Bir insan kaç yaşına kadar okuyabilir, niçin okur, okumanın, öğrenmenin yaşı veya sınırı var mıdır? Okumak nasıl bir özgünlük ya da özgürlük sunar? Yolumuzu aydınlatmak için eğitimli olmak şart mıdır, eğitim olmadan da özgür olamaz mıyız? Eğitim görmüş herkesin bilgisi, bilinci, tefekkürü neyi anlatır? Zihnimizdeki pek çok suale cevaplar bulmak için çaba sarf ediyoruz. Bir cevap bulduğumuzu hissettiğimizde başka sorular soruyor ve bunlara makul cevaplar aramaya çalışıyoruz. Suallerin biteceği yok, cevaplar da aranmaya devam edecek gibi ömür boyu. Eğitim ve özgürlük arasında nasıl bir bağ olduğunu düşünmek de bu yazının ilk odaklandığı nokta. Bu iki mefhum arasındaki bağın en yalın örneklerinden biridir belki de Birinci Sınıf (The First Grader, 2010). Bu filmi merkeze alarak eğitimi, okumayı, okuma aşkını, öğrenmenin meşakkatli sürecini, özgürlüğü aramayı değerlendireceğiz.
Kenarda ve kıyıda kalan filmlerin daha az önemli olduğu, daha kalitesiz olduğu bir yanılgıdan ibaret. Çünkü klişe anlatımlar, ezberlenmiş başlangıçlar ve finaller, kapalı anlatılar (film bittiğinde yorumun ve düşünme eyleminin de bitmesi, filme dair kapsamlı bir düşünme, fikir alışverişi yapılmaması) ve bilindik hikayelerle dolu bir ağ içindeyiz çoğu kez. Böyle olunca algılar, olgular ve düşünceler belirli bir sabiteye indirgenebiliyor, oradan öte başka kapılar ya da pencerelerle dünyayı okuyamayacağımız zannediliyor.
Bu yazı dizisinde şimdiye kadar üzerinde durduğumuz filmler ve değineceğimiz yapımlar herkesin ilgisini çekmemiş olabilir veya o film üzerinden eğitim-sinema ilişkisi yeterince değerlendirilmemiş olması pek mümkündür. Burada önemli olan husus, içinde eğitime ve hayata damgasını vuran iyi eserleri okurlarıyla yeniden tanıştırma çabasıdır. “Çaba” diyoruz çünkü bunun asıl zahmetini filmlerin yönetmenleri ve film ekipleri zaten çoktan ortaya koymuşlardır. Bu çabanın sonunda ortaya çıkmış ancak kıyıda kalmış, pek duyulmamış bir film olduğunu varsaydığımız Birinci Sınıf adlı yapıma eğilelim o zaman.
2010 yapımı Birinci Sınıf’ta (The First Grader) 84 yaşındaki Kenyalı Kimani Maruge’nin hayatı (Oliver Litondo) ve onun eğitime olan sevdası anlatılıyor.
Kenya hükümetinin herkes için ücretsiz halk eğitimi ilan etmesini büyük bir fırsat olarak gören Maruge, ilerleyen yaşı nedeniyle birçok okuldan geri döndürülür. Mütevazi kulübesinde kendisine ders verecek kimseyi bulamayan Maruge’nin, “birinci sınıf” öğrencisi olarak okula alınmasına müsaade edilmesi öyle kolay da gerçekleşmez ancak ısrarı, azmi neticede karşılık bulur. Kendisine gönderilen bir mektubu anlayabilmesi için okumayı öğrenmek Maruge’nin en önemli hedefidir. Ancak iki yüz öğrenci için sadece elli sıranın olduğu bir mekânda okumayı öğrenmek, 84 yaşındaki biri için kolay bir durum olsa gerek! O hâlde filmin eğitimle ilgisi veya ilişkisi, öğrenme arzusu buradan hareketle de tahmin edilebilir. Ancak hikâyenin diğer tarafında Kenya’da İngiliz sömürgeciliği mevzusunun da ne derece vurgulandığını hatırda tutmak lazım.
