“Size tek bir öğüdüm var. İster başkaları ile ister yalnız iken daima Allah’ın huzurunda olduğunuzu unutmayın!” (Sebe/46)
Sıyrılmış paçalar, teyakkuzda yürekler, bastığı her adımı itina ile atmakta ayaklar…
Rast gele atılmıyor hiçbir adım, öylesine teneffüs edilmiyor nefesler…
Bir anlam aranıyor ve bir hikmet, her şeyi yerli yerinde yapmak için; gözlerin görmediği sır perdesini değil, gözler önünde kini anlayıp kavramak için…
Bir heyecan koşar adım geliyor, yetişiyor kalabalıklara, her şeyi sıradanlaştıranların içinde yerleşecek bir gönül arıyor…
Bir korku recayla karışık, bir saygı tevazuuyla barışık, bir duruş İbrahim’e özenik… Bir teslimiyet İsmail’i andırır…
Bir gayret, bir azim ki sürekli geçen zamanla gevşemiyor, vazgeçmiyor hakkı hak olarak görmekten…
Bir iman ki yürekli, cesareti azık yapmış kendine, “hedefe varmayan mızrak utansın” kabilinde ilerlemekte…
Bir dua ki, her işin başında ve sonunda “Rabbena tekabbel minna” ey Rabbimiz bunu bizden kabul buyur, diyor…
Bir söz ki, bireyden topluma dalga dalga yayılan “bu beldeyi güvenli kıl” diyen peygamber misali sorumlu tuttuğu alanı genişletmekte…
Hasedden, kinden, kibirden arınmak için cehd eden bir beden; geceleri yataklarından usulce kalkıp “özel insanlar” arasında olmaya çalışan…
Gündüzleri hayırlarda yarışıp mukkarrebun “gözde kullar” arasında ağırlanmak için uğraşan ve uğraşanlar…
Hayatlarının mihengine “takva” adında bir hasleti koyup onu her zaman ve mekânda koruyup gözetmek için çalışan muttakiler…
Muttakiler…
O muttakiler ki, azığın en hayırlısına libasın en güzeline talipler…
O muttakiler ki ibadetlerdeki huşuyu karakterlerine yansıtmaya çalışırlar… Ne kurumsal işleri ne mesai saatleri onların kardeşliğinin önüne geçer. Kurumları ve onların prosedürlerine uygun düşeni değil; insanlık adına ve İslam kurallarına uygun düşeni yapmak için yarışırlar…
Adlarının yaptıkları işin önünde veya arkasında yazılması onlar için önem teşkil etmez. Yeter ki sorunları çözümlemede bir rolleri olsun. Her şeyde ve yerde takva tadını yakalamak için çırpınırlar. O tadı kaybetme korkusuyla sürekli bilenirler…
Hangi derece onlara muttaki sıfatından daha sevimli gelebilir ki; muttaki bir kul, muttaki bir eş, muttaki bir baba, muttaki bir anne… Muttaki bir yönetici, muttaki bir memur ve muttaki bir işçi… Her sıfattan önce onunla anılmayı kendilerine şiar edinirler…
Hayatlarına lezzet katan bu tadı tattıkça ıslah edici işlerinin niteliği ve niceliği artar, daha büyük rüyalar görmeye başlarlar… Daha yüksek tutarlar iman çıtalarını, çatırdayan ahlâk duvarlarına karşı… Onları örmek için daha bir coşkuyla işe koyulurlar…
Karşılaştıkları her sorunu muttaki kimliğine yakışır bir şekilde çözümlemek için hevalarına gem vurmayı becerirler… Ne becerikli kullardır muttakiler, gayretlerinden dolayı hakkı bâtıldan ayırabilecek kabiliyetlere sahip olurlar.
Hız ve haz kurulu bir çağın kurbanı, tutsağı olmamak için çırpınır onlar. Bu vebaya yakalanmamak, mikrobun kendilerine bulaşmaması için tedbiri elden bırakmazlar. Çünkü muttaki olmak tedbirli olmayı gerektirir.
“Allah’tan gereği gibi ittika edin!” düsturuyla hayatın ana temasını kaçırmazlar. Yaşamın başlangıç, gelişme ve sonuç kısımlarını bu düşünceyle beslerler. Sevgi, heyecan ve korku üçlemesini bilinçli davranışlara dönüştürmek için mücadele ederler…
Takvadan uzak kalan amellerin ne rahmeti ne bereketi kalıyor. Bir alışkanlık halini alınca ibadetler, monoton bir şekle dönüşünce zaman, Müslümanın verim gücü düşüyor. Zoraki yapılan işlere dönüyor her şey, tebessümünde takva saklı işler özlenilmeye başlıyor…
Mecburi hizmet gibi, mecburi anneler, babalar, öğrenciler ve en korkuncu mecburi Müslümanlar türüyor. Araçlar, O olmayınca bir anda amaca dönüşüveriyor. Aile içinde, sosyal ilişkilerde adil olmak, ihsan etmek, hakkı gözetmek kavramlarının anlamı yozlaşıyor. Bulunduğu konumu beğenmeyip hep şikâyet eden bireyler doğuyor. Teslim oldum deyip nasıl teslim olunması gerektiğini çokta özümsemeyen, üstünde düşünmeyen beyinler oluşuyor.
Sevgi, merhamet, gibi duyguların yanı sıra öfke, ikaz etme gibi duyguların da nasıl kontrol edilmesi gerektiği, nasıl pratize edileceği düşünülmeyen konular içindedir.
Oysa takvanın en büyüğü; her işimizde Allah’ın istediği gibi davranmaya çalışmak. Takva kalitesini başta gündelik amaçlarımız olmak üzere arttırmak. Çünkü amelin küçüğü de büyüğü de önemlidir. İyi bir kul olmak, dünyada bize sorumluluğu verilen, diğer ifadeyle emanet edilen varlıklara zulüm etmemek, haklarını vermektir. Çünkü takva sözlerde değil; yaşantıda görülür ve hazzına varılır.
“Eğer ilim ümit ile olsaydı, dünyadaki bütün insanlar âlim olurdu.” (Hz. Ali) sözlerinde olduğu gibi takva, sözleri aşan bir durumdur. Onu hal ve hareketleriyle yaşatanlara, onu kaybetmeyi ateşe atılmak gibi dehşet verici görenlere ne mutlu! Çünkü akibet daima muttakilerindir… (Kasas/ 83)
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Medeniyet yüzyıllar boyu güneydeydi, sıcağa yakın ılıklık ve soğuktan uzak serinlik zihinlerin olduğu gibi tarımın, ticaretin bereketli ve selamette kalmasını sağlıyordu. Kuzey bilinmeyendi, sertlikti, barbarlıktı, öcüler diyarıydı, ilkesizlik, ölçüsüzlüktü. Gel zaman git zaman, doğudan ve güneyden uzaklaşarak kuzeye ve batıya göç etti medeniyet. Kavgada kazandıktan sonra bunun teorisini oluşturmakta, bilgi iktidarını köklü bir şekilde kurmakta gecikmedi kuzeyli ve batılılar.
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır.
Akibet Muttakilerindir
“Size tek bir öğüdüm var. İster başkaları ile ister yalnız iken daima Allah’ın huzurunda olduğunuzu unutmayın!” (Sebe/46)
Sıyrılmış paçalar, teyakkuzda yürekler, bastığı her adımı itina ile atmakta ayaklar…
Rast gele atılmıyor hiçbir adım, öylesine teneffüs edilmiyor nefesler…
Bir anlam aranıyor ve bir hikmet, her şeyi yerli yerinde yapmak için; gözlerin görmediği sır perdesini değil, gözler önünde kini anlayıp kavramak için…
Bir heyecan koşar adım geliyor, yetişiyor kalabalıklara, her şeyi sıradanlaştıranların içinde yerleşecek bir gönül arıyor…
Bir korku recayla karışık, bir saygı tevazuuyla barışık, bir duruş İbrahim’e özenik… Bir teslimiyet İsmail’i andırır…
Bir gayret, bir azim ki sürekli geçen zamanla gevşemiyor, vazgeçmiyor hakkı hak olarak görmekten…
Bir iman ki yürekli, cesareti azık yapmış kendine, “hedefe varmayan mızrak utansın” kabilinde ilerlemekte…
Bir dua ki, her işin başında ve sonunda “Rabbena tekabbel minna” ey Rabbimiz bunu bizden kabul buyur, diyor…
Bir söz ki, bireyden topluma dalga dalga yayılan “bu beldeyi güvenli kıl” diyen peygamber misali sorumlu tuttuğu alanı genişletmekte…
Hasedden, kinden, kibirden arınmak için cehd eden bir beden; geceleri yataklarından usulce kalkıp “özel insanlar” arasında olmaya çalışan…
Gündüzleri hayırlarda yarışıp mukkarrebun “gözde kullar” arasında ağırlanmak için uğraşan ve uğraşanlar…
Hayatlarının mihengine “takva” adında bir hasleti koyup onu her zaman ve mekânda koruyup gözetmek için çalışan muttakiler…
Muttakiler…
O muttakiler ki, azığın en hayırlısına libasın en güzeline talipler…
O muttakiler ki ibadetlerdeki huşuyu karakterlerine yansıtmaya çalışırlar… Ne kurumsal işleri ne mesai saatleri onların kardeşliğinin önüne geçer. Kurumları ve onların prosedürlerine uygun düşeni değil; insanlık adına ve İslam kurallarına uygun düşeni yapmak için yarışırlar…
Adlarının yaptıkları işin önünde veya arkasında yazılması onlar için önem teşkil etmez. Yeter ki sorunları çözümlemede bir rolleri olsun. Her şeyde ve yerde takva tadını yakalamak için çırpınırlar. O tadı kaybetme korkusuyla sürekli bilenirler…
Hangi derece onlara muttaki sıfatından daha sevimli gelebilir ki; muttaki bir kul, muttaki bir eş, muttaki bir baba, muttaki bir anne… Muttaki bir yönetici, muttaki bir memur ve muttaki bir işçi… Her sıfattan önce onunla anılmayı kendilerine şiar edinirler…
Hayatlarına lezzet katan bu tadı tattıkça ıslah edici işlerinin niteliği ve niceliği artar, daha büyük rüyalar görmeye başlarlar… Daha yüksek tutarlar iman çıtalarını, çatırdayan ahlâk duvarlarına karşı… Onları örmek için daha bir coşkuyla işe koyulurlar…
Hız ve haz kurulu bir çağın kurbanı, tutsağı olmamak için çırpınır onlar. Bu vebaya yakalanmamak, mikrobun kendilerine bulaşmaması için tedbiri elden bırakmazlar. Çünkü muttaki olmak tedbirli olmayı gerektirir.
“Allah’tan gereği gibi ittika edin!” düsturuyla hayatın ana temasını kaçırmazlar. Yaşamın başlangıç, gelişme ve sonuç kısımlarını bu düşünceyle beslerler. Sevgi, heyecan ve korku üçlemesini bilinçli davranışlara dönüştürmek için mücadele ederler…
Takvadan uzak kalan amellerin ne rahmeti ne bereketi kalıyor. Bir alışkanlık halini alınca ibadetler, monoton bir şekle dönüşünce zaman, Müslümanın verim gücü düşüyor. Zoraki yapılan işlere dönüyor her şey, tebessümünde takva saklı işler özlenilmeye başlıyor…
Mecburi hizmet gibi, mecburi anneler, babalar, öğrenciler ve en korkuncu mecburi Müslümanlar türüyor. Araçlar, O olmayınca bir anda amaca dönüşüveriyor. Aile içinde, sosyal ilişkilerde adil olmak, ihsan etmek, hakkı gözetmek kavramlarının anlamı yozlaşıyor. Bulunduğu konumu beğenmeyip hep şikâyet eden bireyler doğuyor. Teslim oldum deyip nasıl teslim olunması gerektiğini çokta özümsemeyen, üstünde düşünmeyen beyinler oluşuyor.
Sevgi, merhamet, gibi duyguların yanı sıra öfke, ikaz etme gibi duyguların da nasıl kontrol edilmesi gerektiği, nasıl pratize edileceği düşünülmeyen konular içindedir.
Oysa takvanın en büyüğü; her işimizde Allah’ın istediği gibi davranmaya çalışmak. Takva kalitesini başta gündelik amaçlarımız olmak üzere arttırmak. Çünkü amelin küçüğü de büyüğü de önemlidir. İyi bir kul olmak, dünyada bize sorumluluğu verilen, diğer ifadeyle emanet edilen varlıklara zulüm etmemek, haklarını vermektir. Çünkü takva sözlerde değil; yaşantıda görülür ve hazzına varılır.
“Eğer ilim ümit ile olsaydı, dünyadaki bütün insanlar âlim olurdu.” (Hz. Ali) sözlerinde olduğu gibi takva, sözleri aşan bir durumdur. Onu hal ve hareketleriyle yaşatanlara, onu kaybetmeyi ateşe atılmak gibi dehşet verici görenlere ne mutlu! Çünkü akibet daima muttakilerindir… (Kasas/ 83)
İlgili Yazılar
Köylülerin Öç Alma Vakti mi?
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
Baumanın Iskarta Hayatlar Kavramı Üzerinden ‘İsraf Atık Ve Getto’
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Çocuk Özerkliği Olarak Makul Medeniyet
Medeniyet yüzyıllar boyu güneydeydi, sıcağa yakın ılıklık ve soğuktan uzak serinlik zihinlerin olduğu gibi tarımın, ticaretin bereketli ve selamette kalmasını sağlıyordu. Kuzey bilinmeyendi, sertlikti, barbarlıktı, öcüler diyarıydı, ilkesizlik, ölçüsüzlüktü. Gel zaman git zaman, doğudan ve güneyden uzaklaşarak kuzeye ve batıya göç etti medeniyet. Kavgada kazandıktan sonra bunun teorisini oluşturmakta, bilgi iktidarını köklü bir şekilde kurmakta gecikmedi kuzeyli ve batılılar.
Derin Uykular
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
Ne Mutlu Müslümanım Diyene!
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır.