Güncel ve güncelliğini de yitirmeyecek bir konu; eğitim. Nasıl olmalı, nerde olmalı, kim vermeli gibi birçok temel sorunun yanı sıra küresel ve yerel politikalarla çok alâkalı olan bir konu, eğitim. Hayatın bu kadar içinden, hayatı bu kadar ilgilendiren bir konu ama bir o kadar da bizlere sorulmayan ve hep maruz kaldığımız bir konu, eğitim. Mevcut eğitim sistemi ve toplumun eğitim algısı nasıl seyrediyor? Geleneksel eğitim, post-modern eğitim, anarşist eğitim ve zorunlu eğitim nedir, bunlar dünyamıza nasıl etkiler yapmaktadır? Eğitim İlke-Sen bu konularda nasıl düşünüyor, neler teklif ediyor ve İslam’ın eğitime yaklaşımını nasıl değerlendiriyor? Bütün bu soruların cevapları için sizleri yazar, aktivist ve bir eğitimci olan Ahmet Örs ile sohbet tadında yaptığımız röportajımızla baş başa bırakıyoruz.
Günümüz Türkiye’si için eğitim politikalarını, amaçları ve işlevselliği açısından değerlendirebilirmisiniz?
Standart yaklaşımlar için malzeme sağlamaya devam ediyor Türkiye’deki eğitim sistemi. İşte resmî ideolojinin türlü vesilelerle yeniden üretimi, bu bağlamda dayatmacı yaklaşımlar, şekilcilik alabildiğine sürüyor. Bunun yanında sermayenin arzuları pek de yeni olmayan bir şekillendirici ama etkisi giderek artıyor. Küreselleşmenin hizmetkârı kuşaklar ulus-devlet hassasiyetleri görünümlü bir formda sunuluyor. Bunun nereye kadar ve nasıl gideceğini kestirmek zor açıkçası. Bir kaos hâlinin egemen olduğunu söyleyebilirim. Bu kanaatim, uygulayıcıların dâimî bir şekilde sisteme müdahale etmeleriyle de çok rahat kanıtlanabilir. Modernliğin kutsallarından olan diplomanın yerini sertifikaların aldığı, buna rağmen sektör olarak işe yaradığı için devasa varlığının devamı istenen bir toplamla karşı karşıyayız ve bu toplamın hakikate ilişkin bir işareti yok, olamaz da.
Çok genel bir ifade de olsa, sizin görev aldığınız ve Eğitim İlke-Sen olarak yaptığınız çalışmalar dolayımında Milli Eğitim’de ve okullarda eğitim nasıl gitmektedir?
Aslında bu soru ilk sorunun ve dolayısıyla cevabın da bir devamı mâhiyetinde. Az önce çizmeye çalıştığım çerçevenin pratiği diyelim. Eğitimin pratiği bu. Bazı müdahaleler olsa da ana çerçeveden hem ilkeler açısından hem de ülkedeki genel siyasal irade açısından çıkılamaz. Hakikate ilişkin sadece şekilsel kaygı ve müdahalelerle zaten bir yere varılamaz. Zaten MEB, yaklaşık on sene önce, temel amacının, küreselleşmenin karakterine uygun kişiler yetiştirmek olduğunu alenen ilan etmişti. Hâlihazırdaki Bakan’ın beyanıyla sertifika döneminin öne çıktığını, aynı ruhun pekişeceğini iyice idrak etmiş oluyoruz. Sektörel ekonomiyi besleyen öğrenci topluluğunu bir arada tutmaktan vazgeçecek irade, bunu ancak kendisi için başka bir verimlilik alternatifi ortaya çıktığında yapacaktır.
Eğitimin kompleks yapısı şöyle bir benzetmeyle ifade edilir: Bir insanı eğitmek için değil anne-baba ve okul, bir köy gerekmektedir. Veli-Okul-Ögrenci denklemi üzerinde duralım. Adım adım gidecek olursak: Milli Eğitim-öğretmen; öğretmen-veli; öğretmen öğrenci ilişkisi…
İnsan, geleneklerin inşa ettiği vasatta tabiî süreçlerde yetiştirilebilir, başka bireysel ya da cemaatsel temaslar, ilişkiler yine onu şekillendirebilir. İnsanlığın tarihinde bunların sayısız örneği görülebilir. Herhangi bir modeli kutsamak ya da yok saymak doğru olmaz. Okullarda vurgulanan bir klişe olarak okul-veli işbirliğinin ve öğrenciyi bu ilişkinin orta yerine mahkûm eden, konumlayan değerlendirmelerin “okul”un, MEB’in varlığından, niteliksel pozisyonlarından bağımsız yapılması, hakikatin yıkımından başka bir sonuç doğurmaz. Belki ilerleyen bölümlerde sırası gelecektir ama özellikle müslüman zihin bu kalıpları bozmak, onlara itiraz etmekle yükümlüdür.
Öğretmenin eğitimdeki rolü nedir? İdare, öğrenci ve velisi kıskancında bulunan öğretmen, rolünü ne kadar gerçekleştirebilmektedir?
Öğretmen, daha önce bahsetmeye çalıştığım “toplam”ın kıskacındadır. Belki “Zaten onun için vazifelendirilmiş değil mi?” diye soracaksınız ki haklısınız kesinlikle. Kıskaçta olduğunun bilicinde olmayan bir öğretmen profili ile zaten çok işiniz var demektir. Şimdi, zindanda yaşadığına bilincini ikna edemeyen için acı bir çıkmazla karşı karşıyasınız demektir. Bir de içerde ve dışarda başka bir bilinci taşıyan öğretmen tipi vardır, yoksa da olmalıdır! İşte o öğretmen ya da öğretmenler, biraz evvel söylediğim gibi kuşatma altındadır; resmî ideoloji ve sermaye tarafından. Velî de onlara ayak uydurdu ise ki maalesef çoğu zaman öyle oluyor, fotoğraf ortaya çıkıyor. Tabiî az olsa da düzene başkaldıran velîler de var! Şimdi bunlar ne yapacak? İçerden mi yoksa dışardan mı farklı çıkışlar, modeller arayacaklar? Bu da geniş bir toplumsal/siyasal model usulüne dâir tartışmaları davet eder tabiî.
“Eti senin kemiği benim” öğrenci velisi profilinden “benim çocuğuma hiç kimse karışamaz/söz söyleyemez” profiline evrilmeyi neyle açıklayabiliriz? Veli ve aileler neye karşı duyarlılık kazanmalı?
Yanlış hiçbir yaklaşım başka bir tarzın alternatifi olamaz, olmamalı. Velîler çocukların Rabbi değil, devlet ve MEB de, dolayısıyla öğretmenler de! Bu gerçekle yüzleşmek sarsıcı sonuçlar doğurur lâkin böyle bir bilinci orta yere koyup oradan tartışma yürütecek bir vasatın olması gerekir. Bu alanlar, kavramlara yapılan müdahaleler neticesinde kötürümleştirildi, çoraklaştırıldı. Firavun’un propaganda/eğitim aracılığı ile halkını ahmaklaştırmasına işaret eden Kur’an, bu hususta insanlara rehberlik etmektedir.
“Eğitim, kitlelerin kontrol altında tutulabilmesinin bir aygıtıdır.” yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? Zorunlu olması münasebetiyle maruz kaldığımız şartlara karşı neler önerirsiniz?
Zorunlu eğitim açık faşizmdir. Kabul edilemez.
İnsan iradesini, arayış ve sorgulamalarını yasaklayan, dayatmalarla belli istikametlere yönlendiren yaklaşımlar kabul edilemez. Bu hususa ilişkin az önce Kur’an’dan bir misal vermiştik.
Zorunlu eğitim süreçlerine karşı açık siyasal mücadele vermekle yükümlüyüz. Ailelerin, cemaatlerin, ebeveynlerin gönüllülüğünden ulus devlete, oradan da küresel sermayenin hizmetkârlığına koşullanan, modern yeniçeriler gibi mekânlarından kopartılan çocukların vebali ağırdır, üretecekleri dünya son derece problemlidir.
Son dönemde popülerleşen post-yapısalcı eğitim modeli, post-yapısalcı modeller konuşuluyor malumunuz… Mesela zorunlu eğitime karşı ‘okulsuz toplum projesi’… Bu teoriler ne öneriyor, nereye gidiyor? Bu durum (uygulanabilirlik) ve değer (doğru-yanlış) bağlamında neler söylemek istersiniz?
İşte bahsettiğimiz gibi, sistem içi kaçışlar mı yoksa yine -hakikate sürekli vurgu yapıyoruz- hakikate mugayir başka usullerin peşine takılmak, yoksa daha devrimci bir tutum üretmek mi? Burada can alıcı bir gerçeklikle, durumla muhatap olduğumuzu düşünüyorum. İdeolojik/imani ilkelerin dışında var edilmiş gerçeklikleri bozmaya, onları sökmeye dönük usulleri tartışmamız icap etmektedir. Büyük yapıları ancak tevhidî temelde daha büyük yapı tasarımları alt edebilir. Beğenmediğiniz, kendisinden kaçınmaya gayret ettiğiniz yapılardan parça parça uzak durarak ama bir şekilde yine kesişmelerden kaçamayarak alternatif üretmeye çalışmak beyhude bir çaba olacaktır. Kendi inşanızı baştan yaralayacak, açığa düşürecek tehlikelere karşı uyanık olmalısınız. Parçalanamaz bir hakikat, eğitimden siyasala, gündelik hayata türlü usullerle kendini göstermelidir.
Sizin ‘dünyanızda’ eğitimin nedir, temel misyonu ne olmalıdır? Yine sizin ‘dünyanızda’ öğretmen kimdir?
Karmaşık bir hâlet-i ruhiye içinde olduğumu itiraf etmeliyim. Kelime ve kavramlar bir gerçekliğin yansıması olarak, bu doğrultuda birtakım şeyleri göstermek için var ediliyorlar. Gösterdikleri ya da görenleri tarafından mekânsal ve zamansal müdahalelerin izlerini bünyelerinde taşıyorlar. Bu doğrultuda konuşacak olursak dönemsel ya da anlık farklı değerlendirmelerle muhataplarımız tarafından anlaşılamama kaygısı taşıyacağız. Eğitilmeye dönük endişelerimiz, öğretmenlik rolüne karşı sohbetimizin başından beri ifade etmeye gayret ettiğimiz eleştirel duruşlarımız var ancak var olduğumuz an itibariyle en azından sendika ilkelerimizde de yer alan özgürleştirici bir halk pedagojisine vurgu yapan tevhid ve adalet eksenine işaret etmek isterim.
Yeniden yapılandırmacı eğitim anlayışı perspektifinde öğretmene verilen rehberlik rolü yerine getiriliyor mu?
Türkiye’de öğretmenlerin de, öğrencilerin de kalıplardan kurtulması çok zor oluyor. Öğrencinin düşünüp üreteceği bir düzleme geçmek için eksik olan çok şey var. Hem öğrenci hem öğretmen bu aşamaya bir türlü hazır olamıyor.
Alışkanlıklardan tutalım sınav sistemleri ile eğitim programları arasındaki uyumsuzluklara kadar birçok neden bunu engelliyor. PISA direktörünü merkeze almak istemem ancak sıklıkla vurguladığı tespit maalesef bizim de sürekli gözlemlediğimiz bir gerçek: Türkiye’de öğrenciler okuduğunu anlamıyor! Bir ülke için bundan kötü ve acınası bir gerçeklik olamaz. Halkın saç baş yolması, bütün uygulayıcıların işi bırakması gerek böyle bir durumda ancak kimse oralı olmuyor. Çok hazin değil mi? Öğrenciye kendini inşa ettirmek -eleştirilerimiz saklıdır- için rehberlik edecek kişi de mevcut hasarlı, tahripkâr düzenin bir çıktısıdır, unutmayalım. Ayrıca orada burada görüp hayran hayran takip edilen eğitim modellerini kayıtsız şartsız kopyalamak da ayrı bir sorundur, çokça tartışılmalıdır.
Aliya İzzetbegoviç: “Elimden gelse bütün okullarda ‘eleştirel düşünce dersi’ okuturdum.” der. Cibran’ın Ermiş’inde de benzeri ifadeler yer alır. Mesela: “Öğrencileri arasında yürüyen öğretmen, bilgisinden değil fakat inancından ve sevgisinden verir.”, “Öğretici gerçekten akıllıysa, sizleri kendi aklının evine sokmaya değil, fakat kendi aklınızın eşiğine doğru yürütmeye çalışır.” vb. Eğitimin eleştirel düşünmeye nasıl bir etkisi vardır? Özellikle son dönem modern eğitim metodunda eleştirel düşüncenin yeri neresidir?
Açıkçası yukarıdaki ifadeleri hep sistem içi görür ve eleştiririm. Önerdikleri şey okulun yapısına, amacına uygun değildir. Câri eğitim süreçlerinin eleştirel düşünceyle ilgisi yoktur. Bütün eğitim süreçleri bir şekilde yerel ve küresel hegemonik güçlerin kontrolündedir. Bu tahakkümün dışında kalabilmiş bağımsız, devrimci siyasal ve düşünsel hareketler dışında eleştirel düşünceye yol verebilmiş bir eğitim işleyişinden bahsedilemez. Paulo Freire’in “Ezilenlerin Pedagojisi” bile -çok beğenmemize rağmen- bu gerçeğin ne kadar dışında kalabilmiştir? Çevreleyen kuşatıcı güçlerle dolaylı ya da dolaysız temas, sizin sorunuza verilecek cevabı çok zorluyor. “Eğitilen zaten ne kadar eleştirebilir ya da eğiten eleştiriye ne kadar imkân tanıyabilir?” diye sormalıyız aslında. Disiplinler bünyesindeki eleştirel çalışmalar hayata tekabül etmeyecekse bir şey diyemem elbette. Hepimiz bu kuşatılmışlık içinde çırpınıp yol bulmaya çalışıyoruz. Bir yerlere, sohbetin başından beridir işaret etmeye çalıştığım açıklara odaklanmalıyız.
Sizin Eğitim İlke-Sen olarak üstlendiğiniz misyon, eğitime dair ‘onarıcı’ önerilerde bulunmak mıdır? Nedir?
“Onarıcı” dersek baştan beridir söylediklerimiz boşa düşer. Başka bir şey yapmaya, birtakım işaretlemelere odaklanıyoruz aslında. Zulmü ifşa eden, körleştirilen bilinçleri gösteren, adalete doğru mücadele yolları öneren mütevazı bir yürüyüş diyelim. Burada, sorduğunuz için söylüyorum, sadece ilkelerimize bakılmasını önermiş olalım.
Proje okullar… Proje çocuklar… Nedir proje? Ulaşılmak istenen hedef, hedefin neresinde?
Birtakım şeyler vardır ki ne olduklarına dâir kimse tam olarak bir şeyler söyleyemez! Sanki bunlar da biraz öyle. Türkiye koşullarında politik kapışmaların, köşe tutmaların bir yolu, yöntemi olarak görüyorum bütün bu yapılanları, yoksa ortada dişe dokunur bir çıktı yok. Seküler ölçekte de bir sonuçla karşı karşıya değiliz, çok ilginç. Sonuçta okuduğunu anlamamakta dip yapmış bir nihayete ulaştık. O zaman kim, neyin projesini yapıyor, çok belirsiz bir duruma muhatabız demektir. Birtakım köklü okullara birtakım kişilerin onay ve daveti ile atanan öğretmenler var, bunu biliyoruz. Sosyal bilimler ve fen alanlarında projelerden bahsediliyor ancak hem lise, hem üniversite bazındaki uluslararası değerlendirmelerde bir karşılık ortaya çıkabilmiş değil. Yok gelenekti, yok kadim medeniyetimizdi, gibi söylemler çerçevesinde bir verim ortaya çıktıysa da birileri bizi haberdar etsin!
Ana dilde eğitim konusu var bir de… Bu sorun mu, nasıl ve ne kadar bir sorun? Yoksa bir meşguliyet mi? Bu konuda ana dilde eğitime karşı gösterilen direnç sizce nedir?
Siz de biliyorsunuz ki dillerin ve renklerin farklı yaratılması Allah’ın ayetlerindendir. Bu Kur’ânî bir hükümdür. Eğitimi bir kenara bırakalım, dil ve yasak kelimeleri yan yana geliyorsa ortada siyasal bir durum var demektir. İnsanlar eğitim yapar yapmaz, bu onların tercihidir ama herhangi bir dil yasaklanamaz. Rabbimizin düzenine bir başkaldırıdır bu. Bunu önce siyasal bir durum olarak kodlayan toplumsal ve siyasal mücadele anlayışına sahip olmalı. İster istemez ana dilde eğitim meselesi de bu yasakların tabiî sonucu olarak ayrı başlıklar hâlinde karşımızda sıralanacaktır. Bu alandaki sorumluluğumuz hiçbir şekilde savsaklanamaz.
Eğitim alanında Müslüman neyi hedeflemeli, neyi öne almalı, neyin peşinde olmalıdır? Mecburi eğitim karşısındaki konumu ne olmalıdır?
Yaklaşık olarak sohbet boyunca yapılması gerekenlere dâir bir çerçeve oluştu diye düşünüyorum. Birlikteliklere bambaşka bir eğitim imkânı olarak büyük görevler düştüğünü, özgürleştirici halk pedagojisi bağlamında da açık siyasal mücadelenin bu hususta etkili bir karşılığı olacağına inanıyorum.
İslâm’ın/Kur’ân’ın ve Peygamber’in eğitim alanında röperleri nelerdir sizce?
Hakikati merkeze alan, bugünün diliyle söyleyecek olursak teori ve pratiği harmanlayan, insanı hem birey hem de toplumsal bütünlük içinde inşa eden süreçler öngörmekte idiler. Eğitim kavramına çekinceler koyarak söylüyorum tabiî bunları, konuşmamız boyunca da bunu vurgulamaya çalıştım. Eğitim kavramının kafamızdaki karşılığı bambaşka çünkü. Modern zamanların çocukları olarak modern çerçevelerin yerine başka bir şey, bir alternatif düşündüğümüzde sorgusuz transferler yapabiliyoruz. Bunlar derdimize derman olacak şeyler değildir. Egemenlik kurucu, itaati merkeze alan İslam tarihi tecrübesi de bir bütün olarak önümüze konamaz. Olumsuz tesirleri halen fazlasıyla devam eden kötü miraslara sahibiz. Bize ulaşanları elden geçirecek sağlam bir kulpa sahibiz. Hem geçmişi hem bugünü Kur’ân zaviyesinden cesaretle analiz etmeliyiz. İşaret taşlarını, dört başı mamur olmasa da iyi kötü ayakta durabilecek bir yapının inşasına taşımak için bütün zihinsel bütünlüğümüz ağır bir sarsıntıya maruz kalmak zorunda.
Buna karşı aileye düşen görev nedir?
Aile de bu sorumluluk hâlesine katılmalıdır çünkü bütün bu mevzunun tam ortasındadır.
İktidar denince günlük hayatta umarsızca tüketilen, her yerde ve her ortamda konuşulan, herkesin üzerine bir şeyler söylediğini zannettiği, dillere pelesenk olmuş bir kavram beliriyor akılda. Peki, bu kadar konuşulan ve güya bilinen iktidar hakkında gerçekten ne biliyoruz? Nedir aslında iktidar denen şey? Geçmişten günümüze nasıl var olmuştur? İktidar, iktidarını nasıl ve hangi araçlarla kurar? İktidarın …
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.
İslâm siyaset düşüncesine konu olan bir külliyatla karşı karşıyayız. Bunların birçoğu gün yüzüne çıkmış, büyük bir çoğunluğuysa gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor gibi. Bu külliyat hakkında konuşalım istiyoruz. Bu konudaki araştırmalarınız ve görüşle-riniz bir kitap ve birçok röportaja konu oldu. Biz, İslâm siyaset düşüncesine konu olan bu metinlerdeki ‘eleştiri’ ve ‘muhalefet’ dili üzerindeki görüş ve değerlendir-melerinizi almak istiyoruz.
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Çoğumuz için bir kıta değil de bir ülke sandığı, medyanın yüklediği ajitatif simgesel anlamdan başka bir anlamı olmayan ve çoğunlukla ‘sömürge’liği hatırlatan ‘kara kıta’ Afrika’yı konuşmak istiyoruz. Afrika’yı konuşmak istiyoruz çünkü Afrika’nın acılı tarihinden bile bihaber iken orada bir canlılığın olduğunu ve oradaki insanların dünyanın geri kalanından daha az konuşulmaya değer olmadığını düşünüyoruz. Kolonyal sürecin …
Ahmet Örs İle Eğitim Üzerine…
Güncel ve güncelliğini de yitirmeyecek bir konu; eğitim. Nasıl olmalı, nerde olmalı, kim vermeli gibi birçok temel sorunun yanı sıra küresel ve yerel politikalarla çok alâkalı olan bir konu, eğitim. Hayatın bu kadar içinden, hayatı bu kadar ilgilendiren bir konu ama bir o kadar da bizlere sorulmayan ve hep maruz kaldığımız bir konu, eğitim. Mevcut eğitim sistemi ve toplumun eğitim algısı nasıl seyrediyor? Geleneksel eğitim, post-modern eğitim, anarşist eğitim ve zorunlu eğitim nedir, bunlar dünyamıza nasıl etkiler yapmaktadır? Eğitim İlke-Sen bu konularda nasıl düşünüyor, neler teklif ediyor ve İslam’ın eğitime yaklaşımını nasıl değerlendiriyor? Bütün bu soruların cevapları için sizleri yazar, aktivist ve bir eğitimci olan Ahmet Örs ile sohbet tadında yaptığımız röportajımızla baş başa bırakıyoruz.
Günümüz Türkiye’si için eğitim politikalarını, amaçları ve işlevselliği açısından değerlendirebilir misiniz?
Standart yaklaşımlar için malzeme sağlamaya devam ediyor Türkiye’deki eğitim sistemi. İşte resmî ideolojinin türlü vesilelerle yeniden üretimi, bu bağlamda dayatmacı yaklaşımlar, şekilcilik alabildiğine sürüyor. Bunun yanında sermayenin arzuları pek de yeni olmayan bir şekillendirici ama etkisi giderek artıyor. Küreselleşmenin hizmetkârı kuşaklar ulus-devlet hassasiyetleri görünümlü bir formda sunuluyor. Bunun nereye kadar ve nasıl gideceğini kestirmek zor açıkçası. Bir kaos hâlinin egemen olduğunu söyleyebilirim. Bu kanaatim, uygulayıcıların dâimî bir şekilde sisteme müdahale etmeleriyle de çok rahat kanıtlanabilir. Modernliğin kutsallarından olan diplomanın yerini sertifikaların aldığı, buna rağmen sektör olarak işe yaradığı için devasa varlığının devamı istenen bir toplamla karşı karşıyayız ve bu toplamın hakikate ilişkin bir işareti yok, olamaz da.
Çok genel bir ifade de olsa, sizin görev aldığınız ve Eğitim İlke-Sen olarak yaptığınız çalışmalar dolayımında Milli Eğitim’de ve okullarda eğitim nasıl gitmektedir?
Aslında bu soru ilk sorunun ve dolayısıyla cevabın da bir devamı mâhiyetinde. Az önce çizmeye çalıştığım çerçevenin pratiği diyelim. Eğitimin pratiği bu. Bazı müdahaleler olsa da ana çerçeveden hem ilkeler açısından hem de ülkedeki genel siyasal irade açısından çıkılamaz. Hakikate ilişkin sadece şekilsel kaygı ve müdahalelerle zaten bir yere varılamaz. Zaten MEB, yaklaşık on sene önce, temel amacının, küreselleşmenin karakterine uygun kişiler yetiştirmek olduğunu alenen ilan etmişti. Hâlihazırdaki Bakan’ın beyanıyla sertifika döneminin öne çıktığını, aynı ruhun pekişeceğini iyice idrak etmiş oluyoruz. Sektörel ekonomiyi besleyen öğrenci topluluğunu bir arada tutmaktan vazgeçecek irade, bunu ancak kendisi için başka bir verimlilik alternatifi ortaya çıktığında yapacaktır.
Eğitimin kompleks yapısı şöyle bir benzetmeyle ifade edilir: Bir insanı eğitmek için değil anne-baba ve okul, bir köy gerekmektedir. Veli-Okul-Ögrenci denklemi üzerinde duralım. Adım adım gidecek olursak: Milli Eğitim-öğretmen; öğretmen-veli; öğretmen öğrenci ilişkisi…
İnsan, geleneklerin inşa ettiği vasatta tabiî süreçlerde yetiştirilebilir, başka bireysel ya da cemaatsel temaslar, ilişkiler yine onu şekillendirebilir. İnsanlığın tarihinde bunların sayısız örneği görülebilir. Herhangi bir modeli kutsamak ya da yok saymak doğru olmaz. Okullarda vurgulanan bir klişe olarak okul-veli işbirliğinin ve öğrenciyi bu ilişkinin orta yerine mahkûm eden, konumlayan değerlendirmelerin “okul”un, MEB’in varlığından, niteliksel pozisyonlarından bağımsız yapılması, hakikatin yıkımından başka bir sonuç doğurmaz. Belki ilerleyen bölümlerde sırası gelecektir ama özellikle müslüman zihin bu kalıpları bozmak, onlara itiraz etmekle yükümlüdür.
Öğretmenin eğitimdeki rolü nedir? İdare, öğrenci ve velisi kıskancında bulunan öğretmen, rolünü ne kadar gerçekleştirebilmektedir?
Öğretmen, daha önce bahsetmeye çalıştığım “toplam”ın kıskacındadır. Belki “Zaten onun için vazifelendirilmiş değil mi?” diye soracaksınız ki haklısınız kesinlikle. Kıskaçta olduğunun bilicinde olmayan bir öğretmen profili ile zaten çok işiniz var demektir. Şimdi, zindanda yaşadığına bilincini ikna edemeyen için acı bir çıkmazla karşı karşıyasınız demektir. Bir de içerde ve dışarda başka bir bilinci taşıyan öğretmen tipi vardır, yoksa da olmalıdır! İşte o öğretmen ya da öğretmenler, biraz evvel söylediğim gibi kuşatma altındadır; resmî ideoloji ve sermaye tarafından. Velî de onlara ayak uydurdu ise ki maalesef çoğu zaman öyle oluyor, fotoğraf ortaya çıkıyor. Tabiî az olsa da düzene başkaldıran velîler de var! Şimdi bunlar ne yapacak? İçerden mi yoksa dışardan mı farklı çıkışlar, modeller arayacaklar? Bu da geniş bir toplumsal/siyasal model usulüne dâir tartışmaları davet eder tabiî.
“Eti senin kemiği benim” öğrenci velisi profilinden “benim çocuğuma hiç kimse karışamaz/söz söyleyemez” profiline evrilmeyi neyle açıklayabiliriz? Veli ve aileler neye karşı duyarlılık kazanmalı?
Yanlış hiçbir yaklaşım başka bir tarzın alternatifi olamaz, olmamalı. Velîler çocukların Rabbi değil, devlet ve MEB de, dolayısıyla öğretmenler de! Bu gerçekle yüzleşmek sarsıcı sonuçlar doğurur lâkin böyle bir bilinci orta yere koyup oradan tartışma yürütecek bir vasatın olması gerekir. Bu alanlar, kavramlara yapılan müdahaleler neticesinde kötürümleştirildi, çoraklaştırıldı. Firavun’un propaganda/eğitim aracılığı ile halkını ahmaklaştırmasına işaret eden Kur’an, bu hususta insanlara rehberlik etmektedir.
“Eğitim, kitlelerin kontrol altında tutulabilmesinin bir aygıtıdır.” yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? Zorunlu olması münasebetiyle maruz kaldığımız şartlara karşı neler önerirsiniz?
Zorunlu eğitim açık faşizmdir. Kabul edilemez.
Zorunlu eğitim süreçlerine karşı açık siyasal mücadele vermekle yükümlüyüz. Ailelerin, cemaatlerin, ebeveynlerin gönüllülüğünden ulus devlete, oradan da küresel sermayenin hizmetkârlığına koşullanan, modern yeniçeriler gibi mekânlarından kopartılan çocukların vebali ağırdır, üretecekleri dünya son derece problemlidir.
Son dönemde popülerleşen post-yapısalcı eğitim modeli, post-yapısalcı modeller konuşuluyor malumunuz… Mesela zorunlu eğitime karşı ‘okulsuz toplum projesi’… Bu teoriler ne öneriyor, nereye gidiyor? Bu durum (uygulanabilirlik) ve değer (doğru-yanlış) bağlamında neler söylemek istersiniz?
İşte bahsettiğimiz gibi, sistem içi kaçışlar mı yoksa yine -hakikate sürekli vurgu yapıyoruz- hakikate mugayir başka usullerin peşine takılmak, yoksa daha devrimci bir tutum üretmek mi? Burada can alıcı bir gerçeklikle, durumla muhatap olduğumuzu düşünüyorum. İdeolojik/imani ilkelerin dışında var edilmiş gerçeklikleri bozmaya, onları sökmeye dönük usulleri tartışmamız icap etmektedir. Büyük yapıları ancak tevhidî temelde daha büyük yapı tasarımları alt edebilir. Beğenmediğiniz, kendisinden kaçınmaya gayret ettiğiniz yapılardan parça parça uzak durarak ama bir şekilde yine kesişmelerden kaçamayarak alternatif üretmeye çalışmak beyhude bir çaba olacaktır. Kendi inşanızı baştan yaralayacak, açığa düşürecek tehlikelere karşı uyanık olmalısınız. Parçalanamaz bir hakikat, eğitimden siyasala, gündelik hayata türlü usullerle kendini göstermelidir.
Sizin ‘dünyanızda’ eğitimin nedir, temel misyonu ne olmalıdır? Yine sizin ‘dünyanızda’ öğretmen kimdir?
Karmaşık bir hâlet-i ruhiye içinde olduğumu itiraf etmeliyim. Kelime ve kavramlar bir gerçekliğin yansıması olarak, bu doğrultuda birtakım şeyleri göstermek için var ediliyorlar. Gösterdikleri ya da görenleri tarafından mekânsal ve zamansal müdahalelerin izlerini bünyelerinde taşıyorlar. Bu doğrultuda konuşacak olursak dönemsel ya da anlık farklı değerlendirmelerle muhataplarımız tarafından anlaşılamama kaygısı taşıyacağız. Eğitilmeye dönük endişelerimiz, öğretmenlik rolüne karşı sohbetimizin başından beri ifade etmeye gayret ettiğimiz eleştirel duruşlarımız var ancak var olduğumuz an itibariyle en azından sendika ilkelerimizde de yer alan özgürleştirici bir halk pedagojisine vurgu yapan tevhid ve adalet eksenine işaret etmek isterim.
Yeniden yapılandırmacı eğitim anlayışı perspektifinde öğretmene verilen rehberlik rolü yerine getiriliyor mu?
Alışkanlıklardan tutalım sınav sistemleri ile eğitim programları arasındaki uyumsuzluklara kadar birçok neden bunu engelliyor. PISA direktörünü merkeze almak istemem ancak sıklıkla vurguladığı tespit maalesef bizim de sürekli gözlemlediğimiz bir gerçek: Türkiye’de öğrenciler okuduğunu anlamıyor! Bir ülke için bundan kötü ve acınası bir gerçeklik olamaz. Halkın saç baş yolması, bütün uygulayıcıların işi bırakması gerek böyle bir durumda ancak kimse oralı olmuyor. Çok hazin değil mi? Öğrenciye kendini inşa ettirmek -eleştirilerimiz saklıdır- için rehberlik edecek kişi de mevcut hasarlı, tahripkâr düzenin bir çıktısıdır, unutmayalım. Ayrıca orada burada görüp hayran hayran takip edilen eğitim modellerini kayıtsız şartsız kopyalamak da ayrı bir sorundur, çokça tartışılmalıdır.
Aliya İzzetbegoviç: “Elimden gelse bütün okullarda ‘eleştirel düşünce dersi’ okuturdum.” der. Cibran’ın Ermiş’inde de benzeri ifadeler yer alır. Mesela: “Öğrencileri arasında yürüyen öğretmen, bilgisinden değil fakat inancından ve sevgisinden verir.”, “Öğretici gerçekten akıllıysa, sizleri kendi aklının evine sokmaya değil, fakat kendi aklınızın eşiğine doğru yürütmeye çalışır.” vb. Eğitimin eleştirel düşünmeye nasıl bir etkisi vardır? Özellikle son dönem modern eğitim metodunda eleştirel düşüncenin yeri neresidir?
Açıkçası yukarıdaki ifadeleri hep sistem içi görür ve eleştiririm. Önerdikleri şey okulun yapısına, amacına uygun değildir. Câri eğitim süreçlerinin eleştirel düşünceyle ilgisi yoktur. Bütün eğitim süreçleri bir şekilde yerel ve küresel hegemonik güçlerin kontrolündedir. Bu tahakkümün dışında kalabilmiş bağımsız, devrimci siyasal ve düşünsel hareketler dışında eleştirel düşünceye yol verebilmiş bir eğitim işleyişinden bahsedilemez. Paulo Freire’in “Ezilenlerin Pedagojisi” bile -çok beğenmemize rağmen- bu gerçeğin ne kadar dışında kalabilmiştir? Çevreleyen kuşatıcı güçlerle dolaylı ya da dolaysız temas, sizin sorunuza verilecek cevabı çok zorluyor. “Eğitilen zaten ne kadar eleştirebilir ya da eğiten eleştiriye ne kadar imkân tanıyabilir?” diye sormalıyız aslında. Disiplinler bünyesindeki eleştirel çalışmalar hayata tekabül etmeyecekse bir şey diyemem elbette. Hepimiz bu kuşatılmışlık içinde çırpınıp yol bulmaya çalışıyoruz. Bir yerlere, sohbetin başından beridir işaret etmeye çalıştığım açıklara odaklanmalıyız.
Sizin Eğitim İlke-Sen olarak üstlendiğiniz misyon, eğitime dair ‘onarıcı’ önerilerde bulunmak mıdır? Nedir?
“Onarıcı” dersek baştan beridir söylediklerimiz boşa düşer. Başka bir şey yapmaya, birtakım işaretlemelere odaklanıyoruz aslında. Zulmü ifşa eden, körleştirilen bilinçleri gösteren, adalete doğru mücadele yolları öneren mütevazı bir yürüyüş diyelim. Burada, sorduğunuz için söylüyorum, sadece ilkelerimize bakılmasını önermiş olalım.
Proje okullar… Proje çocuklar… Nedir proje? Ulaşılmak istenen hedef, hedefin neresinde?
Birtakım şeyler vardır ki ne olduklarına dâir kimse tam olarak bir şeyler söyleyemez! Sanki bunlar da biraz öyle. Türkiye koşullarında politik kapışmaların, köşe tutmaların bir yolu, yöntemi olarak görüyorum bütün bu yapılanları, yoksa ortada dişe dokunur bir çıktı yok. Seküler ölçekte de bir sonuçla karşı karşıya değiliz, çok ilginç. Sonuçta okuduğunu anlamamakta dip yapmış bir nihayete ulaştık. O zaman kim, neyin projesini yapıyor, çok belirsiz bir duruma muhatabız demektir. Birtakım köklü okullara birtakım kişilerin onay ve daveti ile atanan öğretmenler var, bunu biliyoruz. Sosyal bilimler ve fen alanlarında projelerden bahsediliyor ancak hem lise, hem üniversite bazındaki uluslararası değerlendirmelerde bir karşılık ortaya çıkabilmiş değil. Yok gelenekti, yok kadim medeniyetimizdi, gibi söylemler çerçevesinde bir verim ortaya çıktıysa da birileri bizi haberdar etsin!
Ana dilde eğitim konusu var bir de… Bu sorun mu, nasıl ve ne kadar bir sorun? Yoksa bir meşguliyet mi? Bu konuda ana dilde eğitime karşı gösterilen direnç sizce nedir?
Siz de biliyorsunuz ki dillerin ve renklerin farklı yaratılması Allah’ın ayetlerindendir. Bu Kur’ânî bir hükümdür. Eğitimi bir kenara bırakalım, dil ve yasak kelimeleri yan yana geliyorsa ortada siyasal bir durum var demektir. İnsanlar eğitim yapar yapmaz, bu onların tercihidir ama herhangi bir dil yasaklanamaz. Rabbimizin düzenine bir başkaldırıdır bu. Bunu önce siyasal bir durum olarak kodlayan toplumsal ve siyasal mücadele anlayışına sahip olmalı. İster istemez ana dilde eğitim meselesi de bu yasakların tabiî sonucu olarak ayrı başlıklar hâlinde karşımızda sıralanacaktır. Bu alandaki sorumluluğumuz hiçbir şekilde savsaklanamaz.
Eğitim alanında Müslüman neyi hedeflemeli, neyi öne almalı, neyin peşinde olmalıdır? Mecburi eğitim karşısındaki konumu ne olmalıdır?
Yaklaşık olarak sohbet boyunca yapılması gerekenlere dâir bir çerçeve oluştu diye düşünüyorum. Birlikteliklere bambaşka bir eğitim imkânı olarak büyük görevler düştüğünü, özgürleştirici halk pedagojisi bağlamında da açık siyasal mücadelenin bu hususta etkili bir karşılığı olacağına inanıyorum.
İslâm’ın/Kur’ân’ın ve Peygamber’in eğitim alanında röperleri nelerdir sizce?
Hakikati merkeze alan, bugünün diliyle söyleyecek olursak teori ve pratiği harmanlayan, insanı hem birey hem de toplumsal bütünlük içinde inşa eden süreçler öngörmekte idiler. Eğitim kavramına çekinceler koyarak söylüyorum tabiî bunları, konuşmamız boyunca da bunu vurgulamaya çalıştım. Eğitim kavramının kafamızdaki karşılığı bambaşka çünkü. Modern zamanların çocukları olarak modern çerçevelerin yerine başka bir şey, bir alternatif düşündüğümüzde sorgusuz transferler yapabiliyoruz. Bunlar derdimize derman olacak şeyler değildir. Egemenlik kurucu, itaati merkeze alan İslam tarihi tecrübesi de bir bütün olarak önümüze konamaz. Olumsuz tesirleri halen fazlasıyla devam eden kötü miraslara sahibiz. Bize ulaşanları elden geçirecek sağlam bir kulpa sahibiz. Hem geçmişi hem bugünü Kur’ân zaviyesinden cesaretle analiz etmeliyiz. İşaret taşlarını, dört başı mamur olmasa da iyi kötü ayakta durabilecek bir yapının inşasına taşımak için bütün zihinsel bütünlüğümüz ağır bir sarsıntıya maruz kalmak zorunda.
Buna karşı aileye düşen görev nedir?
Aile de bu sorumluluk hâlesine katılmalıdır çünkü bütün bu mevzunun tam ortasındadır.
Yazar
İlgili Yazılar
Cengiz Çağla İle “İkdidar” Üzerine
İktidar denince günlük hayatta umarsızca tüketilen, her yerde ve her ortamda konuşulan, herkesin üzerine bir şeyler söylediğini zannettiği, dillere pelesenk olmuş bir kavram beliriyor akılda. Peki, bu kadar konuşulan ve güya bilinen iktidar hakkında gerçekten ne biliyoruz? Nedir aslında iktidar denen şey? Geçmişten günümüze nasıl var olmuştur? İktidar, iktidarını nasıl ve hangi araçlarla kurar? İktidarın …
Abdurrahman Arslan İle Modern Devlet ve Açmazları Üzerine
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.
Yüksel Kanar ile İslam Siyaset Metinleri ve Eleştirellik Üzerine Röportaj
İslâm siyaset düşüncesine konu olan bir külliyatla karşı karşıyayız. Bunların birçoğu gün yüzüne çıkmış, büyük bir çoğunluğuysa gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor gibi. Bu külliyat hakkında konuşalım istiyoruz. Bu konudaki araştırmalarınız ve görüşle-riniz bir kitap ve birçok röportaja konu oldu. Biz, İslâm siyaset düşüncesine konu olan bu metinlerdeki ‘eleştiri’ ve ‘muhalefet’ dili üzerindeki görüş ve değerlendir-melerinizi almak istiyoruz.
İlhami Güler İle Gazze, Vicdan ve İnsanlık Dramı Üstüne
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Ahmet Sait Akçay ile Afrika, Sömürgecilik ve Kimlik üzerine
Çoğumuz için bir kıta değil de bir ülke sandığı, medyanın yüklediği ajitatif simgesel anlamdan başka bir anlamı olmayan ve çoğunlukla ‘sömürge’liği hatırlatan ‘kara kıta’ Afrika’yı konuşmak istiyoruz. Afrika’yı konuşmak istiyoruz çünkü Afrika’nın acılı tarihinden bile bihaber iken orada bir canlılığın olduğunu ve oradaki insanların dünyanın geri kalanından daha az konuşulmaya değer olmadığını düşünüyoruz. Kolonyal sürecin …