Farukî, eserin girişinde İslam kültür ve medeniyetine dair yapılmış birçok araştırmanın bölgesel ya da kronolojik olarak yürütüldüğünü belirtir. Bu araştırma usullerinden ilkini Batılı araştırmacıların, ikincisini ise Müslüman ilim adamlarının tercih ettiğini söyler. Farukî, iki yöntemin de yeterince başarılı olamadığını vurgulayıp kitap boyunca daha başarılı ve uygun olacağını düşündüğü fenomenolojik yöntemi takip etmektedir. İslam sözkonusu olduğunda fenomenolojik araştırma yönteminin Batılı araştırmacıların etnosantrik kabulleri doğrultusunda yürütülmesinden dolayı, hakikatin olduğu gibi algılanmasının önüne geçildiği, bundan dolayı İslam ve Müslümanlığın iç içe geçirilmesi hatasına düşüldüğünü söylemektedir. Yazar, öncelikli olarak İslam ve Müslümanlığın ayrı şeyler olduğunu vurgulayıp İslam’ın ne olduğunun açıklanması gerektiğini savunmaktadır.
Kitap, Kökler, Öz, Biçim ve Görünüm olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, üzerinde durulması ve tartışılması gereken yeni bir iddia taşımakta olup Farukî’nin düşünce dünyasına ayna tutmaktadır. Diğer üç bölüm yeri geldiğinde açıklanmaya çalışılacaktır. Bununla beraber ‘Kökler’ bölümünün üzerinde tefekkürün yoğunlaştırılması gerektiği kanaatindeyiz.
İsmail Farukî, kitabın ilk bölümünde ‘Semitik Din’ ve ‘Mezopotamya dini/kültürü/medeniyeti’ kavramların üzerinde yoğunlaşarak bu kavramları birbirlerine yakınlaştıracak ve paralelleştirecek materyaller bulup sunmaya çalışmaktadır. Bunun için ‘Arabistan’ tanımını ‘Bereketli Hilali’ içine alacak şekilde genişletmiştir.
Daha sonra ‘Semitik’ kavramını ırksal ve biyolojik bir bağdan azade olarak değerlendirmeye çalışan Farukî, bu kavramları kültür, dil ve siyasal rejimleri içine alacak şekilde genişletmektedir. Bunlardan hareketle Mezopotamya dini ve siyasal yapılanmasını kendi düşünce işçiliği içerisinde daha rahat işleyebilmekte ve bu coğrafya sakinlerini, birbirlerinin ardılları ve bir ağacın meyveleri olarak değerlendirmektedir.
Farukî, Arabistan’da kullanılan dilleri semitik gelenek içerisine oturtur; dili evrensel bir kültürün taşıyıcısı olarak değerlendirir. Bunu yaparken ilk imparatorluk olan Akadların konuştuğu dilin kültür dili haline gelmesini, resmi dilin halk veya devletin egemenliği altında bulunan diğer topluluklarca konuşulmasıyla örneklendirmeye çalışır. Farukî, şehir devleti’nden cihan devleti’ne geçişi, Arap yarım adasının alt tarafından gelen göç hareketleriyle ilişkilendirir. Bu göç dalgaları cihan hakimiyeti düşüncesini doğurduğu gibi yeni bir din anlayışı da doğurmaktaydı (Sargon’un tanrı buyrukları karşısındaki konumu). Krallar, tanrıların akrabaları değil, hizmetkârlarıdırlar artık. Farukî, buradan hareketle Mezopotamya dininin birçok tanrı fikrinden en güçlü, en büyük ve evrenin tamamının hâkimi olan tanrı fikrine ulaşıyordu (Marduk için kullanılan ifadeler bunu gösteriyor). Bu fikirler, kurulan imparatorlukta dinin emirleri herkesi bağlıyordu, dil ortaklığı ve siyasal birliği inanan, inanmayan herkesi kapsayıcı hale getiriyordu.
Farukî, düşüncesinin sürekliliğini kanıtlama adına Akadlardan sonra kurulan devletlerde bu yapının karakteristik özelliklerinin taşındığını vurguluyor. Farukî, herhangi bir boşluk oluştuğunda Arap çölünden gelen bir göç dalgasının bu boşluğu doldurduğunu şöyle ifade etmektedir: “Gutlar kültür varlığı itibariyle çok geri olduklarından tesirleri görülmedi. Siyasi boşluk, böylece Arap çölünden yeni bir göç dalgası getirdi.” (s. 47) diyerek Amuruların gelişini bu ihtiyaca cevap olarak dile getirir, ama bize neden böyle bir ihtiyaç olduğunu ve bu ihtiyaca cevabın neden başka yerlerden değil de sürekli olarak Arap alt yarım adasından geldiğini yeterince izah edememektedir.
Farukî, Mezopotamya semitik geleneğini Akadlardan itibaren Arap göç dalgasının hizmetine verip tarihi ve kültürel bir temizleme yaparak şirk unsurlarından arındırmaya çalışır (Hamurabi’nin Musa ve Yahudi peygamberlerle birlikte zikredilmesi). Farukî, Akadlardan başlayarak tanrı-evren-insan-devlet anlayışının değiştiğini, bu gibi değişen fikirlerin sürekli olarak Arap göç dalgalarıyla beslendiğini söyleyip İslam’ın hızlı yayılışının sebeplerini bu gelenek içine oturtup izah etmeye çalışmaktadır. Bunun izlerini Farukî’nin “İslam hâkimiyetinde ‘bereketli hilal’ ruhu yeniden dirildi ve İslam, Mezopotamya mirasını kabullendi.” cümlesinde görmekteyiz.
Bu iddiaların çoğu yeterince parlak değildir. Akad devletinde şirk geleneği devam etmekte olup birçok tanrıya tapınılmaktaydı. Farukî’nin, bu devletler için çıkardığı ilkeler kendi kurgu gücünden kaynaklı olup tek bir ilah fikrinden neşet etmemiştir. Netice olarak bu prensipler tevhidin varlığından kaynaklanıyorsa, nasıl olur da tevhid inancına sahip olmayan bir toplulukta bu prensiplerin doğru bir şekilde uygulandığı kabul edilebilir.
Akad imparatorluğu ile başlayan bu yeni fikirlerin Arap göçlerinden önce neden oluşmadığı veya göç etmeden önce Arapların bu fikirleri neden bulundukları yerden sistematize edemediklerinin cevabını yazar bize vermez. Çünkü bu fikirlerin oluşumu vahiy esaslı olarak değerlendirildiği takdirde Mezopotamya’daki düşünsel değişikliğin göç dalgaları ve Araplarla olan ilişkisi anlamsız hale gelecektir. Vahiy merkezli değerlendirilmeyip Arap göç dalgalarıyla değerlendirildiğinde ise (ki bu göçebe Araplar putperestti) daha sonra gerçekleşen İslami yayılışın ‘berketli hilal’ ruhunu dirilttiği iddiası İslam’ın bu Mezopotamya geleneği içerisinden değerlendirilmesi ciddi bir şekilde açmaza girecektir.
Kitap boyunca en karmaşık meselelerin olduğu bu bölümdeki fikirler bizce doğru değildir. İslam’ı dönemin kaosuna Arap göç dalgalarının yeni bir cevap ve tekrar eden yeni bir dalga halindeki mütalaası eleştirilmelidir. İslam bu şekilde değerlendirildiğinde vahiy merkezli bir din olmaktan ziyada tarihi kültürel bir hareketlilik olup bereketli hilal çevresinde oluşan boşluk anına bir tepki-cevap olan semitik göç geleneğinin parçası haline gelmektedir. Bu da günümüzde kargaşa içerisinde olan Arap bölgesinin kurtuluşunun tekrar bir göç dalgasıyla olacağı izlenimini veren bir Arabizm düşüncesine kapı aralamaktadır. Farukî’nin içinde doğup büyüdüğü şartların kendisini böylesi bir yanlış görüşe ulaştırdığı izlenimi bizde hâsıl olmaktadır. Vahyin konumu ve evrenselliği noktalarının nazar-ı itibare alındığında sadece Arap göç dalgalarıyla medeniyet kurulacağı intibası büyük bir açmaz olarak kalmaktadır. Kitaptan bağımsız olarak değerlendirilmesi gereken birinci bölüm, Farukî’nin düşünce hayatındaki serüveninin en kötü macerasıdır.
İslam düşüncesinin ve medeniyetinin en önemli unsuru, hayata, siyasete, ekonomiye, sanata ve en önemlisi insana yön veren öz olarak tevhiddir. Yazar, buradan hareketle konuyu dünya görüşü olarak tevhid ve İslam medeniyetinin özü olarak tevhid şeklinde iki alt başlık altında toplayarak düşüncelerini serdetmektedir. Bu genel başlıklar kendi içinde bir kaç madde olarak az ve öz olacak bir şekilde işlenmektedir. Yazar, başlı başına bir klasik diyebileceğimiz tevhid kitabını yazmasından ötürü konuyu atlas içerisinde uzun tutmamış olabilir. Ama bu, yazılanların doyurucu olmadığı anlamına gelmez. Her madde kendi içinde bütünün yapısına uygun bir şekilde ele alınmakta ve felsefi-tasavvufi-kelami birçok soruya açık ve anlaşılır bir biçimde ikna edici cevaplar vermektedir. Tevhid, başlı başına bir konu, bir düşünce sistemi olarak ele alınıp hayatın her yönüne biçim veren bir ilk düşünce olarak işlenmektedir. Varlığın, metafiziğin, bilgi teorisinin, sanatın ve ya herhangi bir bilimin öz olarak tevhidden beslenmesi gerektiğini vurgulayan yazar, bunun dışındaki bir yaklaşımın İslam düşüncesinin dışavurumunda bir eksiklik oluşturacağını dile getirmektedir.
Tevhid, insana kulluk eksenli bir varoluş gayesi takdim etmekte ve bu doğrultuda hareket etmesiyle Allah’ın halifesi olma sorumluluğunu yerine getirerek zaman ve tarihe yön vermesi gerektiğini açıklamaktadır. Böyle bir dünya görüşüyle şuurlanan bir insan için absürt, saçma, boşluk gibi kötü düşünceler dağıtılması gereken kara bulutlar haline gelmektedir. Yazar, kendisinden önce Muhammed İkbal’in vurguladığı gibi Kur’an’ın nazariye kitabı olmaktan çok eylem kitabı olduğu düşüncesiyle hareket ederek eyleme dayalı bir sorumluluk ve eylem ahlâkının önemine değinir. Tevhidin bunu gerektirdiğini çok iyi bir şekilde izah eder. Aynı düşüncelerin İslam sanatının temelinde de olduğunu söyleyen Farukî, Allah’ın aşkın oluşunun İslam sanatının özünü oluşturduğunu söyler. Platonun taklide dayalı ya da Yunan düşüncesinin tabiatçı sanat anlayışının üstünde bir sanat anlayışının tevhid ile imkân bulduğunu belirtir.
Farukî’nin tevhid konusunu ele alış biçimi ve bir bütün olarak değerlendirişi, yazarın bu konu hakkındaki tefekkürünün derinliğini, gücünü ve kavrayışındaki kuvvetini yansıtmaktadır.
Tekrar tekrar okumakla bıkkınlık vermeyen bu bölüm hakkında okuyucu olarak durup düşünmemiz gerekmektedir.
Üçüncü bölüm İslam’ın özünden kaynaklanan ferdi ve toplumsal ibadetlerin öneminden bahseder. Tevhidin bir başka vechesini ortaya koyan önemli birer unsur olmaları sebebiyle bu ibadetlerin ferde ve içinde bulunduğu topluma katkıları, toplumsal ve bireysel kaynaşmayı nasıl sağladıkları etraflıca işlenmektedir. Çokça tartışılan İslam ve siyaset konusu yazar tarafından Kur’an, sünnet ve tarihi bilgiler ışığında çok iyi bir şekilde ele alınmaktadır. İslami hükümlerin uygulanmasının bir devletin varlığını gerekli kılması noktasında önemli vurgular dikkate alınıp üzerinde düşünülmelidir. Devlet, ‘tevhidi dünya görüşü ‘doğrultusunda hareket etmesi gereken bir kurum olarak ele alınırken, bu devletin Müslim ve gayri Müslimlere karşı ödevleri etraflıca ele alınmaktadır. İslam devletinde Allah’ın koyduğu kanunlar doğrultusunda hukukun belirlenmesi, ilahi hükümlerin devletten, devlet yöneticisinden veya herhangi bir fertten üstün olması prensibi İslam’ın özüne uygun şekilde ele alınmaktadır. Farukî burada da kitap genelinde olduğu gibi devleti, çarşıyı, mescidi bir bütünü oluşturan parçalar olarak tevhid esaslı bir düzene tâbi tutar ve bu parçaların birbiri için önemlerinden ve ayrılmaz bir yapı teşkil ettiklerinden ısrarla bahseder. Bu da parçalardan hareketle bütünün nasıl anlaşılması gerektiğini örneklemektedir.
Son bölümde ise tevhidin, Kur’an’ın ve Allah’ın aşkın oluşunun İslam sanatlarının özünü nasıl teşkil ettiği ele alınmaktadır. Yazar burada İslam sanatlarının kaynağının tevhid dışında aranmaması, başka dinlerdeki sembolizme benzer şeylerin İslam sanatlarının içinden çıkarılmaya çalışılmaması gerektiğinin eleştirisini yapar. Bir yandan Batılı sanat araştırmacılarının çarpık yorumlarını düzeltir (msl: Osmanlıdan kaynaklı olarak hilalin İslam’ın sembolü olarak algılanması), diğer yandan tasavvufi anlayıştaki sembolizme karşı çıkar (Kubbetü’s-Sahra örneği) Sanatın İslam’da tevhid merkezli olduğunu, tespit ettiği ilkelerle bu evrensel sanat anlayışının nasıl süreklilik arz ettiğini delillendirir. Bu yüzden de İslam sanatları yazar tarafından Kur’an sanatları olarak değerlendirilir.
Kitabın üçüncü bölümü Kur’an, Sünnet, Müesseseler ve Sanat olmak üzere dört alt başlıktan oluşmaktadır. Kur’an başlığı altında vahyin ne olduğu, tarih içerisindeki yeri işlenmektedir. Vahiy, halife olarak yaratılmış insana ödev ve sorumluluklarını bildiren ilahi mesaj olarak tarihin belli dönemlerinde tekrar edilen bir hadise olarak değerlendirilir. Yazarın birinci bölümdeki düşüncelerini desteklemek adına (semitik/Mezopotamya dini) Hamurabbi’nin birçok tanrısından biri olan Şamas’ın önünde eğilmiş vaziyetteki resmedilişini tevhidi çizgide bir vahiy hadisesine benzermiş gibi konu içerisinde işlemesi bir hata olarak göze çarpmaktadır. Bunun dışında Hz. Muhammed’e ilk vahyin gelişini, Kur’an’ın kitap haline getirilmesini Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı konularını kısa kısa bilgiler vererek güzel bir şekilde ele almıştır. Son vahyin Arabistan’da inmesi için ‘’tarihi şartlar itibariyle ilahi gayeye uygundur’’ demesi bizce semitik din algısından kopamayışının bir dışavurumudur. Farukî, Kur’an’ın yaratıcı ve yaratılışla ilgili bilgilerinin yaşamı nasıl tasavvur etmemize dair prensipler oluşturduğunu bize güzel bir şekilde aktarmaktadır.
İkinci başlıkta sünnetin ne olduğu anlatılmakta ve peygamberin hayatından buna dair güzel tasvirler aktarılmaktadır. Farukî, Sünnet; İslam idealinin somutlaştırılmasıdır diyerek sünnetin ne olduğunu açıklamaktadır. Farukî, ’bir kul olarak Hz. Muhammed’ alt başlığı altında tarih içerisinde kutsal bir kişi imajıyla sureti bulanıklaşan peygamberi oradan çekip çıkarır.
Kitabın son bölümünde birçok farklı konu kısa bilgiler verilerek ele alınmıştır. İslam’ın çağrısının ne olduğu, peygamberin bu görevi nasıl yerine getirdiği, bu görevi ifa ederken karşılaştığı zorluklar ve bunun neticesi derli toplu bir halde konu bağlamı içerisinde yazılmıştır. Peygamberin vefatından sonra hız kesmeden devam eden İslam fütuhatının yayılma alanları belirlenmiş ve bu yayılmaların kimin komutasında ve nasıl yapıldığı ve ne tür etkiler bıraktığı ana hatlarıyla belirlenmeye çalışılmıştır. İslam’ın hızlı yayılışı, insanların bu yeni dine olan akınları, Kur’an’ın toplanmasıyla Kur’an’dan kaynaklı ilimlerin ortaya çıkması hakkında özet bilgiler verilmiştir. Sünnetin öneminden kaynaklı olarak hadis ilminin doğuşu ve bu ilmin yazılışındaki titizlik doyurucu bir şekilde ele alınmıştır. Fıkıh konusunda ise yerinde birkaç eleştiri yapılarak (Şafii’nin istihsanı reddi eleştirilmiştir) fıkhın eski dinamizmine yeniden kavuşturulması gerektiğine dikkat çekmiştir.
Kelamın doğuşu ve kelami ekoller, tarihi şartlar dikkate alınarak güzel bir şekilde aktarılmış olsa da genel olarak Eş’ari görüşlere epeyce yer verilmiş, İslam düşünce tarihinin diğer büyük ekolü olan Maturidiliğe yer verilmemesi bu bölümde göze çarpan bir eksikliktir. Farukî, Tasavvuf konusundaki görüşlerini tarihi veriler ışığında dile getirir. Çok yaygın olan şekliyle tasavvufu kötüleyip bir tarafa bırakmaz. Tasavvufun ortaya çıkışını, gelişimini ve kendi içinde sistematize oluşunu ele alıp ilmî temellendirme ile yanlışlıklarını ve bozulma süreçlerini İslam’ın değerleriyle muhakemeye tâbi tutarak yerinde eleştiriler yapar.
Felsefe konusuna da kısaca değinir. Farukî, İslam tarihi içerisinde iki ana akımdan biri olan felsefeyi öğrenerek, felsefe içinden eleştiri yapan geleneğe yakın durarak eleştirilerini yapar. O, Gazzali’nin görüşlerini haklı bularak Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd eleştirilerini yapar.
Tabiat düzeni başlığı altında ise ilahi iradenin tabiatı boşuna yaratmadığını, tabiatın bir amaç doğrultusunda düzenli bir işleyişe sahip olduğunu Kur’an ayetlerine dayanarak açıklar. Tabiat bilgisinin mümkünatı konusuna değinen Farukî, bundan kaynaklı olarak Müslümanların tarih boyunca astronomi, matematik, kimya, coğrafya vb ilim dallarından, dini düşünceden kaynaklı olarak nasıl bir zenginlik oluşturduklarını gözler önüne sermektedir.
Edebi sanatların önemine de değinmeyi ihmal etmeyen Farukî, İslam’ın bu konudaki hassasiyetini bir kez daha hatırlatarak bu sanatların Kur’an’dan kaynaklı olarak gelişimlerini titizlikle takip etmiştir. Bu sanatların gelişimlerini, sistematik hale getirilişlerini en parlak dönem ve müelliflerini zikrederek anlatmaktadır. Kur’an’ın mucize oluşunu ve muhtevasının üstünlüğünü anlatırken edebi sanatların neden bu derece yetkinleştiklerini anlamamızı sağlamaktadır.
Farukî, İslam sanatının; insan için sanat, sanat için sanat gibi görüşlerden uzak olduğunu dile getirir. O, modern dönemlerde ise bu algıyla ortaya çıkan sanatçıların İslam’ın ruhuna aykırı görüşleri olduğunu ifade eder.
Genel olarak değerlendirecek olursak; İslam Kültür Atlası alanında öncü olarak nitelendirilmesi gereken bir kitaptır. Birçok farklı konuda geniş bir bilgi birikimi ve düşünce işçiliği gerektiren böylesi bir eser yazmasından dolayı -bazı eksikliklerine rağmen- Farukî, takdiri fazlasıyla hak etmektedir. Alanında öncü olan bu çalışma yetim bırakılmamalı, eksiklikleri tespit edilerek Farukî’nin attığı bu adım daha ileriye taşınmalıdır. Allah doğrusunu bilir.
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
İslam Kültür Atlası Hakkında Bir Değerlendirme
Farukî, eserin girişinde İslam kültür ve medeniyetine dair yapılmış birçok araştırmanın bölgesel ya da kronolojik olarak yürütüldüğünü belirtir. Bu araştırma usullerinden ilkini Batılı araştırmacıların, ikincisini ise Müslüman ilim adamlarının tercih ettiğini söyler. Farukî, iki yöntemin de yeterince başarılı olamadığını vurgulayıp kitap boyunca daha başarılı ve uygun olacağını düşündüğü fenomenolojik yöntemi takip etmektedir. İslam sözkonusu olduğunda fenomenolojik araştırma yönteminin Batılı araştırmacıların etnosantrik kabulleri doğrultusunda yürütülmesinden dolayı, hakikatin olduğu gibi algılanmasının önüne geçildiği, bundan dolayı İslam ve Müslümanlığın iç içe geçirilmesi hatasına düşüldüğünü söylemektedir. Yazar, öncelikli olarak İslam ve Müslümanlığın ayrı şeyler olduğunu vurgulayıp İslam’ın ne olduğunun açıklanması gerektiğini savunmaktadır.
Kitap, Kökler, Öz, Biçim ve Görünüm olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, üzerinde durulması ve tartışılması gereken yeni bir iddia taşımakta olup Farukî’nin düşünce dünyasına ayna tutmaktadır. Diğer üç bölüm yeri geldiğinde açıklanmaya çalışılacaktır. Bununla beraber ‘Kökler’ bölümünün üzerinde tefekkürün yoğunlaştırılması gerektiği kanaatindeyiz.
İsmail Farukî, kitabın ilk bölümünde ‘Semitik Din’ ve ‘Mezopotamya dini/kültürü/medeniyeti’ kavramların üzerinde yoğunlaşarak bu kavramları birbirlerine yakınlaştıracak ve paralelleştirecek materyaller bulup sunmaya çalışmaktadır. Bunun için ‘Arabistan’ tanımını ‘Bereketli Hilali’ içine alacak şekilde genişletmiştir.
Daha sonra ‘Semitik’ kavramını ırksal ve biyolojik bir bağdan azade olarak değerlendirmeye çalışan Farukî, bu kavramları kültür, dil ve siyasal rejimleri içine alacak şekilde genişletmektedir. Bunlardan hareketle Mezopotamya dini ve siyasal yapılanmasını kendi düşünce işçiliği içerisinde daha rahat işleyebilmekte ve bu coğrafya sakinlerini, birbirlerinin ardılları ve bir ağacın meyveleri olarak değerlendirmektedir.
Farukî, Arabistan’da kullanılan dilleri semitik gelenek içerisine oturtur; dili evrensel bir kültürün taşıyıcısı olarak değerlendirir. Bunu yaparken ilk imparatorluk olan Akadların konuştuğu dilin kültür dili haline gelmesini, resmi dilin halk veya devletin egemenliği altında bulunan diğer topluluklarca konuşulmasıyla örneklendirmeye çalışır. Farukî, şehir devleti’nden cihan devleti’ne geçişi, Arap yarım adasının alt tarafından gelen göç hareketleriyle ilişkilendirir. Bu göç dalgaları cihan hakimiyeti düşüncesini doğurduğu gibi yeni bir din anlayışı da doğurmaktaydı (Sargon’un tanrı buyrukları karşısındaki konumu). Krallar, tanrıların akrabaları değil, hizmetkârlarıdırlar artık. Farukî, buradan hareketle Mezopotamya dininin birçok tanrı fikrinden en güçlü, en büyük ve evrenin tamamının hâkimi olan tanrı fikrine ulaşıyordu (Marduk için kullanılan ifadeler bunu gösteriyor). Bu fikirler, kurulan imparatorlukta dinin emirleri herkesi bağlıyordu, dil ortaklığı ve siyasal birliği inanan, inanmayan herkesi kapsayıcı hale getiriyordu.
Farukî, düşüncesinin sürekliliğini kanıtlama adına Akadlardan sonra kurulan devletlerde bu yapının karakteristik özelliklerinin taşındığını vurguluyor. Farukî, herhangi bir boşluk oluştuğunda Arap çölünden gelen bir göç dalgasının bu boşluğu doldurduğunu şöyle ifade etmektedir: “Gutlar kültür varlığı itibariyle çok geri olduklarından tesirleri görülmedi. Siyasi boşluk, böylece Arap çölünden yeni bir göç dalgası getirdi.” (s. 47) diyerek Amuruların gelişini bu ihtiyaca cevap olarak dile getirir, ama bize neden böyle bir ihtiyaç olduğunu ve bu ihtiyaca cevabın neden başka yerlerden değil de sürekli olarak Arap alt yarım adasından geldiğini yeterince izah edememektedir.
Farukî, Mezopotamya semitik geleneğini Akadlardan itibaren Arap göç dalgasının hizmetine verip tarihi ve kültürel bir temizleme yaparak şirk unsurlarından arındırmaya çalışır (Hamurabi’nin Musa ve Yahudi peygamberlerle birlikte zikredilmesi). Farukî, Akadlardan başlayarak tanrı-evren-insan-devlet anlayışının değiştiğini, bu gibi değişen fikirlerin sürekli olarak Arap göç dalgalarıyla beslendiğini söyleyip İslam’ın hızlı yayılışının sebeplerini bu gelenek içine oturtup izah etmeye çalışmaktadır. Bunun izlerini Farukî’nin “İslam hâkimiyetinde ‘bereketli hilal’ ruhu yeniden dirildi ve İslam, Mezopotamya mirasını kabullendi.” cümlesinde görmekteyiz.
Bu iddiaların çoğu yeterince parlak değildir. Akad devletinde şirk geleneği devam etmekte olup birçok tanrıya tapınılmaktaydı. Farukî’nin, bu devletler için çıkardığı ilkeler kendi kurgu gücünden kaynaklı olup tek bir ilah fikrinden neşet etmemiştir. Netice olarak bu prensipler tevhidin varlığından kaynaklanıyorsa, nasıl olur da tevhid inancına sahip olmayan bir toplulukta bu prensiplerin doğru bir şekilde uygulandığı kabul edilebilir.
Akad imparatorluğu ile başlayan bu yeni fikirlerin Arap göçlerinden önce neden oluşmadığı veya göç etmeden önce Arapların bu fikirleri neden bulundukları yerden sistematize edemediklerinin cevabını yazar bize vermez. Çünkü bu fikirlerin oluşumu vahiy esaslı olarak değerlendirildiği takdirde Mezopotamya’daki düşünsel değişikliğin göç dalgaları ve Araplarla olan ilişkisi anlamsız hale gelecektir. Vahiy merkezli değerlendirilmeyip Arap göç dalgalarıyla değerlendirildiğinde ise (ki bu göçebe Araplar putperestti) daha sonra gerçekleşen İslami yayılışın ‘berketli hilal’ ruhunu dirilttiği iddiası İslam’ın bu Mezopotamya geleneği içerisinden değerlendirilmesi ciddi bir şekilde açmaza girecektir.
Kitap boyunca en karmaşık meselelerin olduğu bu bölümdeki fikirler bizce doğru değildir. İslam’ı dönemin kaosuna Arap göç dalgalarının yeni bir cevap ve tekrar eden yeni bir dalga halindeki mütalaası eleştirilmelidir. İslam bu şekilde değerlendirildiğinde vahiy merkezli bir din olmaktan ziyada tarihi kültürel bir hareketlilik olup bereketli hilal çevresinde oluşan boşluk anına bir tepki-cevap olan semitik göç geleneğinin parçası haline gelmektedir. Bu da günümüzde kargaşa içerisinde olan Arap bölgesinin kurtuluşunun tekrar bir göç dalgasıyla olacağı izlenimini veren bir Arabizm düşüncesine kapı aralamaktadır. Farukî’nin içinde doğup büyüdüğü şartların kendisini böylesi bir yanlış görüşe ulaştırdığı izlenimi bizde hâsıl olmaktadır. Vahyin konumu ve evrenselliği noktalarının nazar-ı itibare alındığında sadece Arap göç dalgalarıyla medeniyet kurulacağı intibası büyük bir açmaz olarak kalmaktadır. Kitaptan bağımsız olarak değerlendirilmesi gereken birinci bölüm, Farukî’nin düşünce hayatındaki serüveninin en kötü macerasıdır.
İslam düşüncesinin ve medeniyetinin en önemli unsuru, hayata, siyasete, ekonomiye, sanata ve en önemlisi insana yön veren öz olarak tevhiddir. Yazar, buradan hareketle konuyu dünya görüşü olarak tevhid ve İslam medeniyetinin özü olarak tevhid şeklinde iki alt başlık altında toplayarak düşüncelerini serdetmektedir. Bu genel başlıklar kendi içinde bir kaç madde olarak az ve öz olacak bir şekilde işlenmektedir. Yazar, başlı başına bir klasik diyebileceğimiz tevhid kitabını yazmasından ötürü konuyu atlas içerisinde uzun tutmamış olabilir. Ama bu, yazılanların doyurucu olmadığı anlamına gelmez. Her madde kendi içinde bütünün yapısına uygun bir şekilde ele alınmakta ve felsefi-tasavvufi-kelami birçok soruya açık ve anlaşılır bir biçimde ikna edici cevaplar vermektedir. Tevhid, başlı başına bir konu, bir düşünce sistemi olarak ele alınıp hayatın her yönüne biçim veren bir ilk düşünce olarak işlenmektedir. Varlığın, metafiziğin, bilgi teorisinin, sanatın ve ya herhangi bir bilimin öz olarak tevhidden beslenmesi gerektiğini vurgulayan yazar, bunun dışındaki bir yaklaşımın İslam düşüncesinin dışavurumunda bir eksiklik oluşturacağını dile getirmektedir.
Tevhid, insana kulluk eksenli bir varoluş gayesi takdim etmekte ve bu doğrultuda hareket etmesiyle Allah’ın halifesi olma sorumluluğunu yerine getirerek zaman ve tarihe yön vermesi gerektiğini açıklamaktadır. Böyle bir dünya görüşüyle şuurlanan bir insan için absürt, saçma, boşluk gibi kötü düşünceler dağıtılması gereken kara bulutlar haline gelmektedir. Yazar, kendisinden önce Muhammed İkbal’in vurguladığı gibi Kur’an’ın nazariye kitabı olmaktan çok eylem kitabı olduğu düşüncesiyle hareket ederek eyleme dayalı bir sorumluluk ve eylem ahlâkının önemine değinir. Tevhidin bunu gerektirdiğini çok iyi bir şekilde izah eder. Aynı düşüncelerin İslam sanatının temelinde de olduğunu söyleyen Farukî, Allah’ın aşkın oluşunun İslam sanatının özünü oluşturduğunu söyler. Platonun taklide dayalı ya da Yunan düşüncesinin tabiatçı sanat anlayışının üstünde bir sanat anlayışının tevhid ile imkân bulduğunu belirtir.
Tekrar tekrar okumakla bıkkınlık vermeyen bu bölüm hakkında okuyucu olarak durup düşünmemiz gerekmektedir.
Üçüncü bölüm İslam’ın özünden kaynaklanan ferdi ve toplumsal ibadetlerin öneminden bahseder. Tevhidin bir başka vechesini ortaya koyan önemli birer unsur olmaları sebebiyle bu ibadetlerin ferde ve içinde bulunduğu topluma katkıları, toplumsal ve bireysel kaynaşmayı nasıl sağladıkları etraflıca işlenmektedir. Çokça tartışılan İslam ve siyaset konusu yazar tarafından Kur’an, sünnet ve tarihi bilgiler ışığında çok iyi bir şekilde ele alınmaktadır. İslami hükümlerin uygulanmasının bir devletin varlığını gerekli kılması noktasında önemli vurgular dikkate alınıp üzerinde düşünülmelidir. Devlet, ‘tevhidi dünya görüşü ‘doğrultusunda hareket etmesi gereken bir kurum olarak ele alınırken, bu devletin Müslim ve gayri Müslimlere karşı ödevleri etraflıca ele alınmaktadır. İslam devletinde Allah’ın koyduğu kanunlar doğrultusunda hukukun belirlenmesi, ilahi hükümlerin devletten, devlet yöneticisinden veya herhangi bir fertten üstün olması prensibi İslam’ın özüne uygun şekilde ele alınmaktadır. Farukî burada da kitap genelinde olduğu gibi devleti, çarşıyı, mescidi bir bütünü oluşturan parçalar olarak tevhid esaslı bir düzene tâbi tutar ve bu parçaların birbiri için önemlerinden ve ayrılmaz bir yapı teşkil ettiklerinden ısrarla bahseder. Bu da parçalardan hareketle bütünün nasıl anlaşılması gerektiğini örneklemektedir.
Son bölümde ise tevhidin, Kur’an’ın ve Allah’ın aşkın oluşunun İslam sanatlarının özünü nasıl teşkil ettiği ele alınmaktadır. Yazar burada İslam sanatlarının kaynağının tevhid dışında aranmaması, başka dinlerdeki sembolizme benzer şeylerin İslam sanatlarının içinden çıkarılmaya çalışılmaması gerektiğinin eleştirisini yapar. Bir yandan Batılı sanat araştırmacılarının çarpık yorumlarını düzeltir (msl: Osmanlıdan kaynaklı olarak hilalin İslam’ın sembolü olarak algılanması), diğer yandan tasavvufi anlayıştaki sembolizme karşı çıkar (Kubbetü’s-Sahra örneği) Sanatın İslam’da tevhid merkezli olduğunu, tespit ettiği ilkelerle bu evrensel sanat anlayışının nasıl süreklilik arz ettiğini delillendirir. Bu yüzden de İslam sanatları yazar tarafından Kur’an sanatları olarak değerlendirilir.
Kitabın üçüncü bölümü Kur’an, Sünnet, Müesseseler ve Sanat olmak üzere dört alt başlıktan oluşmaktadır. Kur’an başlığı altında vahyin ne olduğu, tarih içerisindeki yeri işlenmektedir. Vahiy, halife olarak yaratılmış insana ödev ve sorumluluklarını bildiren ilahi mesaj olarak tarihin belli dönemlerinde tekrar edilen bir hadise olarak değerlendirilir. Yazarın birinci bölümdeki düşüncelerini desteklemek adına (semitik/Mezopotamya dini) Hamurabbi’nin birçok tanrısından biri olan Şamas’ın önünde eğilmiş vaziyetteki resmedilişini tevhidi çizgide bir vahiy hadisesine benzermiş gibi konu içerisinde işlemesi bir hata olarak göze çarpmaktadır. Bunun dışında Hz. Muhammed’e ilk vahyin gelişini, Kur’an’ın kitap haline getirilmesini Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı konularını kısa kısa bilgiler vererek güzel bir şekilde ele almıştır. Son vahyin Arabistan’da inmesi için ‘’tarihi şartlar itibariyle ilahi gayeye uygundur’’ demesi bizce semitik din algısından kopamayışının bir dışavurumudur. Farukî, Kur’an’ın yaratıcı ve yaratılışla ilgili bilgilerinin yaşamı nasıl tasavvur etmemize dair prensipler oluşturduğunu bize güzel bir şekilde aktarmaktadır.
İkinci başlıkta sünnetin ne olduğu anlatılmakta ve peygamberin hayatından buna dair güzel tasvirler aktarılmaktadır. Farukî, Sünnet; İslam idealinin somutlaştırılmasıdır diyerek sünnetin ne olduğunu açıklamaktadır. Farukî, ’bir kul olarak Hz. Muhammed’ alt başlığı altında tarih içerisinde kutsal bir kişi imajıyla sureti bulanıklaşan peygamberi oradan çekip çıkarır.
Kitabın son bölümünde birçok farklı konu kısa bilgiler verilerek ele alınmıştır. İslam’ın çağrısının ne olduğu, peygamberin bu görevi nasıl yerine getirdiği, bu görevi ifa ederken karşılaştığı zorluklar ve bunun neticesi derli toplu bir halde konu bağlamı içerisinde yazılmıştır. Peygamberin vefatından sonra hız kesmeden devam eden İslam fütuhatının yayılma alanları belirlenmiş ve bu yayılmaların kimin komutasında ve nasıl yapıldığı ve ne tür etkiler bıraktığı ana hatlarıyla belirlenmeye çalışılmıştır. İslam’ın hızlı yayılışı, insanların bu yeni dine olan akınları, Kur’an’ın toplanmasıyla Kur’an’dan kaynaklı ilimlerin ortaya çıkması hakkında özet bilgiler verilmiştir. Sünnetin öneminden kaynaklı olarak hadis ilminin doğuşu ve bu ilmin yazılışındaki titizlik doyurucu bir şekilde ele alınmıştır. Fıkıh konusunda ise yerinde birkaç eleştiri yapılarak (Şafii’nin istihsanı reddi eleştirilmiştir) fıkhın eski dinamizmine yeniden kavuşturulması gerektiğine dikkat çekmiştir.
Kelamın doğuşu ve kelami ekoller, tarihi şartlar dikkate alınarak güzel bir şekilde aktarılmış olsa da genel olarak Eş’ari görüşlere epeyce yer verilmiş, İslam düşünce tarihinin diğer büyük ekolü olan Maturidiliğe yer verilmemesi bu bölümde göze çarpan bir eksikliktir. Farukî, Tasavvuf konusundaki görüşlerini tarihi veriler ışığında dile getirir. Çok yaygın olan şekliyle tasavvufu kötüleyip bir tarafa bırakmaz. Tasavvufun ortaya çıkışını, gelişimini ve kendi içinde sistematize oluşunu ele alıp ilmî temellendirme ile yanlışlıklarını ve bozulma süreçlerini İslam’ın değerleriyle muhakemeye tâbi tutarak yerinde eleştiriler yapar.
Felsefe konusuna da kısaca değinir. Farukî, İslam tarihi içerisinde iki ana akımdan biri olan felsefeyi öğrenerek, felsefe içinden eleştiri yapan geleneğe yakın durarak eleştirilerini yapar. O, Gazzali’nin görüşlerini haklı bularak Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd eleştirilerini yapar.
Tabiat düzeni başlığı altında ise ilahi iradenin tabiatı boşuna yaratmadığını, tabiatın bir amaç doğrultusunda düzenli bir işleyişe sahip olduğunu Kur’an ayetlerine dayanarak açıklar. Tabiat bilgisinin mümkünatı konusuna değinen Farukî, bundan kaynaklı olarak Müslümanların tarih boyunca astronomi, matematik, kimya, coğrafya vb ilim dallarından, dini düşünceden kaynaklı olarak nasıl bir zenginlik oluşturduklarını gözler önüne sermektedir.
Edebi sanatların önemine de değinmeyi ihmal etmeyen Farukî, İslam’ın bu konudaki hassasiyetini bir kez daha hatırlatarak bu sanatların Kur’an’dan kaynaklı olarak gelişimlerini titizlikle takip etmiştir. Bu sanatların gelişimlerini, sistematik hale getirilişlerini en parlak dönem ve müelliflerini zikrederek anlatmaktadır. Kur’an’ın mucize oluşunu ve muhtevasının üstünlüğünü anlatırken edebi sanatların neden bu derece yetkinleştiklerini anlamamızı sağlamaktadır.
Farukî, İslam sanatının; insan için sanat, sanat için sanat gibi görüşlerden uzak olduğunu dile getirir. O, modern dönemlerde ise bu algıyla ortaya çıkan sanatçıların İslam’ın ruhuna aykırı görüşleri olduğunu ifade eder.
Genel olarak değerlendirecek olursak; İslam Kültür Atlası alanında öncü olarak nitelendirilmesi gereken bir kitaptır. Birçok farklı konuda geniş bir bilgi birikimi ve düşünce işçiliği gerektiren böylesi bir eser yazmasından dolayı -bazı eksikliklerine rağmen- Farukî, takdiri fazlasıyla hak etmektedir. Alanında öncü olan bu çalışma yetim bırakılmamalı, eksiklikleri tespit edilerek Farukî’nin attığı bu adım daha ileriye taşınmalıdır. Allah doğrusunu bilir.
İlgili Yazılar
Bir Rutinbozar ve Çocuksavar Olarak Savaş
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Kendi Bahçeni Sen Yeşertmelisin…
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Şiir Hukuku
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Tuz Basılan
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz