Öğretmen, gönlünün sesiyle ufak yüreklere dokunmayı dert edinen kişidir. Savaş vermeden, emek harcamadan, sevmeden yapılan öğretmenlik “mevzuat öğretmenliğinden” öteye geçmiyor. Kendinden vererek çoğalabileceğin bir meslek yani öğretmenlik…
Yürek köküne dokunmak… İnsan bu duyguyu bir kere yaşayınca hayatının merkezine oturtabiliyor bunu. Kâmil insan olma yolunda bir basamak olarak kullanabiliyor.
Mânâyı incitmeden…
Sözü uzatmadan…
Endülüs Okuma Projesinden bahsetmek, kendi adıma yapabileceğim en güzel tebliği yapmak istiyorum. Yaşamayı, çocuklar aşkına savaşmak olarak gören, yürek köküne dokunup dönüşümler yaratmak isteyen bu yiğit öğretmenlerden söz açarak üzerime düşen vazifeyi yerine getirmek istiyorum.
2016 yılında Van’ın Edremit ilçesinde Turgut Yaşar öğretmenin yirmi öğrenciyle başlattığı bir proje “Endülüs Okuma Projesi”. Şu an ise Türkiye’de yirmiden fazla şehir, yüz yirminin üzerinde okulda uygulanan ve kısa bir sürede uygulandığı her okulda yüzlerce öğrenciye ulaşan bir proje.
Bu projeyi diğerlerinden ayıran birkaç temel nokta var.
İlki, bildiğiniz üzere günümüz dünyasındaki kurumlar tam bir proje çöplüğüne dönüşmüş durumda. “Proje ya da projecilik” adı altında işin mutfağında olmayanlar tarafından hazırlanan çalışmalar, büyük paralarla başlatılıyor; kısa bir süre sonra da tedavülden kalkıyor. Tutunan, uygulanmaya devam eden çok az iş var maalesef. Böyle bir ortamda “Endülüs Okuma Projesini” diğerlerinden ayıran farklardan biri ortaya çıkıyor. Her biri çalıştığı okullarda gönüllü olarak yaptığı işlerle kendini ispatlamış öğretmenler projede yine “gönüllü” olarak yer alıyor. Bunu üstten gelen bir emirle değil, içinden gelen bir istekle yerine getiriyor. Yani “Endülüs Okuma Projesi” öğretmenden amire, alttan üste doğru yükselen bir proje diyebiliriz. Bizzat işin mutfağında, okulun kalbinde yer alıyor bu öğretmen arkadaşlarımız. Projeye dahil olmadan önce proje koordinatörleri bu öğretmenlerle “gönüllülük” ilkesinin önemi üzerine bireysel bir görüşme gerçekleştiriyor. Okul müdürünün ricasıyla veya üstten bir amirin emriyle projeye katılım konusunda “hayır” diyememiş öğretmenler ile ilk görüşmeden sonra yollar ayrılıyor. Bu da daha proje o okulda başlamadan belli bir kalitenin ve istikrarın ortaya çıkmasına neden oluyor.
Bir diğeri, “camii cemaat değil, cemaat camii doğurur” sözüne mülhem; gönüllü olarak uygulandığı ve projeye katılan öğrencilerin de bu gönüllülük ilkesine göre katılım sağladığı için, “Endülüs Okuma Projesinin “mekâna sığmıyor oluşu. Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum. Geçen sene Kahramanmaraş 15 Temmuz Şehitler İmam Hatip Ortaokulunda yirmi bir öğrenci ile başladı proje. Bir yıl gibi kısa bir sürede beş yüze yakın gönüllü öğrenciye ulaştı. Durum böyle olunca okulda proje için ayrı bir mekân ayarlanmak zorunda kalındı. Diğer okullarda da durum aynı. Çünkü özet anlatma ve kitap değiştirme için bazen teneffüslerde altmışa yakın öğrenciden oluşan bir kuyruk oluşuyor. Evet, doğru duydunuz. Kitap değişim kuyruğu… Daha evvel birçok şey için insanların kuyruğa girdiğini görmüştük. Ama böylesi bir kuyruğa rastlamak çok da görülen bir durum değil. Bir de projenin genel seyrine bakmak doğru olacaktır diye düşünüyorum. 2016 yılında 20 öğrenci, sonraki sene 161 öğrenci ve 3605 kitap, üçüncü yıl 400 öğrenci ve 12.285 kitap, dördüncü sene ise 12 okul 2183 öğrenci ve 30.000 kitap (Pandemi nedeniyle tatile girildiği ana kadar) … Şimdi ise 139 okul ve binlerce öğrenci…
Bir diğer farkı da,uygulanan diğer tüm projeler arasında “okuma” eyleminin fiili olarak yerine getirilmesi ve okuma alışkanlığının gerçek anlamda kazandırılması için “psikolojik teknik ve algı yönetimi tekniklerinin” kullanılıyor olmasını gösterebiliriz. Bu bir ilk! Projede sekiz psikolojik teknik ve üç algı yönetimi tekniği kullanılıyor. Bu tekniklerin uygulanmasında alanında uzman psikolog ve aromaterapistlerle çalışılıyor. Bu tekniklerin sözel olarak anlatılması ve uygulama aşamasını anlatmak dahi 75-80 dakikalık bir zamanı alıyor. Projeye katılan her bir öğretmene hizmet içi eğitim ile bu anlatılıyor. Gerekecek materyal ve evraklar veriliyor. Zihnimizde bir şema oluşması için projenin uygulandığı okullardaki ortamı ve işleyişi betimlemek istiyorum.
