Dil, yalnızca insanların değil, dünya üstünde yaşayan tüm canlıların paylaştıkları nev’i şahsına münhasır bir canlıdır. Dili oluşturan canlılar onu salt iletişim aracı olarak değil, doğaya karşı varoluş imzası olarak da kullanmaktadırlar. Bu yüzden dünya Hz. Âdem’den bu yana milletlere bölünmüş, her millet kendi imzasını kendi coğrafyasına atmaya gayret etmiş, çağları aşıp günümüze değin bir varlık kavgası vermiştir. Sanırım Martin Heidegger bu yüzden “Dil varlığın evidir.” demiştir. Zira bir yerde dil varsa orada yaşamdan söz etmek olasıdır. Bu görüş ışığında denilebilir ki insanlık tarihinin hafızası dilin sürdürdüğü yaşam ile ölçülmektedir. Dil, yaşayan bir hazinedir.
Dilin ihtiyaç duyduğu sesler, iletişim betimleri, simgeler, sözcükler, renkler ve ona anlam katan birçok etmen, bu hazinenin yaşantısını sürdürmesine, kendini geliştirip ilerletmesine ve dahası varlığını yenilemesine olanak sağlarken, bireyden topluma kültür miraslarını kaydederek, nesilleri birbirine bağlar. Bu yönüyle dil toplumsal bir köprüdür. Elbette bu köprü toplumların sadece filolojisiyle yetinmez. Onların anlam atfettiği simgesel betimlere de kucak açar. Baudelaire “Yazışmalar” isimli şiirinde doğanın bir simge ormanı olduğunu yazarak dilin görsel kanadına kulak vermiştir. Örneğin; zeytin dalı barışma isteğini, beyaz güvercin barışı, bayrak bağımsızlığı simgeler. Bu ve benzer birçok örnekler çoğalıp gider.
Dil, gözlemcinin doğada gördüğü şeylere yüklediği anlam ölçüsünde simgelerle de temsil edilir. Günümüzde de şekil değiştirerek hayatımıza giren simgeleri, sosyal medya uygulamalarında sıklıkla kullanır ve onlarla iletişim sağlar olduk.
Dijital Çağ’ın dilin merkezinde filizlendiği sanırım artık yadsınamaz bir gerçektir. Zira sosyal yaşantı yerini sosyal ağlara, sohbetler yerini sosyal medyaya ve simgeler yerini ikonlara bırakmış durumda. Hâl böyleyken dilin bu değişimlerden etkilenmemesi olanaksızdır. Bu durumu “dilin ölümü” olarak niteleyenler ile “dilin dönüşümü” olarak görenler aynı yanılgıya düşmektedirler. Çünkü dil, çağın getirdiği söylem çeşitleri ve sözcükleri önceki birikimiyle harmanlar fakat barındığı toplumun onları kullandığı ölçüde değişir. Dil, kullanıcılarının varlığıyla var olur.
Günümüzde üstüne makaleler yazılan ve toplama bir dil olduğu vurgulanan sosyal medya dili hemen hemen her kesimden insanı etkisi altına alarak dil erozyonuna sebebiyet verirken, onu değişime zorluyor gibi görünebilir. Hatta sosyal medya kendine özgü evrensel bir dil de oluşturmuş olabilir. Buna benzer sorunlar her çağda baş göstermiş ve kaygıya neden olmuştur. Bana göre bu erozyon da öncekiler gibi günün popüler akımlarıyla birlikte kendi yoluna akıp gidecektir. Kabaca bir analoji oluşturalım; dili akarsu, bileşenlerini de akarsunun içerisindeki diğer nesneler (taş, yosun vb.) kabul edelim. Su akmaya devam ettikçe kendini yenileyecek, taş ve yosunlar bir zaman sonra yer değiştirecektir. Aslında değişen dil değil, dili kullananlardır ki bu durum süreklilik arz eder mi etmez mi zaman gösterecektir. Burada temel sorun suyun azalma eğilimidir.
Sosyal medya her geçen gün hayatımıza yerleşedursun, biz onun işgal ettiği dildeki bazı kullanım değişikliklerine bakalım. Özellikle iletişimdeki rahatlığın zirvede olduğu günümüzde anlamdan çok, ânın ön plana çıktığı bir iklimde samimi şeyler duymak oldukça güç. Mektubun yazılma, gönderilme ve alıcısına ulaşmasında geçen süreyi göz önüne alırsak sosyal medya kullanıcılarının iletişim kurmadaki sabırsızlığını anlamak biraz zor gelebilir. Hızlı ve sık kurulan iletişim, kullanılan sözcüklerin görüntüsünü değiştirirken birbirinden ilginç kısaltmaların, vurguların ve anlatım sistematiğinin de kaynağıdır. Örneğin kendi çevremize bakalım. Yarısı Türkçe yarısı yabancı bir sözcükle harmanlanarak türetilmiş sözcükleri anımsayalım. “Develop etmek, layklamak, bloklamak, selfi çekmek, trend olmak, story atmak” gibi kelimeler sosyal medya kanallarıyla günlük hayatımızda sıkça duyduğumuz ve yabancılık çektiğimiz, hatta yadırgadığımız fakat istesek de istemesek de kullandığımız birçok kelimeden bazılarıdır. Türk Dil Kurumu bu tür kullanımları Türkçeleştirmeye çalışsa yahut Türkçesi varken yabancı kelimenin kullanılmasının absürtlüğüne dikkat çeken kamu spotlarıyla sosyal medya uygulamalarına dirense de pek etkili olduğu söylenemez.
Dijital Çağ; kendi dilini, milletlerin diline yerleştirdiği bu tür kelimelerle genelgeçer bir dil oluşturmaya başladığında sosyal medyanın sınırsız özgürlük alanını kendi bahçesi haline çoktan dönüştürdü.
Sosyal medya devleri, artık hem paraya hem zamana hükmediyor. Dilin yozlaştığı da hepimizin malûmu fakat dilin bozulmaya itilmesini kendine dert edinenlerin içini bir nebze de olsa rahatlatan şey dilin tarihsel birikimle varlığını sürdürdüğü gerçeğidir. Dil, zaman zaman entropiye uğrasa da doğal döngü içerisinde her zaman kendini korumuş, yok oldu denildiği zamanlarda dahi bir şekilde hayata tutunmuştur. Burada bilimsel bilginin denenmişliği ile olmasa da kültürlerin kendi temellerine sıkı sıkıya bağlılığıyla bu inancı taşıyorum. “Dilin bu erozyondan en az hasarla kurtulmasını ümit etmekten başka ne yapılabilir ki?” sorusunu kendime sorduğumda sosyal yaşamda kullandığım kelimelere, vurgulara, anlamlara hiç olmadığı kadar dikkat ediyorum. Dilin bir paydaşı olarak kendi savunma yöntemim de bu olsa gerek. Şu sıralar sosyal medya hegemonyasına giren toplumsal yaşantımızın dilin bileşenlerine olumsuz bazı etkileri olsa da anlamına kavuşmuş her simge, sesini duyurmuş her nida, ışığını yakalamış her renk dile katkı sağlayacaktır. Sosyal medyanın gölgesinde kalan dilin kullanım özellikleri, dilin binlerce yıllık geleneğini sürdürerek yeni söylemleri de duvarlarına kazıyıp varlığını devam ettirecektir.
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
Kavramlar düşüncenin yapı taşlarıdır. İnsan kavramlarla düşünür, kavramlarla hayatına yön verir. Bir kavramın anlam sınırlarını belirleyebilmek için o kavramın üretildiği toplumu tanımak bir zorunluluktur. Çünkü kavramlar üretildiği toplumun rengini alır. İslam’a ait tevhid, ihlas ya da salât gibi kavramların anlam sınırlarını belirleyebilmek için öncelikle Kur’an’a, hadislere ve kelimenin kavram özelliği kazandığı Arap toplumuna bakmak bir zorunluluktur. Bu kavramlara dileyenin dilediği gibi bir anlam vermesi düşünülemez.
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…
Sosyal Medyanın Gölgesinde Dilin Varlığı
Dil, yalnızca insanların değil, dünya üstünde yaşayan tüm canlıların paylaştıkları nev’i şahsına münhasır bir canlıdır. Dili oluşturan canlılar onu salt iletişim aracı olarak değil, doğaya karşı varoluş imzası olarak da kullanmaktadırlar. Bu yüzden dünya Hz. Âdem’den bu yana milletlere bölünmüş, her millet kendi imzasını kendi coğrafyasına atmaya gayret etmiş, çağları aşıp günümüze değin bir varlık kavgası vermiştir. Sanırım Martin Heidegger bu yüzden “Dil varlığın evidir.” demiştir. Zira bir yerde dil varsa orada yaşamdan söz etmek olasıdır. Bu görüş ışığında denilebilir ki insanlık tarihinin hafızası dilin sürdürdüğü yaşam ile ölçülmektedir. Dil, yaşayan bir hazinedir.
Dilin ihtiyaç duyduğu sesler, iletişim betimleri, simgeler, sözcükler, renkler ve ona anlam katan birçok etmen, bu hazinenin yaşantısını sürdürmesine, kendini geliştirip ilerletmesine ve dahası varlığını yenilemesine olanak sağlarken, bireyden topluma kültür miraslarını kaydederek, nesilleri birbirine bağlar. Bu yönüyle dil toplumsal bir köprüdür. Elbette bu köprü toplumların sadece filolojisiyle yetinmez. Onların anlam atfettiği simgesel betimlere de kucak açar. Baudelaire “Yazışmalar” isimli şiirinde doğanın bir simge ormanı olduğunu yazarak dilin görsel kanadına kulak vermiştir. Örneğin; zeytin dalı barışma isteğini, beyaz güvercin barışı, bayrak bağımsızlığı simgeler. Bu ve benzer birçok örnekler çoğalıp gider.
Dijital Çağ’ın dilin merkezinde filizlendiği sanırım artık yadsınamaz bir gerçektir. Zira sosyal yaşantı yerini sosyal ağlara, sohbetler yerini sosyal medyaya ve simgeler yerini ikonlara bırakmış durumda. Hâl böyleyken dilin bu değişimlerden etkilenmemesi olanaksızdır. Bu durumu “dilin ölümü” olarak niteleyenler ile “dilin dönüşümü” olarak görenler aynı yanılgıya düşmektedirler. Çünkü dil, çağın getirdiği söylem çeşitleri ve sözcükleri önceki birikimiyle harmanlar fakat barındığı toplumun onları kullandığı ölçüde değişir. Dil, kullanıcılarının varlığıyla var olur.
Günümüzde üstüne makaleler yazılan ve toplama bir dil olduğu vurgulanan sosyal medya dili hemen hemen her kesimden insanı etkisi altına alarak dil erozyonuna sebebiyet verirken, onu değişime zorluyor gibi görünebilir. Hatta sosyal medya kendine özgü evrensel bir dil de oluşturmuş olabilir. Buna benzer sorunlar her çağda baş göstermiş ve kaygıya neden olmuştur. Bana göre bu erozyon da öncekiler gibi günün popüler akımlarıyla birlikte kendi yoluna akıp gidecektir. Kabaca bir analoji oluşturalım; dili akarsu, bileşenlerini de akarsunun içerisindeki diğer nesneler (taş, yosun vb.) kabul edelim. Su akmaya devam ettikçe kendini yenileyecek, taş ve yosunlar bir zaman sonra yer değiştirecektir. Aslında değişen dil değil, dili kullananlardır ki bu durum süreklilik arz eder mi etmez mi zaman gösterecektir. Burada temel sorun suyun azalma eğilimidir.
Sosyal medya her geçen gün hayatımıza yerleşedursun, biz onun işgal ettiği dildeki bazı kullanım değişikliklerine bakalım. Özellikle iletişimdeki rahatlığın zirvede olduğu günümüzde anlamdan çok, ânın ön plana çıktığı bir iklimde samimi şeyler duymak oldukça güç. Mektubun yazılma, gönderilme ve alıcısına ulaşmasında geçen süreyi göz önüne alırsak sosyal medya kullanıcılarının iletişim kurmadaki sabırsızlığını anlamak biraz zor gelebilir. Hızlı ve sık kurulan iletişim, kullanılan sözcüklerin görüntüsünü değiştirirken birbirinden ilginç kısaltmaların, vurguların ve anlatım sistematiğinin de kaynağıdır. Örneğin kendi çevremize bakalım. Yarısı Türkçe yarısı yabancı bir sözcükle harmanlanarak türetilmiş sözcükleri anımsayalım. “Develop etmek, layklamak, bloklamak, selfi çekmek, trend olmak, story atmak” gibi kelimeler sosyal medya kanallarıyla günlük hayatımızda sıkça duyduğumuz ve yabancılık çektiğimiz, hatta yadırgadığımız fakat istesek de istemesek de kullandığımız birçok kelimeden bazılarıdır. Türk Dil Kurumu bu tür kullanımları Türkçeleştirmeye çalışsa yahut Türkçesi varken yabancı kelimenin kullanılmasının absürtlüğüne dikkat çeken kamu spotlarıyla sosyal medya uygulamalarına dirense de pek etkili olduğu söylenemez.
Sosyal medya devleri, artık hem paraya hem zamana hükmediyor. Dilin yozlaştığı da hepimizin malûmu fakat dilin bozulmaya itilmesini kendine dert edinenlerin içini bir nebze de olsa rahatlatan şey dilin tarihsel birikimle varlığını sürdürdüğü gerçeğidir. Dil, zaman zaman entropiye uğrasa da doğal döngü içerisinde her zaman kendini korumuş, yok oldu denildiği zamanlarda dahi bir şekilde hayata tutunmuştur. Burada bilimsel bilginin denenmişliği ile olmasa da kültürlerin kendi temellerine sıkı sıkıya bağlılığıyla bu inancı taşıyorum. “Dilin bu erozyondan en az hasarla kurtulmasını ümit etmekten başka ne yapılabilir ki?” sorusunu kendime sorduğumda sosyal yaşamda kullandığım kelimelere, vurgulara, anlamlara hiç olmadığı kadar dikkat ediyorum. Dilin bir paydaşı olarak kendi savunma yöntemim de bu olsa gerek. Şu sıralar sosyal medya hegemonyasına giren toplumsal yaşantımızın dilin bileşenlerine olumsuz bazı etkileri olsa da anlamına kavuşmuş her simge, sesini duyurmuş her nida, ışığını yakalamış her renk dile katkı sağlayacaktır. Sosyal medyanın gölgesinde kalan dilin kullanım özellikleri, dilin binlerce yıllık geleneğini sürdürerek yeni söylemleri de duvarlarına kazıyıp varlığını devam ettirecektir.
İlgili Yazılar
Kâfirûn Suresi Örneğinde İslam’ın Nebevî Te’vili ve Sonrası
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
Yeni Olan Ne?
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
Büyüklerdeki Çocukluk
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
Batılı Bir Kavram: “Özgürlük”
Kavramlar düşüncenin yapı taşlarıdır. İnsan kavramlarla düşünür, kavramlarla hayatına yön verir. Bir kavramın anlam sınırlarını belirleyebilmek için o kavramın üretildiği toplumu tanımak bir zorunluluktur. Çünkü kavramlar üretildiği toplumun rengini alır. İslam’a ait tevhid, ihlas ya da salât gibi kavramların anlam sınırlarını belirleyebilmek için öncelikle Kur’an’a, hadislere ve kelimenin kavram özelliği kazandığı Arap toplumuna bakmak bir zorunluluktur. Bu kavramlara dileyenin dilediği gibi bir anlam vermesi düşünülemez.
Meşru İle Gayri Meşru Olan Arasında İnsan
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…