Maruge’nin Kenya’sı, Doğu Afrika’da çeşitli lisanları konuşan ve değişik kültürleri bulunan insanlardan oluşan bir ülkedir ve bu ülke 1888’de, İngiliz Doğu Afrika Şirketi tarafından günümüz Kenya’sının sömürgeleştirilmesine yol açan bir dizi uygulamayı barındırır. Film öncelikle 1953’te İngiliz Sömürge Yönetimine karşı pek çoğu Kikuyu Kabilesinden olan Mau Mau’larca yapılan bir isyandan söz eder ama bu başkaldırı ekrana düşen bir yazıdan ibarettir. Filmin yönetmeninin İngiliz olması (Justin Chadwick) ve filmde yer yer tarihe tanıklık etme adına paylaşılan görüntülerde İngiliz sömürgeciliğinin izlerine dolaylı da olsa değinilmesi son derece dikkat çeker. Çünkü burada yönetmenin seçtiği anlatım yolu, geçmiş (sömürgecilik) ile şimdi (bağımsızlık, özgürlük) arasındaki zamansal kopuşu anlamak için önemli bir noktadır. Zira Batılı devletlerin Afrika’nın pek çok bölgesinde (Lusofon, Anglofon ve Frankofon Afrika) sömürge birimleri kurmaları, Kenya da başta olmak üzere Afrika kıtasında kolonyalizmin katmanlı sorunları olduğu gerçeğini ortaya koyar. Afrika’nın ve Afrikalıların kolonyalizmle imtihanını anlayamadan Birinci Sınıf’ta vurgulanan ve sömürge döneminin sorunlarına kısmen eğilen bir film üzerinden okuma yapmak, sağlıklı ve bütüncül bir bakış açısı ortaya koyamayacaktır. Bu mevzu, daha önceki yazılarda da zikredildiği üzere “filmde verilmiş olan bilgiyi, olguyu bir arkeolog gibi kazmak, yavaş yavaş gün yüzüne çıkarmak” ile mümkündür.
İngiltere´nin kolonisi Kenya´nın bağımsızlık mücadelesinde Mau Mau hareketi önemli bir rol oynar ve 1963’te ülkede çatışmalar yerini bağımsızlığa bırakır ancak yönetmenin de altını çizdiği üzere “pek çok Afrikalı için geçmiş atlatılacak, unutulacak” bir mevzudan ibaret değildir. Filmin ana karakteri Maruge’nin zihnini darmadağın eden ve bilincinde yarılmalara sebep olan işkence, acı, şiddet, gözyaşı ve yıkım hatırlanmayacak cinsten midir? Velhasıl kolonyalizm serencamının bir kıtayı kavurması, ülkede iç karışıklıklara sebebiyet vermesi noktasında yaşlı bir adamın okuma-yazma öğrenme arzusu bu büyük yaraya bir merhem olabilir miydi? Maruge’yi eğitimin kendisi ihya edecek miydi ve böylece film, eğitimin her ne koşulda olursa olsun iyileştirici, tedavi ettirici yönüne dikkatleri mi çekecekti?
Okumayı sökmek için yola çıkan Maruge’yi engeller bekler ama kendisi bunun üstesinden gelebilmek için azim ve sebat anahtarına başvurur. Maruge bu görünmeyen anahtarlara başvurarak eğitimin önündeki iki unsuru izleyiciye aksettirir sanki. Yaşlı bir adamın eğitim görme ihtiyacı “görünmez ama yıkıcı kural duvarına” çarpar. Üstelik onun öğrenme arzusu bazı köylüler tarafından da alay konusu olur. Okulun kapısından içeri alınmadığında ölü olmadığını, Kimani Ng’ang’a Maruge olarak var olduğunu belirtir ve “öğrenmek eğlenmektir” diyen Jane öğretmenin ilgisine mazhar olmayı iple çeker. Jane ise yaşlı bir adamın öğrenci olarak kabul edilmesinin doğuracağı sorunlardan söz eder. Maruge ise eğitim için çıktığı yolda iyi bir öğrenci olacağını ahdeder ve okula kabul edildiği gün, mutluluğu gözlerindeki ışıktan okunur gibidir.
Yaşlı bir adamın ömrünün sonlarına doğru okumayı, yazmayı öğrenmesi neyi ifade eder? Ya da eğitim görmek, okullu olmak ve öğrenme aşkı kişiye ne kazandırır sorusu belirginlik kazanır.
Kenya’daki İngiliz sömürgeciliğinden her yönüyle kurtulma ve zulme rıza göstermeme Maruge’nin hayatında önemli bir yer edinir ve kendisini hayata bağlayan iksiri belki de özgürlükte görür.
Onun için özgürlük, sınırların kaldırılması ve gelişimi engelleyen arızaların giderilmesinde saklıdır. Başkalarını suçlama eğiliminin üstesinden gelmek için çözümler arayan yaşlı adam zorluklarla karşılaştığında, kendi yeteneğine inanmıştır zaten. Zor olsa da bir şeyleri denemeye cesaret edin der Kikuyu kabilesinden Maruge. Hayatı İngiliz sömürgesindeki hapishanelerde ve işkencelerde geçen pek çok Kenyalı gibi Maruge de mülkiyet hakkına saygıya, anne ve babaya saygıya, yaşlılara, doğaya ve başkalarının inanç ve haklarına saygıya dikkatleri çekmek ister.
Özgür yaşamak için mücadele veren, sömürgeciliğin doğurduğu köle gibi yaşamaya karşı çıkan ihtiyarın hikâyesi ve eğitim şiarı, tasavvuru “var olmanın kıymetli taraflarına, güven ve güce, cesarete, bağışlamanın ve vermenin değerine, saygı duymaya, sadakat ve güven duygusuna, nazik ve arkadaş canlısı olmaya, duyarlı olmaya ancak bencil olmamaya, adil ve merhametli olmaya” atıflarda bulunur. Filmde toplumsal baskı ve geleneğin, bir harf için de olsa öğrenmek için çaba sarf edenlerin önünde engeller ürettiğinden de söz edilir. İşte öğrenmenin ve özgürlüğün önündeki engeller Maruge için bir çatışmadır. Bu çatışma sürekli olarak hikâyede geçmişe dönüşlerle gösterilir.
Diğer taraftan filmin eğitimle ilişkisi yanında sömürgeciliğin izlerinin Kenya’nın bağımsızlığı sonrasında da devam ettiği anlatılır. Örneğin, Maruge sınıftaki çocuklara devrimi anlatır ve onlara özgürlük kelimesini öğretir. Bütün öğrenciler özgürlük sloganı atmaya başlar ancak müfettiş bunu gördüğünde memnun kalmaz, Maruge’nin orada olmasından ve çocuklara devrimi öğretmesinden hoşlanmaz. Bağımsızlığını elde etmiş Kenya’da Batılı davranış biçimlerinin uygulanmaya devam etmesi, eğitim dilinin İngilizce olması ve Kenyalı çocukların kendi ülke tarihlerinden koparılması kolonyalizmin görünmeyen gölgesiyle bağdaştırılabilir.
Maruge geçmişte hem kendisinin hem de ailesinin yaşadığı sorunları belgelemek için bir dâva açar, yıllarca süren mahkeme süreci nihayete erer ve Maruge, davasını savunmak için Nairobi’ye gider. Onun bu teşebbüsü aynı zamanda ülkenin unutulmuş tarihinin taslağını da çizer. Hikâyedeki geri-dönüşler (flashback) Maruge’nin bir İngiliz esir kampında işkence gördüğünü ve ailesini İngiliz işgal kuvvetleri yüzünden kaybettiğini doğrular. Böylece okuma ve öğrenme eylemi, sıradan bir eylem olmaktan çıkarak yaşlı bir adamın yıllar süren adalet arayışının temellerine götürür. Maruge kalem tutmayı öğrenerek geç gelen adaleti bizatihi görmüş, bazı şeylerin değişebileceği inancını seyirciye aktarmıştır.
