Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte pek çok değerin konumu sarsılmıştır. Teknolojik gelişmelerle beraber baş döndürücü bir hızın mağduru olan kitlelerin, çoğu zaman yaşanan savrulmanın boyutunu idrak etmesi bile mümkün olamamaktadır. Televizyonla başlayan itiraf, ifşa kültürü, görünmenin verdiği haz odaklı yaşam biçiminin özendirilmesi ve en nihayetinde sosyal medyayı kullanan her bireyin, kendi medya yayın organını oluşturabilme imkânı bu platformların kullanımını her geçen gün arttırmaktadır. Geleneksel medya aracılığıyla ‘’görünür’’ olan kitlenin toplumun modern ve seçkin kesimi olarak gösterilmesiyle, nesillerin bilinçaltına ‘görünür olmanın meşruluğu’ yerleştirilmiştir. Modernizm ve sekülerleşmeyle birlikte hayatımızda ki etkisi azaltılan din otoritesi ve bundan kaynaklı oluşan boşluk da sosyal medyanın kitleler üzerinde ki etkisini arttıran bir diğer önemli sebeptir. Dinin toplumsal alandaki etkinliği azaldıkça, insanı insan kılan değerler ve insan fıtratı her yönüyle yozlaşmaya başlamıştır. İnsanların düşünme, davranış ve yaşam biçimlerinin temel referansı olan din ve toplumsal değerlerin yerine; hazların ve arzuların kutsandığı bir dönem başlamıştır. Böylece sosyal medyanın dayattığı ‘’görünür’’ olma, ifşa ve itirafla gelen popülarite kültürü mekânsal, bireysel, toplumsal veya inanç biçimimizden kaynaklı tüm sınırların kalktığı şeffaf bir ‘’ağ’’ toplumu oluşturmuştur.
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır. Fakat günümüz sosyal medya platformları insanı ve insanın mahrem alanını da nesneleştirmekte, metalaştırmaktadır. Bu nedenle bugün bireysel alanın korunmasına, mahrem sınırların muhafazasına her zamankinden daha çok muhtacız.
Ayrıca sosyal medya da var olmak, görünür olmak geleneksel hayatın ya da dini ve toplumsal otoritelerin aksine bizden ahlaklı, faydalı, iyi, güzel veya çalışkan olmak gibi olumlu bir değer üretmemizi beklemez. Bilakis sosyal medya da görünür olmak herhangi bir çabaya bağlı olmaksızın tamamen anlık, ama çarpıcı bir varlık sergilememizi ister. İnsan davranışının meşruiyetini dayandırdığı, tüm üst değerlerin anlamını yitirdiği ve ters yüz olduğu sosyal medya,; duvarları, kapıları işlevsiz bırakarak, insanların mahrem sınırlarını ‘’görünürlük’’ uğruna feda ettiği bir platforma dönüşmüştür. Bu değişim ve dönüşümü Bauman ‘’ akışkan gözetim’’, Castells ‘’ağ toplumu’’, Baudrillard “simülasyon çağı’’ olarak tanımlıyor. Temelde ise Faucault’un ifadesiyle teknolojik aletlerle kurulmuş olan bu gözetim odaklı sistem modern bir ‘’panoptikon’’ dur.
En nihayetinde mahremiyet sınırlarının gerek güvenlik gerekçesiyle otoriteler tarafından, gerekse görünürlük uğruna gönüllü bir şekilde aşındırıldığı internet çağı her bireyin kişisel ve zihinsel bütünlüğünü, her toplumunsa özgünlüğünü ve anonim kültürünü tehdit etmektedir.
