Bundan birkaç yıl önce içinde bulunduğum okuma gruplarından biriyle “Hatırat” okumaları yapmıştık. Bir sene devam etmişti bu okumalar. Seçtiğimiz kitaplar/hatıratlar arasında kimler yoktu ki? Bu bir senelik liste sayılabilir elbette. Ancak bu okumanın öncesine dayanıyordu benim hatırat okuma merakım. Üniversite yıllarında başlamıştı. Bu nedenle her sene yeri geldikçe gerek okumadığım eski bir hatırat, gerekse de güncel bir hatırat mutlaka listemde yerini alır. Bahsettiğim okuma grubunun ilk kitabı bir hatırat değildi; aksine hatırat türünün ne olduğuna dair bize ipucu verecek bir kitaptı. Bu kitap, Dücane Cündioğlu’nun “Arasokakların Tarihi;Hatıralar ve Hatıratlar” kitabıydı.
Hatıratlar, Dücane Cündioğlu için ara sokakların tarihi anlamına gelmektedir. Çünkü hatıralar çoğu kişinin bireysel bakış açılarını dile getirmesi nedeniyle tarihin bütünlüğü içerisinde eriyip gitmektedir. Özellikle de ansiklopedilerde bir bütünü oluşturabilmek adına hatıraların yok sayıldığını dile getiren yazar, tarihin dokusunu oluşturan duyguların hissizleştirildiği ana caddelerden bu nedenle uzaklaşarak, vefakârlığın mekân edinildiği ara sokakların tarihine dalmakta. Ve hatıratların/anı kitaplarının bize anlattıklarının ne kadar kıymetli olduğunu vurgulamaktadır.
Tam da bu noktadan hareket ederek, yeni çıkmış bir deneme kitabından bahsetmek istiyorum. Deneme kitabı dedim ama anı ya da günce mi demeliyim kararsız kaldım doğrusu. Mustafa Ökkeş Evren’in Düne Düşen Yazılar kitabını elime alır almaz bir solukta okudum. Ancak içinde geçen insanlar, mekânlar ve kitaplar, bir soluğa sığdırılamayacak kadar önemli zamanları anlara düşürmüş ve oradan kelimelere döküp bize ulaştırmıştı. Bu yaşam öyküsünden kendi payıma düşeni de umarım alabilmişimdir.
Düne Düşen Yazılar üç temel ana tema üzerinden hareket edilerek yazılmış. Üç mekân, üç insan ve üç kitap… Elbette bu temalar bize aktarılırken şiirden beslenip hikâye edilmiş ve oradan bütün edebi türleri yansıtarak şekil almış.
Hepsinin temelinde de şüphesiz mutlak bir anlam arayışı hikâyesi yatıyor. Düne dair düşülmüş notlarda vefanın, dostluğun kokusunu alıyorsunuz. Ve bununla, büyüsü bozulmuş dünyada kendisine odak noktası olarak insanı, mekânı ve kitabı seçmiş bir yazarın kendi dünyasını nasıl şekillendirdiğine ve güzelleştirdiğine şahitlik ediyorsunuz.
Üç Mekân
‘Şerefü’l-mekân bi’l-mekin’ diyor yazar, yani ‘Mekânın ve makamın şerefi orada yaşayanlarla kaimdir.’ Bu bölümde yazar, ruhunu doyuran mekânlardan bahsediyor. Bu mekânların gölgesinde gölgelenen insanlardan ve onlara dair not düştüğü izlenimlerden. Adana’nın kültür ve edebiyat mekânı olan Ulu Camii şadırvanı ve bu şadırvanın vazgeçilmez müdavimleri. Yine Yenice tarihi tren garı da yazarın anılarında yer bulmuş unutulmaz bir mekân. Yenice İstasyonu, İstanbul’dan Bağdat’a kadar uzanan demiryolunun Adana-Mersin demiryolu ile kesiştiği yer. Yazarın hayatında çok önemli bir yeri var tren yolculuklarının ve bu tren garının. Bu nedenle garları sıcak bir ev ortamından farksız gördüğünü ifade ediyor. Bir şehrin giriş kapısının garlar olduğunu belirtiyor. Aklıma üniversite yıllarımdaki Sakarya-İstanbul arası tren yolculuklarımı getiriyor bu notlar. Benim için de tren yolculukları bambaşka âlemlere kapı aralayan yolculuklardı… Ve “Kalbimin Başkenti” dediği Kâbe’ye yolculuk. Mekke-Medine şehirlerine olan özlem ve sevginin dile getirilişi. Burada yakın arkadaşı Tayyip Atmaca ile olan mektuplaşmaları gerçekten beni etkileyen bölümlerdendi. Bu mekânlarda daha çok görünmeyenlere bakmayı öğrendiğini ifade ediyor. Ve tüm insanlığın bu mekânlarda hissettikleriyle adeta yeniden anlam kazandığını vurguluyor.
Üç İnsan
Yazar, bu bölümde, hayatına giren ve önemli izler bırakan üç insandan bahsediyor. Bestami Yazgan, Hasan Ali Kasır ve Cahit Zarifoğlu’na dair düştüğü notları bizlerle paylaşıyor. Bestami Yazgan için ‘Oğuz Töreli, Yunus Dilli Şair’, Hasan Ali Kasır için ‘Şiir Gülleri Derleyen Şair‘ ve Cahit Zarifoğlu içinse ‘Çocukların Zarif Şairi‘ ifadelerini kullanıyor. Bu üç şairin hayatındaki izlerine notlar düşüyor. Bu notlarda, şairlerin kişiliklerinin şiirlerinde, yazdıklarında nasıl yer ettiğine değiniyor. Yazar, çocuklar için yazmaya kendisini teşvik edenin Bestami Yazgan olduğunu ifade etse de çocuk edebiyatındaki mihenk taşının Cahit Zarifoğlu olduğunu belirtiyor.
Üç Kitap
Kur’an, Kâinat, İnsan… Üç kitap, üç anlam… Yazar, bu bölümde ‘okuma’ eylemini tartışıyor. ‘Okumaktan mânâ ne?’ sorusunun ardına düşüyor. Yunus Emre’nin hikmet dolu sözleriyle açıklıyor bu eylemi.
Ve okuma eylemini anlamlı hale getirmenin reçetelerini sunuyor. Ve buradan ilahi emir olan “Oku!” emrini Kur’an temelinde tartışıyor. İnsanı ve ona hitap eden yüce kitabın emirlerinden ilkine, hayatındaki mihenk taşı olan okuma eylemine dayanarak ele alıyor. Buradan, insanın belki de çocukluğundan itibaren yaptığı en saf, duru okuma olan Kâinat kitabına geçiyor. Kendisinin, çocukluğundan itibaren kâinat kitabının görsellerine baktığını ifade ediyor. Okunması en zor kitap insandır. İnsanı anlamaya ve anlatmaya çalışıyor dili döndüğü kadar. Bazı şairlerden ve yazarlardan yardım alıyor. Ancak insanı yazmak ve konuşmak oldukça zor. Bu çabasını; “Madem her insan bir âlemdi, yalnızca kâinat kitabını seyrederek okumam yeterli miydi“ sorusunu yönelterek dile getiriyor. Ve İnsan olmanın bahşettiği nimetlere şükrederek tamamlıyor sorgulamalarını.
Düne Düşen Yazılar bir vefa kitabı aslında, her ne kadar aklıma hatırat, anı kitaplarını düşürmüş olsa da. Bir yazarın, içinde bulunduğu muhitin, tanış olduğu insanların ve hayatındaki sorgulamaların kişiliğinde nasıl izler bıraktığını, onu ne derece şekillendirdiğini bize aktararak tarihe not düşen bir edebi anlatı.
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış. Yüz elli karaktere sıkışan anlatılarsa hem kel hem fodulmuş, kulakları sulamaz, gönülleri gövertmezmiş, aklı ağartmaz, aklamaz paklamazmış. Bakmışlar ki söz kuruyup soluyor, kulaklar paslanıyor, gönüller kararıyor, akıl köreliyor, masalın akça pakça dervişleri toplanmış seğirtmişler sulamaya, damıtmaya, demlemeye.
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Mustafa Ökkeş Evren Kitabı: Düne Düşen Yazılar
Bundan birkaç yıl önce içinde bulunduğum okuma gruplarından biriyle “Hatırat” okumaları yapmıştık. Bir sene devam etmişti bu okumalar. Seçtiğimiz kitaplar/hatıratlar arasında kimler yoktu ki? Bu bir senelik liste sayılabilir elbette. Ancak bu okumanın öncesine dayanıyordu benim hatırat okuma merakım. Üniversite yıllarında başlamıştı. Bu nedenle her sene yeri geldikçe gerek okumadığım eski bir hatırat, gerekse de güncel bir hatırat mutlaka listemde yerini alır. Bahsettiğim okuma grubunun ilk kitabı bir hatırat değildi; aksine hatırat türünün ne olduğuna dair bize ipucu verecek bir kitaptı. Bu kitap, Dücane Cündioğlu’nun “Arasokakların Tarihi; Hatıralar ve Hatıratlar” kitabıydı.
Hatıratlar, Dücane Cündioğlu için ara sokakların tarihi anlamına gelmektedir. Çünkü hatıralar çoğu kişinin bireysel bakış açılarını dile getirmesi nedeniyle tarihin bütünlüğü içerisinde eriyip gitmektedir. Özellikle de ansiklopedilerde bir bütünü oluşturabilmek adına hatıraların yok sayıldığını dile getiren yazar, tarihin dokusunu oluşturan duyguların hissizleştirildiği ana caddelerden bu nedenle uzaklaşarak, vefakârlığın mekân edinildiği ara sokakların tarihine dalmakta. Ve hatıratların/anı kitaplarının bize anlattıklarının ne kadar kıymetli olduğunu vurgulamaktadır.
Tam da bu noktadan hareket ederek, yeni çıkmış bir deneme kitabından bahsetmek istiyorum. Deneme kitabı dedim ama anı ya da günce mi demeliyim kararsız kaldım doğrusu. Mustafa Ökkeş Evren’in Düne Düşen Yazılar kitabını elime alır almaz bir solukta okudum. Ancak içinde geçen insanlar, mekânlar ve kitaplar, bir soluğa sığdırılamayacak kadar önemli zamanları anlara düşürmüş ve oradan kelimelere döküp bize ulaştırmıştı. Bu yaşam öyküsünden kendi payıma düşeni de umarım alabilmişimdir.
Hepsinin temelinde de şüphesiz mutlak bir anlam arayışı hikâyesi yatıyor. Düne dair düşülmüş notlarda vefanın, dostluğun kokusunu alıyorsunuz. Ve bununla, büyüsü bozulmuş dünyada kendisine odak noktası olarak insanı, mekânı ve kitabı seçmiş bir yazarın kendi dünyasını nasıl şekillendirdiğine ve güzelleştirdiğine şahitlik ediyorsunuz.
Üç Mekân
‘Şerefü’l-mekân bi’l-mekin’ diyor yazar, yani ‘Mekânın ve makamın şerefi orada yaşayanlarla kaimdir.’ Bu bölümde yazar, ruhunu doyuran mekânlardan bahsediyor. Bu mekânların gölgesinde gölgelenen insanlardan ve onlara dair not düştüğü izlenimlerden. Adana’nın kültür ve edebiyat mekânı olan Ulu Camii şadırvanı ve bu şadırvanın vazgeçilmez müdavimleri. Yine Yenice tarihi tren garı da yazarın anılarında yer bulmuş unutulmaz bir mekân. Yenice İstasyonu, İstanbul’dan Bağdat’a kadar uzanan demiryolunun Adana-Mersin demiryolu ile kesiştiği yer. Yazarın hayatında çok önemli bir yeri var tren yolculuklarının ve bu tren garının. Bu nedenle garları sıcak bir ev ortamından farksız gördüğünü ifade ediyor. Bir şehrin giriş kapısının garlar olduğunu belirtiyor. Aklıma üniversite yıllarımdaki Sakarya-İstanbul arası tren yolculuklarımı getiriyor bu notlar. Benim için de tren yolculukları bambaşka âlemlere kapı aralayan yolculuklardı… Ve “Kalbimin Başkenti” dediği Kâbe’ye yolculuk. Mekke-Medine şehirlerine olan özlem ve sevginin dile getirilişi. Burada yakın arkadaşı Tayyip Atmaca ile olan mektuplaşmaları gerçekten beni etkileyen bölümlerdendi. Bu mekânlarda daha çok görünmeyenlere bakmayı öğrendiğini ifade ediyor. Ve tüm insanlığın bu mekânlarda hissettikleriyle adeta yeniden anlam kazandığını vurguluyor.
Üç İnsan
Yazar, bu bölümde, hayatına giren ve önemli izler bırakan üç insandan bahsediyor. Bestami Yazgan, Hasan Ali Kasır ve Cahit Zarifoğlu’na dair düştüğü notları bizlerle paylaşıyor. Bestami Yazgan için ‘Oğuz Töreli, Yunus Dilli Şair’, Hasan Ali Kasır için ‘Şiir Gülleri Derleyen Şair‘ ve Cahit Zarifoğlu içinse ‘Çocukların Zarif Şairi‘ ifadelerini kullanıyor. Bu üç şairin hayatındaki izlerine notlar düşüyor. Bu notlarda, şairlerin kişiliklerinin şiirlerinde, yazdıklarında nasıl yer ettiğine değiniyor. Yazar, çocuklar için yazmaya kendisini teşvik edenin Bestami Yazgan olduğunu ifade etse de çocuk edebiyatındaki mihenk taşının Cahit Zarifoğlu olduğunu belirtiyor.
Üç Kitap
Ve okuma eylemini anlamlı hale getirmenin reçetelerini sunuyor. Ve buradan ilahi emir olan “Oku!” emrini Kur’an temelinde tartışıyor. İnsanı ve ona hitap eden yüce kitabın emirlerinden ilkine, hayatındaki mihenk taşı olan okuma eylemine dayanarak ele alıyor. Buradan, insanın belki de çocukluğundan itibaren yaptığı en saf, duru okuma olan Kâinat kitabına geçiyor. Kendisinin, çocukluğundan itibaren kâinat kitabının görsellerine baktığını ifade ediyor. Okunması en zor kitap insandır. İnsanı anlamaya ve anlatmaya çalışıyor dili döndüğü kadar. Bazı şairlerden ve yazarlardan yardım alıyor. Ancak insanı yazmak ve konuşmak oldukça zor. Bu çabasını; “Madem her insan bir âlemdi, yalnızca kâinat kitabını seyrederek okumam yeterli miydi“ sorusunu yönelterek dile getiriyor. Ve İnsan olmanın bahşettiği nimetlere şükrederek tamamlıyor sorgulamalarını.
Düne Düşen Yazılar bir vefa kitabı aslında, her ne kadar aklıma hatırat, anı kitaplarını düşürmüş olsa da. Bir yazarın, içinde bulunduğu muhitin, tanış olduğu insanların ve hayatındaki sorgulamaların kişiliğinde nasıl izler bıraktığını, onu ne derece şekillendirdiğini bize aktararak tarihe not düşen bir edebi anlatı.
İlgili Yazılar
Masal Anlatmak: Dinleyen Kulağı Sulamak Hisseden Kalbe Söz Ekmek
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış. Yüz elli karaktere sıkışan anlatılarsa hem kel hem fodulmuş, kulakları sulamaz, gönülleri gövertmezmiş, aklı ağartmaz, aklamaz paklamazmış. Bakmışlar ki söz kuruyup soluyor, kulaklar paslanıyor, gönüller kararıyor, akıl köreliyor, masalın akça pakça dervişleri toplanmış seğirtmişler sulamaya, damıtmaya, demlemeye.
Özgür Ruhların ve Tutsak Bedenlerin Şehri
Jetler, tanklar, silahlar ve kurşunlar
Kuşlardan daha fazla uçuyorlar
Ortadoğuda, bilhassa Gazze’de
Anne sütünden daha fazla, yağmurdan da…
Benim Sadık Yarim Işıl Işıl Barış
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Bal Ülkesinin Acı Tadı
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.