Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor… Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz. Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat çarptı gözüme; “oyuncu anne” lakaplı hanımlardan birine “Nene Hatun, Kara Fatma, Ayşe Hanım” demiş ve “size bakınca aklıma gelen” diye de eklemiş takipçisi olan hanım.
Mübalağa etmiş etmesine de benim takıldığım, aklımı meşgul eden; biz kadınlar neden anneliğin bile ambalajlı olanını talep eder olduk? Aklımızı kullanmak yerine birilerinin çıkıp “hadi bugün çocuğunla oyun oyna” diyerek annelik sattıkları bu pazarda neden altını pula verdik, veriyoruz?
Yeni ve kurtarıcı fikirler edindiğimizi sanarak belediyelerin kültür merkezlerinde oturup cici annelik dersleri alıyoruz fakat baktığımızda, bu oyuncu hanımların bir noktadan sonra söyledikleri yeni bir şeyleri yok. Çünkü tecrübi bilgi değil edindiklerimiz. Tüketime dayalı, konforlu ve modern fikirlere dini eğitim serpiştirmek sureti ile bu sezon da aynı lakırdılarla boy gösterecekler. Yeni sezonda değişen şeyler yok mu? Elbette var, takip edenlerin de bildiği üzere ‘oyuncu, filmci, doğal, akademik vb annelerin’ ortak noktası kısa sürede iyi ve yeni bir eve çıkabilmiş olmaları…
Güzel günler görecekleri yuvalar olsun, kimsenin malını mevzu eden bir yazı değil elbette bu. “Fakat kadınlar olarak kendi kölelerimizi yarattık.” Örnek alma yetimizi öldürdük. Artık örnek bir annesi yok hiçbirimizin. Ciddi akademik sorunları olan, pedagojiden mahrum kitaplar milyon baskı sattı sayemizde. Tüm bunlara biz sebep olduk. Çünkü iki göz odaya sığdığımız, güvenle büyüdüğümüz hayatımız bir anda geçersiz sayıldı.
‘Oyuncu anne’ler ikea mağazasından canlı yayınla bize organizer reklamları yapınca hemen ertesi gün bütün kadınlar böyle dekorasyonların peşine düştük.
Bilmem kaç bölmeli oyuncak kutusu! Evimizi, eşyalarımızı ele geçirdiler. Birinin ipek şalı mest etti bizi, diğerinin köy evi.
Doğal bebe bisküvisi yapmayı öğrettiler bize. Ama bunun için #janjan mutfağı takip etmek zorunda kaldık.
Hadi onu takip ettik, bu sefer de #pembiş saklama kavanoz dükkânına etiketlendik. Çünkü böyle ambalajlı olmak zorundaydık. Çünkü oyuncu anneler bize bunu sattılar. Peki, tüm bunları çocuklarımız için mi yaptık? Çocuğumuza anlatacağımız masalları bu nedenle mi ele geçirdiler?
Her birini sosyal medya hesaplarından saatlerce takip ederken, çocuklarımızı bunun için mi beklettik? Elbette hayır…
Kendimize uğraş bulmuştuk. Sunuma hazır olmanın hazzı ile kaydediyorduk her anı. Ve hoşumuza gidiyordu çünkü böyle bir pazarda tezgâh açmak. Çünkü artık mutfaktan yayın yapabilir olduk falanca arkadaşımıza. Prestijimizi artıran o markanın oyuncak kutularını doldurma aktivitesi elbette beğeni ve takipçi kazandıracaktı bize. ‘Görünmek’ ‘olmak’tan çok daha kolay ve keyifliydi. Çünkü sadece çocuğumuzun gözüne bakarak, yüreğine fısıldamak çok cılızdı artık. Ve ne yazık ki oyuncu anne, çıktığı kürsünün hakkını verecek olan cümleyi kurmaktan vazgeçmişti zaten!
“Analığa” talip olmak neydi? İki göz bir yuvanın anası olmak, gösterişten ve israftan uzak, mahremiyetin korunduğu o evin kurucusu olmak neydi?
Aksine imrendiren, kıskandıran ve diğer annelere kendini kötü hissettiren bir sahneye dönen evler hızla çoğalırken, hasar gözümüze görünmedi. Hâlbuki tüm bunlar bizim hayatımızın damarlarını kesiyordu birer birer, fark etmedik.
Analarımızın tek dolapta döndürdüğü o müstağnilikten kesildik. Bir kap yemek ikram edebilmenin doygunluğundan kesildik. İbadetin güzelliğine mani ev ve kılık kıyafetlerle bilinmedik bir tarihi yaşıyor, bir yandan da bilinçsizce şehirlerarası seminerlere koşan bu annelerin, uçakta fast food yemek fotoğraflarını coşkuyla alkışlıyorduk. Çünkü enerji depolayan, hayat dolu bir anneydi bize yutturulan. Oradan da başka şehre uçacak, bize selam edecek ve “Hanımlar, eve gidince bir leğene su doldurun ve bakın bakalım çocuklar yüzebilen hayvanları seçebiliyor muuuuu?” diyerek harika fikirler verecektiler. Kabiliyetlerimiz, meziyet ve melekelerimiz hatta aklımız, idrakimiz, çocuğumuzu tanıma maharetimiz, üzeri tozlu ve kullanılmayarak tavan arasına atılmış bir eşyadan farksızdı. Çünkü bizler üretmek yerine satın almayı anneliğimize daha çok yakıştırır olmuştuk.
Tekrar altını çizerek söylemeliyim ki fikir almak, fikir edinmek, çok zengin ve ayrı bir durum. Bunu söylemiyorum. Oyuncu annelerin fikirlerine bir kere daha bakın derim bunu anlamak için. Fakat başta da değindiğim gibi son zamanlarda bu ‘oyuncu anneler’de yeni ev telaşı var. E tabiî, günde iki şehre uçup seminer vermenin mükâfatı.
Biz de taşınma kolilerinin yeni oyunlarını izliyoruz. Taşınırkenki sabırlı anneyi… Biz onları izlerken çocuklarımızın da bizi izlediğini unutarak, kolilerini ve yeni evini bekletip bize seminer vermek için koşan o anneyi bir kere daha alkışlıyoruz. Her alkış yeni bir tezgâh doğuruyor.
Sancı çekmiyoruz. Her şeye sezaryen çözümlerle müdahale ediyoruz.
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz . Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını anlamak, araştırmak gerekmektedir.
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Adalet ve edebiyat arasında bağ kurmak bir bakıma yersiz. Her iki kavramın da hayatı inşa edici yönü son derece açıktır. İnşa edici unsurların çelişki arz etmesi, nihayetinde beklenilmez. Bu cihetle iki kavram arasında doğrudan bir ilinti kurmaktan önce temel teşkil edici yapıya işaret edilmesi gerekir. Bu, insana daha geniş bir perspektif sunar. Bütünlük ve tutarlılık hissi kazandırır. Lakin yine de iş, inceleme ve eleştiriye gelince muhtemel ilişkilerin gözler önüne serilmesi ve somut karşılıkların sunulması icap eder.
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Oyun
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…
Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz.
Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat çarptı gözüme; “oyuncu anne” lakaplı hanımlardan birine “Nene Hatun, Kara Fatma, Ayşe Hanım” demiş ve “size bakınca aklıma gelen” diye de eklemiş takipçisi olan hanım.
Mübalağa etmiş etmesine de benim takıldığım, aklımı meşgul eden; biz kadınlar neden anneliğin bile ambalajlı olanını talep eder olduk? Aklımızı kullanmak yerine birilerinin çıkıp “hadi bugün çocuğunla oyun oyna” diyerek annelik sattıkları bu pazarda neden altını pula verdik, veriyoruz?
Yeni ve kurtarıcı fikirler edindiğimizi sanarak belediyelerin kültür merkezlerinde oturup cici annelik dersleri alıyoruz fakat baktığımızda, bu oyuncu hanımların bir noktadan sonra söyledikleri yeni bir şeyleri yok. Çünkü tecrübi bilgi değil edindiklerimiz. Tüketime dayalı, konforlu ve modern fikirlere dini eğitim serpiştirmek sureti ile bu sezon da aynı lakırdılarla boy gösterecekler. Yeni sezonda değişen şeyler yok mu? Elbette var, takip edenlerin de bildiği üzere ‘oyuncu, filmci, doğal, akademik vb annelerin’ ortak noktası kısa sürede iyi ve yeni bir eve çıkabilmiş olmaları…
Güzel günler görecekleri yuvalar olsun, kimsenin malını mevzu eden bir yazı değil elbette bu. “Fakat kadınlar olarak kendi kölelerimizi yarattık.” Örnek alma yetimizi öldürdük. Artık örnek bir annesi yok hiçbirimizin. Ciddi akademik sorunları olan, pedagojiden mahrum kitaplar milyon baskı sattı sayemizde. Tüm bunlara biz sebep olduk. Çünkü iki göz odaya sığdığımız, güvenle büyüdüğümüz hayatımız bir anda geçersiz sayıldı.
‘Oyuncu anne’ler ikea mağazasından canlı yayınla bize organizer reklamları yapınca hemen ertesi gün bütün kadınlar böyle dekorasyonların peşine düştük.
Bilmem kaç bölmeli oyuncak kutusu! Evimizi, eşyalarımızı ele geçirdiler. Birinin ipek şalı mest etti bizi, diğerinin köy evi.
Doğal bebe bisküvisi yapmayı öğrettiler bize. Ama bunun için #janjan mutfağı takip etmek
zorunda kaldık.
Hadi onu takip ettik, bu sefer de #pembiş saklama kavanoz dükkânına etiketlendik. Çünkü böyle ambalajlı olmak zorundaydık. Çünkü oyuncu anneler bize bunu sattılar.
Peki, tüm bunları çocuklarımız için mi yaptık? Çocuğumuza anlatacağımız masalları bu nedenle mi ele geçirdiler?
Her birini sosyal medya hesaplarından saatlerce takip ederken, çocuklarımızı bunun için mi beklettik? Elbette hayır…
Kendimize uğraş bulmuştuk. Sunuma hazır olmanın hazzı ile kaydediyorduk her anı. Ve hoşumuza gidiyordu çünkü böyle bir pazarda tezgâh açmak. Çünkü artık mutfaktan yayın yapabilir olduk falanca arkadaşımıza. Prestijimizi artıran o markanın oyuncak kutularını doldurma aktivitesi elbette beğeni ve takipçi kazandıracaktı bize. ‘Görünmek’ ‘olmak’tan çok daha kolay ve keyifliydi. Çünkü sadece çocuğumuzun gözüne bakarak, yüreğine fısıldamak çok cılızdı artık. Ve ne yazık ki oyuncu anne, çıktığı kürsünün hakkını verecek olan cümleyi kurmaktan vazgeçmişti zaten!
“Analığa” talip olmak neydi? İki göz bir yuvanın anası olmak, gösterişten ve israftan uzak, mahremiyetin korunduğu o evin kurucusu olmak neydi?
Aksine imrendiren, kıskandıran ve diğer annelere kendini kötü hissettiren bir sahneye dönen evler hızla çoğalırken, hasar gözümüze görünmedi. Hâlbuki tüm bunlar bizim hayatımızın damarlarını kesiyordu birer birer, fark etmedik.
Analarımızın tek dolapta döndürdüğü o müstağnilikten kesildik. Bir kap yemek ikram edebilmenin doygunluğundan kesildik. İbadetin güzelliğine mani ev ve kılık kıyafetlerle bilinmedik bir tarihi yaşıyor, bir yandan da bilinçsizce şehirlerarası seminerlere koşan bu annelerin, uçakta fast food yemek fotoğraflarını coşkuyla alkışlıyorduk. Çünkü enerji depolayan, hayat dolu bir anneydi bize yutturulan. Oradan da başka şehre uçacak, bize selam edecek ve “Hanımlar, eve gidince bir leğene su doldurun ve bakın bakalım çocuklar yüzebilen hayvanları seçebiliyor muuuuu?” diyerek harika fikirler verecektiler. Kabiliyetlerimiz, meziyet ve melekelerimiz hatta aklımız, idrakimiz, çocuğumuzu tanıma maharetimiz, üzeri tozlu ve kullanılmayarak tavan arasına atılmış bir eşyadan farksızdı. Çünkü bizler üretmek yerine satın almayı anneliğimize daha çok yakıştırır olmuştuk.
Tekrar altını çizerek söylemeliyim ki fikir almak, fikir edinmek, çok zengin ve ayrı bir durum. Bunu söylemiyorum. Oyuncu annelerin fikirlerine bir kere daha bakın derim bunu anlamak için. Fakat başta da değindiğim gibi son zamanlarda bu ‘oyuncu anneler’de yeni ev telaşı var. E tabiî, günde iki şehre uçup seminer vermenin mükâfatı.
Biz de taşınma kolilerinin yeni oyunlarını izliyoruz. Taşınırkenki sabırlı anneyi… Biz onları izlerken çocuklarımızın da bizi izlediğini unutarak, kolilerini ve yeni evini bekletip bize seminer vermek için koşan o anneyi bir kere daha alkışlıyoruz. Her alkış yeni bir tezgâh doğuruyor.
Sancı çekmiyoruz. Her şeye sezaryen çözümlerle müdahale ediyoruz.
İlgili Yazılar
Tuz Basılan
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Wall-E& Kutu
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz . Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını anlamak, araştırmak gerekmektedir.
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Ahmet Örs’ün Öykülerinde “Edebiyatın Asıl Damarı” / Hak ve Adalet Arayışı
Adalet ve edebiyat arasında bağ kurmak bir bakıma yersiz. Her iki kavramın da hayatı inşa edici yönü son derece açıktır. İnşa edici unsurların çelişki arz etmesi, nihayetinde beklenilmez. Bu cihetle iki kavram arasında doğrudan bir ilinti kurmaktan önce temel teşkil edici yapıya işaret edilmesi gerekir. Bu, insana daha geniş bir perspektif sunar. Bütünlük ve tutarlılık hissi kazandırır. Lakin yine de iş, inceleme ve eleştiriye gelince muhtemel ilişkilerin gözler önüne serilmesi ve somut karşılıkların sunulması icap eder.
Rutin Olmayan Bir Yazı
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.