İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…
Hesaba çekilmek ve tercih etmek insanın rastgele adım atamayacağının da işaretidir. Hesaba çekileceğine inanmakla keyfilik elinden alınmış oluyor. Hesabını veremeyeceği adımları atmaması gerektiğini öğrenmiş oluyor.
Bir hayvan, bir başkasının bahçesi veya bostanına girse ve zayiat verse onun için ne bir mahkeme kurulur ne de hesabı sorulabilir; kızılırsa bostanın sahibine kızılır; ‘niçin hayvanına sahip olmadın! Onun verdiği zararı karşılamalısın!’ Kaldı ki hayvan da verdiği zayiattan dolayı ızdırap çekmez.
İnsan öyle midir ya?! Kendine ait olmayan bir bostana girse ve zarar verse veya kendisinin olmayana el uzatsa suçludur; onun için bir mahkeme kurulur ve suçu oranında cezası verilir ve tenfiz edilir. Çünkü insan tercihleri, fiilleri ile insandır; sorumludur.
Her şeyden önce yeryüzündeki gayesini bulmakla ödevlidir. İlk sorumluluğu bu ödevi yapmaktır; yani kendisine karşı sorumludur. Yaşadığı dünyaya karşı sorumludur. Tüm sorumluluklar yaratıcıya karşı mesuliyetin bir süreği… Bunun için de yeryüzünde ‘halife’… Yaratıcısı Allah tarafından yeryüzünün ıslahı, hakkın ve adaletin korunması için halife… Bir geçimlilik olan dünya hayatını oyun ve eğlence kılmasın diye uyarılan bir halife…
Dünyanın bir oyun ve eğlence yeri; insanın da oyuncu, zevk ve sefa eden bir varlık olmadığı Kitab-ı Kerim’de defaatle hatırlatılmakta. İşte insanın halifeliği de; yeryüzünü imar ve yeryüzünde ıslahçılardan olarak yaşamasında, içinde yaşadığı dünyada koruyucu ve iyiliği, güzelliği yaymasında… İnsana verilen irade bu tedip ve tanzim; tebliğ ve telkin yeti ve yetkisidir.
Yeti ve yetkisi olan insanın başıboş bırakılması halinde kan dökücü bir canavara dönüşmesi ihtimaline karşı ilahî ilkeler belirlenmiştir. Bu ilkeler uygulandığında yeryüzü saadet diyarı olacaktır. Amacı yeryüzünde bir cennet kurmak olmasa da cennete giden yolu imar ve inşa etmektir. Gel gör ki kendisine bahşedilen onca yeteneğine rağmen insan, varlık gayesini unutup evrenin sahibi gibi davranmaya; ona ayak uydurmaya değil, hükmetmeye başlamış; insanlığı ifsat edecek gayri meşru alanların açılmasına öncülük eder olmuştur.
İşte insan için meşru ve gayri meşruluğun sınırı burada devreye girmektedir: Maruf olanın hâkim, münker olanın mahkûm konuma getirilmesi… Meşruluğun kaynağı burada görülebilir. Münker olanı hâkim, maruf olanı susturuyorsa insan, fiillerine ve yaptığı tüm işlerdeki meşruluğuna gölge düşürmüştür. Bu yaptıklarına yasa dahi eşlik ediyor olabilir, fark etmez. Bir münkerin yasal alanda olumlu karşılık bulması, yani kabul görmesi onu meşru konumuna taşımaya yetmez.
Bu temel ilkeyle bir şeyin meşruiyeti artık neye göre belirlenecek ve dahi nasıl tercih edilecektir? Meşruluğun sınırlarını belirleyen de Allah’tır.
Pek hoş bir ifade olmasa da Tanrılığa yeltenmesi, kendi esaretini ilan etmesi, kendi zindanında müebbete mahkûm olmasıdır. Ne demek istiyoruz? İnsan nasıl olur da kendisinin esiri olabilir veya insan kendi zindanını nasıl kurar? Sınırlarını ve sınırlılıklarını unutan insan, nerede durması ne ile ve ne kadarla yetinmesi gerektiğinin ölçüsünü kaybettiği vakit insan, kendi çevresini ören tırtıl gibi sonunu getirecek zindanını örmeye başlar.
