Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış. Yüz elli karaktere sıkışan anlatılarsa hem kel hem fodulmuş, kulakları sulamaz, gönülleri gövertmezmiş, aklı ağartmaz, aklamaz paklamazmış. Bakmışlar ki söz kuruyup soluyor, kulaklar paslanıyor, gönüller kararıyor, akıl köreliyor, masalın akça pakça dervişleri toplanmış seğirtmişler sulamaya, damıtmaya, demlemeye.
Söz yekinmiş, diyar diyar gezmeye, dimağları beslemeye başlamış. Eski masalcıların libasına şen şakrak makas atan yeni nakilciler türemiş. Dikişleri bozmadan, rengine renk, biçimine biçim nakışına nakış katmışlar. Parmak ısırmış dinleyenler, duymayanlar bize yok mu, ya bize yok mu diye ünlemiş…
Masalın başına aklım ermez, sonuna da gücüm elvermez. Bir kısmına denk geldim, bir kısmını, bir kısmınıza anlattım. Benden daha hünerver anlatanı bulunca kuytuya sindim sözü ona verdim.
Beyza Akyüz, masalı kırk diyar öteden duyanlardan. Duyup koşanlardan. Koşup, dinleyen, demleyip, ballandırıp anlatanlardan. Bire en az bir, yer yer bin katanlardan. Ortalık kadim masalların kötü kopyalarıyla, eğitici masalların mükerrer dosyalarıyla dolmuşken derdimize derman oldu onun anlama bulanmış mavalları.
Sırra kadem basmış masal ustasının marifetlerini sayıp dökerek başlıyor “Sürmeli Kedi’nin Arayışı” kitabı. Klasik masal kitaplarından aşina olduğumuz, masalın hikmetinden sual eyleyen girizgâh burası. Yemeği, içmeyi unutturan söz ustası ortadan kaybolunca, herkes sözüne söz katıp, lafı gevelemeye başlıyor. Gevrek lafın kıymetini bilen masalcının kedisi ise yerim dar deyip pineklemektense, ustasının anlattıklarını katık eyleyip yollara düşüyor. Her masalı kırıntı niyetine yollara serpip, kulakları sulayıp akisleri dinliyor. “Sözün izini sürmek” gibi harika bir ifade var ilk masalda. Bu iz sürücülük sapa yere, çirkin yere çıkarır mı hiç yolcusunu?
Musti, Besti ve Ayti, analarının kendilerini sevip durduğu, severken uydurduğu şiirler ve şarkılarla yaşa ve başa kavuşmuşken uğurlamışlar biriciklerini rahmet-i Rahmana. Yarık kaşlı, kısa boylu, cücük gözlü çocuklar; ceylan gözle, keman kaşla, selvi boyunla sarıp sarmalandıklarından, kem gözlü, kof gönüllülerin uğursuz sözleri fazla fazla sarsıp sendeletiyor onları. Meğer biz güzel değilmişiz diyesiyken, analarının nasihatı üşüşüyor uslarına. Umutlarını ne zaman yitirseler kulaklarını sulamaktır vazifeleri. Kulak sulamak da ne ola? Sözün güzelini yineleyip umut tazelemek, güzel ekip güzel biçmek olmasın? Onlar birbirlerini hoş sözlerle eğleyip durdukça akıp gider üzerlerinden kem gözlülerin çirkin mi çirkin sözleri.
Masalın bin yıllardır dile getirdiğini daha yakınlarda teyit etti bilim cenapları. Güzel sözlerle uruhu okşanan suyun moleküllerindeki uyum değme sultanları çatlatacak güzellikteydi. İş olsun, deney hitama ersin diye sözün kötüsüyle tanışan suyun molekülleri hortlakların uykusunu kaçırtacak pozlar verdi objektiflere.
Çirkin sözün alnı karışlandıktan hemen sonra, telaşın köküne kibrit suyu dökülüyor. Pürtelaş Hanım, ilk bakışta çalışkan mı çalışkan, boş durmayı boş gezmeyi boş söylemeyi sevmeyen, okuyanı imrendiren, gönendiren bir insan evladı. Boş zamanlar, boş kalmasın, boş beleş, içimdeki boşluk, boş yere gibi söz öbekleriyle ensesinde boşa pişirilen boş kavramına iade-i itibar eylemek için fiyakası bozuluyor Pürtelaş Hanım’ın. Masalı okurken; kahve pişirmeyi, çay demlemeyi beceremeyen, becerikli mi becerikli kahramanımıza sufle vermemek için zor tutuyoruz kendimizi. Durmadan, dinlenmeden, demlenmeden tadsız-tuzsuz anlamsız bir hayat sürmesin diye tüm gayretimiz. Şu araya da şunu sıkıştırayım, derken bu işi de böylece tamam edeyim telaşında derin kocaman bir nefes almayı bile unutuyor insan, vergilendirilmemiş kutsal hayalleriyle azıcık aylaklık etmeden kesiliyor bileti öte dünyaya. Hu hu Pürtelaş Hanım diye dile geliyor çay ve kahve. Başımızda beklemeden telaşı minder edip üstüne oturmadan çıkmıyor hayatın tadı. Sen gene var çalış ama hür bir insan gibi dinlen evvela. Ben okur halimle hisseden payıma düşen özrü iletiyorum boşluk hazretlerine. Sen olmadan ne anlamı olurdu varlığımızın!
Şehrin akıllısı İplik Hatun’un diktiği on iki yama bir düğmeden mürekkep anlatıcı kaftanını giyip yola devran olan Sürmeli Kedi, ayın on iki safhadan geçip dolunay olmasına değin durmadan anlatıyor. Masal kakıyor yollara. Meclisi her seferinde değişiyor. Hilale karşı dökülüyor ilk sözleri fem-i muhsininden. Hana uğruyor oradaki yoldaşlarına anlatıyor, baykuşların bilgeliğinden nasiplerinim diye baykuşlara anlatıyor, akasya ağacı altındaki perişan adama gamını götürsün diye anlatıyor, okyanusa yaren binlerce midyeye anlatıyor. Üstelik onlara anlatırken rivayet geleneğinden aşina olduğumuz zinciri de anlatıyor zamane dipnotları misali: “Ustam Fas’taki arkadaşından, arkadaşı sabun satıcısından, sabuncu balıkçıdan…”, denizlerde yaramazlık yapan korsanlardan esirgemiyor, savrulduğu çöl deryasında en iyi dinleyici olan boşluğa anlatıyor. Tozun ve tohumların savrulduğu yöne giderken çiçeklere anlatıyor, ustasını görmüşlerdir umuduyla bir başka hanın yorgunlarına, güllere, günebakan çiçeklerine ve kerpiç duvarlara anlatıyor. Varlık haritasındaki koordinatların hepicesine değiyor neredeyse sesi ve nefesi. Son masalı anlatırken anlıyor artık ustasından kopma, kendi masallarıyla kanatlanma vaktinin geldiğini.
Ustasını değil, kendisini arıyormuş meğer. Yetkinleşmek için serpiyormuş sözden tohumlarını. Suladığı kulaklarla kendi namını yürütmeye başlıyor, anlatanların heybetli zincirine mütevazı bir halka olarak katıyormuş kendisini. Bir yerlerden kendisine gelen masal kendisinden bir yerlere gitmeye devam edecek elbette.
“Salyangoz İksiri”nde, birçok masalda karşımıza çıkan “inanma/inanmama”nın yarattığı büyük farkın peşinden kayarak gidiyor. Dinleyen kulak ve hisseden kalp vıcık vıcık sümüksü sıvıyı, en etkili güzellik iksirine çevirirken, inanmadan yinelenen eylemlerle çirkinliğin kanırtıldığını hatırlatıyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü dile geliyor adeta. “Yapsak ama inanmasak olmaz mı” sorusu “inansanız ama yapmasanız” sorusuyla savuşturuluyordu ya!
“Akasya Ağacı”nda, mükemmel yeri arayan adama haddi bildiriliyor. Kavak, dut tatmin etmeyince sığındığı akasya ağacı, mis kokulu çiçeklerine rağmen misafir ettiği pirelerle rahatsızlık veriyor beyefendiye. Ne ki anlıyor beyimiz bir aylık cefalarla sürülen bir ömürlük sefayı.