Batı toplumları; Hristiyan kültürün bir metaforu olan itiraf ederek arınma, ifşa ederek suçtan beri olma gibi bir akideye sahip olduğundan güvenlik ve gizliliğe önem verse de mahremiyet olgusuna da algısına da sahip değildir. Oysa İslam toplumlarında ve geleneksel normları güçlü toplumlarda mahremiyet temel bir değerdir. Bunun yanısıra fıtri ve insani bir ihtiyaç olan mahremiyet; kişisel, toplumsal ve kültürel farklılıklara göre değişiklik arz ederken, dinin belirlediği mahremiyet ise belli sabiteler bakımından daha katı bir normdur. Bu katılık ise insanı sınırlayan, mahrum bırakan bir mekanizmadan öte insana şahsiyet inşa eden bir sır, bir gizlilik, bir örtüdür. Ancak üzülerek görmekteyiz ki müslüman toplumlarda da mahrem olanın bir metaya dönüşüp, pazara sunulduğu sosyal medya da ‘görünürlük’ uğruna dini, ahlaki ve kültürel değerlerden tavizler verilmektedir. Oysa mahremiyet sınırlarının aşılması, bireysel, toplumsal, dini mesuliyetleri ve ahlaki problemleri de beraberinde getirmektedir. Son tahlilde görmenin de görünmeninde sorumluluk doğuran bir ameliye olduğu dinimizde, dindar bireylerin sosyal medyadaki varlığını , dinin çizdiği çerçeveye uygun bir şekilde yapılandırması her şeyden önce bir kulluk vazifesidir.
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
Özgür mü olmak istiyorsunuz? O halde başınız bağlı olmamalı birilerine ve beklentiniz olmamalı kimseden. Beklentileriniz kimden ve ne kadar yüksek ise; “O”na karşı o oranda boynu bükük, mahkûm ve kulsunuz demektir. Bu sebeple özgün olmanın tek yolu vardır insan için, Allah’a, sadece Allah’a bağlı olmak ve sadece ondan ummak… İşte o zaman hiç kimseden pervası …
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.
Ağ Toplumu ve Mahremin İfşası
Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte pek çok değerin konumu sarsılmıştır. Teknolojik gelişmelerle beraber baş döndürücü bir hızın mağduru olan kitlelerin, çoğu zaman yaşanan savrulmanın boyutunu idrak etmesi bile mümkün olamamaktadır. Televizyonla başlayan itiraf, ifşa kültürü, görünmenin verdiği haz odaklı yaşam biçiminin özendirilmesi ve en nihayetinde sosyal medyayı kullanan her bireyin, kendi medya yayın organını oluşturabilme imkânı bu platformların kullanımını her geçen gün arttırmaktadır. Geleneksel medya aracılığıyla ‘’görünür’’ olan kitlenin toplumun modern ve seçkin kesimi olarak gösterilmesiyle, nesillerin bilinçaltına ‘görünür olmanın meşruluğu’ yerleştirilmiştir. Modernizm ve sekülerleşmeyle birlikte hayatımızda ki etkisi azaltılan din otoritesi ve bundan kaynaklı oluşan boşluk da sosyal medyanın kitleler üzerinde ki etkisini arttıran bir diğer önemli sebeptir. Dinin toplumsal alandaki etkinliği azaldıkça, insanı insan kılan değerler ve insan fıtratı her yönüyle yozlaşmaya başlamıştır. İnsanların düşünme, davranış ve yaşam biçimlerinin temel referansı olan din ve toplumsal değerlerin yerine; hazların ve arzuların kutsandığı bir dönem başlamıştır. Böylece sosyal medyanın dayattığı ‘’görünür’’ olma, ifşa ve itirafla gelen popülarite kültürü mekânsal, bireysel, toplumsal veya inanç biçimimizden kaynaklı tüm sınırların kalktığı şeffaf bir ‘’ağ’’ toplumu oluşturmuştur.
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır. Fakat günümüz sosyal medya platformları insanı ve insanın mahrem alanını da nesneleştirmekte, metalaştırmaktadır. Bu nedenle bugün bireysel alanın korunmasına, mahrem sınırların muhafazasına her zamankinden daha çok muhtacız.
Ayrıca sosyal medya da var olmak, görünür olmak geleneksel hayatın ya da dini ve toplumsal otoritelerin aksine bizden ahlaklı, faydalı, iyi, güzel veya çalışkan olmak gibi olumlu bir değer üretmemizi beklemez. Bilakis sosyal medya da görünür olmak herhangi bir çabaya bağlı olmaksızın tamamen anlık, ama çarpıcı bir varlık sergilememizi ister. İnsan davranışının meşruiyetini dayandırdığı, tüm üst değerlerin anlamını yitirdiği ve ters yüz olduğu sosyal medya,; duvarları, kapıları işlevsiz bırakarak, insanların mahrem sınırlarını ‘’görünürlük’’ uğruna feda ettiği bir platforma dönüşmüştür. Bu değişim ve dönüşümü Bauman ‘’ akışkan gözetim’’, Castells ‘’ağ toplumu’’, Baudrillard “simülasyon çağı’’ olarak tanımlıyor. Temelde ise Faucault’un ifadesiyle teknolojik aletlerle kurulmuş olan bu gözetim odaklı sistem modern bir ‘’panoptikon’’ dur.
En nihayetinde mahremiyet sınırlarının gerek güvenlik gerekçesiyle otoriteler tarafından, gerekse görünürlük uğruna gönüllü bir şekilde aşındırıldığı internet çağı her bireyin kişisel ve zihinsel bütünlüğünü, her toplumunsa özgünlüğünü ve anonim kültürünü tehdit etmektedir.
Batı toplumları; Hristiyan kültürün bir metaforu olan itiraf ederek arınma, ifşa ederek suçtan beri olma gibi bir akideye sahip olduğundan güvenlik ve gizliliğe önem verse de mahremiyet olgusuna da algısına da sahip değildir. Oysa İslam toplumlarında ve geleneksel normları güçlü toplumlarda mahremiyet temel bir değerdir. Bunun yanısıra fıtri ve insani bir ihtiyaç olan mahremiyet; kişisel, toplumsal ve kültürel farklılıklara göre değişiklik arz ederken, dinin belirlediği mahremiyet ise belli sabiteler bakımından daha katı bir normdur. Bu katılık ise insanı sınırlayan, mahrum bırakan bir mekanizmadan öte insana şahsiyet inşa eden bir sır, bir gizlilik, bir örtüdür. Ancak üzülerek görmekteyiz ki müslüman toplumlarda da mahrem olanın bir metaya dönüşüp, pazara sunulduğu sosyal medya da ‘görünürlük’ uğruna dini, ahlaki ve kültürel değerlerden tavizler verilmektedir. Oysa mahremiyet sınırlarının aşılması, bireysel, toplumsal, dini mesuliyetleri ve ahlaki problemleri de beraberinde getirmektedir. Son tahlilde görmenin de görünmeninde sorumluluk doğuran bir ameliye olduğu dinimizde, dindar bireylerin sosyal medyadaki varlığını , dinin çizdiği çerçeveye uygun bir şekilde yapılandırması her şeyden önce bir kulluk vazifesidir.
İlgili Yazılar
Denetimli Özgürlük!
Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz.
Başı Bağlı Olan Kekeme Olur
Özgür mü olmak istiyorsunuz? O halde başınız bağlı olmamalı birilerine ve beklentiniz olmamalı kimseden. Beklentileriniz kimden ve ne kadar yüksek ise; “O”na karşı o oranda boynu bükük, mahkûm ve kulsunuz demektir. Bu sebeple özgün olmanın tek yolu vardır insan için, Allah’a, sadece Allah’a bağlı olmak ve sadece ondan ummak… İşte o zaman hiç kimseden pervası …
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Kişisel Tarihimizin Yol Dönümleri
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Kim Yolcu Değil Ki Bu Dünyada?
Geçici bir konaklama yeridir dünya. Ölüm ile sona erecek değildir hayat. Bu dünyada mukim değil yolcudur insan. Ahiret yurduna alınan bir davettir insanın dünyaya gelişi. Asıl olan, kalıcı olan yerdir. Kalıcı olan yer ise ahiret yurdudur.