Müslüm Gürses’ in Mühim Meselem şarkısını dinlerken aklıma geldi ‘mühim meselelerimiz’. Sanırım çağdaş insanın ilgisini ve dikkatini en fazla çeken dünya meselesi; insanların hayatlarını nasıl bir sistemin düzelteceği meselesidir. Bu öyle bir meseledir ki insanlık tarihi boyunca nice kadim ve güçlü medeniyetlerin yıkılış zeminini hazırlayan bir müsebbip olmuştur. Mısır, Mezopotamya, Grek, Osmanlı Medeniyetleri gibi medeniyetlerin sonu, elbette ki siyasi ve stratejik bir takım müdahale ve hatalarıyla birlikte, insanların vicdanlarındaki sorumluluk ve toplumsal ödev duygularının azalmasıyla eğitim alanındaki çözülmelerin hızlanması neticesinde vukuu bulmuştur. Ahlaki çöküş, hukuki zafiyet, adaletin tahakkuk edilememesi, insanların içine düştüğü anlam kriziyle birlikte tüm bu mühim meselelerin enkazı altında kalan eğitim modelleri ve modellerin şekillendirdiği nesil sorunu ile karşı karşıyayız şimdilerde de.
Hepimizin malumu okullara yapılan silahlı saldırılar, görevi başında katledilen öğretmenler, öldürülen çocuklar, akran zorbalıklarının ulaştığı boyut, sözlü ve fiili şiddetteki artış, mobbing vakaları, kaçırılma ve taciz olayları… Günden güne çözülen, daha çok çözülen, dağılan bir toplum olduk. Yıllarımızı kaybettik, itibarımızı kaybettik, nesillerimizi kaybettik, en önemlisi de umudumuzu kaybetmeye başladık. Öyle yazmıştı Saramago Körlük adlı kitabında: “Asıl körlük, umudun bittiği yerde başlar.” Bizler şimdi eğitim sisteminin bir parçası olarak körleşmeye başladığımız yerden hatalarımızın kabuğunu soyarak hakikatleri yeniden açığa çıkarmak adına yeniden eğitim meselesi üzerine kafa yormak, toplumumuzda yaşanan bu dağılma ve yok oluş sürecinin omuzlarımıza yüklediği ödev ve sorumlulukları paylaşmak durumundayız. Eğer dışarda yaşanan bu hayatları kendi içinizde dert ve ders yapmaya başlamışsanız, tam da soru(n)lar dehlizinde kendinize doğru akıp boğulacakken şu ilahi ikazın muhatabı olma şerefine nail olmuş, bilginizi harekete geçirecek bir eylem planı hazırlamaya icbar edilmişsiniz demektir: “Fe eyne tezhabun?” (Tekvir,26). Bu gidiş nereye?
İnsanların ilk çağlarında ilmin, eğitimin gayesi ‘dünyayı idrak etmek’ ti. Socrates’ ten beri sorulan sorular ve aranan yanıtlar, milyarlarca varlığın içinde kendi yerini ve anlamını bulmaya çalışan insanın evrenin kozmik düzenine uyumlu bir yaşam sürdürmek, Tanrıyı da bu yaşamın en merkezinde tutmak için verilen bir çabanın ürünüydü. Bugünlerde ise, tekniğin kazandığı zaferden(!) sonra, ilim ve eğitimin gayesi ‘dünyaya hükmetmek’ oldu. İnsanların Orta Çağdan beri içine düştükleri buz gibi akılcılık bilgiyi arttırırken hikmet ve irfandan uzak kaldığı için bırakın mutluluk vermeyi, eğitimin ve bilimin kendisi bizzat felakete dönüştü. Çocuklarımız artık biliyor ama düşünemiyor, kısmen anlıyor ama sorgulayamıyor, duyuyor ama hissedemiyor.
Sahi neydi bizim mühim meselemiz? Modern insan tüm bu mühim meselelerin ortasında kim olduğunu unutmaya başlayınca yolunu aydınlatmak için yaktığı meşale elini yakmaya başladı. Çünkü herşeyin bir “sistem” halini aldığı ve “sistem”den ibaret bulunduğu bir yerde fikir ve ruh bakımından ölmesi kuvvetle muhtemeldir. Çünkü bilmek dediğimiz olgu çift yönlü ok gibidir. Bir ucu iyi olana diğer ucu kötü olana uzanır. Kişiyi bu ayrım noktasında doğru seçeneğin başına getirip bırakacak olan, kendi varoluş gayesinden ne anladığıyla ilgili yaptığı çıkarımlar olacaktır. Dolayısıyla insanlar artık dünyaya ve kendi hayatlarına bir anlam kazandıracak, kişiliklerini boşluk ve parçalanmışlıktan kurtaracak bir hayat felsefesine ihtiyaç duymaya başladı yine ve yeniden.
Ülkemiz son üç yıldır eğitimde Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli müfredatını uygulamaya koymuştur. Bu model kapsamında ilk ve orta öğretim kademerinde birçok konu müfredattan çıkarılarak konu içerikleri sadeleştirilmiştir. Bununla amaçlanan; işlenen konuların, yapılandırmacı eğitim formatıyla çocuğun bu eğitim sürecine daha da etkin katılımın sağlanması, dersleri günlük hayatta yaşananlarla ilişkilendirerek öğrenclerin problem çözme becerilerini geliştirmekaslında.Okul temelli planlama etkinlikleriyle de her öğretmene kendi mesleki alanında yapabileceği çalışmalar için serbest zaman dilimleri bırakıldı. Ders kitaplarının içeriğinde milli ve manevi değerler daha görünür hale getirildi. Ders kitapları dışında kaynak kitap kullanımları yasaklanırken ders kitapları MEBİ ve EBA platformları üzerinden daha etkin hale getirildi. Tüm bu süreçlerin olumlu bir gelişme olduğunun itirafında bulunmakla birlikte göz ardı edilen bir şey vardı ki; kendi eğitim sürecini geleneksel ve ezberci eğitim anlayışıyla tamamlamış öğretmen, verimli ve yeterli mesleki eğitimler almadan yeni hazırlanmış müfredatla, neyi nasıl anlatacağını bilmez vaziyette sınıfta sorunlarıyla tekbaşına bırakıldı. Kalabalık sınıflarda uygulanması zor olan bu minvaldeodelle, okulların fiziki şartlarının iyileştirilmesi yapılmadan öğretmenin üzerine bir de heyula gibi evrak yükü bindirildi. Haftalık ve aylık öğrenci bazlı tutulması gereken raporlar, etkinlik gözlem formları; kalabalık sınıfta yeterli zamanı bulamayan, yeterli zamanı bulsa da olması gereken hazırbulunuşluğa sahip öğrenciyle muhatap olamayan öğretmen, yapmadığı etkinliklerin yalancı şahitleri kılındı. Etkinlikler yapılıyormuşcasına evraklara işlendi.
Sürekli değişen bu müfredat ve sınav sistemleriyle toplumun eğitime duyduğu güven zaten azalmışken fatura yine biz öğretmenlere kesildi. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli uygulamasında esas gaye milli ve manevi bilinci yüksek öğrenciler yetiştirmekken; maalesef okullarda başarının temel göstergesi yüksek not almak olarak işlenmeye devam edildi. En yardımsever, en fedakar, en huşuulu namaz kılan, en çok iyilik yapan, en güzel şiir okuyan, en saygılı, en mücadeleci vs. çocuk değil; en yüksek not alan çocuk takdir edildi. Çocuğu yüksek not alamayan veli de suçlama merciine öğretmeni koydu. Öğretmen “ilgisizlik”le, “işini iyi yapmıyor”la suçlandı. “Çocuğumun eti de senin kemiği de” anlayışı yerini, “benim çocuğuma nasıl kızarsın”a evrildi. Öğretmene saygı kültürü gerilerken emeğe hürmet duygusu yüreklerden sökülüp atıldı. Ögretmen dersin akışını bozan öğrenci için hiçbir yaptırım gücüne sahip bırakılmazken karşısında çoğu zaman anlayışsız idareciyi ve hadsizce ona işini öğretmeye kalkan veliyi buldu. Öğretmenin tutması gereken bahçe ve kat nöbetlerini, vakit israfından öteye gitmeyen seminerleri, öylesine yapılmak zorunda bırakılan belirli gün ve hafta törenlerini, mecburi hale getirilen pano meşakkatlerini, kendi meslektaşlarından gördüğü kin ve hasedi, toksik ilişki yumağı haline gelen öğretmenler odası vehametlerini mevzu bahis bile etmiyorum uzun uzun.
Ne mi yapılmalı? Eğitimin yönünü değiştirirken kapsayıcı bir yol izlenmeli. Bu işin yürütücüsü olan İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri de dahil okul idarecilerini, velileri, öğrencileri de sürecin ana parçası olarak görüp öğretmene yüklenen ağır yükleri gerekli kişilere pay etmek, öğretmene gereken mesleki itibarı ve maddi refahı sunmakgerekli.Eğitimi maarife, maarifi marifete, okulu mektebe, öğretimi talim ve terbiyeye dönüştürmek;öğretmeni bilgi aktarandan, öğrenciyi salt diploma avcılığından kurtarmakgerekli.İnsanı kendi fıtratına, yaradılış sebebine, hayatın maddi ve manevi bütünlüğünü sağlayacak inanca döndürmekgerekli. İlim yolculuğu mu, diploma avcılığı mı ayrımı büyük üstad Nurettin Topçu’ ya aittir. Hani Sorbonne Üniversitesinde Felsefe alanında yüksek lisans yayıp da bizim ülkemizde üniversite camiasına kabul edilmeyip bir ömür liselerde çalıştırılan, müdürün istediği öğrenciyi dersten geçirmedi diye de sürgüne yollanan düşünce ve hareket adamı Topçu’ ya aittir. Topçu: “İnkılaplar mektepte başlar.” der Maarif Davamız kitabında. Şimdilerde aşinası olduğumuz şuursuz, hedefsiz, yönsüz nesle yine idealler aşılayacak olan işte bahsi geçen böyle mekteplerdir. Bizim işimiz gençlerin yalnızca akıllarını kullanmalarını sağlamak değilidir. Düşünmeyi düşünme öğretilirken kalbi yoğurmayı da öğretmek acildir, elzemdir. Aslında temel mesele tam da bu: şahsiyet yaratmak. Bu dünyanın en zor işi olsa gerek. Şöyle diyordu Martı kitabında Richard Bach: “Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmek niye dünyanın en zor işi?” Biz öğretmenlerin de, öğrencileri kendi yaradılışlarının İslam fıtratı üzerine olduklarına, anlamlı bir hayat için de yapılması gerekenin bu fıtrat üzere yaşamak olduğuna inandırmak, evet, dünyanın en zor işi belki de. Hayatımızı kirleten ve şahsiyetimizi küçülten cehalet bataklığından zekamızla birlikte fıtratımızdaki ilahi kodlamalarla kurtulacağımıza inandırmak zor iş. içimize saldığı dağınıklığı, parçalanmışlığı, Allah’a teslimiyetle giderebileceğimize inandırmak zor iş. Ama bugün attığımız her adım, bizim yarınki yaşamımız olacaktır. İnanalım..
Bir çocuğun dünyaya söyleyecek fazla sözü olmamalıdır. Çocuk, dünyanın henüz bütün kötülüklerini öğrenmediği zamandır. Ev onun için sığınaktır, sokak oyundur, gökyüzü hayrettir, yarın ise henüz korkuyla tanışmamış bir ihtimaldir.
Bir anlatıda, anlatanın kim olduğu, anlatılan şeyin kaderini belirler. Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanı ile Achebe’nin “Parçalanma” romanını yan yana ya da karşı
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
“Hız çağında yaşıyoruz” sözü artık o kadar sık kullanılıyor ki, ne anlama geldiğini çoğu zaman düşünmeden söylüyoruz. İnternet hızlı, iletişim hızlı, ulaşım hızlı, üretim ve tüketim hızlı.
Bir rap müziği süperstarı milyonlarca dolarlık turnenin dışında kalmayı göze alabiliyor, bir film yıldızı, hayatının projesinden sökülüp atılmasına aldırmıyor,
İlim Yolculuğu mu, Diploma Avcılığı mı?
Müslüm Gürses’ in Mühim Meselem şarkısını dinlerken aklıma geldi ‘mühim meselelerimiz’. Sanırım çağdaş insanın ilgisini ve dikkatini en fazla çeken dünya meselesi; insanların hayatlarını nasıl bir sistemin düzelteceği meselesidir. Bu öyle bir meseledir ki insanlık tarihi boyunca nice kadim ve güçlü medeniyetlerin yıkılış zeminini hazırlayan bir müsebbip olmuştur. Mısır, Mezopotamya, Grek, Osmanlı Medeniyetleri gibi medeniyetlerin sonu, elbette ki siyasi ve stratejik bir takım müdahale ve hatalarıyla birlikte, insanların vicdanlarındaki sorumluluk ve toplumsal ödev duygularının azalmasıyla eğitim alanındaki çözülmelerin hızlanması neticesinde vukuu bulmuştur. Ahlaki çöküş, hukuki zafiyet, adaletin tahakkuk edilememesi, insanların içine düştüğü anlam kriziyle birlikte tüm bu mühim meselelerin enkazı altında kalan eğitim modelleri ve modellerin şekillendirdiği nesil sorunu ile karşı karşıyayız şimdilerde de.
Hepimizin malumu okullara yapılan silahlı saldırılar, görevi başında katledilen öğretmenler, öldürülen çocuklar, akran zorbalıklarının ulaştığı boyut, sözlü ve fiili şiddetteki artış, mobbing vakaları, kaçırılma ve taciz olayları… Günden güne çözülen, daha çok çözülen, dağılan bir toplum olduk. Yıllarımızı kaybettik, itibarımızı kaybettik, nesillerimizi kaybettik, en önemlisi de umudumuzu kaybetmeye başladık. Öyle yazmıştı Saramago Körlük adlı kitabında: “Asıl körlük, umudun bittiği yerde başlar.” Bizler şimdi eğitim sisteminin bir parçası olarak körleşmeye başladığımız yerden hatalarımızın kabuğunu soyarak hakikatleri yeniden açığa çıkarmak adına yeniden eğitim meselesi üzerine kafa yormak, toplumumuzda yaşanan bu dağılma ve yok oluş sürecinin omuzlarımıza yüklediği ödev ve sorumlulukları paylaşmak durumundayız. Eğer dışarda yaşanan bu hayatları kendi içinizde dert ve ders yapmaya başlamışsanız, tam da soru(n)lar dehlizinde kendinize doğru akıp boğulacakken şu ilahi ikazın muhatabı olma şerefine nail olmuş, bilginizi harekete geçirecek bir eylem planı hazırlamaya icbar edilmişsiniz demektir: “Fe eyne tezhabun?” (Tekvir,26). Bu gidiş nereye?
İnsanların ilk çağlarında ilmin, eğitimin gayesi ‘dünyayı idrak etmek’ ti. Socrates’ ten beri sorulan sorular ve aranan yanıtlar, milyarlarca varlığın içinde kendi yerini ve anlamını bulmaya çalışan insanın evrenin kozmik düzenine uyumlu bir yaşam sürdürmek, Tanrıyı da bu yaşamın en merkezinde tutmak için verilen bir çabanın ürünüydü. Bugünlerde ise, tekniğin kazandığı zaferden(!) sonra, ilim ve eğitimin gayesi ‘dünyaya hükmetmek’ oldu. İnsanların Orta Çağdan beri içine düştükleri buz gibi akılcılık bilgiyi arttırırken hikmet ve irfandan uzak kaldığı için bırakın mutluluk vermeyi, eğitimin ve bilimin kendisi bizzat felakete dönüştü. Çocuklarımız artık biliyor ama düşünemiyor, kısmen anlıyor ama sorgulayamıyor, duyuyor ama hissedemiyor.
Sahi neydi bizim mühim meselemiz? Modern insan tüm bu mühim meselelerin ortasında kim olduğunu unutmaya başlayınca yolunu aydınlatmak için yaktığı meşale elini yakmaya başladı. Çünkü herşeyin bir “sistem” halini aldığı ve “sistem”den ibaret bulunduğu bir yerde fikir ve ruh bakımından ölmesi kuvvetle muhtemeldir. Çünkü bilmek dediğimiz olgu çift yönlü ok gibidir. Bir ucu iyi olana diğer ucu kötü olana uzanır. Kişiyi bu ayrım noktasında doğru seçeneğin başına getirip bırakacak olan, kendi varoluş gayesinden ne anladığıyla ilgili yaptığı çıkarımlar olacaktır. Dolayısıyla insanlar artık dünyaya ve kendi hayatlarına bir anlam kazandıracak, kişiliklerini boşluk ve parçalanmışlıktan kurtaracak bir hayat felsefesine ihtiyaç duymaya başladı yine ve yeniden.
Ülkemiz son üç yıldır eğitimde Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli müfredatını uygulamaya koymuştur. Bu model kapsamında ilk ve orta öğretim kademerinde birçok konu müfredattan çıkarılarak konu içerikleri sadeleştirilmiştir. Bununla amaçlanan; işlenen konuların, yapılandırmacı eğitim formatıyla çocuğun bu eğitim sürecine daha da etkin katılımın sağlanması, dersleri günlük hayatta yaşananlarla ilişkilendirerek öğrenclerin problem çözme becerilerini geliştirmek aslında.Okul temelli planlama etkinlikleriyle de her öğretmene kendi mesleki alanında yapabileceği çalışmalar için serbest zaman dilimleri bırakıldı. Ders kitaplarının içeriğinde milli ve manevi değerler daha görünür hale getirildi. Ders kitapları dışında kaynak kitap kullanımları yasaklanırken ders kitapları MEBİ ve EBA platformları üzerinden daha etkin hale getirildi. Tüm bu süreçlerin olumlu bir gelişme olduğunun itirafında bulunmakla birlikte göz ardı edilen bir şey vardı ki; kendi eğitim sürecini geleneksel ve ezberci eğitim anlayışıyla tamamlamış öğretmen, verimli ve yeterli mesleki eğitimler almadan yeni hazırlanmış müfredatla, neyi nasıl anlatacağını bilmez vaziyette sınıfta sorunlarıyla tekbaşına bırakıldı. Kalabalık sınıflarda uygulanması zor olan bu minvaldeodelle, okulların fiziki şartlarının iyileştirilmesi yapılmadan öğretmenin üzerine bir de heyula gibi evrak yükü bindirildi. Haftalık ve aylık öğrenci bazlı tutulması gereken raporlar, etkinlik gözlem formları; kalabalık sınıfta yeterli zamanı bulamayan, yeterli zamanı bulsa da olması gereken hazırbulunuşluğa sahip öğrenciyle muhatap olamayan öğretmen, yapmadığı etkinliklerin yalancı şahitleri kılındı. Etkinlikler yapılıyormuşcasına evraklara işlendi.
Sürekli değişen bu müfredat ve sınav sistemleriyle toplumun eğitime duyduğu güven zaten azalmışken fatura yine biz öğretmenlere kesildi. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli uygulamasında esas gaye milli ve manevi bilinci yüksek öğrenciler yetiştirmekken; maalesef okullarda başarının temel göstergesi yüksek not almak olarak işlenmeye devam edildi. En yardımsever, en fedakar, en huşuulu namaz kılan, en çok iyilik yapan, en güzel şiir okuyan, en saygılı, en mücadeleci vs. çocuk değil; en yüksek not alan çocuk takdir edildi. Çocuğu yüksek not alamayan veli de suçlama merciine öğretmeni koydu. Öğretmen “ilgisizlik”le, “işini iyi yapmıyor”la suçlandı. “Çocuğumun eti de senin kemiği de” anlayışı yerini, “benim çocuğuma nasıl kızarsın”a evrildi. Öğretmene saygı kültürü gerilerken emeğe hürmet duygusu yüreklerden sökülüp atıldı. Ögretmen dersin akışını bozan öğrenci için hiçbir yaptırım gücüne sahip bırakılmazken karşısında çoğu zaman anlayışsız idareciyi ve hadsizce ona işini öğretmeye kalkan veliyi buldu. Öğretmenin tutması gereken bahçe ve kat nöbetlerini, vakit israfından öteye gitmeyen seminerleri, öylesine yapılmak zorunda bırakılan belirli gün ve hafta törenlerini, mecburi hale getirilen pano meşakkatlerini, kendi meslektaşlarından gördüğü kin ve hasedi, toksik ilişki yumağı haline gelen öğretmenler odası vehametlerini mevzu bahis bile etmiyorum uzun uzun.
Ne mi yapılmalı? Eğitimin yönünü değiştirirken kapsayıcı bir yol izlenmeli. Bu işin yürütücüsü olan İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri de dahil okul idarecilerini, velileri, öğrencileri de sürecin ana parçası olarak görüp öğretmene yüklenen ağır yükleri gerekli kişilere pay etmek, öğretmene gereken mesleki itibarı ve maddi refahı sunmak gerekli.Eğitimi maarife, maarifi marifete, okulu mektebe, öğretimi talim ve terbiyeye dönüştürmek; öğretmeni bilgi aktarandan, öğrenciyi salt diploma avcılığından kurtarmakgerekli.İnsanı kendi fıtratına, yaradılış sebebine, hayatın maddi ve manevi bütünlüğünü sağlayacak inanca döndürmek gerekli. İlim yolculuğu mu, diploma avcılığı mı ayrımı büyük üstad Nurettin Topçu’ ya aittir. Hani Sorbonne Üniversitesinde Felsefe alanında yüksek lisans yayıp da bizim ülkemizde üniversite camiasına kabul edilmeyip bir ömür liselerde çalıştırılan, müdürün istediği öğrenciyi dersten geçirmedi diye de sürgüne yollanan düşünce ve hareket adamı Topçu’ ya aittir. Topçu: “İnkılaplar mektepte başlar.” der Maarif Davamız kitabında. Şimdilerde aşinası olduğumuz şuursuz, hedefsiz, yönsüz nesle yine idealler aşılayacak olan işte bahsi geçen böyle mekteplerdir. Bizim işimiz gençlerin yalnızca akıllarını kullanmalarını sağlamak değilidir. Düşünmeyi düşünme öğretilirken kalbi yoğurmayı da öğretmek acildir, elzemdir. Aslında temel mesele tam da bu: şahsiyet yaratmak. Bu dünyanın en zor işi olsa gerek. Şöyle diyordu Martı kitabında Richard Bach: “Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmek niye dünyanın en zor işi?” Biz öğretmenlerin de, öğrencileri kendi yaradılışlarının İslam fıtratı üzerine olduklarına, anlamlı bir hayat için de yapılması gerekenin bu fıtrat üzere yaşamak olduğuna inandırmak, evet, dünyanın en zor işi belki de. Hayatımızı kirleten ve şahsiyetimizi küçülten cehalet bataklığından zekamızla birlikte fıtratımızdaki ilahi kodlamalarla kurtulacağımıza inandırmak zor iş. içimize saldığı dağınıklığı, parçalanmışlığı, Allah’a teslimiyetle giderebileceğimize inandırmak zor iş. Ama bugün attığımız her adım, bizim yarınki yaşamımız olacaktır. İnanalım..
İlgili Yazılar
Filistin ve Çocukluk
Bir çocuğun dünyaya söyleyecek fazla sözü olmamalıdır. Çocuk, dünyanın henüz bütün kötülüklerini öğrenmediği zamandır. Ev onun için sığınaktır, sokak oyundur, gökyüzü hayrettir, yarın ise henüz korkuyla tanışmamış bir ihtimaldir.
Karanlığın Yüreği Parçalanırken
Bir anlatıda, anlatanın kim olduğu, anlatılan şeyin kaderini belirler. Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanı ile Achebe’nin “Parçalanma” romanını yan yana ya da karşı
Dinî Değerler Nasıl Aşağılanır?
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
Hızlanırken Ne İnşa Ediyoruz?
“Hız çağında yaşıyoruz” sözü artık o kadar sık kullanılıyor ki, ne anlama geldiğini çoğu zaman düşünmeden söylüyoruz. İnternet hızlı, iletişim hızlı, ulaşım hızlı, üretim ve tüketim hızlı.
Gözün Aydın İnsan Kardeş: Rim Abla Oldu!
Bir rap müziği süperstarı milyonlarca dolarlık turnenin dışında kalmayı göze alabiliyor, bir film yıldızı, hayatının projesinden sökülüp atılmasına aldırmıyor,