Kuşkusuz toplumun din eğitimi ihtiyacını örgün eğitim sisteminde karşılamak ve devletin din eğitimi üzerindeki tekelini olduğu gibi kabul edip sürdürmek önemli bir tartışma konusudur. Diğer bir ifadeyle din eğitiminin içeriğini, alma yaşını, süresini ve yöntemini laik devletin belirleme yetkisi ciddi bir mevzudur. Lakin bu tartışmanın yeri burası değildir.
Mamafih burada şu sorular önem arz etmektedir: Benim çocuğumun alacağı din eğitiminin içeriğini, alma yaşını, süresini ve yöntemini neden devlet veya sadece devlet belirlemekte olsun? Keza devletin elindeki aracı, yani İmam Hatip vs. kurumları kullanarak bu tekelin gücünü arttırması din eğitimi sorununu sağlıklı biçimde çözüyor mu? Kaldı ki devleti idare edenler de sonuçta bir düşünce ve algı biçiminin mensupları olduklarına göre onların tercihleri neden daha doğru sayılsın ki?
Nitekim devlete hükmeden zihniyet muhtelif dönemlerde tezat teşkil edecek şekilde farklılaşabilmektedir. Mesela ekseriyetle imtiyazlarını kaybetmiş olmanın hırçınlığıyla da bütün özgürlük ve hak hukukun altına dinamit koymayı hedefleyen bir zorba azınlığın (Beyaz Türklerin) devleti yönettiği dönemlerde bu kurumlar, la dinî çerçevede ve gayelerle vesayet aracı olarak istimal edildi. Ki böylesi dönemlerde bu tür kurumlara sahip çıkmak, dine diyanete sahip çıkmak adına doğrudan zorbalara direnmek demekti. Keza bu tarz kurumlar, aynı zamanda bu zorbalığa karşı muhalefet bilincinin şekillendiği ve kimliğe/kişiliğe dönüştüğü yerler oldu. Hatta böylesi dönemlerde özellikle, uzun askerî vesayet dönemlerinde halk ile devletin neredeyse yegâne uzlaşma alanı olarak işlev gören İmam-Hatipler sayesinde başka türlü tahsil imkânı bulamayacak gençler, toplumun üst katmanlarına tırmanma imkânı bulabildi.
Her ne kadar buralarda, cumhuriyetin ilanını müteakip dinî algı ve yaşam bağlamında artan halk devlet zıtlaşmasında halkın, ‘Kaynak (vahiy kültürü)’a yabancılaşarak ‘töreleşmiş din’e mahkûm kalması dolayısıyla resmî dayatmanın dışında önünde hazır duran Osmanlı’daki dinî anlayışın kopyası durumundaki hemen her söyleme ram olması sonucu şekillenen dindarlık tipi egemen idiyse de bu da sonuçta yine resmî dinin bir beklentisi olarak milliyetçi ve muhafazakâr renklerle boyanmış durumdaydı. Esasen bugün de manzara pek farklı gözükmemektedir. Öyle ki bugün de “ülke, ruhunu kaybediyor” diyenler, Osmanlı’nın çöküşünün birinci sebebi sayılan medrese nostaljisiyle yatıp kalkmakta; medreseleri geri getirme, imam-hatip okullarını ve ilâhiyat fakültelerini medreseleştirme derdindeler ve doğrusu bu yolda epeyce de mesafe almış durumdadırlar. Hatta bazıları, içinde neler yapıldığı bilinmeyen binalara kanun kural tanımadan “medrese” tabelaları asıvermektedirler. Karşılığında ise seçim sıralarında efendilerinin önünde diz çöküp himmet isteyenlere dua edip oy vereceklerini açıklamaktadırlar.
Bahis konusu dönemlerin muhalif eğitim kurumlarını bugün devleti ayakta tutan sütunlardan birine dönüştürmenin sorunsal durumu ve devletin, bekasını ve tahakkümünü sağlamada eğitim sistem ve kurumlarını araç olarak kullanıp toplumu, her zaman vahim bir zorbalığı işaret etmiş olan ilke ve inkılâp felsefesi ile biçimlemesinin dayattığı sorunlar saklı kalmak üzere din eğitimi veren kurumların yaşatılması ve çoğaltılması, toplumun yararına gibi gözükmektedir. Mamafih bu konuda orta ve yükseköğretim devlet kurumlarını merkeze almak, seküler laik devletin din eğitimi üzerindeki tekelini olduğu gibi kabul edip sürdürmesi gerektiği anlamına gelmemelidir.
Diğer bir açıdan seküler ulus devletin, “Kimlik Teknolojileri” yani okul, güvenlik, medya gibi ideolojik aygıtları ile yeknesak mümin bireyler oluşturmaya çalışması, üstüne vazife olmayana dalması demektir. Hâlbuki şu veya bu tarz (ulus veya İslamî) devlet mekanizmasına düşen, makasidu’ş-şeria/makasıd-ı hemse bağlamında insanların can, mal, din, nesil ve onurunu/ namusunu korumaktır. Bu temel amaçların, biraz daha toparlanmasıyla makasıd-ı selase (üç amaç) olarak özetlenmesinin de mümkün olabildiği görülmektedir: Hayat, özgürlük ve adalet. İşte din alanındaki kurumsallaşma, bu amaçlar ve Kur’an’ın kurucu ilkeleri doğrultusunda yenilenerek, değişerek, dönüşerek devam etmek durumundadır. Kurumsallaşmanın ve her türlü beşerî örgütlenmenin temelinde ise ortak payda olarak akıl bulunmalıdır. Şimdi, bu tür kurumların insan için var olduğu gerçeği unutulursa, özgürlük ve adalet gibi temel değerler de unutulmuş olur. Esasen devletin “güç tekeli”ni ve egemenlik/yönetme hakkını da meşrulaştıran yine bu hususlardır. Kimlik oluşumu ise zinhar sivil topluma, bireylerin kendilerine bırakılmalıdır. Zira devlet aygıtının ya da siyasi otoritenin zorunlu (okul-eğitim) olarak kimlik oluşturma hak ve yetkisi olmamalıdır.
Bu arada devlet aygıtı ile makbul insan ve/ya toplum yetiştirme gayretinin, kaçınılmaz olarak taassup ve fanatizmi doğuracağı da doğrudur. Buna karşın kitlenin profesyonel dindarlık ruhunun içe dönük/kapalı devre (cemaatleşme/tarikatlaşma) biçiminde depreşip coşacağı da öyle. Aslında böylesi durumlarda ters yönden bu kez devlet ve ona ait ne varsa kutsallaştırarak dinî mahiyete büründürüp inanca konu edeceklerin türemesi de işten bile değildir. Bu itibarla devletin bu konuda ahlaken meşru tek gayesi şu olmalıdır: İnsana, potansiyel kabiliyetlerini açığa çıkarma ehliyetini kazandırmak. Bir başka ifadeyle İslam açısından devletin görevi; insanların güven içinde insanca yaşamasını sağlamak, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi olmak ve hayatın tüm katmanlarında adaleti hâkim kılmaktır. Devlet de sonuçta insanın kurumsallaştırdığı ve fakat en özgün olanlarından birisidir. Bununla beraber yine de kutsal değildir; çünkü devlet, insanı yaşatabildiği kadar kıymetli olmalıdır.
Şimdi eğitim nazariyesinin ideal anlamda mahiyetinin ve devlet organıyla alakasının bu minvalde olması gerektiği doğru olmakla birlikte keza okulsuz toplum yaklaşımına ilişkin tezlerin de hesaba alınması mümkün olmakla beraber yani kısacası hal böyle olmakla beraber yaşadığımız konjonktürde reel durumun ve fiili uygulamanın da göz ardı edilemeyeceği gerçeği söz konusudur. Bu itibarla hazır durumda din eğitimi bağlamında İmam-Hatip ve diğer kamu kurumlarının gördüğü işlevin tamamen devletin dışına çıkartılması, yani sivil topluma (ki bu Türkiye sosyolojisinde cemaatlere tekabül etmektedir) emanet edilmesi pek de doğru bir seçenek gibi gözükmemektedir.
Bilindiği üzere toplumda her ne kadar STK denilse de birer cemaat ve fırka niteliği taşıyan çevreler, kimi zaman siyasete verdikleri destek sonucu oradan sağladıkları imkânlarla alternatif eğitim kurumları oluşturmuştur.
Çoğunlukla Kur’an Kursu adı ve görüntüsüyle oluşturulan ve bazıları merdiven altı tabir edilen bu tür kapalı devre merkezlerde ortaya konulan perspektif, taklit ve taassuba daha yatkın birey profili geliştirmektedir.
Başka bir ifadeyle özellikle din eğitimi üzerindeki seküler laik devlet tekelinin kaldırılması ve hatta bunun tamamıyla halkın kendi çaba ve anlayışı doğrultusunda geliştireceği kurumlara terk edilmesi prensipte doğru olsa da, sosyal yapımızda mevcut dinî anlayışın ve bunu yaşatacak dinî çevrelerin genelde geçmişin ideolojiye dönüşen fırka zihniyetlerinin varisi olmalarından başka Kur’an kültürüne uzak oluşları ve dinamiklerini tevhidî ilkelerden çok, yoğun bir etnisiteyi (Türk milliyetçiliği) işaret eden ve sonuna kadar giden mistik bir anlayışı (Yesevi inancı) gösteren özelliklerle donanmış bir söyleme sahip olmaları dolayısıyla daha netameli olacağı da açıktır. Bu nedenle ‘devlet tekelinin kaldırılması ve ilgili eğitimin sivil kuruluşlara terki’ hususunu ifade eden zevatın talepleri, nazari manada isabetli olmakla beraber, peşi sıra neyi hedeflediği de bir o kadar önem arz etmektedir.
Bu bağlamda genelde örgün eğitim kurumlarında özelde ise İmam Hatip Liseleri ve ilahiyat ve muadili fakültelerde verilen din eğitim-öğretiminin önemi yadsınamaz. Zira gelenekten gelen kültürel miras, modern usullerle bu kurumlarda topluma sunulmaktadır. Bu bir anlamda, sağlıklı bir toplum oluşturma çabası çerçevesinde gençler üzerinden, geleceğe dönük temel dinamikleri sağlamaya çalışmak ve bu ise büyük bir değişim ve dönüşüm süreci demektir.
Bu itibarla din eğitiminde vizyon ve misyonun önemi büyüktür. Çünkü bu eğitimi veren kurumların yetiştirdiği gençler, toplumun en azından dinsel zihin değerlerinin inşa ve bekasını sağlayacak kadrolar olacağından bunların sağlıklı bir perspektif ve nitelikli bir donanımla mücehhez kılınmaları gerekmektedir.
Bizce din eğitim-öğretimi veren Kur’an Kursları, Medreseler, İmam Hatip Liseleri, İlahiyat Fakülteleri ve bu amaçla kurulan diğer kurumlarda vizyon; öğrencileri din, bilim, sanat ve kültür alanlarında yetkin, kişisel ve düşünsel farklılıkları doğal bir zenginlik kabul edip bunlardan yararlanmayı hedefleyen; kültürel mirası değerlendirebilen, yaşanan hayatı yorumlayabilen, yeryüzünü imar eden ve ahlâkî olgunluğa sahip fertler olarak yetiştirmek olmalıdır. Özetle buralar, İslam inanç ve kültür kaynaklarından hareketle, insan hakları zemininde çağın gereklerini dikkate alan, modern eğitimin verildiği kurumlar olmalıdır. Bu kurumların öğrenciye yükleyeceği misyonun tarifi ise şöyle olsa gerektir: Din eğitimini almış kişiler, referans çerçevesini, Peygamber (s) pratiğiyle şekillenen Kur’an algısının belirlediği; millî duygu ve alametlerin tahakkümünden kurtulmuş, adalet ve özgürlüğü önemseyen, insan haklarına saygılı, başkalarını ötekileştirmeden anlamaya çalışan, bu ruh ve şuura sahip nesil demek olmalıdır. Çünkü din eğitimini sağlayan kurumlar, gelenekten modernliğe geçişteki değişim hattında söz konusu taşımayı yapmanın yanında, dinî bilgiyi üretme merkezleri işlevini de görmekte ve aynı zamanda gençleri hayata hazırlayan ve topluma yön veren kurumlar özelliğini de taşımaktadırlar. İmam Hatipli bir gelecek vizyonu da işte tam olarak burada tebellür edecektir.
Buna göre din eğitimi alan gençleri, bu kurumlardaki eğitim sürecinde ufuk ve muhakeme yeteneği ile donatmak esas olmalıdır. Şüphesiz ki kazandırılacak bu ufuk ve muhakemenin referansının Kur’an olması gerekir. Çünkü temel kaynak Kur’an’dır. Elbette ki Kur’an’ı anlama ve yaşamada temel dayanak ise Resulullah’ın örnekliği yani sünneti olacaktır. Zaten Elçi’nin (s) örnekliğinde Kur’an’ı merkeze alan bir ufukla faaliyet icra edilen ortamlarda daha farklı bir oluşum ve gidişat beklemek de doğru olmasa gerektir.
Öte yandan din eğitimi veren İHL ve fakültelerin ve öğrenci sayısındaki artış bir takım sorunlara sebebiyet veriyor olsa, keza kimilerince bu çaba istihdam odaklı eğitim programı gibi algılansa da söz konusu okulların sayısını arttırmak yanlış bir politika olmasa gerektir. Aksine bu problematik durum yetkilileri, değişik isimler altında farklı program ve çözüm arayışlarına ve kalite standartlarının yükseltilmesine yönelik çabalara zorlamalıdır.
Bu anlamda son yıllarda -özellerin yanı sıra- hemen bütün devlet üniversitelerinde II. öğretimleriyle beraber açılan ilahiyat vb. fakültelere düşük puanlarla girebilen öğrencilerin varlığı dikkate alındığında bu okullarda total kalite, randıman, amel ve ahlak düzeyinin düştüğü de gözden ırak değildir. Ancak yine de bir kısmı teknik sayılabilecek bu tür sorunların zamanla hallinin mümkün olduğu açıktır. Zira çözümlenmesi mümkün gibi gözüken bu tür sorunların ortadan kalkmasıyla söz konusu din eğitim merkezlerine ilgi alaka yükselecek ve buralara başarı ve hüsnühâl düzeyi yüksek gençler daha çok rağbet etmeye başlayacaktır. Filvaki bu kalitenin yükselmesi, diğer öğretim kurumlarına/ bölümlerine de etki edecektir. Dolayısıyla İmam Hatip ve paydaşları, işlevini tamamlamış ve dahi işi bitmiş değil, aksine bahsedilen tarzda yeni bir misyon ve vizyonla yoluna güçlenerek devam eden kurumlar olmalıdır. Buna göre İmam-Hatipler ve öteki kurumları yaşatıp büyüterek toplumun din eğitimi ihtiyacını örgün eğitim sistemi içerisinde karşılamanın daha doğru olacağı anlaşılmaktadır.
Zira devlete ait eğitim kurumlarının kayda değer alternatifi, çeşitli cemaat ve tarikatlara ait vakıf, tekke, zaviye ve medreseler yahut kullanılan paravan isimle Kur’an Kursları olmaktadır. Buraların ise beraberinde getirdiği handikap, açmaz ve problematik durum daha bir kocaman olmaktadır. Çünkü gençler için; organizeli olmak, ortak akıl ile faaliyet sergilemek başka bir ifadeyle bir çevre/grup içerisinde olmak anlamında “cemaat”in faydaları izahtan vareste olsa da keza böylesi ortamlar onların, yaşadığımız dünyaya hâkim seküler anlayışa sürüklenmelerine ve olumsuz rol modeller edinmelerine mani olsa da sonuçta bunlar, genellikle uygulamada “kapalı devre” faaliyet sürdürmeleri ve müdavimlerini kısa sürede “yalnızca ben ve benimki” diyecek hale getirerek cemaatçiliğe (cılık/culuk) sürüklemeleri ve acı bir örneğini 15 Temmuz 2016’da gördüğümüz körlüğe/ taassuba sevk etmeleri nedeniyle aynı zamanda zararlı mekân ve beraberliklere de dönüşebilmektedirler.
Elbette toplumların cemaat veya envai çeşit sivil teşkilatlar bünyesinde kümelenmesi bizatihi olumsuzlukla nitelenmeyebilir. Aksine kimi zaman bir avantaj olarak da görülebilir.
Zira organize bir çevrede olmak fert için bir dinamik ve motivasyon kaynağı olabileceği gibi bu yapılar, toplumun siyasal gücünü de temsil edecektir. Ancak cemaat türü yapılanmalar mensuplarına bir ‘bilinç’ vermekle kalmamakta yanı sıra ve daha bir önemsedikleri aidiyet ve bağlılık duygusunu da aşılamakta ve böylece taassup derecesinde bir cemaatçilik anlayışına da sürüklemiş olmaktadırlar. İşte dananın kuyruğu da burada kopmaktadır. Zira kısa bir süre sonra çeşitli ‘cemaatçi’ kimlikler peyda olmakta ve artık bunların birbirleriyle teması ve birbirlerini anlama çabası söz konusu olamamaktadır. Bunun yerine koyu bir taklit bataklığı oluşmakta ve insanlar artık her fırsatta kendi cemaat büyüklerini, yayınlarını, ilkelerini ve beraberinde ritüellerini aşılamaya çalışmaktadırlar. Ötekilerini ise ne kadar suçlayıp karalayabilirlerse o kadar mevzi kazandığını düşünmektedirler. Böylelikle ihtilaflar başlamakta ve artık bir yerde yan yana olmak, anlamını yitirmektedir.
Bu itibarla belirtilen durumlara mahal vermemek adına bilinçli bir gençlik ve sağlıklı bir toplum oluşturmak için bahsi geçen resmi kurumları en uygun şekilde organize etmek daha doğru olsa gerektir. Herhangi bir çevre ve algı biçiminin güdümünde olmaması gereken bu kamu kurumları, gençliği ve hatta bütün bir kitleyi, geniş ufuk sahibi kılmak ve muhakeme yetisi kazandırmak için ideal merkezler gibi durmaktadırlar. Buralarda oluşturulacak nitelikli müfredat ve programlarla eğitim çağındaki gençlik, donanım ve olgunluğunu arttırarak hayata atılacak ve topluma erdemli neferler olarak katılmış olacaktır.
Elbette buna, söz konusu kurumlarla uyumlu biçimde uygulama alanları olarak camiler de eklenebilir. Böylece camilerin, aynı zamanda Kur’an kültürünün öğrenildiği/ öğretildiği mekânlar haline dönüşecek olmaları önemli bir gelişme olacaktır. Böylelikle camilerimiz de süregelen atıl hallerinden yani bir nevi sadece namaz kılma mekânları olmaktan kurtulup sağlıklı din eğitiminin faaliyetleri için nitelikli mekânlara dönüşmüş olacaktır. İşte o zaman gençliğin; fikri durgunluğa ve akıl tutulmasına yol açan taassuba sürüklenmelerine neden olan cemaat ve tekke türü yerlerin tekelinden kurtarılması mümkün olabilecektir. Zaten gençliğin soran ve sorgulayan bir zihin yapısına sahip olması gerektiği prensibi de bunu gerektirmektedir.
Ne var ki bazen, tevarüs edilen (tarihsel) anlayışları kutsayan kimi çevreler, sahip oldukları dayanaktan yoksun geleneksel dinî tasavvurlarını sayısal ve siyasal baskıyla bu kurumların programlarına nüfuz ettirebilmekte ve söz konusu eğitim yuvalarının vizyonlarını belirleyebilmektedirler. Oysaki isminden de anlaşılacağı üzere “gelen-ek” bünyesinde ilaveler barındıran bir yekûndur. Dolayısıyla gelenekten gelen kültürel mirası, harmanlayıp temellendirerek modern usullerle topluma sunmak icap etmektedir. Zira din eğitimi veren kurumlar, her şeyden önce toplumun farklı kesimlerinden ve hatta çeşitli cemaatlere mensup ailelerden gençlerin gittiği merkezleridir.
Başka bir ifadeyle söz konusu eğitim kurumlarının müfredatları (ders çeşit ve içerikleri) bazen toplumun belli bir düşünce biçimine sahip kesiminin anlayışıyla paralellik gösterebilmekte ve dolayısıyla ideolojik bir mahiyet arz edebilmektedir. Vakıa bu durum, din eğitimine tahsis edilmemiş diğer eğitim kurumlarında verilen din içerikli derslerde de kendisini gösterebilmektedir. Mevcudu koruma refleksiyle ortaya konan bu tutum ise, özünde makuliyeti barındıran kimi çabaların heba olmasına neden olmaktadır.
Şüphesiz ki özellikle ilahiyat fakültelerinde verilen dinî eğitimin seviye ve çeşitliliğinin arttırılması gerekmektedir. Hatta bu eğitimin uzmanlarca belirlenecek içerik ve seviyede bütün fakültelere teşmilinde de fayda vardır.
Çünkü toplumun, (sistem içi) zorunlu eğitim sürecini tamamlayan diğer gençlerinin de sağlıklı bir algı ve anlayışa ihtiyacı vardır. Nitekim çeşitli -bizce negatif- platform ve etkinliklerde boy gösteren gençlik, bunun ivedilikle gerekliliğini göstermektedir. Dolayısıyla konunun ehemmiyeti idrak edilerek hal vaziyetin ıslahı için gerekli tedbirlerin alınması icap etmektedir.
Nitekim baktığımız sıra sosyal yapımıza hâkim dinî anlayışın ve bunu yaşatan dinî çevrelerin büyük bir kısmının Kur’an kültürüyle donanımlı olmadıklarını görmekteyiz. Filhakika bu durum, karşılıklı bir iz düşüm halinde Kur’an kurslarında, medreselerde ve orta öğretimde özellikle de İmam Hatip Liselerinde kendisini daha çok hissettirmektedir. Söz gelimi bu kurumlarda ve ilaveten ilahiyat ve muadili fakültelerde felsefe öğretimi üzerinden yürütülen eğitim programı tartışmaları, bu durumun ciddi bir örneği gibi durmaktadır. Burada patolojik meselenin, tevarüs edileni, bir diğer ifadeyle “Gelen-EK” yani GELEN’in EK’ini koruma ve ona, muhtelif enstrümanlarla müdahalenin önüne geçme çabası olduğu anlaşılmaktadır. Burada ‘gelen’in, Din-i Mübin-i İslâm ve ‘eki’nin ise tarihsel süreçte daha çok siyasetin formatladığı ideolojik boyutu etkin mezhebi yorumlar olduğu kuşkusuzdur. İşte mevcuda dokundurtmama refleksiyle ortaya konan bu tavra karşı gösterilen kimi tepkiler, özünde samimiyet ve tefekkürü barındıran çözümlerin heba olmasına sebep olmaktadır.
Buna göre din eğitiminde, özelde Türkiye ve genelde ise diğer Müslüman toplumların tarihî tecrübelerini, hazır durumlarını ve gelecekleri ile dünyadaki genel gidişatı da hesaba katan bir durum değerlendirmesi yapmak ve bunun ötesine geçen fikri açılımlar aramak esas olmalıdır. Nitekim konuya dair muhtelif tartışmalardan da ancak bu durumda verimli bir netice alınabilmesi mümkün olacaktır. Binaenaleyh
din eğitimi veren kurumların; bütün düşüncelerin, yaklaşımların, farklılıkların vs. kendilerini rahatlıkla ifade edebildiği ciddi birer platform olması sağlanmalıdır. İşte aklı ve vicdanı hür bir “dindar gençlik”i ancak böyle yetiştirmek mümkün olacaktır.
Öte yandan toplumun hemen her kesiminin genel algısına; İmam Hatip öğrenci ve mezunlarının ne/nasıl olursa olsun devlete ve vatana bağlı bireyler olarak yetiştiği kanaati hâkim durumdadır. Başka bir ifadeyle kitlenin kahir ekseriyetine göre din eğitimi alan gençler millî- manevî değerlere sahip, gelenek göreneklere bağlı, devlet malına zarar vermeyen vatansever bireylerden oluşmaktadır. Zira İHL’ler bugüne kadar kuruluş amacına da münasip şekilde belirtilen zihin yapısına sahip milliyetçi ve bunu dindarlık sanan nesiller yetiştirdi. Üzücüdür ki bu durum fiilen devam da etmektedir. Evet, bugün de din eğitimi veren okulların perspektifindeki din ve dünya tasavvuru; milliyetçilik, ecdatçılık, vatanseverlik ve muhafazakârlık yoğunluklu mistik bir tasavvurdur. Bu okullar, Cumhuriyet dönemindeki kuruluş amacına münasip olarak bu güne dek mütemadiyen milliyetçi ve -ne yazık ki- bunu dindarlık sanan nesiller yetiştirmiştir. Bundan olacak ki toplum zihninde, ‘dinle boyanmış yaygın bir Türk milliyetçiliği’ anlayışı mevcuttur. Bu milliyetçiliğe dair argüman ve ritüeller İslamî kaide kurallarmış gibi algılanmakta ve bu yapı ve algıya uymayan her tür yaklaşım veya yaşantı, rahatlıkla din dışı olmakla nitelenip mahkûm edilebilmektedir.
Genelde dini bütün aile çocuklarının, ‘dinini-diyanetini de bilsin, biraz da edep, terbiye öğrensin’ amacının yanında kaliteli bir öğretim de görsün ve -büyük bir istekle- üniversiteye de gidebilsin niyetiyle gönderildiği bu kurumlarda görev yapan -artık yanlış doğru bir mefkûre sahibi- öğretmenler ise, ‘terbiyeleri’nden geçen buradaki öğrencileri, umumiyetle yüksek eğitimlerini de tamamlayarak ‘bir yerlere’ gelip ‘vatana- millete yararlı’ olmaları için çalışmaktadırlar. İşte zaten sorun da tam olarak burada başlamaktadır. Zira buralarda, görev yapan ve çoğunlukla çeşitli cemaat ve tarikatlara mensup hemen bütün meslek dersi öğretmenleri ve kimi kültür dersi hocalarının marifetiyle öğrenciler; özgürlük, adalet ve merhamet ruhuna sahip, ümmeti oluşturan muvahhid bireyler niteliğinde yetiştirilmek yerine -bu bütünlüğü bozacak tarzda ve artık ne demekse ve nereden icap ediyorsa- ‘millî manevî’ denilen ve sonuçta şoven duygu ve düşüncelere(!) dönüşmüş milliyetçi mukaddesatçı değerlere sahip vatansever nesiller olarak yetiştirilmektedir. Çünkü bahsi geçen eğitmenler de okudukları ilahiyat fakülteleri ve mensubu oldukları -çoğu karanlık odaklarla ilişkili ve öylesi mihraklarca yönlendirmeli- cemaatlerde aynı ve hatta daha katı bir zihin eğitimine tabi tutulmuşlardır. Böylece İmam Hatipli öğrenci ve mezunlar da bu hocaları gibi; adalet, hak-hukuk, özgürlük, irade, tefekkür, tedebbür, taakkul, tefekkuh ve tezekkür mefhumlarıyla neredeyse tanışmadan ve dolayısıyla bireysel ve toplumsal gereğini müdrik olmadan millî ve bununla renklenmiş manevî değerlere sahip, gelenek görenekleri kutsayan, vatansever insanlar olmaktadırlar. Söz konusu öğrenciler de buralarda aldıkları, millîlik boyutu ümmet bilincini gölgelemiş -ve hatta kimi yönleriyle karartmış- dolayısıyla ‘Türk Tipi Dindarlık Programı’ haline gelmiş formatı, bilahare aynen İmam Hatip Nesli’ne ve Kur’an Kursları’nda (KK) yetişen -ancak- çoğunlukla zıllullah gördükleri ‘yönetici’ye veya hoca ve şeyhe kayıtsız-şartsız itaati iman bilen gençlere atmakta ve böylesi bir şuur ve dayanışma ruhu oluşturmaktadırlar. Bu eğitimciler eliyle biçimleme mekânları haline gelen İHL ve KK’larında yetişen nesiller de buralarda aldıkları bu ‘bilinç’le daha sonra aldıkları İmam Hatiplik ve vaizlik ‘memuriyet’leriyle toplumun dinî hayatına yön ve şekil vermeye başlamaktadırlar. Şüphesiz onlar böylece mensubu oldukları Sünnî çevrenin geçmişten gelen “statüko ve saltanatın yanında yer alma” tarzındaki gelenek duvarını yıkamamış ve hatta dini ve dindarlığı böyle algılamış olmanın sırıtan resmini izhar etmiş olmaktadırlar.
İşte tam da burada yani bahis konusu kasvetli tablonun gölgesinde de olsa İmam Hatip Liselerinin bir başka açıdan önemi ortaya çıkmaktadır. Şüphesiz bu liseler toplumun farklı kesimlerinden, çeşitli cemaat, tarikat ve çevrelere mensup ailelerden gençlerin gittiği eğitim merkezleridir. Yaşamsal anlamda beraberliklerin söz konusu olduğu bu mekânlarda sık olmasa da çeşitli açı ve boyutlardan düşünsel temaslar da mümkün olabilmektedir. Yaygın olamamakta çünkü mevcut konseptte kemikleşen cemaat önyargılarıyla öğrenciler, birbirlerinden ve farklı düşünen öğretmenlerinden istifade yoluna gitmemekte aksine bu hususta ciddi bir direnç göstermektedirler. Bu da yetmemekte aynı bağnazca tutum, ne yazık ki yükseköğretimde (ilahiyat vb. bölümler) de sergilenmektedir. Buralarda öğretmen ve hocalardan istifade yerine düşüncelerinden önce, kendi cemaatinden olmadığı öğrenilen/ öğretilen fikir sahiplerine yaman bir muhalefet sergilenmektedir ki bunun ıslahı bir aciliyet gerektirmektedir. İşte genel manada hal böyle de olsa yine de -az veya çok- bir kitle, ancak buralarda yani kamuya ait eğitim kurumlarında farklılıklara vakıf olmakta, muhtelif anlayış ve algılara bizzat kendi kulağıyla şahit olmakta; değişik uygulama ve değerlendirmeler görmekte ve kaynaklara ulaşabilmektedir. İşte bunun önemi asla yadsınmamalıdır. Zira toplumun -sağlıklı olsun olmasın- dinamikleri demeye gelen ve ekseriyetle mistik özellikler barındıran cemaatlerin, kendi eğitim merkezlerinde/ kurslarında, tasvir edilmeye çalışılan atmosferi, yani yegâne hakikat diye tevarüs ettikleri algıyı ve kişi/leri, alternatifsiz biçimde öğretip tanıttıkları malumdur. Ne yazık ki buralar, tevhid ve şirk ayırım ve bilinci yerine hemen her zaman ülke menfaatlerini önceleyen milli, muhafazakâr anlayışa ram olmuşlardır. Hele bir de edindiği sermaye ve kitlenin menfaatleri bunu icap ettirmiş ise.
Bu arada din eğitiminin sivil topluma tamamen terki hususunun beraberinde getireceği bir handikap da cemaatlerin birçoğunun aynı kulvarda olmasına rağmen birbirlerine tahammüllerinin olmayışı ve mensuplarının la dinî çevrelere gösterdiklerinin aksine ‘öteki’ cemaat mensuplarına yönelik hoşgörü/ tolerans ve müsamahadan uzak oluşları, birbirlerini anlamaya hevesli olmamaları ve çoğu zaman iftira ve karalamaları rahatlıkla yapabilmeleridir.
Binaenaleyh, gerek İHL ve ilahiyat fakülteleri gibi resmi kurumlarda din eğitimi alanlar gerekse Kur’an kursu, medrese vs. isimlerle din eğitimi alan cemaat kurumlarında yetişen gençlerin seküler laik sistemlerin devamında sütun görevi ifa etmek yerine, Türk insanının zihnine din olarak yerleşmiş millî argüman ve figürleri ayıklayıp reddeden bir vizyon ve misyon sahibi aktörler olmaları daha doğru olsa gerektir. Bu konseptin sağlanabilmesi için de devlete ivedilikle düşen, bu okullara şoven duygular ve milliyetçi kafa yapısına sahip idareciler yerine toplumun bütün kesimleriyle barışık, kendini asimilatör olarak görmeyen ve değişime açık bir zihin yapısına sahip kişiler tayin etmek olmalıdır. Bu arada
din eğitimi veren bütün kurumların, Türkiye toplumuna hâkim sûfî meşrep algı ve düşünce yerine Kur’an kültürünün öğrenildiği / öğretildiği mekânlar olmaları gereği de ayrı bir ihtiyaçtır.
Böylece buralardan mezun olanlar, herhangi bir dinî fırkanın üstünlüğü ve ayrıcalıklı oluşuna itibar etmeden toplumu oluşturan bütün farklılıkların beraberliğini hedefleyen; taklide gömülmeden kültürel mirası değerlendiren geleceğe dönük bir şahsiyet ve ruh haline sahip olsunlar. İşte gençlik böyle bir dindarlık formatına sahip olmalıdır ki buralarda sevgi, şefkat, kuşatıcılık, zarafet ve estetik duygu olsun. Bunlar maziden devralınanı koruyup bunların değişimine karşı çıkarak değil, geleneği korumada seçici davranırlar. Onlar farklı olanları kendilerine benzetmek için baskı yapmaz, zor kullanmaz, şiddete asla yaklaşmazlar. Yaşayarak sevdirmek ve ikna ederek anlatmak ise bunların temel vazifesidir.
Bu bağlamda bizce, İmam Hatip Liseleri’nde verilen din eğitimini yeterli veya doğru bulmayarak buraların artık toplumun ihtiyaçlarını karşılayamadığını belirten şahıslar vatandaşlara, çocuklarına din eğitimini aldıracakları cemaat yapılanmalarını öneriyorlarsa bu durum, problemi çözüme kavuşturmak değil kaosa terk etmek demektir. Bu anlamda sözgelimi ey vatandaşlar: çocuklarınızı buralara gönderin, din eğitimlerini artık abi/ ablalar eliyle alsınlar. Zira İmam Hatip Liseleri’nden mezun olanların geneli -her şeye rağmen- abilere/ ablalara tam manasıyla itaat etmemekte, aksine itiraz etmekte ve hatta kimi zaman da sorgulamaktadırlar. İşte bu, bir kaygı! sebebidir. Oysa ne gerek var bu itirazcı gürûhun yetiştirilmesine. Bize ‘otur’ denince oturacak, ‘kalk’ denince kalkacak bir gençlik/ toplum lazımdır.
Bu heretik söyleme kalırsa: Ülkedeki din eğitimini (bunu, tekelini diye anlamak lazımdır) verelim benzeri çevrelere ve artık insanlar buraların dayatacağı belli kitapları okusunlar, hatta belli hocaların vaazlarını dinlesinler, tornadan çıkmış ‘abi’lerin ve ‘abla’ların tezgâhında ‘zararsız’ ve ‘hizmete’ yönelik eğitimlerini alsınlar. Böylece ‘kardeşlerimiz’, her alanda olduğu gibi bu alanda da kartelleşmelerini tamamlamış olsunlar. Ki böylelikle bu çocuklar, 15 Temmuz’da olduğu gibi başka çevrelerin piyonu olarak sinsi ihanet çetelerine dönüşsünler. Bu vesileyle diyeceğimiz o ki herhangi bir cemaate; ‘güç bende’ vehmine kapılacak denli imkânlar sunulursa; bu cemaat, mensuplarına sadece kendi ezberini belletip başka yorum ve yaklaşımlardan uzak tutarsa ve bu mensuplar böylece üstten ayarlamaya müsait hale gelirse işte bugünkü gibi arkadan rahatlıkla vurabilecektir.
Bilindiği üzere ne yazık ki bizim -cemaat, vakıf, dernek vs.- camiada geçmişten bu yana etkin bir emir komuta zinciri vardır. Önde olanlar kişiden koyun olmasını isterler, ‘neden’ diye bir şey düşünülmeyecek ve asla üstler eleştirilmeyecek ve haksızlık göründüğünde vardır bir hikmeti; büyükler/abiler daha iyi bilir, denilecek ve susulacaktır. Haksızlık karşısında susmak birinci görevdir. Değilse hiyerarşiye zarar verilmiş olunacaktır. Bu ise aforoz sebebidir. Çünkü bizim camia günündendir adam kayırmış ve haksızlıklara rağmen eleştirilmekten asla hoşlanmamıştır. Bütün bu sebeplerle de İslam’ın, hinterlandında yaşayan bütün halkların adalet zemininde eşitliğini gerektiren, bütün insanî haklarda aynılığını icap ettiren ve bunu bir hassasiyet ve vebal noktası olarak tescil eden tevhidî ilkelerinin yani zihin dünyasının yaşamsal alandan tardı söz konusu olmaktadır. Bu tevhidî ilkelerin, tasavvuf felsefesinin bütün gayrı İslamî renkleriyle boyanarak zemin kaymasına uğratılmış olması da cabası. Esasen bu ikincisinin, birinci pozisyonun arka bahçesi olduğu da ayrı bir realitedir. Geçen uzun sürede çoğalan böylesi bir anlayışa sahip İmam Hatip Nesli arasında zamanla oluşan ‘İHL şuur ve dayanışması’ ise bütün bu vaziyetin kemikleşmesini sağlamıştır. O kadar ki sırf bu durumun tespitini amaçlayan açıklama çabaları bile ihanet ve sapıklıkla eş değer kabul edilir olmuştur.
Buna göre bugün başta İmam Hatipler ve sonra da öteki din eğitimi veren kurumları korumak ve çoğaltmak yetmez zira aynı zamanda buralarda verilen din eğitimini de topyekûn yeniden yapılandırmak ve içeriğini sil baştan bir daha revize etmek de icap etmektedir.
Evet bugün İmam Hatiplere yeni bir vizyon ve bu yeni konsepte göre de yeni bir misyon gerekmektedir. Bu çerçevede bir kere buraların ivedilikle, vatan-millet ve millî-manevî eksen ve anlayışlardan arındırılması icap etmektedir.
Elbette bu hususlar önemsiz olduklarından değil ama ümmet bütünlüğü ve daha önemlisi tevhid bilinç, şuur ve heyecanını gölgelemesi ihtimalini ve dolayısıyla temel ilkeleri sarsıcı ve onların sınırlarını aşma riskini (şirk) barındırmaları hasebiyle bu böyledir. Değilse 15 Temmuz örneğinde gözüktüğü gibi yerel bir takım tehditlere karşı vatanı da milleti de korumak ve gözetmek aynı zamanda temel bir vazifemiz olmuştur.
Bu itibarla özellikle milliyetçilikten dolayısıyla ‘öteki’ni hor gören, ‘beriki’ne hayatı dar eden anlayıştan arındırılması, ivedi bir gerekliliktir. Mesela hep merak ederim; İmam Hatiplerde -hem de meslek dersleri arasında- neden ‘İnsan Hakları’ veya İslam Hukuku’nun gerek mensupları gerekse mensubu olmayanlara ait haklarını ve bunun tarihimizdeki olumlu/olumsuz örneklerini içeren bir ders olmaz? Keza bu okullarda neden sanata dair önemi hissedilecek tarzda dersler konmaz ve sanatsal faaliyetlere neden mesafeli olunur.
Sözün özü artık muhafazakârlık, mukaddesatçılık, koyun psikolojisi vs. mecbur edildiğimiz pozisyonları terk etme zamanı gelmiştir. Bu amaçla kendi ayaklarımız üzerinde, birlikte ve biz (Müslüman) olarak hayata devam etmek adına düşüncelerimizi, kurumlarımızı, davranış ve tutumlarımızı revize ederek yeniden yapılandırmalıyız. Bu bağlamda başka hak taleplerinin yanında ‘İmam Hatip Nesli ve İHL Şuur ve Dayanışması’nı da yeni bir misyon ve vizyonla tekrar canlandırıp geliştirmeyi ihmal etmemeliyiz.
Türkçe Olimpiyatları Üzerine, (Yayın: 13.06.2012) https://www.vansiyaseti.com/turkce-olimpiyatlari-uzerine-makale,81.html (Erişim: 01.07.2019)
İcma ve Kolektif Şuur Sempozyumu (Yayın: 14.05.2013), https://www.vansiyaseti.com/icma-ve-kolektif-suur-sempozyumu-makale,222.html (Erişim: 01.07.2019)
Dil Ve Kültür Festivali (Xı. Türkçe Olimpiyatları) (Yayın: 03.06.2013), https://www.vansiyaseti.com/dil-ve-kultur-festivali-xi-turkce-olimpiyatlari-makale,225.html (Erişim: 01.07.2019)
Yeni Dönemde İmam Hatip Liselerinde Vizyon ve Misyon Tanımlaması, (Yayın: 28.01.2014), https://www.vansiyaseti.com/yeni-donemde-imam-hatip-liselerinde-vizyon-ve-misyon-tanimlamasi-makale,268.html (Erişim: 01.07.2019).
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
“Sünnet”in Hz. Muhammed’in genel hayat karşısındaki “duruşu” olarak da tanımlanabileceği kanaatindeyiz. Buna göre sünnet; Hz. Muhammed’in mücadelelerle dolu hayatında karşılaştığı olaylar karşısındaki genel duruşunu ifade eden bir terim olmaktadır. Başka bir deyişle Hz. Muhammed’in sünnetini bilmek, onun hangi durumlar karşısında hangi davranışları sergileyip sergilemeyeceği hususunda bir farkındalığa sahip olmak anlamına gelmektedir.
Oruç, bir tevhîd ayrıcalığıdır. Sadece mü’minlere özgüdür oruç. Sadece mü’minlere ayrıcalıktır savm. Tıpkı salâtın, haccın, zekâtın, cihâdın da bir ayrıcalık olduğu gibi. Sözü baştan almak gerekirse, İslâm bir ayrıcalıktır. Müslim seçkin kişidir. Allah katındaki yeri oldukça mûtenadır mü’minin. İslâm, yegâne İlâh’ın, âlemlerin rabbi, eşsiz-benzersiz Allah’ın, eşsiz benzersiz dinidir. İslâm’a dâhil olmak, müslimler sınıfına mensup olmak …
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Din Eğitiminde Devlet, Cemaat, Vizyon ve Misyon
Kuşkusuz toplumun din eğitimi ihtiyacını örgün eğitim sisteminde karşılamak ve devletin din eğitimi üzerindeki tekelini olduğu gibi kabul edip sürdürmek önemli bir tartışma konusudur. Diğer bir ifadeyle din eğitiminin içeriğini, alma yaşını, süresini ve yöntemini laik devletin belirleme yetkisi ciddi bir mevzudur. Lakin bu tartışmanın yeri burası değildir.
Mamafih burada şu sorular önem arz etmektedir: Benim çocuğumun alacağı din eğitiminin içeriğini, alma yaşını, süresini ve yöntemini neden devlet veya sadece devlet belirlemekte olsun? Keza devletin elindeki aracı, yani İmam Hatip vs. kurumları kullanarak bu tekelin gücünü arttırması din eğitimi sorununu sağlıklı biçimde çözüyor mu? Kaldı ki devleti idare edenler de sonuçta bir düşünce ve algı biçiminin mensupları olduklarına göre onların tercihleri neden daha doğru sayılsın ki?
Nitekim devlete hükmeden zihniyet muhtelif dönemlerde tezat teşkil edecek şekilde farklılaşabilmektedir. Mesela ekseriyetle imtiyazlarını kaybetmiş olmanın hırçınlığıyla da bütün özgürlük ve hak hukukun altına dinamit koymayı hedefleyen bir zorba azınlığın (Beyaz Türklerin) devleti yönettiği dönemlerde bu kurumlar, la dinî çerçevede ve gayelerle vesayet aracı olarak istimal edildi. Ki böylesi dönemlerde bu tür kurumlara sahip çıkmak, dine diyanete sahip çıkmak adına doğrudan zorbalara direnmek demekti. Keza bu tarz kurumlar, aynı zamanda bu zorbalığa karşı muhalefet bilincinin şekillendiği ve kimliğe/kişiliğe dönüştüğü yerler oldu. Hatta böylesi dönemlerde özellikle, uzun askerî vesayet dönemlerinde halk ile devletin neredeyse yegâne uzlaşma alanı olarak işlev gören İmam-Hatipler sayesinde başka türlü tahsil imkânı bulamayacak gençler, toplumun üst katmanlarına tırmanma imkânı bulabildi.
Her ne kadar buralarda, cumhuriyetin ilanını müteakip dinî algı ve yaşam bağlamında artan halk devlet zıtlaşmasında halkın, ‘Kaynak (vahiy kültürü)’a yabancılaşarak ‘töreleşmiş din’e mahkûm kalması dolayısıyla resmî dayatmanın dışında önünde hazır duran Osmanlı’daki dinî anlayışın kopyası durumundaki hemen her söyleme ram olması sonucu şekillenen dindarlık tipi egemen idiyse de bu da sonuçta yine resmî dinin bir beklentisi olarak milliyetçi ve muhafazakâr renklerle boyanmış durumdaydı. Esasen bugün de manzara pek farklı gözükmemektedir. Öyle ki bugün de “ülke, ruhunu kaybediyor” diyenler, Osmanlı’nın çöküşünün birinci sebebi sayılan medrese nostaljisiyle yatıp kalkmakta; medreseleri geri getirme, imam-hatip okullarını ve ilâhiyat fakültelerini medreseleştirme derdindeler ve doğrusu bu yolda epeyce de mesafe almış durumdadırlar. Hatta bazıları, içinde neler yapıldığı bilinmeyen binalara kanun kural tanımadan “medrese” tabelaları asıvermektedirler. Karşılığında ise seçim sıralarında efendilerinin önünde diz çöküp himmet isteyenlere dua edip oy vereceklerini açıklamaktadırlar.
Bahis konusu dönemlerin muhalif eğitim kurumlarını bugün devleti ayakta tutan sütunlardan birine dönüştürmenin sorunsal durumu ve devletin, bekasını ve tahakkümünü sağlamada eğitim sistem ve kurumlarını araç olarak kullanıp toplumu, her zaman vahim bir zorbalığı işaret etmiş olan ilke ve inkılâp felsefesi ile biçimlemesinin dayattığı sorunlar saklı kalmak üzere din eğitimi veren kurumların yaşatılması ve çoğaltılması, toplumun yararına gibi gözükmektedir. Mamafih bu konuda orta ve yükseköğretim devlet kurumlarını merkeze almak, seküler laik devletin din eğitimi üzerindeki tekelini olduğu gibi kabul edip sürdürmesi gerektiği anlamına gelmemelidir.
Diğer bir açıdan seküler ulus devletin, “Kimlik Teknolojileri” yani okul, güvenlik, medya gibi ideolojik aygıtları ile yeknesak mümin bireyler oluşturmaya çalışması, üstüne vazife olmayana dalması demektir. Hâlbuki şu veya bu tarz (ulus veya İslamî) devlet mekanizmasına düşen, makasidu’ş-şeria/makasıd-ı hemse bağlamında insanların can, mal, din, nesil ve onurunu/ namusunu korumaktır. Bu temel amaçların, biraz daha toparlanmasıyla makasıd-ı selase (üç amaç) olarak özetlenmesinin de mümkün olabildiği görülmektedir: Hayat, özgürlük ve adalet. İşte din alanındaki kurumsallaşma, bu amaçlar ve Kur’an’ın kurucu ilkeleri doğrultusunda yenilenerek, değişerek, dönüşerek devam etmek durumundadır. Kurumsallaşmanın ve her türlü beşerî örgütlenmenin temelinde ise ortak payda olarak akıl bulunmalıdır. Şimdi, bu tür kurumların insan için var olduğu gerçeği unutulursa, özgürlük ve adalet gibi temel değerler de unutulmuş olur. Esasen devletin “güç tekeli”ni ve egemenlik/yönetme hakkını da meşrulaştıran yine bu hususlardır. Kimlik oluşumu ise zinhar sivil topluma, bireylerin kendilerine bırakılmalıdır. Zira devlet aygıtının ya da siyasi otoritenin zorunlu (okul-eğitim) olarak kimlik oluşturma hak ve yetkisi olmamalıdır.
Bu arada devlet aygıtı ile makbul insan ve/ya toplum yetiştirme gayretinin, kaçınılmaz olarak taassup ve fanatizmi doğuracağı da doğrudur. Buna karşın kitlenin profesyonel dindarlık ruhunun içe dönük/kapalı devre (cemaatleşme/tarikatlaşma) biçiminde depreşip coşacağı da öyle. Aslında böylesi durumlarda ters yönden bu kez devlet ve ona ait ne varsa kutsallaştırarak dinî mahiyete büründürüp inanca konu edeceklerin türemesi de işten bile değildir. Bu itibarla devletin bu konuda ahlaken meşru tek gayesi şu olmalıdır: İnsana, potansiyel kabiliyetlerini açığa çıkarma ehliyetini kazandırmak. Bir başka ifadeyle İslam açısından devletin görevi; insanların güven içinde insanca yaşamasını sağlamak, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi olmak ve hayatın tüm katmanlarında adaleti hâkim kılmaktır. Devlet de sonuçta insanın kurumsallaştırdığı ve fakat en özgün olanlarından birisidir. Bununla beraber yine de kutsal değildir; çünkü devlet, insanı yaşatabildiği kadar kıymetli olmalıdır.
Şimdi eğitim nazariyesinin ideal anlamda mahiyetinin ve devlet organıyla alakasının bu minvalde olması gerektiği doğru olmakla birlikte keza okulsuz toplum yaklaşımına ilişkin tezlerin de hesaba alınması mümkün olmakla beraber yani kısacası hal böyle olmakla beraber yaşadığımız konjonktürde reel durumun ve fiili uygulamanın da göz ardı edilemeyeceği gerçeği söz konusudur. Bu itibarla hazır durumda din eğitimi bağlamında İmam-Hatip ve diğer kamu kurumlarının gördüğü işlevin tamamen devletin dışına çıkartılması, yani sivil topluma (ki bu Türkiye sosyolojisinde cemaatlere tekabül etmektedir) emanet edilmesi pek de doğru bir seçenek gibi gözükmemektedir.
Çoğunlukla Kur’an Kursu adı ve görüntüsüyle oluşturulan ve bazıları merdiven altı tabir edilen bu tür kapalı devre merkezlerde ortaya konulan perspektif, taklit ve taassuba daha yatkın birey profili geliştirmektedir.
Başka bir ifadeyle özellikle din eğitimi üzerindeki seküler laik devlet tekelinin kaldırılması ve hatta bunun tamamıyla halkın kendi çaba ve anlayışı doğrultusunda geliştireceği kurumlara terk edilmesi prensipte doğru olsa da, sosyal yapımızda mevcut dinî anlayışın ve bunu yaşatacak dinî çevrelerin genelde geçmişin ideolojiye dönüşen fırka zihniyetlerinin varisi olmalarından başka Kur’an kültürüne uzak oluşları ve dinamiklerini tevhidî ilkelerden çok, yoğun bir etnisiteyi (Türk milliyetçiliği) işaret eden ve sonuna kadar giden mistik bir anlayışı (Yesevi inancı) gösteren özelliklerle donanmış bir söyleme sahip olmaları dolayısıyla daha netameli olacağı da açıktır. Bu nedenle ‘devlet tekelinin kaldırılması ve ilgili eğitimin sivil kuruluşlara terki’ hususunu ifade eden zevatın talepleri, nazari manada isabetli olmakla beraber, peşi sıra neyi hedeflediği de bir o kadar önem arz etmektedir.
Bu bağlamda genelde örgün eğitim kurumlarında özelde ise İmam Hatip Liseleri ve ilahiyat ve muadili fakültelerde verilen din eğitim-öğretiminin önemi yadsınamaz. Zira gelenekten gelen kültürel miras, modern usullerle bu kurumlarda topluma sunulmaktadır. Bu bir anlamda, sağlıklı bir toplum oluşturma çabası çerçevesinde gençler üzerinden, geleceğe dönük temel dinamikleri sağlamaya çalışmak ve bu ise büyük bir değişim ve dönüşüm süreci demektir.
Bu itibarla din eğitiminde vizyon ve misyonun önemi büyüktür. Çünkü bu eğitimi veren kurumların yetiştirdiği gençler, toplumun en azından dinsel zihin değerlerinin inşa ve bekasını sağlayacak kadrolar olacağından bunların sağlıklı bir perspektif ve nitelikli bir donanımla mücehhez kılınmaları gerekmektedir.
Bizce din eğitim-öğretimi veren Kur’an Kursları, Medreseler, İmam Hatip Liseleri, İlahiyat Fakülteleri ve bu amaçla kurulan diğer kurumlarda vizyon; öğrencileri din, bilim, sanat ve kültür alanlarında yetkin, kişisel ve düşünsel farklılıkları doğal bir zenginlik kabul edip bunlardan yararlanmayı hedefleyen; kültürel mirası değerlendirebilen, yaşanan hayatı yorumlayabilen, yeryüzünü imar eden ve ahlâkî olgunluğa sahip fertler olarak yetiştirmek olmalıdır. Özetle buralar, İslam inanç ve kültür kaynaklarından hareketle, insan hakları zemininde çağın gereklerini dikkate alan, modern eğitimin verildiği kurumlar olmalıdır. Bu kurumların öğrenciye yükleyeceği misyonun tarifi ise şöyle olsa gerektir: Din eğitimini almış kişiler, referans çerçevesini, Peygamber (s) pratiğiyle şekillenen Kur’an algısının belirlediği; millî duygu ve alametlerin tahakkümünden kurtulmuş, adalet ve özgürlüğü önemseyen, insan haklarına saygılı, başkalarını ötekileştirmeden anlamaya çalışan, bu ruh ve şuura sahip nesil demek olmalıdır. Çünkü din eğitimini sağlayan kurumlar, gelenekten modernliğe geçişteki değişim hattında söz konusu taşımayı yapmanın yanında, dinî bilgiyi üretme merkezleri işlevini de görmekte ve aynı zamanda gençleri hayata hazırlayan ve topluma yön veren kurumlar özelliğini de taşımaktadırlar. İmam Hatipli bir gelecek vizyonu da işte tam olarak burada tebellür edecektir.
Buna göre din eğitimi alan gençleri, bu kurumlardaki eğitim sürecinde ufuk ve muhakeme yeteneği ile donatmak esas olmalıdır. Şüphesiz ki kazandırılacak bu ufuk ve muhakemenin referansının Kur’an olması gerekir. Çünkü temel kaynak Kur’an’dır. Elbette ki Kur’an’ı anlama ve yaşamada temel dayanak ise Resulullah’ın örnekliği yani sünneti olacaktır. Zaten Elçi’nin (s) örnekliğinde Kur’an’ı merkeze alan bir ufukla faaliyet icra edilen ortamlarda daha farklı bir oluşum ve gidişat beklemek de doğru olmasa gerektir.
Öte yandan din eğitimi veren İHL ve fakültelerin ve öğrenci sayısındaki artış bir takım sorunlara sebebiyet veriyor olsa, keza kimilerince bu çaba istihdam odaklı eğitim programı gibi algılansa da söz konusu okulların sayısını arttırmak yanlış bir politika olmasa gerektir. Aksine bu problematik durum yetkilileri, değişik isimler altında farklı program ve çözüm arayışlarına ve kalite standartlarının yükseltilmesine yönelik çabalara zorlamalıdır.
Bu anlamda son yıllarda -özellerin yanı sıra- hemen bütün devlet üniversitelerinde II. öğretimleriyle beraber açılan ilahiyat vb. fakültelere düşük puanlarla girebilen öğrencilerin varlığı dikkate alındığında bu okullarda total kalite, randıman, amel ve ahlak düzeyinin düştüğü de gözden ırak değildir. Ancak yine de bir kısmı teknik sayılabilecek bu tür sorunların zamanla hallinin mümkün olduğu açıktır. Zira çözümlenmesi mümkün gibi gözüken bu tür sorunların ortadan kalkmasıyla söz konusu din eğitim merkezlerine ilgi alaka yükselecek ve buralara başarı ve hüsnühâl düzeyi yüksek gençler daha çok rağbet etmeye başlayacaktır. Filvaki bu kalitenin yükselmesi, diğer öğretim kurumlarına/ bölümlerine de etki edecektir. Dolayısıyla İmam Hatip ve paydaşları, işlevini tamamlamış ve dahi işi bitmiş değil, aksine bahsedilen tarzda yeni bir misyon ve vizyonla yoluna güçlenerek devam eden kurumlar olmalıdır. Buna göre İmam-Hatipler ve öteki kurumları yaşatıp büyüterek toplumun din eğitimi ihtiyacını örgün eğitim sistemi içerisinde karşılamanın daha doğru olacağı anlaşılmaktadır.
Zira devlete ait eğitim kurumlarının kayda değer alternatifi, çeşitli cemaat ve tarikatlara ait vakıf, tekke, zaviye ve medreseler yahut kullanılan paravan isimle Kur’an Kursları olmaktadır. Buraların ise beraberinde getirdiği handikap, açmaz ve problematik durum daha bir kocaman olmaktadır. Çünkü gençler için; organizeli olmak, ortak akıl ile faaliyet sergilemek başka bir ifadeyle bir çevre/grup içerisinde olmak anlamında “cemaat”in faydaları izahtan vareste olsa da keza böylesi ortamlar onların, yaşadığımız dünyaya hâkim seküler anlayışa sürüklenmelerine ve olumsuz rol modeller edinmelerine mani olsa da sonuçta bunlar, genellikle uygulamada “kapalı devre” faaliyet sürdürmeleri ve müdavimlerini kısa sürede “yalnızca ben ve benimki” diyecek hale getirerek cemaatçiliğe (cılık/culuk) sürüklemeleri ve acı bir örneğini 15 Temmuz 2016’da gördüğümüz körlüğe/ taassuba sevk etmeleri nedeniyle aynı zamanda zararlı mekân ve beraberliklere de dönüşebilmektedirler.
Zira organize bir çevrede olmak fert için bir dinamik ve motivasyon kaynağı olabileceği gibi bu yapılar, toplumun siyasal gücünü de temsil edecektir. Ancak cemaat türü yapılanmalar mensuplarına bir ‘bilinç’ vermekle kalmamakta yanı sıra ve daha bir önemsedikleri aidiyet ve bağlılık duygusunu da aşılamakta ve böylece taassup derecesinde bir cemaatçilik anlayışına da sürüklemiş olmaktadırlar. İşte dananın kuyruğu da burada kopmaktadır. Zira kısa bir süre sonra çeşitli ‘cemaatçi’ kimlikler peyda olmakta ve artık bunların birbirleriyle teması ve birbirlerini anlama çabası söz konusu olamamaktadır. Bunun yerine koyu bir taklit bataklığı oluşmakta ve insanlar artık her fırsatta kendi cemaat büyüklerini, yayınlarını, ilkelerini ve beraberinde ritüellerini aşılamaya çalışmaktadırlar. Ötekilerini ise ne kadar suçlayıp karalayabilirlerse o kadar mevzi kazandığını düşünmektedirler. Böylelikle ihtilaflar başlamakta ve artık bir yerde yan yana olmak, anlamını yitirmektedir.
Bu itibarla belirtilen durumlara mahal vermemek adına bilinçli bir gençlik ve sağlıklı bir toplum oluşturmak için bahsi geçen resmi kurumları en uygun şekilde organize etmek daha doğru olsa gerektir. Herhangi bir çevre ve algı biçiminin güdümünde olmaması gereken bu kamu kurumları, gençliği ve hatta bütün bir kitleyi, geniş ufuk sahibi kılmak ve muhakeme yetisi kazandırmak için ideal merkezler gibi durmaktadırlar. Buralarda oluşturulacak nitelikli müfredat ve programlarla eğitim çağındaki gençlik, donanım ve olgunluğunu arttırarak hayata atılacak ve topluma erdemli neferler olarak katılmış olacaktır.
Elbette buna, söz konusu kurumlarla uyumlu biçimde uygulama alanları olarak camiler de eklenebilir. Böylece camilerin, aynı zamanda Kur’an kültürünün öğrenildiği/ öğretildiği mekânlar haline dönüşecek olmaları önemli bir gelişme olacaktır. Böylelikle camilerimiz de süregelen atıl hallerinden yani bir nevi sadece namaz kılma mekânları olmaktan kurtulup sağlıklı din eğitiminin faaliyetleri için nitelikli mekânlara dönüşmüş olacaktır. İşte o zaman gençliğin; fikri durgunluğa ve akıl tutulmasına yol açan taassuba sürüklenmelerine neden olan cemaat ve tekke türü yerlerin tekelinden kurtarılması mümkün olabilecektir. Zaten gençliğin soran ve sorgulayan bir zihin yapısına sahip olması gerektiği prensibi de bunu gerektirmektedir.
Ne var ki bazen, tevarüs edilen (tarihsel) anlayışları kutsayan kimi çevreler, sahip oldukları dayanaktan yoksun geleneksel dinî tasavvurlarını sayısal ve siyasal baskıyla bu kurumların programlarına nüfuz ettirebilmekte ve söz konusu eğitim yuvalarının vizyonlarını belirleyebilmektedirler. Oysaki isminden de anlaşılacağı üzere “gelen-ek” bünyesinde ilaveler barındıran bir yekûndur. Dolayısıyla gelenekten gelen kültürel mirası, harmanlayıp temellendirerek modern usullerle topluma sunmak icap etmektedir. Zira din eğitimi veren kurumlar, her şeyden önce toplumun farklı kesimlerinden ve hatta çeşitli cemaatlere mensup ailelerden gençlerin gittiği merkezleridir.
Başka bir ifadeyle söz konusu eğitim kurumlarının müfredatları (ders çeşit ve içerikleri) bazen toplumun belli bir düşünce biçimine sahip kesiminin anlayışıyla paralellik gösterebilmekte ve dolayısıyla ideolojik bir mahiyet arz edebilmektedir. Vakıa bu durum, din eğitimine tahsis edilmemiş diğer eğitim kurumlarında verilen din içerikli derslerde de kendisini gösterebilmektedir. Mevcudu koruma refleksiyle ortaya konan bu tutum ise, özünde makuliyeti barındıran kimi çabaların heba olmasına neden olmaktadır.
Çünkü toplumun, (sistem içi) zorunlu eğitim sürecini tamamlayan diğer gençlerinin de sağlıklı bir algı ve anlayışa ihtiyacı vardır. Nitekim çeşitli -bizce negatif- platform ve etkinliklerde boy gösteren gençlik, bunun ivedilikle gerekliliğini göstermektedir. Dolayısıyla konunun ehemmiyeti idrak edilerek hal vaziyetin ıslahı için gerekli tedbirlerin alınması icap etmektedir.
Nitekim baktığımız sıra sosyal yapımıza hâkim dinî anlayışın ve bunu yaşatan dinî çevrelerin büyük bir kısmının Kur’an kültürüyle donanımlı olmadıklarını görmekteyiz. Filhakika bu durum, karşılıklı bir iz düşüm halinde Kur’an kurslarında, medreselerde ve orta öğretimde özellikle de İmam Hatip Liselerinde kendisini daha çok hissettirmektedir. Söz gelimi bu kurumlarda ve ilaveten ilahiyat ve muadili fakültelerde felsefe öğretimi üzerinden yürütülen eğitim programı tartışmaları, bu durumun ciddi bir örneği gibi durmaktadır. Burada patolojik meselenin, tevarüs edileni, bir diğer ifadeyle “Gelen-EK” yani GELEN’in EK’ini koruma ve ona, muhtelif enstrümanlarla müdahalenin önüne geçme çabası olduğu anlaşılmaktadır. Burada ‘gelen’in, Din-i Mübin-i İslâm ve ‘eki’nin ise tarihsel süreçte daha çok siyasetin formatladığı ideolojik boyutu etkin mezhebi yorumlar olduğu kuşkusuzdur. İşte mevcuda dokundurtmama refleksiyle ortaya konan bu tavra karşı gösterilen kimi tepkiler, özünde samimiyet ve tefekkürü barındıran çözümlerin heba olmasına sebep olmaktadır.
Buna göre din eğitiminde, özelde Türkiye ve genelde ise diğer Müslüman toplumların tarihî tecrübelerini, hazır durumlarını ve gelecekleri ile dünyadaki genel gidişatı da hesaba katan bir durum değerlendirmesi yapmak ve bunun ötesine geçen fikri açılımlar aramak esas olmalıdır. Nitekim konuya dair muhtelif tartışmalardan da ancak bu durumda verimli bir netice alınabilmesi mümkün olacaktır. Binaenaleyh
Öte yandan toplumun hemen her kesiminin genel algısına; İmam Hatip öğrenci ve mezunlarının ne/nasıl olursa olsun devlete ve vatana bağlı bireyler olarak yetiştiği kanaati hâkim durumdadır. Başka bir ifadeyle kitlenin kahir ekseriyetine göre din eğitimi alan gençler millî- manevî değerlere sahip, gelenek göreneklere bağlı, devlet malına zarar vermeyen vatansever bireylerden oluşmaktadır. Zira İHL’ler bugüne kadar kuruluş amacına da münasip şekilde belirtilen zihin yapısına sahip milliyetçi ve bunu dindarlık sanan nesiller yetiştirdi. Üzücüdür ki bu durum fiilen devam da etmektedir. Evet, bugün de din eğitimi veren okulların perspektifindeki din ve dünya tasavvuru; milliyetçilik, ecdatçılık, vatanseverlik ve muhafazakârlık yoğunluklu mistik bir tasavvurdur. Bu okullar, Cumhuriyet dönemindeki kuruluş amacına münasip olarak bu güne dek mütemadiyen milliyetçi ve -ne yazık ki- bunu dindarlık sanan nesiller yetiştirmiştir. Bundan olacak ki toplum zihninde, ‘dinle boyanmış yaygın bir Türk milliyetçiliği’ anlayışı mevcuttur. Bu milliyetçiliğe dair argüman ve ritüeller İslamî kaide kurallarmış gibi algılanmakta ve bu yapı ve algıya uymayan her tür yaklaşım veya yaşantı, rahatlıkla din dışı olmakla nitelenip mahkûm edilebilmektedir.
Genelde dini bütün aile çocuklarının, ‘dinini-diyanetini de bilsin, biraz da edep, terbiye öğrensin’ amacının yanında kaliteli bir öğretim de görsün ve -büyük bir istekle- üniversiteye de gidebilsin niyetiyle gönderildiği bu kurumlarda görev yapan -artık yanlış doğru bir mefkûre sahibi- öğretmenler ise, ‘terbiyeleri’nden geçen buradaki öğrencileri, umumiyetle yüksek eğitimlerini de tamamlayarak ‘bir yerlere’ gelip ‘vatana- millete yararlı’ olmaları için çalışmaktadırlar. İşte zaten sorun da tam olarak burada başlamaktadır. Zira buralarda, görev yapan ve çoğunlukla çeşitli cemaat ve tarikatlara mensup hemen bütün meslek dersi öğretmenleri ve kimi kültür dersi hocalarının marifetiyle öğrenciler; özgürlük, adalet ve merhamet ruhuna sahip, ümmeti oluşturan muvahhid bireyler niteliğinde yetiştirilmek yerine -bu bütünlüğü bozacak tarzda ve artık ne demekse ve nereden icap ediyorsa- ‘millî manevî’ denilen ve sonuçta şoven duygu ve düşüncelere(!) dönüşmüş milliyetçi mukaddesatçı değerlere sahip vatansever nesiller olarak yetiştirilmektedir. Çünkü bahsi geçen eğitmenler de okudukları ilahiyat fakülteleri ve mensubu oldukları -çoğu karanlık odaklarla ilişkili ve öylesi mihraklarca yönlendirmeli- cemaatlerde aynı ve hatta daha katı bir zihin eğitimine tabi tutulmuşlardır. Böylece İmam Hatipli öğrenci ve mezunlar da bu hocaları gibi; adalet, hak-hukuk, özgürlük, irade, tefekkür, tedebbür, taakkul, tefekkuh ve tezekkür mefhumlarıyla neredeyse tanışmadan ve dolayısıyla bireysel ve toplumsal gereğini müdrik olmadan millî ve bununla renklenmiş manevî değerlere sahip, gelenek görenekleri kutsayan, vatansever insanlar olmaktadırlar. Söz konusu öğrenciler de buralarda aldıkları, millîlik boyutu ümmet bilincini gölgelemiş -ve hatta kimi yönleriyle karartmış- dolayısıyla ‘Türk Tipi Dindarlık Programı’ haline gelmiş formatı, bilahare aynen İmam Hatip Nesli’ne ve Kur’an Kursları’nda (KK) yetişen -ancak- çoğunlukla zıllullah gördükleri ‘yönetici’ye veya hoca ve şeyhe kayıtsız-şartsız itaati iman bilen gençlere atmakta ve böylesi bir şuur ve dayanışma ruhu oluşturmaktadırlar. Bu eğitimciler eliyle biçimleme mekânları haline gelen İHL ve KK’larında yetişen nesiller de buralarda aldıkları bu ‘bilinç’le daha sonra aldıkları İmam Hatiplik ve vaizlik ‘memuriyet’leriyle toplumun dinî hayatına yön ve şekil vermeye başlamaktadırlar. Şüphesiz onlar böylece mensubu oldukları Sünnî çevrenin geçmişten gelen “statüko ve saltanatın yanında yer alma” tarzındaki gelenek duvarını yıkamamış ve hatta dini ve dindarlığı böyle algılamış olmanın sırıtan resmini izhar etmiş olmaktadırlar.
İşte tam da burada yani bahis konusu kasvetli tablonun gölgesinde de olsa İmam Hatip Liselerinin bir başka açıdan önemi ortaya çıkmaktadır. Şüphesiz bu liseler toplumun farklı kesimlerinden, çeşitli cemaat, tarikat ve çevrelere mensup ailelerden gençlerin gittiği eğitim merkezleridir. Yaşamsal anlamda beraberliklerin söz konusu olduğu bu mekânlarda sık olmasa da çeşitli açı ve boyutlardan düşünsel temaslar da mümkün olabilmektedir. Yaygın olamamakta çünkü mevcut konseptte kemikleşen cemaat önyargılarıyla öğrenciler, birbirlerinden ve farklı düşünen öğretmenlerinden istifade yoluna gitmemekte aksine bu hususta ciddi bir direnç göstermektedirler. Bu da yetmemekte aynı bağnazca tutum, ne yazık ki yükseköğretimde (ilahiyat vb. bölümler) de sergilenmektedir. Buralarda öğretmen ve hocalardan istifade yerine düşüncelerinden önce, kendi cemaatinden olmadığı öğrenilen/ öğretilen fikir sahiplerine yaman bir muhalefet sergilenmektedir ki bunun ıslahı bir aciliyet gerektirmektedir. İşte genel manada hal böyle de olsa yine de -az veya çok- bir kitle, ancak buralarda yani kamuya ait eğitim kurumlarında farklılıklara vakıf olmakta, muhtelif anlayış ve algılara bizzat kendi kulağıyla şahit olmakta; değişik uygulama ve değerlendirmeler görmekte ve kaynaklara ulaşabilmektedir. İşte bunun önemi asla yadsınmamalıdır. Zira toplumun -sağlıklı olsun olmasın- dinamikleri demeye gelen ve ekseriyetle mistik özellikler barındıran cemaatlerin, kendi eğitim merkezlerinde/ kurslarında, tasvir edilmeye çalışılan atmosferi, yani yegâne hakikat diye tevarüs ettikleri algıyı ve kişi/leri, alternatifsiz biçimde öğretip tanıttıkları malumdur. Ne yazık ki buralar, tevhid ve şirk ayırım ve bilinci yerine hemen her zaman ülke menfaatlerini önceleyen milli, muhafazakâr anlayışa ram olmuşlardır. Hele bir de edindiği sermaye ve kitlenin menfaatleri bunu icap ettirmiş ise.
Bu arada din eğitiminin sivil topluma tamamen terki hususunun beraberinde getireceği bir handikap da cemaatlerin birçoğunun aynı kulvarda olmasına rağmen birbirlerine tahammüllerinin olmayışı ve mensuplarının la dinî çevrelere gösterdiklerinin aksine ‘öteki’ cemaat mensuplarına yönelik hoşgörü/ tolerans ve müsamahadan uzak oluşları, birbirlerini anlamaya hevesli olmamaları ve çoğu zaman iftira ve karalamaları rahatlıkla yapabilmeleridir.
Binaenaleyh, gerek İHL ve ilahiyat fakülteleri gibi resmi kurumlarda din eğitimi alanlar gerekse Kur’an kursu, medrese vs. isimlerle din eğitimi alan cemaat kurumlarında yetişen gençlerin seküler laik sistemlerin devamında sütun görevi ifa etmek yerine, Türk insanının zihnine din olarak yerleşmiş millî argüman ve figürleri ayıklayıp reddeden bir vizyon ve misyon sahibi aktörler olmaları daha doğru olsa gerektir. Bu konseptin sağlanabilmesi için de devlete ivedilikle düşen, bu okullara şoven duygular ve milliyetçi kafa yapısına sahip idareciler yerine toplumun bütün kesimleriyle barışık, kendini asimilatör olarak görmeyen ve değişime açık bir zihin yapısına sahip kişiler tayin etmek olmalıdır. Bu arada
Böylece buralardan mezun olanlar, herhangi bir dinî fırkanın üstünlüğü ve ayrıcalıklı oluşuna itibar etmeden toplumu oluşturan bütün farklılıkların beraberliğini hedefleyen; taklide gömülmeden kültürel mirası değerlendiren geleceğe dönük bir şahsiyet ve ruh haline sahip olsunlar. İşte gençlik böyle bir dindarlık formatına sahip olmalıdır ki buralarda sevgi, şefkat, kuşatıcılık, zarafet ve estetik duygu olsun. Bunlar maziden devralınanı koruyup bunların değişimine karşı çıkarak değil, geleneği korumada seçici davranırlar. Onlar farklı olanları kendilerine benzetmek için baskı yapmaz, zor kullanmaz, şiddete asla yaklaşmazlar. Yaşayarak sevdirmek ve ikna ederek anlatmak ise bunların temel vazifesidir.
Bu bağlamda bizce, İmam Hatip Liseleri’nde verilen din eğitimini yeterli veya doğru bulmayarak buraların artık toplumun ihtiyaçlarını karşılayamadığını belirten şahıslar vatandaşlara, çocuklarına din eğitimini aldıracakları cemaat yapılanmalarını öneriyorlarsa bu durum, problemi çözüme kavuşturmak değil kaosa terk etmek demektir. Bu anlamda sözgelimi ey vatandaşlar: çocuklarınızı buralara gönderin, din eğitimlerini artık abi/ ablalar eliyle alsınlar. Zira İmam Hatip Liseleri’nden mezun olanların geneli -her şeye rağmen- abilere/ ablalara tam manasıyla itaat etmemekte, aksine itiraz etmekte ve hatta kimi zaman da sorgulamaktadırlar. İşte bu, bir kaygı! sebebidir. Oysa ne gerek var bu itirazcı gürûhun yetiştirilmesine. Bize ‘otur’ denince oturacak, ‘kalk’ denince kalkacak bir gençlik/ toplum lazımdır.
Bu heretik söyleme kalırsa: Ülkedeki din eğitimini (bunu, tekelini diye anlamak lazımdır) verelim benzeri çevrelere ve artık insanlar buraların dayatacağı belli kitapları okusunlar, hatta belli hocaların vaazlarını dinlesinler, tornadan çıkmış ‘abi’lerin ve ‘abla’ların tezgâhında ‘zararsız’ ve ‘hizmete’ yönelik eğitimlerini alsınlar. Böylece ‘kardeşlerimiz’, her alanda olduğu gibi bu alanda da kartelleşmelerini tamamlamış olsunlar. Ki böylelikle bu çocuklar, 15 Temmuz’da olduğu gibi başka çevrelerin piyonu olarak sinsi ihanet çetelerine dönüşsünler. Bu vesileyle diyeceğimiz o ki herhangi bir cemaate; ‘güç bende’ vehmine kapılacak denli imkânlar sunulursa; bu cemaat, mensuplarına sadece kendi ezberini belletip başka yorum ve yaklaşımlardan uzak tutarsa ve bu mensuplar böylece üstten ayarlamaya müsait hale gelirse işte bugünkü gibi arkadan rahatlıkla vurabilecektir.
Bilindiği üzere ne yazık ki bizim -cemaat, vakıf, dernek vs.- camiada geçmişten bu yana etkin bir emir komuta zinciri vardır. Önde olanlar kişiden koyun olmasını isterler, ‘neden’ diye bir şey düşünülmeyecek ve asla üstler eleştirilmeyecek ve haksızlık göründüğünde vardır bir hikmeti; büyükler/abiler daha iyi bilir, denilecek ve susulacaktır. Haksızlık karşısında susmak birinci görevdir. Değilse hiyerarşiye zarar verilmiş olunacaktır. Bu ise aforoz sebebidir. Çünkü bizim camia günündendir adam kayırmış ve haksızlıklara rağmen eleştirilmekten asla hoşlanmamıştır. Bütün bu sebeplerle de İslam’ın, hinterlandında yaşayan bütün halkların adalet zemininde eşitliğini gerektiren, bütün insanî haklarda aynılığını icap ettiren ve bunu bir hassasiyet ve vebal noktası olarak tescil eden tevhidî ilkelerinin yani zihin dünyasının yaşamsal alandan tardı söz konusu olmaktadır. Bu tevhidî ilkelerin, tasavvuf felsefesinin bütün gayrı İslamî renkleriyle boyanarak zemin kaymasına uğratılmış olması da cabası. Esasen bu ikincisinin, birinci pozisyonun arka bahçesi olduğu da ayrı bir realitedir. Geçen uzun sürede çoğalan böylesi bir anlayışa sahip İmam Hatip Nesli arasında zamanla oluşan ‘İHL şuur ve dayanışması’ ise bütün bu vaziyetin kemikleşmesini sağlamıştır. O kadar ki sırf bu durumun tespitini amaçlayan açıklama çabaları bile ihanet ve sapıklıkla eş değer kabul edilir olmuştur.
Buna göre bugün başta İmam Hatipler ve sonra da öteki din eğitimi veren kurumları korumak ve çoğaltmak yetmez zira aynı zamanda buralarda verilen din eğitimini de topyekûn yeniden yapılandırmak ve içeriğini sil baştan bir daha revize etmek de icap etmektedir.
Elbette bu hususlar önemsiz olduklarından değil ama ümmet bütünlüğü ve daha önemlisi tevhid bilinç, şuur ve heyecanını gölgelemesi ihtimalini ve dolayısıyla temel ilkeleri sarsıcı ve onların sınırlarını aşma riskini (şirk) barındırmaları hasebiyle bu böyledir. Değilse 15 Temmuz örneğinde gözüktüğü gibi yerel bir takım tehditlere karşı vatanı da milleti de korumak ve gözetmek aynı zamanda temel bir vazifemiz olmuştur.
Bu itibarla özellikle milliyetçilikten dolayısıyla ‘öteki’ni hor gören, ‘beriki’ne hayatı dar eden anlayıştan arındırılması, ivedi bir gerekliliktir. Mesela hep merak ederim; İmam Hatiplerde -hem de meslek dersleri arasında- neden ‘İnsan Hakları’ veya İslam Hukuku’nun gerek mensupları gerekse mensubu olmayanlara ait haklarını ve bunun tarihimizdeki olumlu/olumsuz örneklerini içeren bir ders olmaz? Keza bu okullarda neden sanata dair önemi hissedilecek tarzda dersler konmaz ve sanatsal faaliyetlere neden mesafeli olunur.
Sözün özü artık muhafazakârlık, mukaddesatçılık, koyun psikolojisi vs. mecbur edildiğimiz pozisyonları terk etme zamanı gelmiştir. Bu amaçla kendi ayaklarımız üzerinde, birlikte ve biz (Müslüman) olarak hayata devam etmek adına düşüncelerimizi, kurumlarımızı, davranış ve tutumlarımızı revize ederek yeniden yapılandırmalıyız. Bu bağlamda başka hak taleplerinin yanında ‘İmam Hatip Nesli ve İHL Şuur ve Dayanışması’nı da yeni bir misyon ve vizyonla tekrar canlandırıp geliştirmeyi ihmal etmemeliyiz.
Bu yazı şu çalışmalarımın kısa bir özetidir:
İmam Hatip Nesli ve İHL Şuur ve Dayanışması (Yayın: 17.07.2012) https://www.vansiyaseti.com/imam-hatip-nesli-ve-ihl-suur-ve-dayanismasi-makale,99.html (Erişim: 01.07.2019)
Türkçe Olimpiyatları Üzerine, (Yayın: 13.06.2012) https://www.vansiyaseti.com/turkce-olimpiyatlari-uzerine-makale,81.html (Erişim: 01.07.2019)
İcma ve Kolektif Şuur Sempozyumu (Yayın: 14.05.2013), https://www.vansiyaseti.com/icma-ve-kolektif-suur-sempozyumu-makale,222.html (Erişim: 01.07.2019)
Dil Ve Kültür Festivali (Xı. Türkçe Olimpiyatları) (Yayın: 03.06.2013), https://www.vansiyaseti.com/dil-ve-kultur-festivali-xi-turkce-olimpiyatlari-makale,225.html (Erişim: 01.07.2019)
Yeni Dönemde İmam Hatip Liselerinde Vizyon ve Misyon Tanımlaması, (Yayın: 28.01.2014), https://www.vansiyaseti.com/yeni-donemde-imam-hatip-liselerinde-vizyon-ve-misyon-tanimlamasi-makale,268.html (Erişim: 01.07.2019).
Yazar
İlgili Yazılar
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Natüralist Çizgide Erdem Kazanımı: Aristoteles, Nikomakhos’a Etik
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
Hz. Muhammed’in Kendisine “Seyyid/Efendi” Denilmesini Nehyetmesinden Bahseden Haberler Üzerine Bir Değerlendirme
“Sünnet”in Hz. Muhammed’in genel hayat karşısındaki “duruşu” olarak da tanımlanabileceği kanaatindeyiz. Buna göre sünnet; Hz. Muhammed’in mücadelelerle dolu hayatında karşılaştığı olaylar karşısındaki genel duruşunu ifade eden bir terim olmaktadır. Başka bir deyişle Hz. Muhammed’in sünnetini bilmek, onun hangi durumlar karşısında hangi davranışları sergileyip sergilemeyeceği hususunda bir farkındalığa sahip olmak anlamına gelmektedir.
Oruç Bir Ayrıcalıktır
Oruç, bir tevhîd ayrıcalığıdır. Sadece mü’minlere özgüdür oruç. Sadece mü’minlere ayrıcalıktır savm. Tıpkı salâtın, haccın, zekâtın, cihâdın da bir ayrıcalık olduğu gibi. Sözü baştan almak gerekirse, İslâm bir ayrıcalıktır. Müslim seçkin kişidir. Allah katındaki yeri oldukça mûtenadır mü’minin. İslâm, yegâne İlâh’ın, âlemlerin rabbi, eşsiz-benzersiz Allah’ın, eşsiz benzersiz dinidir. İslâm’a dâhil olmak, müslimler sınıfına mensup olmak …
Çocukluğun Görsel Devinimi: Teyakkûz Hâlleri
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.