Son olarak izlediğimiz ya da izleyeceğimiz bir film varsa, o filmin yönetmeninin yaptığı diğer filmleri, filmlerinde öne çıkardığı temaların neler olduğunu ve sonuçta filmin neye hizmet ettiğini araştırmak gerekir. Bu, esasında bilinçli bir film izleyicisi olmanın önündeki adımların başında gelir denilebilir. Metinde de değindiğimiz üzere Birinci Sınıf filminin yönetmenin İngiliz (Justin Chadwick) olması ile Kenya’yı yıllarca sömüren ülkenin de Birleşik Krallık olması ve yönetmenin tarihsel olgulara nasıl değindiğini düşünmek oldukça önemli görülebilir. Chadwick’in yönetmenliğini üstlendiği bir başka Afrika hikâyesi (Mandela, 2013) de vardır. Birinci Sınıf adlı hikâyede, Maruge’nin Kenya’nın bağımsızlığı için İngiliz kolonyal yönetimine karşı duran Mau Mau isyanındaki savaşçılarından biri olması ve ilkokula başlayan en yaşlı kişi olarak Guinness Dünya Rekorunu elinde tutması ve filmin BBC ile National Geographic tarafından desteklenmesinin sadece bir rastlantıdan mı ibaret olduğuna kafa yormak önem arz etmektedir.
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Ben Rachel kırk üç yaşında
Aklımın sivri kalbinse yeğnik
Olacağı belliymiş önceden
Çıtalardan uçurtmalar yontarak
Rüzgâra karşı duracağım
Sınırları cetvelsiz çizeceğim
Nöbet yerini çocuklara bırakacağım
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Öğretmen, gönlünün sesiyle ufak yüreklere dokunmayı dert edinen kişidir. Savaş vermeden, emek harcamadan, sevmeden yapılan öğretmenlik “mevzuat öğretmenliğinden” öteye geçmiyor. Kendinden vererek çoğalabileceğin bir meslek yani öğretmenlik…
Yürek köküne dokunmak… İnsan bu duyguyu bir kere yaşayınca hayatının merkezine oturtabiliyor bunu. Kâmil insan olma yolunda bir basamak olarak kullanabiliyor.
Mânâyı incitmeden…
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Birinci Sınıf’ta Eğitim ve Özgürlük Arayışı
Bir insan kaç yaşına kadar okuyabilir, niçin okur, okumanın, öğrenmenin yaşı veya sınırı var mıdır? Okumak nasıl bir özgünlük ya da özgürlük sunar? Yolumuzu aydınlatmak için eğitimli olmak şart mıdır, eğitim olmadan da özgür olamaz mıyız? Eğitim görmüş herkesin bilgisi, bilinci, tefekkürü neyi anlatır? Zihnimizdeki pek çok suale cevaplar bulmak için çaba sarf ediyoruz. Bir cevap bulduğumuzu hissettiğimizde başka sorular soruyor ve bunlara makul cevaplar aramaya çalışıyoruz. Suallerin biteceği yok, cevaplar da aranmaya devam edecek gibi ömür boyu. Eğitim ve özgürlük arasında nasıl bir bağ olduğunu düşünmek de bu yazının ilk odaklandığı nokta. Bu iki mefhum arasındaki bağın en yalın örneklerinden biridir belki de Birinci Sınıf (The First Grader, 2010). Bu filmi merkeze alarak eğitimi, okumayı, okuma aşkını, öğrenmenin meşakkatli sürecini, özgürlüğü aramayı değerlendireceğiz.
Kenarda ve kıyıda kalan filmlerin daha az önemli olduğu, daha kalitesiz olduğu bir yanılgıdan ibaret. Çünkü klişe anlatımlar, ezberlenmiş başlangıçlar ve finaller, kapalı anlatılar (film bittiğinde yorumun ve düşünme eyleminin de bitmesi, filme dair kapsamlı bir düşünme, fikir alışverişi yapılmaması) ve bilindik hikayelerle dolu bir ağ içindeyiz çoğu kez. Böyle olunca algılar, olgular ve düşünceler belirli bir sabiteye indirgenebiliyor, oradan öte başka kapılar ya da pencerelerle dünyayı okuyamayacağımız zannediliyor.
Bu yazı dizisinde şimdiye kadar üzerinde durduğumuz filmler ve değineceğimiz yapımlar herkesin ilgisini çekmemiş olabilir veya o film üzerinden eğitim-sinema ilişkisi yeterince değerlendirilmemiş olması pek mümkündür. Burada önemli olan husus, içinde eğitime ve hayata damgasını vuran iyi eserleri okurlarıyla yeniden tanıştırma çabasıdır. “Çaba” diyoruz çünkü bunun asıl zahmetini filmlerin yönetmenleri ve film ekipleri zaten çoktan ortaya koymuşlardır. Bu çabanın sonunda ortaya çıkmış ancak kıyıda kalmış, pek duyulmamış bir film olduğunu varsaydığımız Birinci Sınıf adlı yapıma eğilelim o zaman.
Kenya hükümetinin herkes için ücretsiz halk eğitimi ilan etmesini büyük bir fırsat olarak gören Maruge, ilerleyen yaşı nedeniyle birçok okuldan geri döndürülür. Mütevazi kulübesinde kendisine ders verecek kimseyi bulamayan Maruge’nin, “birinci sınıf” öğrencisi olarak okula alınmasına müsaade edilmesi öyle kolay da gerçekleşmez ancak ısrarı, azmi neticede karşılık bulur. Kendisine gönderilen bir mektubu anlayabilmesi için okumayı öğrenmek Maruge’nin en önemli hedefidir. Ancak iki yüz öğrenci için sadece elli sıranın olduğu bir mekânda okumayı öğrenmek, 84 yaşındaki biri için kolay bir durum olsa gerek! O hâlde filmin eğitimle ilgisi veya ilişkisi, öğrenme arzusu buradan hareketle de tahmin edilebilir. Ancak hikâyenin diğer tarafında Kenya’da İngiliz sömürgeciliği mevzusunun da ne derece vurgulandığını hatırda tutmak lazım.
Maruge’nin Kenya’sı, Doğu Afrika’da çeşitli lisanları konuşan ve değişik kültürleri bulunan insanlardan oluşan bir ülkedir ve bu ülke 1888’de, İngiliz Doğu Afrika Şirketi tarafından günümüz Kenya’sının sömürgeleştirilmesine yol açan bir dizi uygulamayı barındırır. Film öncelikle 1953’te İngiliz Sömürge Yönetimine karşı pek çoğu Kikuyu Kabilesinden olan Mau Mau’larca yapılan bir isyandan söz eder ama bu başkaldırı ekrana düşen bir yazıdan ibarettir. Filmin yönetmeninin İngiliz olması (Justin Chadwick) ve filmde yer yer tarihe tanıklık etme adına paylaşılan görüntülerde İngiliz sömürgeciliğinin izlerine dolaylı da olsa değinilmesi son derece dikkat çeker. Çünkü burada yönetmenin seçtiği anlatım yolu, geçmiş (sömürgecilik) ile şimdi (bağımsızlık, özgürlük) arasındaki zamansal kopuşu anlamak için önemli bir noktadır. Zira Batılı devletlerin Afrika’nın pek çok bölgesinde (Lusofon, Anglofon ve Frankofon Afrika) sömürge birimleri kurmaları, Kenya da başta olmak üzere Afrika kıtasında kolonyalizmin katmanlı sorunları olduğu gerçeğini ortaya koyar. Afrika’nın ve Afrikalıların kolonyalizmle imtihanını anlayamadan Birinci Sınıf’ta vurgulanan ve sömürge döneminin sorunlarına kısmen eğilen bir film üzerinden okuma yapmak, sağlıklı ve bütüncül bir bakış açısı ortaya koyamayacaktır. Bu mevzu, daha önceki yazılarda da zikredildiği üzere “filmde verilmiş olan bilgiyi, olguyu bir arkeolog gibi kazmak, yavaş yavaş gün yüzüne çıkarmak” ile mümkündür.
İngiltere´nin kolonisi Kenya´nın bağımsızlık mücadelesinde Mau Mau hareketi önemli bir rol oynar ve 1963’te ülkede çatışmalar yerini bağımsızlığa bırakır ancak yönetmenin de altını çizdiği üzere “pek çok Afrikalı için geçmiş atlatılacak, unutulacak” bir mevzudan ibaret değildir. Filmin ana karakteri Maruge’nin zihnini darmadağın eden ve bilincinde yarılmalara sebep olan işkence, acı, şiddet, gözyaşı ve yıkım hatırlanmayacak cinsten midir? Velhasıl kolonyalizm serencamının bir kıtayı kavurması, ülkede iç karışıklıklara sebebiyet vermesi noktasında yaşlı bir adamın okuma-yazma öğrenme arzusu bu büyük yaraya bir merhem olabilir miydi? Maruge’yi eğitimin kendisi ihya edecek miydi ve böylece film, eğitimin her ne koşulda olursa olsun iyileştirici, tedavi ettirici yönüne dikkatleri mi çekecekti?
Okumayı sökmek için yola çıkan Maruge’yi engeller bekler ama kendisi bunun üstesinden gelebilmek için azim ve sebat anahtarına başvurur. Maruge bu görünmeyen anahtarlara başvurarak eğitimin önündeki iki unsuru izleyiciye aksettirir sanki. Yaşlı bir adamın eğitim görme ihtiyacı “görünmez ama yıkıcı kural duvarına” çarpar. Üstelik onun öğrenme arzusu bazı köylüler tarafından da alay konusu olur. Okulun kapısından içeri alınmadığında ölü olmadığını, Kimani Ng’ang’a Maruge olarak var olduğunu belirtir ve “öğrenmek eğlenmektir” diyen Jane öğretmenin ilgisine mazhar olmayı iple çeker. Jane ise yaşlı bir adamın öğrenci olarak kabul edilmesinin doğuracağı sorunlardan söz eder. Maruge ise eğitim için çıktığı yolda iyi bir öğrenci olacağını ahdeder ve okula kabul edildiği gün, mutluluğu gözlerindeki ışıktan okunur gibidir.
Yaşlı bir adamın ömrünün sonlarına doğru okumayı, yazmayı öğrenmesi neyi ifade eder? Ya da eğitim görmek, okullu olmak ve öğrenme aşkı kişiye ne kazandırır sorusu belirginlik kazanır.
Onun için özgürlük, sınırların kaldırılması ve gelişimi engelleyen arızaların giderilmesinde saklıdır. Başkalarını suçlama eğiliminin üstesinden gelmek için çözümler arayan yaşlı adam zorluklarla karşılaştığında, kendi yeteneğine inanmıştır zaten. Zor olsa da bir şeyleri denemeye cesaret edin der Kikuyu kabilesinden Maruge. Hayatı İngiliz sömürgesindeki hapishanelerde ve işkencelerde geçen pek çok Kenyalı gibi Maruge de mülkiyet hakkına saygıya, anne ve babaya saygıya, yaşlılara, doğaya ve başkalarının inanç ve haklarına saygıya dikkatleri çekmek ister.
Özgür yaşamak için mücadele veren, sömürgeciliğin doğurduğu köle gibi yaşamaya karşı çıkan ihtiyarın hikâyesi ve eğitim şiarı, tasavvuru “var olmanın kıymetli taraflarına, güven ve güce, cesarete, bağışlamanın ve vermenin değerine, saygı duymaya, sadakat ve güven duygusuna, nazik ve arkadaş canlısı olmaya, duyarlı olmaya ancak bencil olmamaya, adil ve merhametli olmaya” atıflarda bulunur. Filmde toplumsal baskı ve geleneğin, bir harf için de olsa öğrenmek için çaba sarf edenlerin önünde engeller ürettiğinden de söz edilir. İşte öğrenmenin ve özgürlüğün önündeki engeller Maruge için bir çatışmadır. Bu çatışma sürekli olarak hikâyede geçmişe dönüşlerle gösterilir.
Diğer taraftan filmin eğitimle ilişkisi yanında sömürgeciliğin izlerinin Kenya’nın bağımsızlığı sonrasında da devam ettiği anlatılır. Örneğin, Maruge sınıftaki çocuklara devrimi anlatır ve onlara özgürlük kelimesini öğretir. Bütün öğrenciler özgürlük sloganı atmaya başlar ancak müfettiş bunu gördüğünde memnun kalmaz, Maruge’nin orada olmasından ve çocuklara devrimi öğretmesinden hoşlanmaz. Bağımsızlığını elde etmiş Kenya’da Batılı davranış biçimlerinin uygulanmaya devam etmesi, eğitim dilinin İngilizce olması ve Kenyalı çocukların kendi ülke tarihlerinden koparılması kolonyalizmin görünmeyen gölgesiyle bağdaştırılabilir.
Maruge geçmişte hem kendisinin hem de ailesinin yaşadığı sorunları belgelemek için bir dâva açar, yıllarca süren mahkeme süreci nihayete erer ve Maruge, davasını savunmak için Nairobi’ye gider. Onun bu teşebbüsü aynı zamanda ülkenin unutulmuş tarihinin taslağını da çizer. Hikâyedeki geri-dönüşler (flashback) Maruge’nin bir İngiliz esir kampında işkence gördüğünü ve ailesini İngiliz işgal kuvvetleri yüzünden kaybettiğini doğrular. Böylece okuma ve öğrenme eylemi, sıradan bir eylem olmaktan çıkarak yaşlı bir adamın yıllar süren adalet arayışının temellerine götürür. Maruge kalem tutmayı öğrenerek geç gelen adaleti bizatihi görmüş, bazı şeylerin değişebileceği inancını seyirciye aktarmıştır.
Son olarak izlediğimiz ya da izleyeceğimiz bir film varsa, o filmin yönetmeninin yaptığı diğer filmleri, filmlerinde öne çıkardığı temaların neler olduğunu ve sonuçta filmin neye hizmet ettiğini araştırmak gerekir. Bu, esasında bilinçli bir film izleyicisi olmanın önündeki adımların başında gelir denilebilir. Metinde de değindiğimiz üzere Birinci Sınıf filminin yönetmenin İngiliz (Justin Chadwick) olması ile Kenya’yı yıllarca sömüren ülkenin de Birleşik Krallık olması ve yönetmenin tarihsel olgulara nasıl değindiğini düşünmek oldukça önemli görülebilir. Chadwick’in yönetmenliğini üstlendiği bir başka Afrika hikâyesi (Mandela, 2013) de vardır. Birinci Sınıf adlı hikâyede, Maruge’nin Kenya’nın bağımsızlığı için İngiliz kolonyal yönetimine karşı duran Mau Mau isyanındaki savaşçılarından biri olması ve ilkokula başlayan en yaşlı kişi olarak Guinness Dünya Rekorunu elinde tutması ve filmin BBC ile National Geographic tarafından desteklenmesinin sadece bir rastlantıdan mı ibaret olduğuna kafa yormak önem arz etmektedir.
Önerilen Filmler
Duyguların Rengi (2011)
Kusursuz Çember (1997)
Mandalinalar (2013)
Torino Atı (2011)
İlgili Yazılar
Tuz Basılan
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Rachel’lere
Ben Rachel kırk üç yaşında
Aklımın sivri kalbinse yeğnik
Olacağı belliymiş önceden
Çıtalardan uçurtmalar yontarak
Rüzgâra karşı duracağım
Sınırları cetvelsiz çizeceğim
Nöbet yerini çocuklara bırakacağım
Barış’a da Bir Sorsalar
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Okuyarak Dokumak: Endülüs Okuma Projesi
Öğretmen, gönlünün sesiyle ufak yüreklere dokunmayı dert edinen kişidir. Savaş vermeden, emek harcamadan, sevmeden yapılan öğretmenlik “mevzuat öğretmenliğinden” öteye geçmiyor. Kendinden vererek çoğalabileceğin bir meslek yani öğretmenlik…
Yürek köküne dokunmak… İnsan bu duyguyu bir kere yaşayınca hayatının merkezine oturtabiliyor bunu. Kâmil insan olma yolunda bir basamak olarak kullanabiliyor.
Mânâyı incitmeden…
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.