“Kader! Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir hakikat. Alın yazısı dedikleri herkes için büyük bir sır. Yaşanır, yaşarken de öğrenilir. Kader de insanın kaderidir. Dünyanın yaratıldığı andan, Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarıldığından beri bu hep böyledir. Aslında kaderin sır olması bile bir kaderdir. Ta o andan itibaren asırlar boyu, günden güne, her dakika ve her an bir sır olan kader, herkes için sonsuza dek gizemini korumaya devam edecektir…”
Can, Cengiz Aytmatov’a ait “Dağlar Devrildiğinde” isimli romanın daha ilk paragrafını okuduktan sonra kitabı masaya bıraktı. Dirseklerini masaya koyarak, başını ellerinin arasına aldı. Gözlerini yumdu. Sabah önünden geçtiği apartmanın bahçe duvarındaki yazıyı düşündü. “Eller ne derse desin, kullar kader yazamaz!” “Bu kadar da olmaz!” diye geçirdi içinden.
Kaderle ilgili iki ayrı yazı, aynı gün içinde Can’ın gündemine girmişti. Duvara yazılan sözün kim tarafından ve ne maksatla yazıldığını merak etti, sonra da o sözün kime ait olduğunu. Bilgisayarını açtı. Sözü, arama motoruna olduğu gibi yazdı. Karşısına (0, 46) saniye içinde yaklaşık 70.000 sonuç bulunduğu bilgisi geldi. Videolar ve görseller için ayrı başlıklar verilmişti. Can, ekrana gelen linklerden, o sözün Fatih Kısaparmak’a ait bir şarkı sözü olduğunu anladı. Linklerden birini tıklayarak “Canım Benim” isimli şarkının sözlerinin tamamını okudu.
“Seni benden alamazlar canım benim
Bizi ayıramazlar
Eller ne derse desin sen korkma canım
Kullar kader yazamazlar
Canım benim ben seni çok sevdim de söyleyemedim
Canım benim ben sana canım bile diyemedim
Canım benim ben seni çok sevdim de söyleyemedim
Canım benim kaybetmekten korktum da söyleyemedim
Yüreğimde sen varsın canım benim
Aklımda hep sen varsın
Dualarım seninle kalbim seninle
Allah seni bana yazsın”
Can, şarkının çoğu sözlerini basit bulduğu için dinlemedi. Fakat son cümle dikkatini çekmiş olacak ki birkaç kez tekrar etti. Bilgisayarı kapattı. Duvara yazılan o sözün, kendi yaşıtı yahut kendinden birkaç yaş büyük biri tarafından yazılmış olabileceğini düşündü. O meçhul gencin, aşkını kader üzerinden ilan etmesi ilginç gelmişti Can’a. Daha şaşırtıcı olan şeyse, son zamanlarda kader konusunun sürekli gündemine gelmesiydi. Okulda yahut evde, herhangi bir sebeple kader ve yazgı mevzusu açılıyor, biraz kendisi konuşuyor, çokça karşısındakileri dinliyordu.
Zihninde, cevabını aradığı lakin kimseyle paylaşmadığı bazı sorular vardı. Mesela bilimin gelişmesi kaderin sır olmasına mı bağlıydı? Acaba dijital çağ, kaderin sırrını çözme çabasının neticelerinden biri miydi?
Kader sadece insana özgü bir şey miydi, eşyanın, makinelerin daha doğrusu robotların da bir kaderi yok muydu? Birer yazılım ürünü olan robotların alın yazısını, kaderini insan yazmış olmuyor muydu? Bu ve buna benzer, insan, bilim, yapay zekâ, insansı robotlar ve kader merkezli birçok soru Can’ın kafasında dolanıp duruyordu. Can, yeniden kitabı eline aldı ve bir kez daha kaderle ilgili satırları okudu. Paragrafın bitiminden sonraki boşluğa duvardaki sözü yazdı. “Eller ne derse desin, kullar kader yazamaz!”
15 Ekim 1966 tarihinde, babasının Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nda görev yaptığı sırada İslahiye’de doğdu. Aslen Osmaniyeli olan yazarın çocukluk ve gençlik yılları İskenderun’da geçti.
İskenderun Sadık Altıncan İlkokulu’nu (1976), İskenderun İmam Hatip Lisesi’ni (1984) ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni (1990) bitirdi. Beş yıl İskenderun’da serbest muhasebecilik yaptıktan sonra 1995 yılında iş vesilesiyle Adana’ya yerleşti. Burada özel bir kurumda yöneticilik yaptı. Hâlen Adana’da yaşamakta olup evli ve üç çocuk babasıdır. Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir.
Şiir, öykü ve denemeleri; Çınar, Güneysu, Kırağı, Harman, Palandöken, Edebiyat Yaprağı, Yitik Düşler, Kuşluk Vakti, Rüzgâr, Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Millî Eğitim, Edep, Nida, Tasfiye, Dil ve Edebiyat, Ay Vakti, Türk Dili, Dergâh ve Temmuz dergilerinde yayımlandı. İki şiiri Erdoğan Akın tarafından bestelendi. Ayrıca Edebi Müdahale adlı edebiyat ve düşünce dergisinin imtiyaz sahipliği ile yazı işleri sorumluluğunu yürüttü.
Özellikle çocuk edebiyatı alanında çalışmalar yapan yazarın şiir, öykü, masal ve hikâyeleri; Diyanet Çocuk, Millî Eğitim, Elma Şekeri, Salıncak, Ebe Sobe, Bizim Bahçe, Arkadaşım ve Beyaz Bulut dergilerinde yayımlandı.
Başlıca eserleri arasında; Kuşlarla Uyanmak (şiir, 1999), Kırk Yağmur Damlası (şiir, 2006), Bir Oruç Masalı (şiir, 2008), Dört Kanatlı Kelebek (şiir, 2011), Çocukluğun Dili (şiir, 2013), Düş Sonrası Sessizlik (şiir, 2013), Hiç “Hak”sız Olur mu Çocuklar? (şiir, 2016), 40 Hazine (deneme, 2012), Efendimiz (sav) ile Hasbihal (deneme, 2012), İnsanlığın Onuru Hz. Muhammed (deneme, 2013), Naribik (öykü, 2007; daha sonra Yıldız Şekeri adıyla) ve Arkadaşım Cami (roman, 2013) bulunmaktadır.
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Oynamanın önünde engel var mı peki? Oyunu durduran, imha ya da iptal eden şartlar hangileri? Çatık kaşlı modern tıbbı kaale almayan Patch Adams, hastalığın son safhasına kadar oyundan faydanılabileceğini cümle aleme göstermişti.1945 doğumlu Patch Adams’ın Jip ile Janneke okuduğunu farz etmek hoşuma gidiyor. Grip olan Janneke ile oynamaması gereken Jip, pencere kenarına gelip Janneke ile iletişime geçiyor, cama burunları yaslayıp selamlaşmak bile oyun, hem de oyunun dikalası!
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.
“Eller Ne Derse Desin, Kullar Kader Yazamaz”
“Kader! Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir hakikat. Alın yazısı dedikleri herkes için büyük bir sır. Yaşanır, yaşarken de öğrenilir. Kader de insanın kaderidir. Dünyanın yaratıldığı andan, Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarıldığından beri bu hep böyledir. Aslında kaderin sır olması bile bir kaderdir. Ta o andan itibaren asırlar boyu, günden güne, her dakika ve her an bir sır olan kader, herkes için sonsuza dek gizemini korumaya devam edecektir…”
Can, Cengiz Aytmatov’a ait “Dağlar Devrildiğinde” isimli romanın daha ilk paragrafını okuduktan sonra kitabı masaya bıraktı. Dirseklerini masaya koyarak, başını ellerinin arasına aldı. Gözlerini yumdu. Sabah önünden geçtiği apartmanın bahçe duvarındaki yazıyı düşündü. “Eller ne derse desin, kullar kader yazamaz!” “Bu kadar da olmaz!” diye geçirdi içinden.
Kaderle ilgili iki ayrı yazı, aynı gün içinde Can’ın gündemine girmişti. Duvara yazılan sözün kim tarafından ve ne maksatla yazıldığını merak etti, sonra da o sözün kime ait olduğunu. Bilgisayarını açtı. Sözü, arama motoruna olduğu gibi yazdı. Karşısına (0, 46) saniye içinde yaklaşık 70.000 sonuç bulunduğu bilgisi geldi. Videolar ve görseller için ayrı başlıklar verilmişti. Can, ekrana gelen linklerden, o sözün Fatih Kısaparmak’a ait bir şarkı sözü olduğunu anladı. Linklerden birini tıklayarak “Canım Benim” isimli şarkının sözlerinin tamamını okudu.
“Seni benden alamazlar canım benim
Bizi ayıramazlar
Eller ne derse desin sen korkma canım
Kullar kader yazamazlar
Canım benim ben seni çok sevdim de söyleyemedim
Canım benim ben sana canım bile diyemedim
Canım benim ben seni çok sevdim de söyleyemedim
Canım benim kaybetmekten korktum da söyleyemedim
Yüreğimde sen varsın canım benim
Aklımda hep sen varsın
Dualarım seninle kalbim seninle
Allah seni bana yazsın”
Can, şarkının çoğu sözlerini basit bulduğu için dinlemedi. Fakat son cümle dikkatini çekmiş olacak ki birkaç kez tekrar etti. Bilgisayarı kapattı. Duvara yazılan o sözün, kendi yaşıtı yahut kendinden birkaç yaş büyük biri tarafından yazılmış olabileceğini düşündü. O meçhul gencin, aşkını kader üzerinden ilan etmesi ilginç gelmişti Can’a. Daha şaşırtıcı olan şeyse, son zamanlarda kader konusunun sürekli gündemine gelmesiydi. Okulda yahut evde, herhangi bir sebeple kader ve yazgı mevzusu açılıyor, biraz kendisi konuşuyor, çokça karşısındakileri dinliyordu.
Kader sadece insana özgü bir şey miydi, eşyanın, makinelerin daha doğrusu robotların da bir kaderi yok muydu? Birer yazılım ürünü olan robotların alın yazısını, kaderini insan yazmış olmuyor muydu? Bu ve buna benzer, insan, bilim, yapay zekâ, insansı robotlar ve kader merkezli birçok soru Can’ın kafasında dolanıp duruyordu. Can, yeniden kitabı eline aldı ve bir kez daha kaderle ilgili satırları okudu. Paragrafın bitiminden sonraki boşluğa duvardaki sözü yazdı. “Eller ne derse desin, kullar kader yazamaz!”
Yazar
15 Ekim 1966 tarihinde, babasının Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nda görev yaptığı sırada İslahiye’de doğdu. Aslen Osmaniyeli olan yazarın çocukluk ve gençlik yılları İskenderun’da geçti.
İskenderun Sadık Altıncan İlkokulu’nu (1976), İskenderun İmam Hatip Lisesi’ni (1984) ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni (1990) bitirdi. Beş yıl İskenderun’da serbest muhasebecilik yaptıktan sonra 1995 yılında iş vesilesiyle Adana’ya yerleşti. Burada özel bir kurumda yöneticilik yaptı. Hâlen Adana’da yaşamakta olup evli ve üç çocuk babasıdır. Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir.
Şiir, öykü ve denemeleri; Çınar, Güneysu, Kırağı, Harman, Palandöken, Edebiyat Yaprağı, Yitik Düşler, Kuşluk Vakti, Rüzgâr, Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Millî Eğitim, Edep, Nida, Tasfiye, Dil ve Edebiyat, Ay Vakti, Türk Dili, Dergâh ve Temmuz dergilerinde yayımlandı. İki şiiri Erdoğan Akın tarafından bestelendi. Ayrıca Edebi Müdahale adlı edebiyat ve düşünce dergisinin imtiyaz sahipliği ile yazı işleri sorumluluğunu yürüttü.
Özellikle çocuk edebiyatı alanında çalışmalar yapan yazarın şiir, öykü, masal ve hikâyeleri; Diyanet Çocuk, Millî Eğitim, Elma Şekeri, Salıncak, Ebe Sobe, Bizim Bahçe, Arkadaşım ve Beyaz Bulut dergilerinde yayımlandı.
Başlıca eserleri arasında; Kuşlarla Uyanmak (şiir, 1999), Kırk Yağmur Damlası (şiir, 2006), Bir Oruç Masalı (şiir, 2008), Dört Kanatlı Kelebek (şiir, 2011), Çocukluğun Dili (şiir, 2013), Düş Sonrası Sessizlik (şiir, 2013), Hiç “Hak”sız Olur mu Çocuklar? (şiir, 2016), 40 Hazine (deneme, 2012), Efendimiz (sav) ile Hasbihal (deneme, 2012), İnsanlığın Onuru Hz. Muhammed (deneme, 2013), Naribik (öykü, 2007; daha sonra Yıldız Şekeri adıyla) ve Arkadaşım Cami (roman, 2013) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Hiç Haksız Olur Mu Çocuklar?
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Jip ile Janneke: Arkadaşlık ve Oyunla Güzelleşen Dünyanın Belgesi
Oynamanın önünde engel var mı peki? Oyunu durduran, imha ya da iptal eden şartlar hangileri? Çatık kaşlı modern tıbbı kaale almayan Patch Adams, hastalığın son safhasına kadar oyundan faydanılabileceğini cümle aleme göstermişti.1945 doğumlu Patch Adams’ın Jip ile Janneke okuduğunu farz etmek hoşuma gidiyor. Grip olan Janneke ile oynamaması gereken Jip, pencere kenarına gelip Janneke ile iletişime geçiyor, cama burunları yaslayıp selamlaşmak bile oyun, hem de oyunun dikalası!
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Asla Süper Kahraman Olmayan Bir Çocuğun Dünyaya Tutunma Macerası
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.
MÜDA-Fİ-İL
Lütfen beni anla
Bir ağaç değilim sadece gölgeden
Yapraklarım yok karşılıksız besin üreten
Yaralarım var karşılıklı dünyayla ahidleşen