İnsana Yön Veren Değerler Bayram Karaçor – Beyan Yayınları
“Özelikle Kur’an ile ilgili olarak Müslümanların -okumamak için- bahaneleri; ‘Kur’an’ın anlaşılamayacağı’ şeklinde olmuştur. Önemli başka bir tartışma da, ‘Akıl, nakil çatışması’ üzerindedir. Ne anlaşılamama ne de çatışma konusu; Kur’an’dan kaynaklanan sorunlar değildir. Akıl; kavrama sınırları içinde gerekli çalışmayla anlayabilir. Üzücü olan bu tür tartışmaların Müslümanlar tarafından yapılmış olmasıdır. Hiçbir Yahudi veya Hıristiyan’ın Kur’an’ın anlaşılamayacağı üzerine bir tezi yoktur. Açık anlaşılabilir bir kitap olduğu birçok kez ayetlerde vurgulanmış olmasına rağmen böyle bir söylemin değeri yoktur. Herkes dönüp kendi aklına bakmalıdır. Akıl, vahyin karşıtı değildir. Tamamlayıcısı, delili, kaynağı da değildir. Kendisini çalıştıran, bilgilendiren, ona ayrıştırma kabiliyeti veren kaynaktır vahiy. Ekonomik ve siyasal hareketler içinde, aklın mantığını ve zekâsını maksimum düzeyde kullananların kendi kusurlu davranışlarını Kur’an’a yamamaya hakları yoktur.”
İnsanın yaratılışından öte dünyaya göçüne kadarki dini, felsefi, ekonomik, toplumsal ve bireysel yaşamını ‘Müslüman’ bir birey olarak kendi perspektifiyle değerlendiriyor Bayram Karaçor, yayınlanan ilk kitabında. Karaçor’a göre İnsana verili olan ya da sonradan kendi aklı inkişafınca yarattığı her şey kendisine müspet veya menfi bir şekilde yön veren değerlerdir. Söz gelimi fıtrat, akıl ve vahiy Allah’ın insana verdiği en önemli değerler iken, Batı aklının üretimi olan; kapitalizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasi, Darwinizm ise müspet değerleri kirleten, yozlaştıran ve tehdit eden menfi değerlerdir. Yazara göre Müslümanların içinde bulundukları çıkmazın en önemli sebepleri ise Müslümanların; eleştiriden, sorgulamaktan, aklını doğru kullanmaktan uzaklaşıp, liberalizmin bireyselleştirici rüzgârına kapılmaları, Sosyalizm, Hegelizm ve Ateizm gibi Batılı ideolojiler ile akıllarını bulandırmaları ve kapitalizmin şehvetine dalmalarıdır.
Hayatın Trajik Duygusu Miguel De Unamuno, Divan Kitap
“Akıl yoluyla değil, ancak aşk ve ıstırap yoluyla biz varabiliriz yaşayan Tanrı’ya, insanca Tanrı’ya. Akıl daha ziyade O’ndan uzaklaştırır bizi. Sonradan O’nu sevebilelim diye önceden bilemeyiz O’nu; O’nu sevmekle, özlem duymakla O’na, O’nu arzu etmekle başlamalıyız, bilmeden önce O’nu. Tanrı bilgisi Tanrı sevgisinden doğar ve bu bilgide ussal az şey vardır ya da hiç yoktur. Çünkü Tanrı tanımlanamaz. O’nu tanımlamayı istemek, O’nu zihnimizin sınırları içinde tutmayı istemek demektir, yani öldürmek demektir O’nu. Tanımlamaya kalkışır kalkışmaz O’nu, işte karşımıza çıkan hiçliktir.”
Avrupa’da olgucu (pozitivist) akıma karşı olmanın moda olduğu bir dönemde yetişen varoluşçu filozof Unamuno’nun felsefesinin temeli ve bu kitabında olduğu gibi tüm kitaplarının ana konusu, insanın inanıp inanmama problemidir. Tanrıtanımazlar bir çeşit; Tanrının var olduğuna inanmama öfkesi ile Tanrıyı kişisel düşman kabul etmişlerdir, diyen Unamuno’ya Cehennem, hiçlik kadar korku vermez. O’na göre insan ruhunun ebedilik istenci Tanrı’nın varlığının delilidir ve ebedi olmayan hiçbir şey ise gerçek değildir. Ve Tanrıyı (ebedi olanı) bilmenin tek yolu sonlu olan akıl değil ancak sonsuz olan duygular ile mümkündür. Çünkü akli olan her şey hayati olanın karşıtıdır, bu ise hayatın trajik duygusunun temelidir. Olaya hangi yönden bakılırsa bakılsın, her zaman aklın bireysel ölümsüzlük arzumuzla karşı karşıya geldiği ve ters düştüğü sonucuna varırız. Yaşama anlamını veren ölümdür ve insanın doğumu tıpkı ölümü gibi iradesi dışındadır. Peki, var olmuş olmanın sonuçları neler olabilir? İnsan neden var olmuştur? Nereden gelmiş nereye gidecektir? Var olmanın anlamı ancak varlığın algılanmasına ve bilinmesine bağlıdır. Ve insan hayatının anlamı, insanın bir takım sınırlı amaçlarıyla değerlendirilemez. Hayat, ancak Tanrı ile insan arasındaki ilişkiden hareketle anlam kazanır.
“1492 yılında, Cristopher Columbus’un gerçekleştirdiği tarihi seyahati Avrupa için yeni, şaşırtıcı bir dönem başlatmış, okyanus ötesindeki halklar için de benzeri görülmemiş bir baskı çağının habercisi olmuştu. 1492 yılında başlayan seyahatler, büyük bir yalanı onaylamayla, dahası onu meşrulaştırmayla sonuçlandı. Bunlar Avrupa’nın Yunan düşüncesine olan entelektüel borcunun bir fonksiyonuydu. Ve klasik Yunan trajedisi gibi, sonuçları kan gölü ve insan acısıyla dolu bir acımasızlık oldu. Bizler hala 1492 tarihini yaşamaktayız. 500 yıl önce farkına varılmayan ve görülmeyen olasılıkları, insanlığın gelecek 500 yılı üzerine yansıması için, yeniden gözden geçirilmelidir.”
‘Barbaroi’ kelimesinden gelen barbar; geveze, boşboğaz ya da Yunanca konuşamayan kişi olarak tercüme ediliyor. Dil aklın aracı olarak kabul edildiğinden dolayı barbar aklı gelişmemiş, mantıklı hareket edemeyen, iyi düşünemeyen, tutkularını kontrol edemeyen kişi anlamına geliyordu. Ötekiliğin Yunan tarihindeki başkarakteri Homer’in Odysey adlı eserindeki tek gözlü, devdir. Yunanlılar kendilerinden olmayan, öteki halkları; ucube varlıklar, pigme, köpek başlı insan, tek gözlü insan, satir, sentor gibi yaratıklara benzetmişlerdir ki bu, Grek normunun tavır ve yaşam tarzı farklılıklarının direkt sonucudur. İngiliz krallığı 1482’de denizci John Cabot’a Hıristiyanlara yabancı olan, kâfir ve imansız her kim olursa ülkelerini fethetme yetkisi veren beratı onaylamıştı bile. 1492’de ise Columbus ilk yolculuğuna çıkmadan 3 ay önce, Granada üzerindeki son sefer kazanılmış ve Müslümanlar 800 yılın sonunda İspanya’dan tamamen temizlenmişti, İspanya yeniden fethedilmiş, İspanyollar ve Avrupa için yeni bir başlangıç yapılmıştı. Sonuçta yapılacak şey çok basittir; vahşi adam ya medenileşmek ya da medeniyete kurban edilmek zorundadır. Dolayısıyla Columbus’un torunları, her yerde bütün insanların insani niteliğini yükseltmek için kolonicilik ve emperyalizm kurumlarını kullanmak zorundadır!
Arap Hâkimiyeti, Şia Ve Mesih Akideleri Gerlof Van Vloten, Otto Yayınları
“Hıristiyanlık, asırlarca süren üzüntü ve zulümlerden sonra ancak zafer kazanabildiği halde, İslam, bilâkis aşağı yukarı on iki sene sonunda, zulüm görmeye değil, fakat fethe âmade bir halkın bütünü tarafından benimsenmiştir. Ve Hıristiyanlık, kendi mühtedilerini yüksek medeniyet sâhibi milletler arasında bulmuşken, Mekkeli Peygamber’in akidelerini kabul eden Araplar, henüz göçebeliğin üstüne çıkabilmiş değillerdi. Şüphesiz İslam ordusunda şehir adabına sahip kabileler vardı; Fakat biliyoruz ki çöl zihniyeti, göçebe ahlakı, ne şehirlerde, ne de yerleşik Araplarda tamamen kaybolmuş değildi.”
Kitabında Emevilerin yıkılışını hazırlayan nedenleri inceleyen Geçen asrın en önemli müsteşriklerinden Vloten’e göre bazı sahabiler haksız servetlere, saraylara ve arazilere sahiplerdi, gazveler dini propaganda arzusundan çok şeflerin açgözlülüğünden kaynaklanıyordu, hatta sadece şefler değil, basit vergi memurları dahi haksız kazançlar sağlayıp zenginleşiyorlardı. Ancak kitabın mütercimi Said Hatipoğlu, Voten’in bu iddialarını şöyle tenkit ediyor: İslam ahlâkını içine sindirmemiş birkaç vergi tahsildarının bu kabil muamelelerine karşı, başta Halifeler ve bütün İslam âlimleri karşı çıkmıştır. Vloten’e göre Mesih inancı ilk olarak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklı olsa da, hicretin ilk asrında Arap hüviyeti almış ve bazen kaynağı meçhul gayb haberleri şeklinde, bazen de müellifleri veya ravileri mühtedi olan rivayetler ile ümmete takdim edilmiştir. Emevilerin son günlerinde mehdinin gelişine bağlı kılınmış saadet hükümranlığı Emevilerin bölünmelerinin teşvikçi olduğu ve Mudar ile Kahtan nesillerinin karşılıklı nefretiyle beslenen dâhili harb, Suriye’yi kasıp kavuruyordu. Sadece Suriye garnizonları hanedana sadık kalıyorlardı, fakat muhafazakâr Araplar, her yerde hükümetin düşmanlarına meylediyorlar. Peygamber’in mirası, Ebu Bekir ve Ömer’in eseri yıkılmaya hazır görünüyordu.
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
Kitap Seçkisi
İnsana Yön Veren Değerler Bayram Karaçor – Beyan Yayınları
“Özelikle Kur’an ile ilgili olarak Müslümanların -okumamak için- bahaneleri; ‘Kur’an’ın anlaşılamayacağı’ şeklinde olmuştur. Önemli başka bir tartışma da, ‘Akıl, nakil çatışması’ üzerindedir. Ne anlaşılamama ne de çatışma konusu; Kur’an’dan kaynaklanan sorunlar değildir. Akıl; kavrama sınırları içinde gerekli çalışmayla anlayabilir. Üzücü olan bu tür tartışmaların Müslümanlar tarafından yapılmış olmasıdır. Hiçbir Yahudi veya Hıristiyan’ın Kur’an’ın anlaşılamayacağı üzerine bir tezi yoktur. Açık anlaşılabilir bir kitap olduğu birçok kez ayetlerde vurgulanmış olmasına rağmen böyle bir söylemin değeri yoktur. Herkes dönüp kendi aklına bakmalıdır. Akıl, vahyin karşıtı değildir. Tamamlayıcısı, delili, kaynağı da değildir. Kendisini çalıştıran, bilgilendiren, ona ayrıştırma kabiliyeti veren kaynaktır vahiy. Ekonomik ve siyasal hareketler içinde, aklın mantığını ve zekâsını maksimum düzeyde kullananların kendi kusurlu davranışlarını Kur’an’a yamamaya hakları yoktur.”
İnsanın yaratılışından öte dünyaya göçüne kadarki dini, felsefi, ekonomik, toplumsal ve bireysel yaşamını ‘Müslüman’ bir birey olarak kendi perspektifiyle değerlendiriyor Bayram Karaçor, yayınlanan ilk kitabında. Karaçor’a göre İnsana verili olan ya da sonradan kendi aklı inkişafınca yarattığı her şey kendisine müspet veya menfi bir şekilde yön veren değerlerdir. Söz gelimi fıtrat, akıl ve vahiy Allah’ın insana verdiği en önemli değerler iken, Batı aklının üretimi olan; kapitalizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasi, Darwinizm ise müspet değerleri kirleten, yozlaştıran ve tehdit eden menfi değerlerdir. Yazara göre Müslümanların içinde bulundukları çıkmazın en önemli sebepleri ise Müslümanların; eleştiriden, sorgulamaktan, aklını doğru kullanmaktan uzaklaşıp, liberalizmin bireyselleştirici rüzgârına kapılmaları, Sosyalizm, Hegelizm ve Ateizm gibi Batılı ideolojiler ile akıllarını bulandırmaları ve kapitalizmin şehvetine dalmalarıdır.
Hayatın Trajik Duygusu Miguel De Unamuno, Divan Kitap
“Akıl yoluyla değil, ancak aşk ve ıstırap yoluyla biz varabiliriz yaşayan Tanrı’ya, insanca Tanrı’ya. Akıl daha ziyade O’ndan uzaklaştırır bizi. Sonradan O’nu sevebilelim diye önceden bilemeyiz O’nu; O’nu sevmekle, özlem duymakla O’na, O’nu arzu etmekle başlamalıyız, bilmeden önce O’nu. Tanrı bilgisi Tanrı sevgisinden doğar ve bu bilgide ussal az şey vardır ya da hiç yoktur. Çünkü Tanrı tanımlanamaz. O’nu tanımlamayı istemek, O’nu zihnimizin sınırları içinde tutmayı istemek demektir, yani öldürmek demektir O’nu. Tanımlamaya kalkışır kalkışmaz O’nu, işte karşımıza çıkan hiçliktir.”
Avrupa’da olgucu (pozitivist) akıma karşı olmanın moda olduğu bir dönemde yetişen varoluşçu filozof Unamuno’nun felsefesinin temeli ve bu kitabında olduğu gibi tüm kitaplarının ana konusu, insanın inanıp inanmama problemidir. Tanrıtanımazlar bir çeşit; Tanrının var olduğuna inanmama öfkesi ile Tanrıyı kişisel düşman kabul etmişlerdir, diyen Unamuno’ya Cehennem, hiçlik kadar korku vermez. O’na göre insan ruhunun ebedilik istenci Tanrı’nın varlığının delilidir ve ebedi olmayan hiçbir şey ise gerçek değildir. Ve Tanrıyı (ebedi olanı) bilmenin tek yolu sonlu olan akıl değil ancak sonsuz olan duygular ile mümkündür. Çünkü akli olan her şey hayati olanın karşıtıdır, bu ise hayatın trajik duygusunun temelidir. Olaya hangi yönden bakılırsa bakılsın, her zaman aklın bireysel ölümsüzlük arzumuzla karşı karşıya geldiği ve ters düştüğü sonucuna varırız. Yaşama anlamını veren ölümdür ve insanın doğumu tıpkı ölümü gibi iradesi dışındadır. Peki, var olmuş olmanın sonuçları neler olabilir? İnsan neden var olmuştur? Nereden gelmiş nereye gidecektir? Var olmanın anlamı ancak varlığın algılanmasına ve bilinmesine bağlıdır. Ve insan hayatının anlamı, insanın bir takım sınırlı amaçlarıyla değerlendirilemez. Hayat, ancak Tanrı ile insan arasındaki ilişkiden hareketle anlam kazanır.
Barbar Denen Ötekiler Zia Sardar – Ashis Nandy – Merryl Wyn Davies, İz Yayıncılık
“1492 yılında, Cristopher Columbus’un gerçekleştirdiği tarihi seyahati Avrupa için yeni, şaşırtıcı bir dönem başlatmış, okyanus ötesindeki halklar için de benzeri görülmemiş bir baskı çağının habercisi olmuştu. 1492 yılında başlayan seyahatler, büyük bir yalanı onaylamayla, dahası onu meşrulaştırmayla sonuçlandı. Bunlar Avrupa’nın Yunan düşüncesine olan entelektüel borcunun bir fonksiyonuydu. Ve klasik Yunan trajedisi gibi, sonuçları kan gölü ve insan acısıyla dolu bir acımasızlık oldu. Bizler hala 1492 tarihini yaşamaktayız. 500 yıl önce farkına varılmayan ve görülmeyen olasılıkları, insanlığın gelecek 500 yılı üzerine yansıması için, yeniden gözden geçirilmelidir.”
‘Barbaroi’ kelimesinden gelen barbar; geveze, boşboğaz ya da Yunanca konuşamayan kişi olarak tercüme ediliyor. Dil aklın aracı olarak kabul edildiğinden dolayı barbar aklı gelişmemiş, mantıklı hareket edemeyen, iyi düşünemeyen, tutkularını kontrol edemeyen kişi anlamına geliyordu. Ötekiliğin Yunan tarihindeki başkarakteri Homer’in Odysey adlı eserindeki tek gözlü, devdir. Yunanlılar kendilerinden olmayan, öteki halkları; ucube varlıklar, pigme, köpek başlı insan, tek gözlü insan, satir, sentor gibi yaratıklara benzetmişlerdir ki bu, Grek normunun tavır ve yaşam tarzı farklılıklarının direkt sonucudur. İngiliz krallığı 1482’de denizci John Cabot’a Hıristiyanlara yabancı olan, kâfir ve imansız her kim olursa ülkelerini fethetme yetkisi veren beratı onaylamıştı bile. 1492’de ise Columbus ilk yolculuğuna çıkmadan 3 ay önce, Granada üzerindeki son sefer kazanılmış ve Müslümanlar 800 yılın sonunda İspanya’dan tamamen temizlenmişti, İspanya yeniden fethedilmiş, İspanyollar ve Avrupa için yeni bir başlangıç yapılmıştı. Sonuçta yapılacak şey çok basittir; vahşi adam ya medenileşmek ya da medeniyete kurban edilmek zorundadır. Dolayısıyla Columbus’un torunları, her yerde bütün insanların insani niteliğini yükseltmek için kolonicilik ve emperyalizm kurumlarını kullanmak zorundadır!
Arap Hâkimiyeti, Şia Ve Mesih Akideleri Gerlof Van Vloten, Otto Yayınları
“Hıristiyanlık, asırlarca süren üzüntü ve zulümlerden sonra ancak zafer kazanabildiği halde, İslam, bilâkis aşağı yukarı on iki sene sonunda, zulüm görmeye değil, fakat fethe âmade bir halkın bütünü tarafından benimsenmiştir. Ve Hıristiyanlık, kendi mühtedilerini yüksek medeniyet sâhibi milletler arasında bulmuşken, Mekkeli Peygamber’in akidelerini kabul eden Araplar, henüz göçebeliğin üstüne çıkabilmiş değillerdi. Şüphesiz İslam ordusunda şehir adabına sahip kabileler vardı; Fakat biliyoruz ki çöl zihniyeti, göçebe ahlakı, ne şehirlerde, ne de yerleşik Araplarda tamamen kaybolmuş değildi.”
Kitabında Emevilerin yıkılışını hazırlayan nedenleri inceleyen Geçen asrın en önemli müsteşriklerinden Vloten’e göre bazı sahabiler haksız servetlere, saraylara ve arazilere sahiplerdi, gazveler dini propaganda arzusundan çok şeflerin açgözlülüğünden kaynaklanıyordu, hatta sadece şefler değil, basit vergi memurları dahi haksız kazançlar sağlayıp zenginleşiyorlardı. Ancak kitabın mütercimi Said Hatipoğlu, Voten’in bu iddialarını şöyle tenkit ediyor: İslam ahlâkını içine sindirmemiş birkaç vergi tahsildarının bu kabil muamelelerine karşı, başta Halifeler ve bütün İslam âlimleri karşı çıkmıştır. Vloten’e göre Mesih inancı ilk olarak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklı olsa da, hicretin ilk asrında Arap hüviyeti almış ve bazen kaynağı meçhul gayb haberleri şeklinde, bazen de müellifleri veya ravileri mühtedi olan rivayetler ile ümmete takdim edilmiştir. Emevilerin son günlerinde mehdinin gelişine bağlı kılınmış saadet hükümranlığı Emevilerin bölünmelerinin teşvikçi olduğu ve Mudar ile Kahtan nesillerinin karşılıklı nefretiyle beslenen dâhili harb, Suriye’yi kasıp kavuruyordu. Sadece Suriye garnizonları hanedana sadık kalıyorlardı, fakat muhafazakâr Araplar, her yerde hükümetin düşmanlarına meylediyorlar. Peygamber’in mirası, Ebu Bekir ve Ömer’in eseri yıkılmaya hazır görünüyordu.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
Kitap Seçkisi
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
Kitap Seçkisi
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
Kitap Seçkisi
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Kitap Seçkisi
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.