Şöyle bir hayal edelim… Kütüphaneyi açtığımız gibi kapıdan dışarıya çok güzel bir koku yayılıyor. Çünkü projede bulunan her okulda -astım hastalarının dahi rahatlıkla kullanabileceği- doğal kokularla ortam güzelleştiriliyor. Peki, neden koku? Bu ayrıntıyı paylaşmam gerekiyor. Diğer duyu organlarına göre beyne herhangi bir işleme tabii tutulmadan kalıcı olarak kaydedilen tek duyu organı koklamadır. On yaşındayken sevdiğinin birinin defin işlemleri için mezarlıkta bulunuyor ve aynı anda oradaki zambakların kokusunu alıyorsanız; doksan yaşına geldiğinizde bile zambak kokusunu her aldığınızda hüzünlenmeniz bundan dolayıdır. Aynı zamanda masrafsız bir reklam aracıdır koku. Her Avm’de her bir mağazanın kendine has bir kokusu vardır. Çünkü insan güzel kokan bir ortamda vaktin nasıl geçtiğini anlamaz, güzel kokan şeyleri daha değerli bulur. (Ayrıntılı bilimsel çalışmalar için Nihayet Dergisinin 45. Sayısı incelenebilir.) Uygulanan diğer birkaç teknik; potansiyel etkisi, ters psikoloji, bilinçaltı güdüleme, zinciri kırma, İkea etkisi…
Kütüphanemizi hayal etmeye devam edelim… içeriye giriyoruz ve bizi “özet dinleme görevlisi” öğrenciler karşılıyor. Bu karşılama sıradan bir karşılama değil. Öncesinde görevli öğrencilere verilen nezaket eğitimi ile içeriye giren her bir öğrenci güler yüzle ve şeker ikramıyla karşılanıyor. (Şekerlerin bile özel olarak üretildiğini, içinde herhangi bir katkı maddesi, koruyucu ve renklendirici olmadığını; tamamen pancar şekerinden üretildiğini vurgulamak istiyorum.) Sonrasında da bizi özetlerin dinlendiği, kitaplar ile ilgili -ucu açık- soruların sorulduğu bir sistem bizi karşılıyor. Projede görevli “özet dinleme görevlilerine” koordinatör öğretmenin verdiği “beden dili, nezaket ve doğru soru sorma” eğitimi sayesinde görevli öğrenciler zorlanmadan özetleri dinliyor. Kitabın okunduğundan emin olununca da kitap değişimi gerçekleşebiliyor. Tabii bu esnada özet anlatan öğrenci; kendini ifade etme, yorum yapabilme, okudukları üzerine konuşabilme… vb. becerileri kazanmaya başlıyor. Bu da projede somut olarak gözlemlenebilecek değişimlerin üç hafta gibi kısa bir sürede gerçekleşmesine neden oluyor. Kitap alan öğrenciye her defasında kurallar hatırlatılıyor. Kitabı yıpratmadan okuyalım, kapağını arkaya bükmeyelim, beyaz yerlerinden tutmayalım, ayraç kullanalım, emanet olarak aldığınız için izin almadan kimseye vermeyelim gibi…
Kütüphanedeki nihaî davranış şekli “içeriye giren herkesin kütüphaneden dışarıya mutlu bir şekilde çıkması” üzerine kurulu. Çünkü insan mutlu olduğu yere defalarca girmek ister.
Genel hatlarıyla bahsetmeye çalıştığım projedeki kitaplar da alanında uzman öğretmen ve okurlar tarafından belirlenmiş durumda. Çeşitli kriterlere göre belirlenmiş biner kitaplık ilkokul, ortaokul ve lise kitap listeleri kullanılıyor. Proje, nitelik olarak uygulanmaya çalışılsa da nicelik olarak da birkaç bilgiyi vermeyi doğru buluyorum. Her yıl projeye katılan öğrencilerin okuduğu kitap ortalaması 60-70 aralığında oluyor. 200 kitap bandını geçen öğrenciler her okulda mevcut. Ve bunu söylerken şunu tekrar hatırlatmak istiyorum: Hiçbir kitap; özeti dinlenmeden, üzerine kritik yapılmadan değiştirilmiyor. Çok okumaktan ziyade anlayarak okumak hedeflense de projedeki öğrenciler hem çok okuyor hem de kaliteli bir okuma gerçekleştirmiş oluyor.
Proje ile ilgili tüm ayrıntıları öğrenebilmek, koordinatör öğretmenlere ulaşabilmek ve yapılan faaliyetlerin videolarını izleyebilmek için @endulusokumaprojesi sosyal medya hesabına göz atabilir; [email protected] adresine mesaj gönderebilirsiniz.
Yüreğiyle çabalayıp küçük yüreklerde dönüşümler oluşturanlara selam olsun!
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
Çağların da insanlar gibi alacakları olsa, yenmiş haklarını gündeme getirme fırsatları olsa, davacıların ilki orta çağ olurdu herhalde. İnsanın cetvelle zamanı orasından burasından çizip bölme küstahlığı yetmiyormuş gibi, buna anlam ve norm yüklemesi, dahası, ötelediği iyilik-kötülük değerlerini çağlara yapıştırıp bir de utanmadan marifetini beğenmesi akıl alır gibi değil. Kurgu tel tel dökülüyor aslında ama o kadar sık ve yaygın bir şekilde tekrar ediliyor ki, hipnotik etkisiyle amentü haline geliyor.
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Okuyarak Dokumak: Endülüs Okuma Projesi
“Ben öyle bilirim ki yaşamak,
Berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır.”
İsmet Özel
Öğretmen, gönlünün sesiyle ufak yüreklere dokunmayı dert edinen kişidir. Savaş vermeden, emek harcamadan, sevmeden yapılan öğretmenlik “mevzuat öğretmenliğinden” öteye geçmiyor. Kendinden vererek çoğalabileceğin bir meslek yani öğretmenlik…
Yürek köküne dokunmak… İnsan bu duyguyu bir kere yaşayınca hayatının merkezine oturtabiliyor bunu. Kâmil insan olma yolunda bir basamak olarak kullanabiliyor.
Mânâyı incitmeden…
Sözü uzatmadan…
Endülüs Okuma Projesinden bahsetmek, kendi adıma yapabileceğim en güzel tebliği yapmak istiyorum. Yaşamayı, çocuklar aşkına savaşmak olarak gören, yürek köküne dokunup dönüşümler yaratmak isteyen bu yiğit öğretmenlerden söz açarak üzerime düşen vazifeyi yerine getirmek istiyorum.
2016 yılında Van’ın Edremit ilçesinde Turgut Yaşar öğretmenin yirmi öğrenciyle başlattığı bir proje “Endülüs Okuma Projesi”. Şu an ise Türkiye’de yirmiden fazla şehir, yüz yirminin üzerinde okulda uygulanan ve kısa bir sürede uygulandığı her okulda yüzlerce öğrenciye ulaşan bir proje.
Bu projeyi diğerlerinden ayıran birkaç temel nokta var.
İlki, bildiğiniz üzere günümüz dünyasındaki kurumlar tam bir proje çöplüğüne dönüşmüş durumda. “Proje ya da projecilik” adı altında işin mutfağında olmayanlar tarafından hazırlanan çalışmalar, büyük paralarla başlatılıyor; kısa bir süre sonra da tedavülden kalkıyor. Tutunan, uygulanmaya devam eden çok az iş var maalesef. Böyle bir ortamda “Endülüs Okuma Projesini” diğerlerinden ayıran farklardan biri ortaya çıkıyor. Her biri çalıştığı okullarda gönüllü olarak yaptığı işlerle kendini ispatlamış öğretmenler projede yine “gönüllü” olarak yer alıyor. Bunu üstten gelen bir emirle değil, içinden gelen bir istekle yerine getiriyor. Yani “Endülüs Okuma Projesi” öğretmenden amire, alttan üste doğru yükselen bir proje diyebiliriz. Bizzat işin mutfağında, okulun kalbinde yer alıyor bu öğretmen arkadaşlarımız. Projeye dahil olmadan önce proje koordinatörleri bu öğretmenlerle “gönüllülük” ilkesinin önemi üzerine bireysel bir görüşme gerçekleştiriyor. Okul müdürünün ricasıyla veya üstten bir amirin emriyle projeye katılım konusunda “hayır” diyememiş öğretmenler ile ilk görüşmeden sonra yollar ayrılıyor. Bu da daha proje o okulda başlamadan belli bir kalitenin ve istikrarın ortaya çıkmasına neden oluyor.
Bir diğeri, “camii cemaat değil, cemaat camii doğurur” sözüne mülhem; gönüllü olarak uygulandığı ve projeye katılan öğrencilerin de bu gönüllülük ilkesine göre katılım sağladığı için, “Endülüs Okuma Projesinin “mekâna sığmıyor oluşu. Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum. Geçen sene Kahramanmaraş 15 Temmuz Şehitler İmam Hatip Ortaokulunda yirmi bir öğrenci ile başladı proje. Bir yıl gibi kısa bir sürede beş yüze yakın gönüllü öğrenciye ulaştı. Durum böyle olunca okulda proje için ayrı bir mekân ayarlanmak zorunda kalındı. Diğer okullarda da durum aynı. Çünkü özet anlatma ve kitap değiştirme için bazen teneffüslerde altmışa yakın öğrenciden oluşan bir kuyruk oluşuyor. Evet, doğru duydunuz. Kitap değişim kuyruğu… Daha evvel birçok şey için insanların kuyruğa girdiğini görmüştük. Ama böylesi bir kuyruğa rastlamak çok da görülen bir durum değil. Bir de projenin genel seyrine bakmak doğru olacaktır diye düşünüyorum. 2016 yılında 20 öğrenci, sonraki sene 161 öğrenci ve 3605 kitap, üçüncü yıl 400 öğrenci ve 12.285 kitap, dördüncü sene ise 12 okul 2183 öğrenci ve 30.000 kitap (Pandemi nedeniyle tatile girildiği ana kadar) … Şimdi ise 139 okul ve binlerce öğrenci…
Bir diğer farkı da,uygulanan diğer tüm projeler arasında “okuma” eyleminin fiili olarak yerine getirilmesi ve okuma alışkanlığının gerçek anlamda kazandırılması için “psikolojik teknik ve algı yönetimi tekniklerinin” kullanılıyor olmasını gösterebiliriz. Bu bir ilk! Projede sekiz psikolojik teknik ve üç algı yönetimi tekniği kullanılıyor. Bu tekniklerin uygulanmasında alanında uzman psikolog ve aromaterapistlerle çalışılıyor. Bu tekniklerin sözel olarak anlatılması ve uygulama aşamasını anlatmak dahi 75-80 dakikalık bir zamanı alıyor. Projeye katılan her bir öğretmene hizmet içi eğitim ile bu anlatılıyor. Gerekecek materyal ve evraklar veriliyor. Zihnimizde bir şema oluşması için projenin uygulandığı okullardaki ortamı ve işleyişi betimlemek istiyorum.
Şöyle bir hayal edelim… Kütüphaneyi açtığımız gibi kapıdan dışarıya çok güzel bir koku yayılıyor. Çünkü projede bulunan her okulda -astım hastalarının dahi rahatlıkla kullanabileceği- doğal kokularla ortam güzelleştiriliyor. Peki, neden koku? Bu ayrıntıyı paylaşmam gerekiyor. Diğer duyu organlarına göre beyne herhangi bir işleme tabii tutulmadan kalıcı olarak kaydedilen tek duyu organı koklamadır. On yaşındayken sevdiğinin birinin defin işlemleri için mezarlıkta bulunuyor ve aynı anda oradaki zambakların kokusunu alıyorsanız; doksan yaşına geldiğinizde bile zambak kokusunu her aldığınızda hüzünlenmeniz bundan dolayıdır. Aynı zamanda masrafsız bir reklam aracıdır koku. Her Avm’de her bir mağazanın kendine has bir kokusu vardır. Çünkü insan güzel kokan bir ortamda vaktin nasıl geçtiğini anlamaz, güzel kokan şeyleri daha değerli bulur. (Ayrıntılı bilimsel çalışmalar için Nihayet Dergisinin 45. Sayısı incelenebilir.) Uygulanan diğer birkaç teknik; potansiyel etkisi, ters psikoloji, bilinçaltı güdüleme, zinciri kırma, İkea etkisi…
Kütüphanemizi hayal etmeye devam edelim… içeriye giriyoruz ve bizi “özet dinleme görevlisi” öğrenciler karşılıyor. Bu karşılama sıradan bir karşılama değil. Öncesinde görevli öğrencilere verilen nezaket eğitimi ile içeriye giren her bir öğrenci güler yüzle ve şeker ikramıyla karşılanıyor. (Şekerlerin bile özel olarak üretildiğini, içinde herhangi bir katkı maddesi, koruyucu ve renklendirici olmadığını; tamamen pancar şekerinden üretildiğini vurgulamak istiyorum.) Sonrasında da bizi özetlerin dinlendiği, kitaplar ile ilgili -ucu açık- soruların sorulduğu bir sistem bizi karşılıyor. Projede görevli “özet dinleme görevlilerine” koordinatör öğretmenin verdiği “beden dili, nezaket ve doğru soru sorma” eğitimi sayesinde görevli öğrenciler zorlanmadan özetleri dinliyor. Kitabın okunduğundan emin olununca da kitap değişimi gerçekleşebiliyor. Tabii bu esnada özet anlatan öğrenci; kendini ifade etme, yorum yapabilme, okudukları üzerine konuşabilme… vb. becerileri kazanmaya başlıyor. Bu da projede somut olarak gözlemlenebilecek değişimlerin üç hafta gibi kısa bir sürede gerçekleşmesine neden oluyor. Kitap alan öğrenciye her defasında kurallar hatırlatılıyor. Kitabı yıpratmadan okuyalım, kapağını arkaya bükmeyelim, beyaz yerlerinden tutmayalım, ayraç kullanalım, emanet olarak aldığınız için izin almadan kimseye vermeyelim gibi…
Kütüphanedeki nihaî davranış şekli “içeriye giren herkesin kütüphaneden dışarıya mutlu bir şekilde çıkması” üzerine kurulu. Çünkü insan mutlu olduğu yere defalarca girmek ister.
Genel hatlarıyla bahsetmeye çalıştığım projedeki kitaplar da alanında uzman öğretmen ve okurlar tarafından belirlenmiş durumda. Çeşitli kriterlere göre belirlenmiş biner kitaplık ilkokul, ortaokul ve lise kitap listeleri kullanılıyor. Proje, nitelik olarak uygulanmaya çalışılsa da nicelik olarak da birkaç bilgiyi vermeyi doğru buluyorum. Her yıl projeye katılan öğrencilerin okuduğu kitap ortalaması 60-70 aralığında oluyor. 200 kitap bandını geçen öğrenciler her okulda mevcut. Ve bunu söylerken şunu tekrar hatırlatmak istiyorum: Hiçbir kitap; özeti dinlenmeden, üzerine kritik yapılmadan değiştirilmiyor. Çok okumaktan ziyade anlayarak okumak hedeflense de projedeki öğrenciler hem çok okuyor hem de kaliteli bir okuma gerçekleştirmiş oluyor.
Proje ile ilgili tüm ayrıntıları öğrenebilmek, koordinatör öğretmenlere ulaşabilmek ve yapılan faaliyetlerin videolarını izleyebilmek için @endulusokumaprojesi sosyal medya hesabına göz atabilir; [email protected] adresine mesaj gönderebilirsiniz.
Yüreğiyle çabalayıp küçük yüreklerde dönüşümler oluşturanlara selam olsun!
İlgili Yazılar
Beşinci Olma Helak Olursun…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Gaflet mi, Cehalet mi?
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
Bilgelik Dolu Orta Çağ’dan Şövalyelik Yerine İyilik Destanı
Çağların da insanlar gibi alacakları olsa, yenmiş haklarını gündeme getirme fırsatları olsa, davacıların ilki orta çağ olurdu herhalde. İnsanın cetvelle zamanı orasından burasından çizip bölme küstahlığı yetmiyormuş gibi, buna anlam ve norm yüklemesi, dahası, ötelediği iyilik-kötülük değerlerini çağlara yapıştırıp bir de utanmadan marifetini beğenmesi akıl alır gibi değil. Kurgu tel tel dökülüyor aslında ama o kadar sık ve yaygın bir şekilde tekrar ediliyor ki, hipnotik etkisiyle amentü haline geliyor.
Mektup IV
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Kar/Anlık Ağlıyor
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.