Meşruluğu maruf ve münker üzerinden düşünmüştür. Nedir maruf ve münker? Maruf ve münker, hiçbir dine ait olmayan, ‘kimliksiz’ iki kavram mıdır?
Bir iş için adım attığında insan, yaptığı işin doğruluğu veya yanlışlığını neye göre belirleyecektir? Allah’ın emirleri, toplumun an’aneleri ve kültürün etkisi…
Marufu insanın tercih ettiği inanç belirler, aynı şekilde münkeri de. Maruf ve münker, Allah’ın insana dair koyduğu her türlü ‘ilahî yasa’dır, denebilir.
Yaptığım iş ilahî yasaya uygun mudur, değil midir? İlahî yasayla uyumlu mudur değil midir? Yani bu soru; yaptığım iş Allah katında meşru mudur değil midir sorusudur. İşimiz, yaptıklarımız ilahî yasaya uygunsa hâkim olan örfe uygun hareket etmek tavsiye edilir. Kaldı ki insan, içinde yaşadığı toplumu yok sayamaz. Kur’an-ı Kerim şöyle bir yön tayin eder bize.
Evleneceksin, kiminle evleneceksin?
-Müşrik insanlarla, gayri meşru ilişki biçimini yaşam tarzı edinmiş insanlarla, akrabalık bağı birinci dereceden olanlarla vs. haricinde olanlarla evlenebilirsin.
-Nikâh akdi ile bir bağ kurmalı ve mehir vermelisin. (Hâkim olan örfe göre. Bunu da kültürel kodlar belirler.)
– Evlenen kişi adaleti elden bırakmamalı ve birbirinin mahremiyetini korumalıdır.
Evlilik için atılmaması gereken ve atılması gereken adımlar sayılıdır ve bunlar ‘meşru bir evliliği’ tanımlamaktadır. Bu şartlarla kurulmuş evlilikle birlikte hukuk başlamıştır. Diyelim ki nikâh akdinden sonra bir anlaşmazlık söz konusu oldu. Bu anlaşmazlık da meşru olan yollarla çözümlenmek zorunda. Kur’an-ı Kerim’e göre yüklerle mehir vermiş olsanız dahi geri alamazsınız. Diyelim ki vermek istemiyor kişi, meşru yollardan bunu elde etmesi mümkün değilse gayri meşru yollara başvuracak. Burada meşruiyet karşısında insanın duruşunu belirleyen şey ahlâkı olacaktır. Ahlâki temeli sağlam atılmamış insan için öncelik menfaati olur. Meşruluk veya değillik, bu insan için ikinci planda, belki de hiç gündemde olmayacaktır.
Meşruluk ile gayri meşruluk arasında insanın durduğu yeri belirleyen şey; teslim olduğu inançtır. İrade inanca teslim olursa, ahlâk ile de taçlandırılırsa gayri meşru olana karşı dik duruşunu koruyabilir insan.
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır. Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır.
“Önce söz vardı” diyen kadim kitabı “Oku!” diye tamamladı son kutsal kitap. Sözün ve okumanın gücüne neredeyse tüm kutsal metinlerde özel bir vurgu vardır. Bilgi edinme ve anlamaya dair ‘okuma’ eylemi bir teklif iken telkine dönüşmüş ve bizi taşıdığı yer ise insanı, toplumu, dünyayı, yaşamı, geçmişi, geleceği, iyiyi, kötüyü, varlığı, oluşu ve akışı içine alan, …
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir.
Meşru İle Gayri Meşru Olan Arasında İnsan
İnsan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak düşünen, taşınan ve tercih eden bir varlık. Akledip tercih ediyor olması onu sorumluluk sahibi kılıyor. Nihayetinde tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve hesabını vermeyi de göze alan bir varlık; insan…
Hesaba çekilmek ve tercih etmek insanın rastgele adım atamayacağının da işaretidir. Hesaba çekileceğine inanmakla keyfilik elinden alınmış oluyor. Hesabını veremeyeceği adımları atmaması gerektiğini öğrenmiş oluyor.
Bir hayvan, bir başkasının bahçesi veya bostanına girse ve zayiat verse onun için ne bir mahkeme kurulur ne de hesabı sorulabilir; kızılırsa bostanın sahibine kızılır; ‘niçin hayvanına sahip olmadın! Onun verdiği zararı karşılamalısın!’ Kaldı ki hayvan da verdiği zayiattan dolayı ızdırap çekmez.
İnsan öyle midir ya?! Kendine ait olmayan bir bostana girse ve zarar verse veya kendisinin olmayana el uzatsa suçludur; onun için bir mahkeme kurulur ve suçu oranında cezası verilir ve tenfiz edilir. Çünkü insan tercihleri, fiilleri ile insandır; sorumludur.
Her şeyden önce yeryüzündeki gayesini bulmakla ödevlidir. İlk sorumluluğu bu ödevi yapmaktır; yani kendisine karşı sorumludur. Yaşadığı dünyaya karşı sorumludur. Tüm sorumluluklar yaratıcıya karşı mesuliyetin bir süreği… Bunun için de yeryüzünde ‘halife’… Yaratıcısı Allah tarafından yeryüzünün ıslahı, hakkın ve adaletin korunması için halife… Bir geçimlilik olan dünya hayatını oyun ve eğlence kılmasın diye uyarılan bir halife…
Dünyanın bir oyun ve eğlence yeri; insanın da oyuncu, zevk ve sefa eden bir varlık olmadığı Kitab-ı Kerim’de defaatle hatırlatılmakta. İşte insanın halifeliği de; yeryüzünü imar ve yeryüzünde ıslahçılardan olarak yaşamasında, içinde yaşadığı dünyada koruyucu ve iyiliği, güzelliği yaymasında… İnsana verilen irade bu tedip ve tanzim; tebliğ ve telkin yeti ve yetkisidir.
Yeti ve yetkisi olan insanın başıboş bırakılması halinde kan dökücü bir canavara dönüşmesi ihtimaline karşı ilahî ilkeler belirlenmiştir. Bu ilkeler uygulandığında yeryüzü saadet diyarı olacaktır. Amacı yeryüzünde bir cennet kurmak olmasa da cennete giden yolu imar ve inşa etmektir. Gel gör ki kendisine bahşedilen onca yeteneğine rağmen insan, varlık gayesini unutup evrenin sahibi gibi davranmaya; ona ayak uydurmaya değil, hükmetmeye başlamış; insanlığı ifsat edecek gayri meşru alanların açılmasına öncülük eder olmuştur.
İşte insan için meşru ve gayri meşruluğun sınırı burada devreye girmektedir: Maruf olanın hâkim, münker olanın mahkûm konuma getirilmesi… Meşruluğun kaynağı burada görülebilir. Münker olanı hâkim, maruf olanı susturuyorsa insan, fiillerine ve yaptığı tüm işlerdeki meşruluğuna gölge düşürmüştür. Bu yaptıklarına yasa dahi eşlik ediyor olabilir, fark etmez. Bir münkerin yasal alanda olumlu karşılık bulması, yani kabul görmesi onu meşru konumuna taşımaya yetmez.
Bu temel ilkeyle bir şeyin meşruiyeti artık neye göre belirlenecek ve dahi nasıl tercih edilecektir? Meşruluğun sınırlarını belirleyen de Allah’tır.
Pek hoş bir ifade olmasa da Tanrılığa yeltenmesi, kendi esaretini ilan etmesi, kendi zindanında müebbete mahkûm olmasıdır. Ne demek istiyoruz? İnsan nasıl olur da kendisinin esiri olabilir veya insan kendi zindanını nasıl kurar? Sınırlarını ve sınırlılıklarını unutan insan, nerede durması ne ile ve ne kadarla yetinmesi gerektiğinin ölçüsünü kaybettiği vakit insan, kendi çevresini ören tırtıl gibi sonunu getirecek zindanını örmeye başlar.
Meşruluğu maruf ve münker üzerinden düşünmüştür. Nedir maruf ve münker? Maruf ve münker, hiçbir dine ait olmayan, ‘kimliksiz’ iki kavram mıdır?
Bir iş için adım attığında insan, yaptığı işin doğruluğu veya yanlışlığını neye göre belirleyecektir? Allah’ın emirleri, toplumun an’aneleri ve kültürün etkisi…
Marufu insanın tercih ettiği inanç belirler, aynı şekilde münkeri de. Maruf ve münker, Allah’ın insana dair koyduğu her türlü ‘ilahî yasa’dır, denebilir.
Yaptığım iş ilahî yasaya uygun mudur, değil midir? İlahî yasayla uyumlu mudur değil midir? Yani bu soru; yaptığım iş Allah katında meşru mudur değil midir sorusudur. İşimiz, yaptıklarımız ilahî yasaya uygunsa hâkim olan örfe uygun hareket etmek tavsiye edilir. Kaldı ki insan, içinde yaşadığı toplumu yok sayamaz. Kur’an-ı Kerim şöyle bir yön tayin eder bize.
Evleneceksin, kiminle evleneceksin?
-Müşrik insanlarla, gayri meşru ilişki biçimini yaşam tarzı edinmiş insanlarla, akrabalık bağı birinci dereceden olanlarla vs. haricinde olanlarla evlenebilirsin.
-Nikâh akdi ile bir bağ kurmalı ve mehir vermelisin. (Hâkim olan örfe göre. Bunu da kültürel kodlar belirler.)
– Evlenen kişi adaleti elden bırakmamalı ve birbirinin mahremiyetini korumalıdır.
Evlilik için atılmaması gereken ve atılması gereken adımlar sayılıdır ve bunlar ‘meşru bir evliliği’ tanımlamaktadır. Bu şartlarla kurulmuş evlilikle birlikte hukuk başlamıştır. Diyelim ki nikâh akdinden sonra bir anlaşmazlık söz konusu oldu. Bu anlaşmazlık da meşru olan yollarla çözümlenmek zorunda. Kur’an-ı Kerim’e göre yüklerle mehir vermiş olsanız dahi geri alamazsınız. Diyelim ki vermek istemiyor kişi, meşru yollardan bunu elde etmesi mümkün değilse gayri meşru yollara başvuracak. Burada meşruiyet karşısında insanın duruşunu belirleyen şey ahlâkı olacaktır. Ahlâki temeli sağlam atılmamış insan için öncelik menfaati olur. Meşruluk veya değillik, bu insan için ikinci planda, belki de hiç gündemde olmayacaktır.
Meşruluk ile gayri meşruluk arasında insanın durduğu yeri belirleyen şey; teslim olduğu inançtır. İrade inanca teslim olursa, ahlâk ile de taçlandırılırsa gayri meşru olana karşı dik duruşunu koruyabilir insan.
İlgili Yazılar
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Gazze ya da Acının Onmaz Hali
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Mekânın İmkânı
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır. Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır.
Kitabın Sosyal Medya ile İmtihanı
“Önce söz vardı” diyen kadim kitabı “Oku!” diye tamamladı son kutsal kitap. Sözün ve okumanın gücüne neredeyse tüm kutsal metinlerde özel bir vurgu vardır. Bilgi edinme ve anlamaya dair ‘okuma’ eylemi bir teklif iken telkine dönüşmüş ve bizi taşıdığı yer ise insanı, toplumu, dünyayı, yaşamı, geçmişi, geleceği, iyiyi, kötüyü, varlığı, oluşu ve akışı içine alan, …
Eleştiriye Dair
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir.