Hafızamıza kazınan ağaçlar olurdu, yazları. Yaza mahsus bir resim gibi. Yola düşmek, eşe dosta, memlekete dönmekti. Çabucak geçen sayılı günler ipe serilirdi avluda. Yıkanan çamaşırlarla sadece bu resimde göz göze gelinirdi sanki. Şirin, ufak bir valiz. Ufak tefek hediyeler. Özenle katlanmış kıyafetler. Gidişte ve dönüşte aynı yol kullanılır, aynı şaşkınlıkla fark edilirdi biten yol çalışmaları, ağaçları seyreltilmiş mezarlık, yaptırılan çeşme… Çeşmede durulurdu. Sesli bir şekilde hayrat sahibi tespit edilirdi. Dedesi de yol kenarlarına üzüm koyarmış, gelen geçen yesin diye, bağları varmış.
Öykü, kahraman anlatıcının kendine dönük içsel çözümlemelerde bulunduğu bir değişim durumunu konu edinir. Bu değişim durumu anlatıcının kendisi, etrafındakiler ve eşyalarla olan ilişkileri ile gelişim gösterir.
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Sev diyor, benim için sev! Neyi seveceğimizi bilmeden, nasıl seveceğimizi bilmeden ayetleriyle içimize sevgiyi nakşeden için durup düşünmek, bakıp tefekkür etmek sevmektir.
Sevgi: Allah’ın, Âdem’le Havva’nın içine gizlediği bir sır.
Sevgi: Allah’ın, Resul’üne, Peygamberimizin sırtına nakış nakış işlediği bir iz.
Sevgi: Züleyha’nın bakışlarından Yusuf’un kaderine yol çizen güçlü bir bağ.
Sevgi: Yakup (as)’ın içine Yusuf’un kokusunu gizleyip gözlerine can veren ilahi güç…
Sevgi, bizlere en büyülü miras…
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Yoldan Öyküler
Hafızamıza kazınan ağaçlar olurdu, yazları. Yaza mahsus bir resim gibi. Yola düşmek, eşe dosta, memlekete dönmekti. Çabucak geçen sayılı günler ipe serilirdi avluda. Yıkanan çamaşırlarla sadece bu resimde göz göze gelinirdi sanki. Şirin, ufak bir valiz. Ufak tefek hediyeler. Özenle katlanmış kıyafetler. Gidişte ve dönüşte aynı yol kullanılır, aynı şaşkınlıkla fark edilirdi biten yol çalışmaları, ağaçları seyreltilmiş mezarlık, yaptırılan çeşme… Çeşmede durulurdu. Sesli bir şekilde hayrat sahibi tespit edilirdi. Dedesi de yol kenarlarına üzüm koyarmış, gelen geçen yesin diye, bağları varmış.
Bu yazının devamı 204. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
204. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Ali Haydar Haksal’ın Aynamın Sonsuzluğundaki Sen Öyküsü Üzerine
Öykü, kahraman anlatıcının kendine dönük içsel çözümlemelerde bulunduğu bir değişim durumunu konu edinir. Bu değişim durumu anlatıcının kendisi, etrafındakiler ve eşyalarla olan ilişkileri ile gelişim gösterir.
Barış’a da Bir Sorsalar
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Yolun Başı
Sev diyor, benim için sev! Neyi seveceğimizi bilmeden, nasıl seveceğimizi bilmeden ayetleriyle içimize sevgiyi nakşeden için durup düşünmek, bakıp tefekkür etmek sevmektir.
Sevgi: Allah’ın, Âdem’le Havva’nın içine gizlediği bir sır.
Sevgi: Allah’ın, Resul’üne, Peygamberimizin sırtına nakış nakış işlediği bir iz.
Sevgi: Züleyha’nın bakışlarından Yusuf’un kaderine yol çizen güçlü bir bağ.
Sevgi: Yakup (as)’ın içine Yusuf’un kokusunu gizleyip gözlerine can veren ilahi güç…
Sevgi, bizlere en büyülü miras…
Övdüklerimizden Ne Kaldı?
Masal dinlerdik, dededen, büyükanneden, kıssadan hisse çıkarmaya; “bir varmış bir yokmuş” sevdasına aşılanırdık fark etmeden. Şimdilerde subliminal mesajlarla nitelendirilen, akla ayar verme kavramını gayri ihtiyari büyüklerimiz de tecrübe etmişlerdi.
Kar/Anlık Ağlıyor
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Alışverişe devam et