Beyaz adam güçlü olduğundan ve şartlar öyle gerektirdiğinden, güçsüz ve farklı renkteki insanları köleleştirebileceğine hükmetti. İşin en ilginç yanı Tanrı’yı da arkasına almasıydı. Kitaplarını okuyor, dindarlıktan taviz vermiyordu ve farklı renkteki insanlara dindarca hadlerini bildiriyordu. Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti. Eskinin köleleri artık özgürdü, özgürce beyaz adamın sonsuz topraklarında karın tokluğuna, üstelik birkaç metelik kazanma avantajıyla bir ömür boyunca çalışabilirdi. Hem zaten Tanrı çalışanı severdi. Beyaz adamı çalışmadan da severdi ama lütfen buraya takılmayalım.
Anadolu’da çok daha makûl örneklerini gördüğümüz yarıcılık ya da ortakçılık, Afro-Amerikan çiftçinin yumuşatılmış köleliğinin janjanlı ambalajından ötesi değildi. Hep beyaz adama yontan keser gene doğru yontuyor, sermaye biriktirmeyi, emretmeyi, cezalandırmayı bilmeyen renkli insanları uysalca adam ediyordu. Kendi kiliselerinde şarkılar söyleyip sığındıkları Tanrı ne hikmetse bu duruma ses çıkarmıyordu. Beyaz ortakçıların sayıca fazla olması, yüzyılların biriktirdiği adaletsizliği perdeliyor, “hepimiz aynı emeğin paydaşıyız işte” sloganını normalleştiriyordu.
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Tek ülkeli, tek milletli, tek dilli kurgulara öyle alıştırıldık ki, bunu insanlığın kanunu sanmaya, sanmanın ötesinde inanmaya ve inanmayana kem bakmaya başladık. Kimlerdensin sorusunun tek ve kesin cevabı olmalıydı, herkes yerini bilmeliydi. Kafa karışıklıkları, melez kimlikler, çok dilli aileler canımızı sıkmamalıydı.
Türkiye sinemasında dindarlık ve dini temaların olduğu pek çok film vardır. Bu filmler dönemin koşullarına göre değişkenlik gösterir ve Türk modernleşmesi ile doğrudan ilgilidir. Halil Uzdu ilk dönem Türk Sineması’nda, din olgusunun genelde ilerlemeyi engelleyici unsur olarak değerlendirildiğini ve “dışlanmış”, “köktenci batıcı zihniyetinin” sinemada geçerli olduğunu kaydeder.
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Beyaz adam güçlü olduğundan ve şartlar öyle gerektirdiğinden, güçsüz ve farklı renkteki insanları köleleştirebileceğine hükmetti. İşin en ilginç yanı Tanrı’yı da arkasına almasıydı. Kitaplarını okuyor, dindarlıktan taviz vermiyordu ve farklı renkteki insanlara dindarca hadlerini bildiriyordu. Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti. Eskinin köleleri artık özgürdü, özgürce beyaz adamın sonsuz topraklarında karın tokluğuna, üstelik birkaç metelik kazanma avantajıyla bir ömür boyunca çalışabilirdi. Hem zaten Tanrı çalışanı severdi. Beyaz adamı çalışmadan da severdi ama lütfen buraya takılmayalım.
Anadolu’da çok daha makûl örneklerini gördüğümüz yarıcılık ya da ortakçılık, Afro-Amerikan çiftçinin yumuşatılmış köleliğinin janjanlı ambalajından ötesi değildi. Hep beyaz adama yontan keser gene doğru yontuyor, sermaye biriktirmeyi, emretmeyi, cezalandırmayı bilmeyen renkli insanları uysalca adam ediyordu. Kendi kiliselerinde şarkılar söyleyip sığındıkları Tanrı ne hikmetse bu duruma ses çıkarmıyordu. Beyaz ortakçıların sayıca fazla olması, yüzyılların biriktirdiği adaletsizliği perdeliyor, “hepimiz aynı emeğin paydaşıyız işte” sloganını normalleştiriyordu.
Bu yazının devamı 212. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
212. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Diasporaki “Canım Öğretmenim” Dertlere Deva Olabilir Mi?
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Şam’dan Dostum Geldi: Bin Dilde Hakikat Şarkısı Söyledi
Tek ülkeli, tek milletli, tek dilli kurgulara öyle alıştırıldık ki, bunu insanlığın kanunu sanmaya, sanmanın ötesinde inanmaya ve inanmayana kem bakmaya başladık. Kimlerdensin sorusunun tek ve kesin cevabı olmalıydı, herkes yerini bilmeliydi. Kafa karışıklıkları, melez kimlikler, çok dilli aileler canımızı sıkmamalıydı.
Modern Dünyada Takva’yı Anlamak
Türkiye sinemasında dindarlık ve dini temaların olduğu pek çok film vardır. Bu filmler dönemin koşullarına göre değişkenlik gösterir ve Türk modernleşmesi ile doğrudan ilgilidir. Halil Uzdu ilk dönem Türk Sineması’nda, din olgusunun genelde ilerlemeyi engelleyici unsur olarak değerlendirildiğini ve “dışlanmış”, “köktenci batıcı zihniyetinin” sinemada geçerli olduğunu kaydeder.
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Tuz Basılan
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Alışverişe devam et