“Balinanın Kusmuğu” birçok yönüyle en sevdiğim masallardan. Balinanın büyüklüğü dile getirilirken, kültürel kodlara göre uyduruluyor ve dinleyenlerin zihninde taptaze kalıyor. Bin insan boyunda elbette balina, ağzı en büyük gemiden daha büyük tabii ki, kasabadaki koyunların hepsi peş peşe dizilse kuyruğunun yarısı etmez mutlaka… Anlatırken resmetmek sadece modern romancılara değil, fazla fazla kadim nakilcilere vergi değil miymiş efendim! Doğayla kurduğunuz ilişkinin güzelliğine göre uyanmanız bile değişiyor: Tevazünüz ve güzelliğiniz “güneş ışığının gözlerinizden öpmesini” sağlarken, huysuzluğunuz “körolasıca ışığın uykunuzu bölmesi”yle sonuçlanabilir. Güzellik, iyilik, doğa, varlık hep o tevazuuyla inanma ve adanma sarkacında kök salıyor. Binlerce mürekkep balığının, balinanın mübarek işkembesinde çalkalanıp dışarı saçılmasıyla elde ediyormuşuz meğer misler kokulu amberi. Kusmuk deyince koyup kaçarsınız ama!
Beyza Akyüz, formüle etmesi güç bir sentezcilikten besleniyor. Kadim masallar, fabllar, mesneviler arasında yol tutuyor. Başta çizdiği çerçeve yol öykülerine çok benziyor. Döngüsel zamanın içinde kemâlât resitali sunuyor. Başkarakterin, ana anlatıcının kedi olmasıyla yetinmeyip, sürmeli kediyi, cümle mahlûkatın içinde gezdirip duruyor. Hayvanlar, insanlar, bitkiler, ay, güneş, çöl, okyanus, kerpiç duvarlar ve boşluk ile halleşip turunu tamamlıyor. Hayalden örülmeyen, gönülden gelmeyen sözlere omuz silkiyor. Varlık ve bilginin uyumunu selamladığı Süsen Kız ve Riza adlı masalda çiçeklerin içindeki geometriyi sayıp döküyor. Karadut, İki Kapılı Ev, Taş Hanın Sırrı, Çıtkırıldım masallarında görünenin ardına sarkmak için anlatının hikmetini süzüyor sabırla. Ezberlenen kavramları silkeleyip olgunları döküyor okurun, dinleyenin başına. Ham olanlar tepede kalıyor, demini bekliyor. Kalanlar var bir yanda, bir yanda da yola vuranlar. Hercailiğe yüz vermeyen tamamlanma çabasında tüm bu yolcular. Kalanlar, değişmeyenin abecesini belletiyor yolculara. Yolcularsa yiyip içtiklerini kendilerine saklayıp, farklı diyarların devinimiyle harlıyor kalanların merakını.
Masallara renk verme, elbise dikme işini üstlenen Zülal Öztürk anlamlı resimler ve güçlü imgelerle anlatının peşine takılıveriyor. Ay türlü evrelerden geçerken gâh kocaman suratlarda, gâh sanki suratımıza bulanacak polenlerde eğleniyoruz.
Gölgeler, suretler, yansımalar içinde dalıyoruz biraz daha kendimize.
Sesler, sözler harflere dönüşüyor, harfler uçuşup başkalarına ulaşıyor. Hikâyeler öylesine canlı varlıklar ki, kimin kendilerine ihtiyacı olduğunu, dolunayın parlaklığını görür gibi görüyorlar.
Oynamanın önünde engel var mı peki? Oyunu durduran, imha ya da iptal eden şartlar hangileri? Çatık kaşlı modern tıbbı kaale almayan Patch Adams, hastalığın son safhasına kadar oyundan faydanılabileceğini cümle aleme göstermişti.1945 doğumlu Patch Adams’ın Jip ile Janneke okuduğunu farz etmek hoşuma gidiyor. Grip olan Janneke ile oynamaması gereken Jip, pencere kenarına gelip Janneke ile iletişime geçiyor, cama burunları yaslayıp selamlaşmak bile oyun, hem de oyunun dikalası!
Açık Mektuplar, okuyucularını Rasim Özdenören’in yarım asrı aşan sanat hayatının başlarına götürüyor. Dönemin önemli neşriyatlardan Yeni İstiklal Gazetesi’nin sanat-edebiyat sayfalarına yollanan yazılara verilen cevaplar, Açık Mektuplar’ı oluşturuyor. Daha evvel aynı sayfalarda Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in de isimlerine rastlıyoruz. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç ile tanıştıktan sonra -bir dönem- yazı yazmaktan vazgeçer. Hatta, 1962 ile 1964 yılları arasında, adı geçen sayfaların editörlüğünü yapan Nuri Pakdil, kendisinden yazı isteyince önceden yazdıklarından yollar.
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Masal Anlatmak: Dinleyen Kulağı Sulamak Hisseden Kalbe Söz Ekmek
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış. Yüz elli karaktere sıkışan anlatılarsa hem kel hem fodulmuş, kulakları sulamaz, gönülleri gövertmezmiş, aklı ağartmaz, aklamaz paklamazmış. Bakmışlar ki söz kuruyup soluyor, kulaklar paslanıyor, gönüller kararıyor, akıl köreliyor, masalın akça pakça dervişleri toplanmış seğirtmişler sulamaya, damıtmaya, demlemeye.
Söz yekinmiş, diyar diyar gezmeye, dimağları beslemeye başlamış. Eski masalcıların libasına şen şakrak makas atan yeni nakilciler türemiş. Dikişleri bozmadan, rengine renk, biçimine biçim nakışına nakış katmışlar. Parmak ısırmış dinleyenler, duymayanlar bize yok mu, ya bize yok mu diye ünlemiş…
Masalın başına aklım ermez, sonuna da gücüm elvermez. Bir kısmına denk geldim, bir kısmını, bir kısmınıza anlattım. Benden daha hünerver anlatanı bulunca kuytuya sindim sözü ona verdim.
Beyza Akyüz, masalı kırk diyar öteden duyanlardan. Duyup koşanlardan. Koşup, dinleyen, demleyip, ballandırıp anlatanlardan. Bire en az bir, yer yer bin katanlardan. Ortalık kadim masalların kötü kopyalarıyla, eğitici masalların mükerrer dosyalarıyla dolmuşken derdimize derman oldu onun anlama bulanmış mavalları.
Sırra kadem basmış masal ustasının marifetlerini sayıp dökerek başlıyor “Sürmeli Kedi’nin Arayışı” kitabı. Klasik masal kitaplarından aşina olduğumuz, masalın hikmetinden sual eyleyen girizgâh burası. Yemeği, içmeyi unutturan söz ustası ortadan kaybolunca, herkes sözüne söz katıp, lafı gevelemeye başlıyor. Gevrek lafın kıymetini bilen masalcının kedisi ise yerim dar deyip pineklemektense, ustasının anlattıklarını katık eyleyip yollara düşüyor. Her masalı kırıntı niyetine yollara serpip, kulakları sulayıp akisleri dinliyor. “Sözün izini sürmek” gibi harika bir ifade var ilk masalda. Bu iz sürücülük sapa yere, çirkin yere çıkarır mı hiç yolcusunu?
Musti, Besti ve Ayti, analarının kendilerini sevip durduğu, severken uydurduğu şiirler ve şarkılarla yaşa ve başa kavuşmuşken uğurlamışlar biriciklerini rahmet-i Rahmana. Yarık kaşlı, kısa boylu, cücük gözlü çocuklar; ceylan gözle, keman kaşla, selvi boyunla sarıp sarmalandıklarından, kem gözlü, kof gönüllülerin uğursuz sözleri fazla fazla sarsıp sendeletiyor onları. Meğer biz güzel değilmişiz diyesiyken, analarının nasihatı üşüşüyor uslarına. Umutlarını ne zaman yitirseler kulaklarını sulamaktır vazifeleri. Kulak sulamak da ne ola? Sözün güzelini yineleyip umut tazelemek, güzel ekip güzel biçmek olmasın? Onlar birbirlerini hoş sözlerle eğleyip durdukça akıp gider üzerlerinden kem gözlülerin çirkin mi çirkin sözleri.
Masalın bin yıllardır dile getirdiğini daha yakınlarda teyit etti bilim cenapları. Güzel sözlerle uruhu okşanan suyun moleküllerindeki uyum değme sultanları çatlatacak güzellikteydi. İş olsun, deney hitama ersin diye sözün kötüsüyle tanışan suyun molekülleri hortlakların uykusunu kaçırtacak pozlar verdi objektiflere.
Çirkin sözün alnı karışlandıktan hemen sonra, telaşın köküne kibrit suyu dökülüyor. Pürtelaş Hanım, ilk bakışta çalışkan mı çalışkan, boş durmayı boş gezmeyi boş söylemeyi sevmeyen, okuyanı imrendiren, gönendiren bir insan evladı. Boş zamanlar, boş kalmasın, boş beleş, içimdeki boşluk, boş yere gibi söz öbekleriyle ensesinde boşa pişirilen boş kavramına iade-i itibar eylemek için fiyakası bozuluyor Pürtelaş Hanım’ın. Masalı okurken; kahve pişirmeyi, çay demlemeyi beceremeyen, becerikli mi becerikli kahramanımıza sufle vermemek için zor tutuyoruz kendimizi. Durmadan, dinlenmeden, demlenmeden tadsız-tuzsuz anlamsız bir hayat sürmesin diye tüm gayretimiz. Şu araya da şunu sıkıştırayım, derken bu işi de böylece tamam edeyim telaşında derin kocaman bir nefes almayı bile unutuyor insan, vergilendirilmemiş kutsal hayalleriyle azıcık aylaklık etmeden kesiliyor bileti öte dünyaya. Hu hu Pürtelaş Hanım diye dile geliyor çay ve kahve. Başımızda beklemeden telaşı minder edip üstüne oturmadan çıkmıyor hayatın tadı. Sen gene var çalış ama hür bir insan gibi dinlen evvela. Ben okur halimle hisseden payıma düşen özrü iletiyorum boşluk hazretlerine. Sen olmadan ne anlamı olurdu varlığımızın!
Ustasını değil, kendisini arıyormuş meğer. Yetkinleşmek için serpiyormuş sözden tohumlarını. Suladığı kulaklarla kendi namını yürütmeye başlıyor, anlatanların heybetli zincirine mütevazı bir halka olarak katıyormuş kendisini. Bir yerlerden kendisine gelen masal kendisinden bir yerlere gitmeye devam edecek elbette.
“Salyangoz İksiri”nde, birçok masalda karşımıza çıkan “inanma/inanmama”nın yarattığı büyük farkın peşinden kayarak gidiyor. Dinleyen kulak ve hisseden kalp vıcık vıcık sümüksü sıvıyı, en etkili güzellik iksirine çevirirken, inanmadan yinelenen eylemlerle çirkinliğin kanırtıldığını hatırlatıyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü dile geliyor adeta. “Yapsak ama inanmasak olmaz mı” sorusu “inansanız ama yapmasanız” sorusuyla savuşturuluyordu ya!
“Akasya Ağacı”nda, mükemmel yeri arayan adama haddi bildiriliyor. Kavak, dut tatmin etmeyince sığındığı akasya ağacı, mis kokulu çiçeklerine rağmen misafir ettiği pirelerle rahatsızlık veriyor beyefendiye. Ne ki anlıyor beyimiz bir aylık cefalarla sürülen bir ömürlük sefayı.
“Balinanın Kusmuğu” birçok yönüyle en sevdiğim masallardan. Balinanın büyüklüğü dile getirilirken, kültürel kodlara göre uyduruluyor ve dinleyenlerin zihninde taptaze kalıyor. Bin insan boyunda elbette balina, ağzı en büyük gemiden daha büyük tabii ki, kasabadaki koyunların hepsi peş peşe dizilse kuyruğunun yarısı etmez mutlaka… Anlatırken resmetmek sadece modern romancılara değil, fazla fazla kadim nakilcilere vergi değil miymiş efendim! Doğayla kurduğunuz ilişkinin güzelliğine göre uyanmanız bile değişiyor: Tevazünüz ve güzelliğiniz “güneş ışığının gözlerinizden öpmesini” sağlarken, huysuzluğunuz “körolasıca ışığın uykunuzu bölmesi”yle sonuçlanabilir. Güzellik, iyilik, doğa, varlık hep o tevazuuyla inanma ve adanma sarkacında kök salıyor. Binlerce mürekkep balığının, balinanın mübarek işkembesinde çalkalanıp dışarı saçılmasıyla elde ediyormuşuz meğer misler kokulu amberi. Kusmuk deyince koyup kaçarsınız ama!
Beyza Akyüz, formüle etmesi güç bir sentezcilikten besleniyor. Kadim masallar, fabllar, mesneviler arasında yol tutuyor. Başta çizdiği çerçeve yol öykülerine çok benziyor. Döngüsel zamanın içinde kemâlât resitali sunuyor. Başkarakterin, ana anlatıcının kedi olmasıyla yetinmeyip, sürmeli kediyi, cümle mahlûkatın içinde gezdirip duruyor. Hayvanlar, insanlar, bitkiler, ay, güneş, çöl, okyanus, kerpiç duvarlar ve boşluk ile halleşip turunu tamamlıyor. Hayalden örülmeyen, gönülden gelmeyen sözlere omuz silkiyor. Varlık ve bilginin uyumunu selamladığı Süsen Kız ve Riza adlı masalda çiçeklerin içindeki geometriyi sayıp döküyor. Karadut, İki Kapılı Ev, Taş Hanın Sırrı, Çıtkırıldım masallarında görünenin ardına sarkmak için anlatının hikmetini süzüyor sabırla. Ezberlenen kavramları silkeleyip olgunları döküyor okurun, dinleyenin başına. Ham olanlar tepede kalıyor, demini bekliyor. Kalanlar var bir yanda, bir yanda da yola vuranlar. Hercailiğe yüz vermeyen tamamlanma çabasında tüm bu yolcular. Kalanlar, değişmeyenin abecesini belletiyor yolculara. Yolcularsa yiyip içtiklerini kendilerine saklayıp, farklı diyarların devinimiyle harlıyor kalanların merakını.
Gölgeler, suretler, yansımalar içinde dalıyoruz biraz daha kendimize.
Sesler, sözler harflere dönüşüyor, harfler uçuşup başkalarına ulaşıyor. Hikâyeler öylesine canlı varlıklar ki, kimin kendilerine ihtiyacı olduğunu, dolunayın parlaklığını görür gibi görüyorlar.
İlgili Yazılar
Jip ile Janneke: Arkadaşlık ve Oyunla Güzelleşen Dünyanın Belgesi
Oynamanın önünde engel var mı peki? Oyunu durduran, imha ya da iptal eden şartlar hangileri? Çatık kaşlı modern tıbbı kaale almayan Patch Adams, hastalığın son safhasına kadar oyundan faydanılabileceğini cümle aleme göstermişti.1945 doğumlu Patch Adams’ın Jip ile Janneke okuduğunu farz etmek hoşuma gidiyor. Grip olan Janneke ile oynamaması gereken Jip, pencere kenarına gelip Janneke ile iletişime geçiyor, cama burunları yaslayıp selamlaşmak bile oyun, hem de oyunun dikalası!
Genç Özdenören’in Açık Mektuplar’ı
Açık Mektuplar, okuyucularını Rasim Özdenören’in yarım asrı aşan sanat hayatının başlarına götürüyor. Dönemin önemli neşriyatlardan Yeni İstiklal Gazetesi’nin sanat-edebiyat sayfalarına yollanan yazılara verilen cevaplar, Açık Mektuplar’ı oluşturuyor. Daha evvel aynı sayfalarda Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in de isimlerine rastlıyoruz. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç ile tanıştıktan sonra -bir dönem- yazı yazmaktan vazgeçer. Hatta, 1962 ile 1964 yılları arasında, adı geçen sayfaların editörlüğünü yapan Nuri Pakdil, kendisinden yazı isteyince önceden yazdıklarından yollar.
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Bir Felsefe Atölyesi Örneği
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
Entelektüel Bir Haslet Olarak Eleştirellik
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.