlı, iletişim hızlı, ulaşım hızlı, üretim ve tüketim hızlı. Fakat hız yalnızca bir şeyin daha kısa sürede gerçekleşmesi anlamına gelmiyor, en genel anlamda zamanla kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürüyor.
Üstelik burada yalnızca teknolojik bir hızdan söz etmiyoruz. Üretim ve tüketim döngüleri kısalıyor, çalışma biçimleri değişiyor, sosyal ilişkiler (mesela arkadaşlık ilişkileri veya aile ilişkileri) daha hızlı kurulup sonlanıyor, kültürel beğeniler daha çabuk dönüşüyor. Bir şey henüz yerleşik hâle gelmeden yenisi ortaya çıkıyor. Bir teknoloji, meslek, kurum, alışkanlık veya kültürel eğilim kendisini kabul ettiremeden başka bir yenilikle karşılaşıyoruz.
Bu nedenle “hız” ile “hızlanma” arasında belki bir ayrım yapmak gerekiyor. Hız, bir işin ne kadar kısa sürede yapıldığını anlatır. Hızlanma ise değişimin kendisinin hızlanmasıdır. Bugün yaşadığımız temel dönüşüm biraz da burada ortaya çıkıyor. Sadece daha hızlı hareket etmiyoruz; daha hızlı değişiyoruz.
Bunun önemli ve zorunlu bir sonucu ise geçicilik. Kullandığımız eşyalar kısa ömürlü. Eşya ile bir bağ kurmak artık hem gereksiz hem de mümkün değil. Ama bundan daha önemlisi içinde yaşadığımız kurumlar, çalışma biçimleri, normlar, değerler ve kültürel biçimler de daha hızlı dönüşüyor. Bir insan ömrü içinde yaşadığı dünyanın bu kadar geniş bir kapsamda değişmesi giderek olağanlaşıyor. Çocukluğunda doğal kabul ettiği bir dünyanın yetişkinliğinde önemli ölçüde değiştiğine tanıklık eden insan sayısı artıyor.
Bu durum zamanla kurduğumuz ilişkiyi de değiştiriyor. Geçmiş daha hızlı geride kalıyor; gelecek ise daha hızlı yaklaşıyor. İnsan, uzun süre devam edeceğini varsaydığı yapılara değil, sürekli değişme ihtimaline göre hayatını düzenlemeye başlıyor. “Ne kuracağım?” sorusunun yerini giderek “Bir sonraki değişime nasıl uyum sağlayacağım?” sorusu alıyor. Böylece insanın zaman ufku da kısalıyor.
Oysa medeniyet, bir bakıma zamana direnebilen yapılar kurma çabasıdır. Şehirler, yapılar, kurumlar, hukuk sistemleri, eğitim gelenekleri, sanatlar, bilgi birikimleri, ahlaki ilkeler ve düşünce biçimleri yalnızca onları kuran neslin hayatında kalsın diye oluşturulmaz. Medeniyet, bir neslin ürettiğinin kendisinden sonraki nesillere aktarılabilmesini ve gerektiğinde yeniden yorumlanarak yaşamaya devam etmesini gerektirir. Bu nedenle değişim ile sürekliliği birbirinin karşıtı olarak görmek doğru değildir. Değişim kaçınılmazdır ve çoğu zaman gereklidir. Asıl mesele, değişimin içinde süreklilik üretebilme kapasitesidir. Bir toplum değişirken neyi koruyacağına, neyi dönüştüreceğine ve neyi gelecek kuşaklara aktaracağına karar verebildiği ölçüde birikim oluşturabilir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlardan birinin, değişimin hızının bu süreklilik duygusunu aşındırması olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyin yenilenmesi beklenirken bazı şeylerin neden korunması gerektiğini anlatmak zorlaşır. Güncellik, kalıcılığın önüne geçer. Yeni olan, yalnızca yeni olduğu için değer kazanırken eski olan, yalnızca eski olduğu için geride bırakılabilir.
Müslüman açısından zaman meselesi ise daha geniş bir ufuk içinde düşünülebilir. Asr Sûresinde zamana yemin edilmesi ve insanın hüsran içinde olduğunun söylenmesi dikkat çekicidir. Burada insanın kurtuluşu, zamanın ne kadarının kullanıldığıyla değil (dolayısıyla ömrün uzunluğuyla değil), o zaman içinde ne olduğuyla ilişkilendirilir: iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye etmek. Mesele zamanın niceliğinden çok, zamanın neye dönüştürüldüğüdür.
Bu anlayış, Müslümanın zaman ufkunu da genişletir. Gelecek yalnızca önümüzdeki birkaç yıl değildir; ölümle sona ermeyen bir ufka, ahiret hayatına doğru uzanır. Geçmiş de yalnızca yakın tarihten ibaret değildir. Hz. Âdem’den itibaren insanlığa taşınan tevhid bilinci, Müslümanın geçmişle kurduğu ilişkinin temelini oluşturur. Dolayısıyla Müslüman için bugün, geçmişten kopuk bir “şimdi” değildir; geçmişten devralınan ve geleceğe, nihayetinde ahirete doğru taşınan bir sürekliliğin parçasıdır.
Burada modern hız deneyimi ile Müslüman zaman tasavvuru arasında önemli bir gerilim ortaya çıkar. Hızlanan dünya insanı giderek daha kısa zaman aralıkları içinde düşünmeye, planlamaya ve karar vermeye yöneltirken, Müslümanın zaman ufku geniştir. Bugünün anlamı yalnızca bugünün sonuçlarında aranmaz. Yapılan işin değeri, gelecek kuşaklara bırakacağı etkide ve nihai olarak ahiret hayatındaki karşılığında da düşünülür.
Bu yüzden mesele veya çözüm sadece daha yavaş yaşamak değildir. Mesele, uzun bir zaman ufkuna sahip olarak yaşayabilmektir. Hızlı hareket etmek ile kısa vadeli yaşamak aynı şey değildir; fakat hız, kısa vadeli düşünmeyi hayatın baskın biçimi hâline getirdiğinde ihtiyaç duyduğumuz süreklilik zayıflar.
Belki bugün kendimize “Nasıl daha hızlı yaşayabiliriz?”, “İşlerimizi nasıl daha hızlı yapabiliriz?” sorularından önce başka bir soru sormalıyız: Ne için veya ne yapmak için hızlanıyoruz? Hızlanırken ne inşa ediyoruz veya bir şey inşa ediyor muyuz? Hızla yaptığımız şeylerin bir “anlamı” var mı?
Çünkü bir toplumun başarısı sadece ne kadar hızlı ürettiği, tükettiği veya değiştiğiyle ölçülemez. Asıl mesele, bütün bu hareketlilik içinde neyin kalıcı hâle gelebildiğidir. Bir insan ömrünü aşan, sonraki nesillere aktarılabilen ve zaman içinde yeniden yorumlanarak yaşamaya devam eden maddi veya manevi yapılar üretebiliyor muyuz?
Ve belki de hız çağının asıl sorusu budur: Daha hızlı giderken, arkamızda ne bırakıyoruz?
İlgili Yazılar
Gözün Aydın İnsan Kardeş: Rim Abla Oldu!
Bir rap müziği süperstarı milyonlarca dolarlık turnenin dışında kalmayı göze alabiliyor, bir film yıldızı, hayatının projesinden sökülüp atılmasına aldırmıyor,
Filistin ve Çocukluk
Bir çocuğun dünyaya söyleyecek fazla sözü olmamalıdır. Çocuk, dünyanın henüz bütün kötülüklerini öğrenmediği zamandır. Ev onun için sığınaktır, sokak oyundur, gökyüzü hayrettir, yarın ise henüz korkuyla tanışmamış bir ihtimaldir.
Ölüm
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.
Karanlığın Yüreği Parçalanırken
Bir anlatıda, anlatanın kim olduğu, anlatılan şeyin kaderini belirler. Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanı ile Achebe’nin “Parçalanma” romanını yan yana ya da karşı
Dinî Değerler Nasıl Aşağılanır?
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor: