Post-modernistler merkezi olan her şeye karşı çıkmaya başladılar ve merkezi olan her şeyin değişmesi gerektiğini söylediler. Bununla beraber bir parçalanma kavramını gündeme getirdiler. Ve bütün kavramları parçalayarak insanı özgürleştirmeye çalıştılar. Yalnız burada enteresan bir şey vardı; modernlik kilise karşısında insanı özgürleştirmek için akıla sarılmıştı, modernizm insanın akıl yoluyla özgürleşeceğini savunmuştu, tarihin garip bir cilvesi, şimdi post-modernizm de bir özgürleşme ve özgürleştirme projesi olarak aklı redderek ortaya çıkmaya başladı, Bu, Batı entelektüellik tarihinin önemli gel-gitlerinden biri sayılır. Bunu ifrat ile tefrit şeklinde okumamız da mümkün.
Post-modernistler bir de şunu söylediler; sosyoloji her ne kadar toplumsal yasalardan bahsetse de aslında toplumsal yasaların bir önemi yok, insan eylemi yasalara değil, insanın faaliyetine bağımlıdır diye bir kavram ortaya koydular. Kavramları biz bir eleştiriye tâbi tutarsak insanları özgürleştirmiş oluruz dediler, Çünkü merkezî olan her şeyin yıkılması gerekiyor. Merkezî olan her şey otoriterliği çağrıştırıyordu.
Post-modernizm dendiğinde bugünün Müslümanları sizce tam olarak ne anlamalı? Zira çokları için ne olduğu hâlâ belirsiz bir şey. Bir süreç mi, bir ideoloji mi, tamamlanmış bir evrenin (Modernizmin) devamı mı yoksa?
Modernliğin bütün kurucu temellerine, önermelerine meydan okuyan bir düşünce ya da diyelim ki bir felsefeyle karşı karşıyayız. Ama buna rağmen eğer tezahürlerine, insanı cezbeden görüntülerine takılıp kalmazsak kanımca post-modernizm derken anlamamız gereken esas niteliği modernliği kuran bir hakikat telakkisinin yaşadığı meşruiyet kaybı ve onun neticesinde ortaya çıkan yeni bir durumdur. Yani kesinlik üzerine kurulan bir hakikat telakkisinden, hakikatin olmadığını ilan eden “hakikat sonrası” bir duruma geçiştir. Sonra da bunun arkasından sökülüp gelen düşünce ve hayatın her alanına nüfuz eden ve etmekte olan sessiz bir devrimdir. Mevcut felsefe geleneğinin artık sona erdiğini ilan eden bir felsefe bugün söz konusudur. Zira pozitivist felsefenin hakikat telakkisiyle alâkalı bütün varsayımlarını yıkarak onu tahtından indirmekle meşgul.
Kesinlik üzerine kurulmuş olması ve bu hakikatin kökenini tabiatta aramış olmasıydı. Asırlardır kendini “kesinlik” ilkesi üzerine inşa etmiş modernliğe karşı, şimdi kesinliğin olmadığını ileri süren yeni bir felsefe ya da düşünce söz konusu. Bu da Batı’nın hem hakikat telakkisinde hem de bilgi teorisinde, dolayısıyla entelektüel geleneğinde derin bir kırılma demektir. Artık bildiğimiz her şey dünün anlaşılmış biçimi içinde anlaşılır olmaktan çıkmaktadır. Kesinliğin tam tersi olan bir durum, bir izafilik durumu ya da bu bağlamdan kopuş. Bu insanın kendisi başta olmak üzere düşünce, hayat ve varlık dünyasıyla alâkalı bilinen her türlü doğrunun artık doğru olmaktan çıkmasının ilanıdır. Bu yeni düşünme mantığı herhangi bir hakikate veya doğruya dayanmadığından, insanda ve hayatta ciddi belirsizlikler ve güvensizlikler yaratmış halde. Daha doğrusu her anlamda hayatı belirsiz bir geleceğe açmaktadır. İzafiliği esas aldığından, belirgin bir mahiyete sahip değil, kolayca da her duruma bu sebeple kendini uyarlayabilmektedir.
Hem taşıdığı eleştiriye dayalı değiştirici mantığıyla her şeye izafi bir nitelik katarak yeniden değiştirmekte, hem de değiştirdiğiyle birlikte kendi de değişerek onun muhtevasının bir parçası olmaktadır. Bu da ona kendini dinamik bir şekilde yeniden ve yeniden üretme imkânı veriyor.
Hakikat telakkisi dediğimiz şeyi burada biraz açmanızı istiyorum?
Hakikat telakkisi dediğimiz şey herhangi bir düşünce, kanaat veya doğru değildir. Bizim doğruyu bulmak için kendisine teslim olduğumuz şeydir. İyiyi kötüden, hakkı bâtıldan ayırdığımız; adalet ve zulmü onunla tayin ettiğimiz; onu esas alarak kararlarımızı verdiğimiz, düşünce ve amellerimizi kurarken kendisini temel yaptığımız şeydir. İnsan kendini, kâinatı, tabiatı, ilişkilerini çok farkında olmasa da inandığı hakikat telakkisine göre anlamlandırır. Geleceğini ondan hareketle düşünür ve tasarlar. Aslında tahlilini iyi yaptığımızda bunun nihayette bir “inanç” olma hususiyetine sahip olduğunu anlarız.
Az evvel söz konusu ettiğimiz post-modernlikle ilgili meselede biraz daha detaya inebilir miyiz?
Post-modern dediğimiz şey nihayette Batılı bir tecrübenin neticesinde ortaya çıkan bir durumdur. Modernleşme safhalarında yer alsalar bile Batı harici toplumlara ait bir tecrübe değil, onların bu işte dahilleri de yok. Ama egemen düşünce, kültür ve araçlar bunu bütün insanlığa şamil kılmakta. Başlangıçta mimari ve sanatlarda sözü edilse de çağdaş Batılı toplumlarda ortaya çıkmış ve çıkmakta olan, bununla beraber modernliğin iflas ettiğini ilan eden kültürel bir dönüşüm olarak nitelendiriliyor. Çağdaş toplumun iletişimle/teknolojiyle geldiği yeni durumu, aldığı yeni şekli, zamanımızda mahiyeti değişen kültürü ve hayatı tasvir etmek, tanımlamak için kullanılıyor. Gelinen yeni durumu aynı zamanda evvelkinden ayırmaya yarayan bir kavram.
Zira temel aldığı önermeleriyle kendinden evvelki felsefi düşüncenin varlık anlayışına, yöntemlerine, kavramlarına ve bilhassa onların içerik anlamlarına meydan okuyarak kendini onlardan ayırıyor. Modernliğin epistemoloji ve ontoloji anlayışını reddediyor. Bütün hakikat telakkilerini olduğu gibi kendinden evvelki pozitivist hakikat telakkisini de gayrimeşru ilan ediyor. Modernliğin ortaya çıkarken yaptığı gibi bunların yerine yeni birisini de önermiyor. Bizzat hakikatin olmadığını ilan ediyor.
Modernliğin kendini üzerinde inşa ettiği nedensellik, belirlenimcilik, eşitlik, nesnelcilik, akılcılık ve hakikat gibi temel varsayımlarını sorgulamaktadır. Nasıl yaşadığımızla ve etrafımızdaki dünyanın açıklanmasına dair daha evvel söylenenleri reddetmekte, yeni önermeler getirmektedir düşünce için. Modernliği özgürleştirici bir imkân olarak değil, artık bir boyun eğdirme ve baskı kaynağı olarak görüyor. Zira kökeni insanın haricinde olan bir düşünce veya bir hakikatin insan özgürlüğünü kısıtladığına inanmakta. Ona göre hakikat verili olamaz; içkindir, özneldir ve herkesin ancak kendinin karar verebileceği bir şeydir. Bu, doğrunun, yanlışın, adaletin, zulmün, tevhidin, şirkin olmadığı bir dünyaya aslında kapı açmaktır.
Bir ideoloji veya modernliğin devamı mı?
Modern dönemin akılcı temelde sistemleştirilmiş ideolojilerine benzemesi kadar benzemediği de bir gerçek. Unutmamak lazım ki modern ideolojiler farklı yorumlara sahip ya da farklı siyasal düzen tekliflerine rağmen nihayette aynı ontolojiyi paylaşan düşünce sistemleridir. Post-modernizm, bu ideolojilerin mensup olduğu modern paradigmanın temellerini sarsmakta ve işgal ettikleri mevkii anlamsız hale getirmesi sebebiyle belki bu bağlamda karşıt bir ideoloji olarak tanımlayanlar olabilir. Ancak bu tür ideolojik veya paradigmatik dediğimiz değişikliklere biz Müslümanlar eğer bir tanım getirmek istiyorsak, kanaatimce karşı karşıya olduğumuz bu yeni durumu ya da diyelim ki felsefi düşünceyi, dünün modernliğini bir teoloji şeklinde tanımlamamız gerektiği gibi bugünün post-modernliğini de yeni bir teoloji olarak vasıflandırmamız gerekiyor.
Açıktır ki yaşam biçimi düzeyinde modern ile post-modern hayatları birbirinden ayırmak mümkün değil. Bugünkü durum modernliğin zamanındaki gibi gelenek ile modernlik arasında yapılmış olan bir ayırıma müsait değil. Aslında onunki de doğru ya da bizim için doğru sayılacak bir ayırım sayılamazdı. Yani gelenek ve modernlik gibi bir ayrımın İslam’da karşılığı yok. Bunlar modernliğin yarattığı kategorilerdir. Bizim gibi modernleşmenin belli bir evresinde bulunan toplumlar ister istemez post-modern bir durumu modernlikle beraber zaten yaşıyor. Kendimiz için de bunu söz konusu edebiliriz. Evvela şunu kaydedelim, Müslüman için modernleşme demek kendine ait olmayan bir ontoloji üzerinde, yine kendine ait olmayan bir bilgiyle iştigal etmek demektir. Bu durumda hele bilhassa bizler için modernlik ile post-modernliği birbirinden ayırmak kolay olmaz. Ama bugün post-modern bir dünyada yaşamakta olduğumuzu söylemek mümkün.
Buradan nasıl bir ölçütü temel almaktasınız?
Bana sorarsanız izafilik üzerine kurulan bir felsefeyle karşı karşıya olmamız zaten buna işaret ediyor. Ama bir cihetten de post modernlik çağdaş iletişim araçlarıyla da ilişkilendirilmekte, onların katkısıyla ortaya çıkan bir durum olarak düşünülmektedir. Bugün zihinleri şekillendiren dün olduğu gibi yazılı ve sözlü kültür değil; artık zihinleri şekillendiren iletişim araçlarının ya da teknolojilerinin tedavülde tuttuğu görüntü kültürüdür. Elbette ki “hakikat yoktur” ilkesi bunu destekleyen önemli bir temel. Unutmamak lazım ki bir cihetten de post-modern dediğimiz durum bu görüntü kültürünün bir ürünü. İletişim araçlarıyla tedavülde tutulan bu kültür, nasıl bir sosyal/iktisadi gerçeklik içinde yaşarsanız yaşayın, yani hangi sınıfa ait olduğunuz, hatta hangi dine ait olduğunuz da fazla önemli değil, zihinleri post-modern bir mantık üzerinden yeniden inşa ediyor. Elbette buna biz de dâhiliz.
Bu işin siyasi boyutu var mı?
Elbette ki var. Post-modernlikle yeryüzünde büyük çoğunluğunun totaliter tahakkümcü rejimler altında yaşadığı toplumlara neo-liberalizm ile beraber ulaştı. Kısa bir süreliğine de olsa insanlar neo-liberalizmin aldatıcı iyimserlik rüzgârları altında yeni hayaller kurmakta gecikmedi. Ne var ki getirdiklerinin yanında onlardan götürmeye başladığına bakıldığında, meğer bu hayallerin onlara ait olmaktan ziyade post-modernliğe ait hayaller olduğu anlaşıldı. Müslümanlar da bu rüyayı görenlerden oldu. İnsanlar yeni bir kültürün dünyasında yaşamaya başladıklarında bir de bakıyorsunuz ki içinde yaşadıkları gerçeklik dünyasını kolayca unutabiliyorlar.
Neo-liberalizm, 12 Eylül ve 28 Şubat’ta tahkim edilen bir vasatta bize de siyasal söylem olarak geldiğinde, taşıdığı izafileştirici mantık ve sahiplenici iktisadiyat kültürünün yapacağı tahribat düşünülmeden, hatta buna vakit de kalmadan hemen içselleştirildi. Bu siyasal söylem geldiğinde elbette ki çıplak veya kendisi olarak değil; dindarların eliyle geldi ve üzerine İslam’ın kültür elbisesi giydirilmişti. Bu dönemde gündeme getirilen İslam dediğimiz aslında liberal bir İslam’dı. Onu birden bire çok sevmiştik ve tanışma faslı da böyle başlamış oldu. Anadolu aslanları/kaplanlarının Müslümanların yeni hiper-gerçekliğini temsil ettiğini ancak bundan çok sonra anlayabilecektik.
Artık bugün kendimizin de çok iyi bildiği ve yaşayarak anladığı gibi görüntü kültürü hayatı bir oyun ve eğlenceye dönüştürmektedir. Dolayısıyla ciddi olan, ciddiyete davet eden herhangi bir şey artık bugün dikkate değer bulunmuyor.
Hâlbuki başta İslam olmak üzere din dediğimiz her inanç sistemi en başta ciddiyet ister, bu din olmaklığın başta gelen talebidir. Modernlik kendi geçmişinde dini reddetmiş, hayatın haricine kovmaya çalışmıştı, hâlbuki post-modernizm dini bu oyuna katmaktadır; hatta bu oyunu dindarlarla birlikte oynamak istemektedir demek mümkün. Bizim kesimin de anlamadığı ya da anlamak istemediği de galiba bu.
Bu oyun içerisinde hayata mekân olan Disneyland görünümü kazanmakta olan şehirleri söz konusu edebiliriz. Ayrıca diyebiliriz ki moda sayesinde giyim de bu oyunun kostümünü temsil ediyor. Kendini gizleyerek karşısındakini yansıtan, bu yüzden de her sene milyonlarca kuşun aldanarak aynalı camlarına çarpıp öldüğü gökdelenleri ve İslam’daki tesettürü “giyinik çıplaklığa“ dönüştüren post-modernliğin modaya yansımasını söz konusu edebiliriz. Şeffaflığı ama her anlamda şeffaflığı esas alan post-modern anlayış, hayata ve bedene bir “form” yanında bir de “içerik” kazandırmak isteyen mahremiyete, özgürlük düşmanı olarak bakmakta. Tesettürle beraber dönüşüme uğrayan “setr“ artık bugün bedeni ve kadını teşhir eden bir giyim demektir. Bugün kadınla ilgili tesettürlü çıplaklıktan bahsederken; çağdaş dindar erkekte de gördüğümüz, taşıdığı kirli sakalla boynuna kadar Müslüman; ama yeni modaya uygun dar elbisesi ve şık kravatıyla boyundan sonrası demokrat bir bedenle karşı karşıyayız. İkisinin de zihni işlerliklerini aynı mantık üzerinden sürdürüyor. Bugün feminen bedenlerde gördüğümüz, taşıdığı cinsiyete karşı muhalefet halindeki maskülen akıldır. Bu serüven ne zaman başladı derseniz, bana kalırsa somut halini 28 Şubat döneminin baştan sona post-modern muhtevayla dolu olan “mini etekli de olsun, çarşaflı da“ söyleminde bulmuştu. Bunun yanında tabiî ki post-modernliğin bir de Müslüman muhayyilesinde yaptığı tahribat var. Bundan evvel belki de modernliği konuşmamız lazım, yoksa dayanakları havada kalır. Ama modernliği tabiri caizse daha Müslümanca konuşup tartışmadık ki sıra post-modernliğe gelsin. Hep arkadan gidiyoruz.
Geçen yüzyılda modernizm rüzgârı ile bazı Müslüman düşünürlerin vahyi modern usullerle değerlendirdiklerine şahit olduk. Ve zaman zaman şahit olmaya da devam ediyoruz. Sizce bunun aynısı post-modern bir metotla da yapılıyor mu? Yapılıyorsa sizce dikkat çeken örnekleri nelerdir?
Modernliğin zihin ve hayat pratiğinde insanı yutan dalgalarının tesiri altında kalmamak elbette ki imkânsızdı. Ama şunu söylememiz lazım ki sadece Müslümanlar değil, diğer bütün dinlerin mensupları da aynı durumla karşı karşıya kaldılar ve modernliğin gözüyle kendi kutsal bildikleri kitaplarını buna uygun düşecek şekilde ele aldılar. Elbette ki bu mensupların hepsi değil, ama bizde olduğu gibi sayıca azda değillerdi. Bugün de benzer şekilde post-modernlikten neşet eden usuller, bakış biçimleriyle İslam’ın vahyi değerlendirilmekte, şimdilik bu çok yaygın değil ama giderek çoğalacağa benzemektedir. Çünkü Müslüman zihin artık modern/post-modern bir bilgi, hayat ve kültür evreninde artık sosyalleşmektedir; bu da Müslümanı geçmişe ait her şeye yabancılaştırmaktadır. Unutmamak lazım ki modernlik ya da post-modernlik sadece bir metod, bir bilgi ya da sadece hangi metodla vahye bakmamız değil, nasıl bir zihniyetle vahye baktığımızdır. Bunu test etmek ise varsayıldığı kadar kolay değil.
Eğer meseleyi sadece metod meselesi olarak söz konusu edersek tarihselciliği misal verebiliriz. Her şeyi pozitivizmle açıklamaya çalışan modernliğin tıkanmasıyla, tarihselcilik bir açıklama ya da anlama yolu olarak ortaya çıktı. Esasında bu, pozitivist anlayışın temelini teşkil eden ya da kaynağı durumundaki tabiatın yerine tarihin ikame edilmesiydi. Tarihselcilik dediğimizde her şeyin gerçekliğini ve anlamını sadece ait olduğu zamanda bulması ve bu yüzden de izafi bir nitelik taşıması demektir. Bu anlayıştan söz ettiğimizde en başta insana ait özün olmadığını kabul etmek gerekiyor. Hiçbir şey bu durumda ezelî ve ebedî bir vasfa sahip olamıyor. O, anlam ve gerçekliği itibariyle zamanın var ettiği bir şeydir bir bakıma.
Tarihselciliğin bir metod olarak Kur’ân’a uygulanması, Kur’ân’ın ezeli ve ebedi söyleyecek bir şeyinin olmadığını; Kur’ân’ın bize söylediği her şeyi, nazil olduğu günden beri söylenen her şeyi tarihsel şartların belirlediğidir. Akademide kabul görmüş bu metodu bilimsellik adına Kur’ân’a uygulamak, doğru anlamanın yolu olarak görmek, aslında metodun kendi başına özünde ideolojik bir inşa olduğunu anlamamak olur. Metod hiçbir zaman nötr, tarafsız değil ve olamaz, o zaten kendi başına ideolojik bir araçtır. Metodun değerden bağımsız bir araç olduğunu söylemek, modern dönemin geçen asırdan kalan bilimci hurafesidir. Post-modernizmi doğuran şartlardan biri de pozitivist metodun yani onun dayandığı önermelerin iflası değil miydi? Batı’da Teologların entelektüel bir seviyesi var. Katılmasanız bile bu hakkı teslim etmek gerekir, ama bizdeki öyle mi? Benim teklifim şudur; Müslüman teologlar, İncil’i iyi anlayabilmeleri için Hristiyan teologlara bizim tefsir usulünü önersinler. Belki bu sayede onlar da kendi İncillerini daha iyi anlarlar. Özetlersek, tarihselcilik ne demektir biliyor musunuz; açık ayetleriyle zamanı sorgulayan bir “Kitabı” utanmadan ve sıkılmadan zamana sorgulatmaktır.
Tarihselciliği öne çıkartan post-modernliğin, modernlik gibi sınıf çatışmasına ya da karşıtlıklara dayanarak değil, toplumu anlama ve değiştirmenin anahtarı olarak tarihi görmesidir. Biz istediğimiz kadar ‘Fıtrat’ ya da ‘Nefs’ diyelim, tarihselci anlayışa göre insanın değişmez bir “özü” yoktur; benlik de toplumsal/tarihsel bir süreçtir. Toplum ve birey, her zaman eleştirinin kuvvetiyle kazanılan dinamik bir durum ve oluş sürecinde bulunur. Kişi ve toplum, insan faaliyetleri tarafından sabit kurallar veya normlar olmadan tarihsel süreçler içinde inşa edilir. Bu ifadenin ya da tanımın karşılığını İslam’da bulamıyoruz. Böyle bir insan tanımı kadar, insani faaliyetin ya da Müslümanın faaliyetinin bu şekilde temellendirilmesi de İslam’a bütünüyle aykırı düşer, gerisini siz düşünün.
Harici bir otorite olması sebebiyle vahyin otoritesine itiraz eden bu anlayışın, insanı tarihin hegemonyası altında düşünmesine ya da hegemonyası altına almasına ne demeli? Ama bunu teolog olma hasebiyle maalesef bir Müslüman muhayyile düşünebiliyor. Üstelik post-modernlik bunun bir özgürleşme projesi olduğunu söylüyor. Modern insan ve yaptıkları bu hegemonyanın şartları içinde vücuda geldi. Buna karşı herhangi bir aktif işlevi olamayacağı peşinen kabul edilen vahiy ile bu durumda -hâşâ- niye uğraşıyoruz ki? Neyse konumuz da zaten doğrudan tarihselcilik değil.
Günümüz Müslümanlarının modernizm eleştirilerinin gittikçe yoğunlaştığını ve sanki daha nitelikli hale geldiğini görüyoruz, ancak bu nitelikli eleştirilerin ilmî kökenine baktığımızda post-modernist entelektüellerin modernizm eleştirilerinden neşet ettiğini de anlayabiliyoruz. Bu bağlamda post-modernizmin dili ve post-modern bakış açısı ile yapılmış bir modernizm eleştirisi sağlıklı bir eleştiri metodu mudur?
Bu çeşit bir eleştiri aslında bizim için modernlikle ilgili sahici bir eleştiri olabilir mi? Aslında bu, İslam’ın gözüyle henüz modernliği iyi anlamadığımız anlamına gelmektedir. Burada modernliği kendi paradigması içinde anlamaktan değil, İslam’ın gözüyle anlamaktan bahsediyorum. Elbette ki hâkim düşüncenin kurduğu hegemonyadan zihinleri azade kılmak kolay değil. Bizim için sahici eleştiri, yine de yapabilirsek paradigma harici yapılabilecek bir eleştiridir. Ama bu, yapılacak eleştiriden evvel acaba biz bu modern paradigmanın haricine nasıl çıkabiliriz, sorusunu gündeme getirmektedir; kanımca evvela bunu tartışmak ve buna cevap ya da cevaplar bulmak zorundayız. Zira bu olmadan ortaya yararlı bir şeylerin çıkacağını söylemek saflık kadar bedavacılık da olur. Buna kendimi de katarak konuşuyorum. Bir kere modernlik hakkında konuşmak, araçları üzerinden değil; onun ontolojik/epistemolojik kabulleri üzerinden konuşmayı gerektirir. Bugüne kadar bunu yapabildiğimizi söyleyebilir miyiz, bildiğim kadarıyla bu yapılmış değil. Üstelik bunları konuşmadan post-modernliği olduğu gibi modernlik eleştirilerini de hakkıyla anlamak acaba mümkün olabilir mi? En başta inandığımız hakikat bilgisinin veya hakikat olarak neye inandığımızın bizde nasıl bir zihniyet dünyası inşa ettiği üzerinde konuşmayı gerektiren bu mesele, maalesef günümüze kadar bu düzey ve bağlam içinde düşünülüp ele alınmadı, tabiî ki bildiğim kadarıyla. Genel tanım itibariyle buna Batılılaşma dendi, o kadar. Biz modernlik derken gündelik hayat tecrübesinde ilişkilerin tanzim edilişi, bu ilişkilerin mahiyeti üzerinde düşünmek yerine, modernliği bu tecrübelerimiz içinde kullandığımız araçlara indirgeyerek düşündük ya da tartıştık. Hatta bu araçların bizim ilişkilerimizi nasıl formatladığıyla değil de; bunları kullanmayalım mı, gibisinden avamî düzeyde söylenmiş sözlerle meseleye baktık. O zaman da en basit haliyle karmaşıklaşan ama nasıl ve neden karmaşıklaştığını sorgulamadan, onu karmaşıklaştıran İslam’a ait olmayan iktisadi, siyasi, kültürel dinamikleri yok sayarak, bu araçların hayatımızı nasıl da kolaylaştırdığını söyleyerek savunmaya geçtik.
Yani Batılılaşmak dedik, modernlik diyoruz ama bir türlü meselenin kurucu temellerine inemedik.
Evet, tam da öyle. Modernliği temel ontolojik ve epistemolojik kabulleri üzerinden ne konuştuk ne de onların neler olduğuyla ilgili açık bir fikrimiz oldu. Tabiî ki istisnaları tenzih ediyorum. İslam’ı akılcılıkla, bilimle, kapitalizmle yarıştırdık ve biraz da anlaşılabilir sebeplerden dolayı üstünlük arayışına girdik. Başlangıçta bunun kısmen haklı kısmen de anlaşılabilir bir tarafı vardı. Peki, şimdilerde artık dünün mazeretleri bugünün mazeretleri sayılabilir mi. Bugün İslam bu düzeyde sürdürülen bir tartışmayı hak etmiyor. Zaten bundan da başkalarına göstereceğimiz pek bir şey çıkmadı. Üstelik bunun bizi tatmin ettiğini bile söyleyemeyiz. Bu eleştirileri yaparken aslında o büyük ama sonradan içinin boş olduğunu anladığımız sloganlar eşliğinde kendimizi modernliğin dünyasında ikamete hazırladığımızı tabiî ki bu süreçlerde göremedik. Belki de modernliği anlamanın en baştaki yolu; onun doğuşuna temel aldığı itirazlarını kime yaptığına bakmak gerekiyordu. Yani modernlik kime itirazda bulunarak bu karşıtlık üzerinden kendini ete kemiğe büründürdü ya da inşa etti. Elbette ki hariçten yalıtılmış bir vaziyette kendini var etmedi. Onun konuştuklarına, yaptığı hücum veya savunmalara, gösterdiği muhalefete baktığımızda, bütün bunları kiliseye, onun temsil ettiği örgütlü din anlayışına, bu anlayışa dayanan insana, dini/siyasi düzene yaptığını görüyoruz. Fakat bunu yaparken gördüğümüz şu ki dinin argümanlarını almış; bilgi, hakikat, insan, cemaat, iktidar anlayışını almış, yerine yenisini koymaktan ziyade onları sekülerleştirerek, yeni bir kurucu eleman haline getirerek kullanmıştır. Aslında bu süreçlerde Hıristiyanlığın entelektüel birikimi aynı zamanda sekülerleşmiş halde yeni bir siyasi/sosyal dünyanın kurucu malzemesi haline gelmiştir. Esasında bu, modern düşünce ile din arasındaki ilişkinin mahiyetini de anlamaya vesile olabilir. Hatta bugün eğer iyi anlayabilseydik İslam’ın gösterdiği direnci daha iyi kavrayabilirdik. Ama hadiseye bir türlü böyle bakmadık, böyle bir bakış için de ortam hazırlamadık. Bu yüzden Kemalizm’in başarısızlığını, siyasal bir ideoloji olarak çekip gittiğinde, Müslümanlar onun bıraktığı yeri doldururken bizi nelerin beklediğini göremediğimiz gibi bir türlü anlayamadık da. Hâlâ aynı hataya devam ediyoruz. Bunu kabul etmeliyiz. Yani bugün post-modernliğin kime konuştuğu, argümanlarını kimden/nereden devşirdiği, kime eleştiri getirdiği üzerinde düşündüğümüz maalesef söylenemez. Post-modernlik öncelikle sana bana konuşmuyor. Karşısına dikildiği modernliğin kendisidir, ona konuşuyor. Katılalım veya katılmayalım, modernliğin dünyaya getirdiği çocuk olarak babasına konuşuyor. Onun argümanlarını, insanı getirdiği çıkmazı göstererek çürütmeye çalışıyor. Ve en başta da modernliğin hakikat telakkisini, onun kurucu önermelerini eleştiri konusu ederek işe başlıyor. İnsan, hayat, özgürlük hakkında söylediklerini bu önermelerin eleştirilerine dayalı olarak inşa etmektedir. Biz ise bırakın kurucu temellere nüfuz etmeyi ve ne olduğunu anlamayı, kurnazlık yaparak gündelik meselelerin çözümünde ondan meşruiyet devşirme peşindeyiz. Niçin modernliğin hakikat telakkisi karşısında İslam’ın hakikat/varlık derken neyi söylediğini, kaynağını, işlevini nasıl belirlediği meselesini bir türlü konuşmalarımıza konu edip gündemleştiremedik. Çünkü emek, feragat ve ciddiyet istiyor.
Sizce işe nereden başlamak daha doğru ve açıklayıcı olurdu?
Kişisel olarak arzusunu çok çektiğim şeylerden biri de tek tanrıcı dinler ve modernlik arasındaki ilişki meselesi üzerinde Müslümanların başlatacağı bir tartışmanın olmasıydı. Üstelik bu, hâlâ tartışma konusu olmaya devam eden sekülerlik meselesine de yeni açıklayıcı boyutlar ayrıca katabilirdi. Ama maalesef olmadı, olması da artık pek mümkün görünmüyor. Çünkü çağdaş siyaset ya da diyelim ki çağımızın politik kültürü her şeyi kendi kof dünyasına çekerek tüketiyor. Diyeceğim odur ki modernliğe karşı konuşmak, her şeyden evvel onun karşısında bir eleştiri geleneği oluşturmadan mümkün ve sağlıklı olabilir mi? Hatta böyle bir şey yapmadan, İslami düşünceyi ya da diyelim ki Müslümanca düşünmeyi canlandırmak, İslam’ın modernlik karşısındaki entelektüel üstünlüğünü kavrayabilmek, onunla olan insan, varlık gibi temeldeki farklılığını anlayabilmek mümkün mü? Eğer olabilseydi ancak oradan post-modernliğe, onun hakikat meselesi hakkında söylediklerine çok daha kolay bir şekilde gelebilir ve bugün cereyan eden hadiseleri de daha iyi kavrama imkânımız olurdu. Hatta bereketi de fazla olabilirdi. Son asır içinde diyorum ki hak ettiğimiz için Allah basiretimizi elimizden aldığından, hadiselere, hatta asrımızı alt üst eden büyük hadiselere gündelik olanın pragmatik penceresinden baktığımız için Müslüman muhayyile “metamorfoz”a uğramış halde. Bu durumda mesela bu muhayyilenin modern bilgi teorisi üzerinde düşünmesi, ona eleştiri getirmesi mümkün ve Müslümanca söyleyebileceği bir şeyi olabilir mi? Zira Müslüman zihin artık kirlenmiştir. Modern bilginin mahiyeti üzerinde düşünmeyen bir Müslüman, modern hayatın kuruluş amacı, gelecek tahayyülü ve temelleri hakkında, hatta bugünlerde çok konuşulan eğitim hakkında ne söyleyebilir ki? Müslüman için eğitim herhangi bir bilginin dindar bir öğretmen eliyle insana/çocuğa, varsayılanın aksine aktarılması değildir. Gelin Müslümanlara soralım, çocuklarınızı niçin eğitiyorsunuz ya da insan niçin eğitilir diye; bakalım kaç kişi bu bilgi meselesinin şuurunda olarak cevap verecek. Üstelik bu cevabın da İslam’ın öngördüğü insan/Müslüman ideali ile ne kadar örtüşeceği de belirsizdir.
Post-modern süreçte Müslümanlar verili bir ortamda yaşamanın imkân ve rahatlığıyla mı hareket ediyorlar, yoksa bu Müslümanlar açısından kazanılmış ve hesaplaşılmış bir süreç mi?
Bugün dünyadaki dinler, kadim geleneklerde olduğu gibi İslam da mantığı farklı bir değişim türüyle karşı karşıyadır. Değişimden çok bir tür dönüşüm bu. Unutmamak lazım ki modern düşünceyi, bilgiyi, hayatı hatta dünya düzenini kurmuş olan modernlikçe kabul görmüş “anlam”ın kaynağı artık günümüzde değişiyor. Tabiî ki burada İslam derken kastettiğim İslam’ı anlama ve anlamlandırma tarzımızdır. Bu değişim kendi mantık ilkelerine uygun yeni bir ilişki, sosyal gerçeklik ve yeni bir doğru anlayışı inşa etmektedir. Bahse konu ettiğimiz mantığın hususiyeti, modernliğin aksine çatışmacı veya kutuplaştırıcı bir ilkeye dayanmamasıdır. Yani söz gelimi, bu anlayış, adalet ve zulüm ya da haram ve helal gibi iki zıt kutup arasındaki ayırıcı hudutları uyumlu bir ilişki ve toplum hayatı kurmak için ortadan kaldırmaya çalışıyor; bunlar arasındaki ayırıcı hudutları eritmeye çalışıyor. Ona göre bu zıtlıklar aslında bizim zihnimizin icat ettiği şeylerdir; çatışma ve egemenlik ilişkisi yarattığı için ortadan kalkması gerekir. Bugün böyle bir düşünme biçimi giderek yaygınlaşmakta ve zihinlerde itibar kazanmaktadır. Bu tür ilişkilerin geçerli olmaya başladığı bir hayat alanında insanlar kolay ve tepki vermeden her şeyle daha uyumlu hale gelebilmekte; her şeyi kolayca sahiplenebilmekte, tüketebilmekte; daha evvel aklın kabul etmeyeceği bir şekilde uzlaşması mümkün olmayan zıtlıkları bir arada düşünebilmekte, hayat pratiğine aktarabilmektedir. Paganizmi çağrıştıracak şekilde uyutucu ve uyuşturucu bir kültür üreten bu anlayış, medya sayesinde devamlı tedavülde kalmaktadır. Unutmamak lazım ki Müslümanlar da bugün farklı dinamiklerin süreçlendirmiş olduğu böyle bir ortamın sunduğu rahatlık içinde artık yaşıyor. Ne İslam’ın haramları ne zülüm ne de şirk, bu ortamda şekillenmekte olan Müslüman muhayyileye artık garip, yabancı ya da necis görünmüyor. Daha evvelki Kemalist rejim ya da modernleşme uygulamalarının yarattığı ve Müslümanların katılmaktan ziyade sistem harici kalmayı tercih ettikleri veya sistem harici kalmalarına sebep olan antagonist çelişkiler, değişen bu siyaset anlayışıyla beraber bugün nispeten ortadan kalkmıştır ve kalkmaktadır; nispeten de Müslüman muhayyile bunları kabulü gereken normal şeyler olarak artık algılamaya başlamıştır. Bu kabulün neticesi olarak bugün Müslümanın kalbi haramı reddederken; aklı haramı rasyonelleştirerek kabul edebilir hale getirmektedir. Maalesef camiler boşalırken, çatışma kaynağı olan Cuma namazı meselesi de yakında halledilecek gibi. “Dindarlığın siyaseti” dediğimiz post-modern dönemdeki siyaset de zaten anlamını yitirdiğinden, tıkanan hayat düzenine yeni bir açılım getirmek üzere bu antogonist çelişkileri temizlemekle meşgul. Böylece yaklaşık bir asırdır modern hayatın kıyılarında duran ama iştahı da fazlaca kabarık hale gelmiş Müslümanlar için nadasta duran tarla kullanışlı hale gelmektedir. Yoksa yanılıyor muyum? Modern siyaset, düzeni ve geleceği, yani tarihi her zaman düzenlemekle meşgul oldu, hâlbuki günümüzün siyaseti düzenle ilgili bütün idealleri terk ederek, sadece bireyi ve onun özgürlüğünü hedef almaktadır. Çağdaş siyaset, bu yüzden her şey yerli yerinde dururken, sadece bu çelişkileri ortadan kaldırmakla kendini vazifelendirmiş haldedir. Dolayısıyla Batı’nın Rönesans’tan alıp getirdiği yeni bir düzen arayışı fikri, kendi paradigması içinde alternatifi olmayan kutsanmış bir kabul olmaktan bütünüyle çıkıyor. Arkasından gelen, kendisini açıktan belli etmemesine rağmen, konformizm, koyu bir muhafazakârlık ve mevcut statükonun savunulmasıdır. Bizden bugün neleri alıp götürdüğünün envanterini çıkarmamış olduğumuz bu özgürlükten Müslümanın bahsetmesi, bu durumda sizce ne kadar izzetli bir değerlendirmedir? Bu, Müslümanın çaba sarf ederek elde ettiği bir kazanım değil, böyle düşünülmesi büyük bir yanılgı olur. Bu, Post-modern ortamın, siyasetin, kültürün ya da ne derseniz deyin, sunduğu bir armağandır. Ama Müslümanlar da bu armağanı sunan iktisada, siyasete, felsefeye zaten bugün teslim olmuş haldedir.
Post-modernliğin söz konusu ettiği toplum tahayyülü, toplumsal değişim telakkisi, bunun yanında örgütlü hareketler ve cemaatsel yapılar üzerinde tesirleri hakkında ne söylenebilir. Belki de buna en başta aileyi katmamız lazım.
Post-modernliğe göre bugün toplum ve tarihte köklü değişiklikler cereyan etmektedir ama modernist teori bunları anlamakta başarısız kalıyor. Bunun için yeni kavramlara ve açıklamalara ihtiyaç olduğunu söylüyor. Bu yüzden mordernliğin yaptığı insan ve toplumla alakalı temel tanımları post-modernizm değiştiriyor, toplumu yeniden tanımlıyor. Toplumu, modernliğin yaptığı gibi tasarlanmış bir şey olarak değil, artık oluş sürecindeki bir şey olarak görüyor. Toplumsal değerlerin, anlamların değişmesine vurgu yaparken, apolitik bir bireycilik inşa ediyor. Diyelim ki bu tasarım içinde toplum kadar birey de kendisi olarak değil, kendine has bir yaşam biçimi olarak ortaya çıkıyor. Modern toplumun akılcı bir merkez temelinde düşünülüp tasarlanmış olmasını özgürlük kısıtlayıcı buluyor. Modernist toplum telakkisinin söz konusu ettiği ilerleme, kalkınma, bütünlük/homojenlik gibi kurucu ilkelerine bu yüzden karşı çıkıyor. Buna karşılık parçalanma, belirlenmezlik, süreksizlik gibi kavramlardan bahsetmekte. Parçalanma derken bir bütünün veya bir sistemin kendi iç bağlarından ayrışması, çözülmesini kastediyor.
Çağdaş toplumun aldığı yeni durumu parçalanma üzerinden açıklamaya çalışmak da, zorunluluk içeren herhangi bir bağlılık biçiminin insanın özgürlüğünü kısıtladığını ve toplumunda geleceğini ipotek altına aldığını söylemektedir. Aile de dâhil olmak üzere bu yüzden her türlü cemaatsel yapıyı; cemaatleşmeyi çağrıştıran, destek veren değerlere de karşı çıkıyor. Ona göre bunların yapı-bozuma uğraması yani çözülmesi gerekir.
Devlet ve toplum hegemonyasına karşı sivil toplumla bir çözüm yolu aramaktadır. Ama post-modernliğin sivil toplum tasarımı, klasik anlayışın aksine, söz gelimi işçi sınıfı-sendikal yapılar gibi örgütlü bir hususiyet taşımamaktadır.
Zira bir toplumda ya da herhangi bir topluluk içinde bir arada olan bireylerin herhangi bir zorunluluk içeren bağla birbirleriyle bağlılık ilişkileri içinde olmamaları gerektiğine inanıyor.
Modernlik, geçmişin mirasından kurtulmak ve toplumsal düzeni yeni baştan kurmak için değişim diyordu. Buna karşılık post-modernlik ise modernliğin mantığı ile inşa edilmiş her türlü insani değeri ve sosyal yapıyı çözmek için değişim demektedir. Ama modernlik gibi ilerlemeye dayalı bir tarihsel değişimden bahsetmiyor. Buna insana bir kader biçmek olarak bakıyor. Sadece mevcudun çözülmesi yani yapı-bozumuna uğratılması neticesinde meydana gelecek bir değişimden bahsediyor.
Karşımızda bugün toplumun, cemaatin, ailenin çözülüp atomize olmasını isteyen ve buna eğitim başta olmak üzere her türlü desteği veren bir düşünce ya da diyelim ki bir felsefe ve kültür var. Bu, bireyciliğin yeni bir biçimini inşa etmek isteyen bir anlayıştır; bu bireycilik beden odaklıdır ve onu merkeze alarak düşünmektedir. Bedensel arzuları öne çıkardığından, cazibesi giderek artmakta; yaygın kabul gördüğünden, modernliğin tükettiği mahremiyetten de arta kalanları hızla hayattan kovmaktadır. Bu bedenin tesettüre bürünmüş hali sizi yanıltmasın, bu beden artık tesettüre ait olmaktan giderek çıkıyor.
Başta aile ve cemaat/ler olarak buna nasıl direneceğimiz ve kendimizi, neslimizi bundan mümkün olduğu kadar nasıl muhafaza edebileceğimiz üzerinde düşünmek zorundayız. Bu çözülmenin en yıkıcı biçimini bugün açık vaziyette ailede görüyoruz. Aile bugün sığınılabilecek bir liman olmaktan artık çıkıyor, tarafların eşitlik sağlamaya ya da birbirleri üzerinde egemenlik kurmaya çalıştığı bir savaş alanına dönüşüyor. ’Evlerinizi karargâh edininiz!’ emrini, tesettürlü kadın, akşam iş dönüşünde kocaya karşı kendini müdafaa edeceği bir karargâha dönüştürme yolunda. Ama belki de bundan evvel çözülmenin açık göstergesi durumundaki evlenme yaşının giderek yukarılara doğru tırmanmasını söz konusu etmeliyiz. Kapitalizmin kadın işgücüne yapacağı davetten evvel, Kemalist kısıtlamalara duyulan bir tepkiyle beraber kadının iş hayatına katılımını bu dönüşümün başlangıcı sayabiliriz. Kariyerizmle beraber başlayan bu katılım sadece aileyi değil, mahremiyet ve ahlâkî ilişkileri de alt-üst etmekte, Müslümanları hızla bir tüketici yapmaktadır. Unutmamak lazım ki bir toplumun dünya görüşünü ya da inancını değiştirmek istiyorsanız, işe kadın–erkek ilişkilerini değiştirmekle başlayabilirsiniz. Bunu, bilgiyi sorgulamadan eğitimi yücelten İslamcılığın ve benim gibi İslamcıların da trajedisi sayabilirsiniz. İnşallah söylediklerimde yanılıyorum.
Bu sürece ayak uyduramayan tüm pratikler bitmeye mi mahkûm? Yeni bir pratik üretmenin imkânları neler olabilir?
Bu bir kader olabilir mi; sakın öyle anlamayın, ortada ümitsiz olmamızı gerektirecek hiçbir şey yok. Sadece imtihandayız. Eğer böyle bir mahkûmiyet söz konusuysa, -hâşâ- İslam ne için var o zaman. Bizi bütün bu mahkûmiyetlerin karanlığından kurtarıp aydınlığın özgürlüğüne çıkartacak olan o değil mi? Bizim İslam’ın haricinde arayabileceğimiz bir geleceğimiz, Allah korusun, olabilir mi? Sorun, İslamcılığın artık bu çağı anlamakta zorlanan zayıflıkları, yetersizlikleri, İslam’ı kendi modernist ideallerine alet edişi ve bugün tahmin edilmeyecek derecede taşıdığı düşük kalibredir. Erken dönem İslamcılığın “İslam iyi anlaşılmamıştır.” önermesi yanlış vazedilmiş bir önermedir ve artık bunu kabul etmeliyiz. Müslümanca bir hayatı yaşamaktan evvel, Batı karşısında neden geri kaldığımızı düşünerek ondan kurtulmayı önceleyen bir mantığın ürünüdür bu önerme. Asıl sorun İslam’ın anlaşılmasından evvel yaşanmasında yatıyor.
Bugün yaşadığımız sürecin mahiyetini tanımıyorsak, ona verecek cevabımız elbette olamaz. Bu yüzden İslamcılık, yaklaşık bir asır evvel inşa olurken, kendine temel aldığı önermelerini gözden geçirmek mecburiyetiyle bugün karşı karşıya bulunuyor. Bu, İslamcılık bitti anlamına asla gelmez, değişen şartlar karşısında kendini restore etmesi gerektiği anlamına gelir. Unutmamak gerekir ki İslamcılık, karşı karşıya gelinen yeni şartlar karşısında Müslümanın nefs-i müdafaası olarak ortaya çıkmıştır. Bu şartlar bugün ortadan kalkmış değil ki İslamcılık bitsin; bu şartlar günümüzde artık değişmiş, dönüşmüş ve yeni bir mahiyet kazanmıştır. Değişen/dönüşen bu şartları yeniden tanımak ve bu şartların getirdiği yeni entelektüel önermeler üzerinden düşünmeliyiz. Ama İslamcı aktörün muhayyilesinin de bu arada kirlenmiş olduğunu kabul edelim. İslamcılık, kendini restore ederek bu yeni durumu kavramak ve Müslümanca bir nitelemede bulunmak mecburiyetindedir. Yaklaşık bir asırlık birikmiş tecrübenin ışığında neyi ne kadar doğru düşündüğümüzün, neyi de ne kadar yanlış yaptığımızın muhasebesini yapmalıyız; diğer bir ifadeyle İslamcılık, bir iç hesaplaşma yapmak üzere kendi kendisi ve kendi tecrübesiyle yüzleşmelidir.
Elbette ki bu kolay bir iş değildir; zengin bir entelektüel tartışmayı, birikimi ve cehdi gerektiriyor. Ama bundan evvel İslamcılığın, kendi muhayyilesinin kirlendiğini kabul ederek onu temizlemenin yolları üzerinde düşünmesi lazım. Fakat onun bunu kabul edebileceği de hiç kolay görünmüyor. Zira İslamcı aktör kendisinin İslam’ı iyi bildiğini, İslam adına her şeyi kendi koruyucu kanatları altında tuttuğunu, hatta hanımının ya da kızının tesettürüyle hem İslam’ın hem de Müslümanlığının da geleceğini garanti altına aldığına inanan “apriori” bir Müslümandır. Ona göre bütün yanlışlıklar tarihte işlendi; bugün karşı karşıya olduğumuz veya başımıza gelenler, en başta da politik olarak yanlış yaşanmış bir tarihin önümüze koyduklarıdır. Modernlikten devşirilen bu politik ya da ideolojik tarih okuması, isteyerek veya istemeyerek, nihayetinde onu kendi tarihsel mirasını da emperyal bir gözle okumaya yönlendirmektedir. Bilhassa 1970 ve sonrasının politik ufuklu İslamcılığı, kirlenmiş muhayyilesiyle; Müslüman derken modern bireyi, cemaat derken modern toplumu, ticaret derken modern kapitalizmi, mü’min derken modern erkeği, mü’mine derken modern kadını ve adalet derken modern eşitliği İslam adına yeniden üretmektedir.
Anlaşılacağı gibi bu iş sadece İslamcı düşüncenin restorasyonuyla değil, fakat en başta İslamcı aktörün bir de nefis/kalp tezkiyesinden geçerek muhayyilesinin restore edilmesi gerekiyor. Elbette ki buna hepimiz ve şahsım da dâhildir. Ancak bundan sonra Allah’ın yardım ve mağfiretine layık olabiliriz. Restorasyon, entelektüel bir çabayı ve arkasından bereketi gerektiren bir şeydir. Fakat olmasını ümit ettiğimiz ya da olması gereken şey dün yapıldığı gibi değil; yani mesele yeni şartlar karşısında İslam’ı düşünmek değil, tersine İslam’ın karşısında yeni şartları düşünmek/düşünebilmekle ancak bu mümkündür.
Post-modernlik ve din dediğimizde nasıl bir ilişki söz konusudur?
Evvela şunu kaydedelim, post-modernlik, modernlik gibi dini/Tanrıyı doğrudan doğruya hedef almıyor. Ama özgürlüğünü kısıtladığını söylediği hariçten gelen her türlü otoriteyi reddeden bir mantığa sahip olduğundan, aklın otoritesine olduğu kadar din/Tanrı otoritesine de dolaylı bir şekilde karşıdır. Ayrıca değerlerin izafiliğini esas alması din açısından ciddi bir tehdittir.
Düşünce tarihinde gördüğümüz şeylerden biri de, her rasyonelliğin ya da rasyonel düşünce sisteminin zaman içinde ayrıca kendine has bir de irrasyonellik anlayışı inşa ettiğidir. Bu cihetten bakıldığında, post-modern dediğimizin de modernist rasyonelliğin kendi karşıtını ürettiği bir irrasyonallik olarak göründüğü söylenebilir. Bu irrasyonallik de bugün karşımıza yeni bir maneviyatçılık olarak çıkıyor. Ama mahiyeti icabı en azından şimdilik fazlasıyla dünyevidir, tabiatı kutsamasıyla da pagan bir çağrışım yapmaktadır. Öyle görünüyor gibi olsa da bunun bildiğimiz anlamdaki dindarlıkla herhangi bir alâkası olduğu söylenemez. Fakat dini de kendi işlerliğini sürdürdüğü mantık üzerinden her defasında yeniden anlamlandırarak, kendi yarattığı ortamda kurmak istiyor. Diğer bir ifadeyle bugün bizim teologların yaptığı gibi dini yapı-bozuma uğratmakla meşgul.
Modernliğin toplumsal hayattan kovduğu dini, post-modernlik, isterseniz biraz da çoğulculuk adına diyelim, yeniden hayat alanına davet ediyor. Tabiî ki yapı-bozuma uğratarak. Günümüz Müslümanları da buna dini özgürlük adına tarif edilemez nispette seviniyor. Fakat esas gözden kaçan önemli tarafı; dine, her süreçte içerik anlamı itibarı ile değişmesi lazım gelen kültürel bir unsur olarak bakmasıdır. Post-modernlik bu yüzden totalize eden, bir “büyük anlatı” olarak her şeyi kapsayarak açıklamaya çalışan bütün ideolojilere meydan okuduğu gibi dine de ve onun değerlerine de bu bağlam da meydan okumaktadır. Sabit/değişmez bir ontolojiyi esas alan klasik liberalizmi olduğu kadar sosyalizmi, modern bilimi, Hıristiyanlığı ve İslam’ı da aynı kategoride ele alıyor. Uzakdoğu’nun kadim dinlerini, başta da Tao’culuğu kendine akraba buluyor. Bunun yanında sezgi, metafizik, gelenek, büyü, mit, dini hisler, mistik tecrübe gibi her şeye yeni bir önem kazandırıyor.
Bunun yanında birde post-modernliğin siyasal ufkuyla ilgili ne söylenebilir?
Toplum ve insana dair her şeyi yapı-bozuma uğratmak istemesiyle post-modern söylem modern söylem gibi aslında politik bir söylemdir. Politikanın bittiği ya da sonuna gelindiğini söylemesine bakmayın, onun bunları söylemesi bu gerçeği değiştirmez. Ama post-modernliğin politik anlayışı aslında kendisi gibi belirsizliklerle doludur. Bu hususta en başta gelen ve bilinen itirazı, sisteme hariçten gelen her türlü ideali ve modeli reddetmesidir. Modernlik, dinî olan karşısında politik olanın muhalefeti ve zaferiyle doğup gelişmişti. Fakat bugün post-modernlik, doğrudan politik olana, kendi ontolojisi farklı da olsa ama yine politik olana itirazda bulunarak, muhalefet ederek kendini inşaya çalışıyor. Politik algısı da daha ziyade öznellik ve gündelik hayat pratiği etrafında dönmektedir.
Post-modern politik söylem daha ziyade özne, toplumsal cinsiyet, kimlik gibi bugün dilimizden düşürmediğimiz konuları öne çıkarıyor. Bu da bir taraftan “kimlik politikası” diğer taraftan da “farklılık politikası” olarak kendini göstermektedir. Ancak bazı post-modern sayılan filozofların politik felsefe olarak gündeme getirdikleri “iktidar” meselesi, aynı zamanda bizi de yakından ilgilendirdiğine inandığım önemli bir meseledir. Bu iktidar dediğimiz şeyi ve modern iktidar meselesini ki bugün onun egemenliği altında yaşıyoruz, gündeme getirerek sorguladığı için önemlidir. Müslümanlar anlamak istemiyor ama elin gâvuru da artık biliyor ki modern iktidar telakkisi ile ümmet olunamaz. Fakat birçok şeyde olduğu gibi bu meselede de neticelerinden faydalanma yollarını ararken, meselenin kendisi üzerinde düşünmek gibi bir alışkanlığımız yok. İslamcı düşüncenin sergilemiş olduğu bu pragmatizme, bizi entelektüel kısırlığa sevk ettiği için üzülmemek imkânsız. Ama esas önemlisi bunun bizi oportünist yaptığını göremeyişimizdir. Bunun da aynı zamanda ahlâkî bir sorun olduğunu unutmayalım. Hâlbuki yaklaşık bir asırdan beri “İslam devleti” gibi bir fikrin üzerinde tartışma halindeyiz. Devlet vardır, devlet yoktur; ya da bu İslam devleti nasıl bir modeldir veya model midir gibi tartışmalar içindeyiz öyle değil mi? Bu meseleye taraftar ve karşı olan iki taraf da devletle ilgili bize acaba müşahhas bir şey söyledi mi veya iki taraf da ya da taraflardan biri “iktidar nedir” diye bir soru sordu mu ya da onu tahlile çalıştı mı? Devlet üzerine büyük laf edenler, İslam’da devlet var ya da yoktur da deseler nihayette “iktidar” dediğimiz o çok efsunkâr ve insanı ayartan önemli meseleyi, onun mahiyetini, kullanım tarzını nasıl görmezlikten gelebilirler?
Zira iktidar dediğimiz bu soyut şey, devlet dediğimiz örgütlü yapının muhtevası, kendisi ve kimliğidir. Fakat buradan hareket ettiğimizde anlaşılan o ki iki taraf da mesele üzerinde hak ettiği nispette düşünmemiş ama takım tutan taraftarlar misali davranmışlardır. Şimdi daha iyi fark ediyoruz ki söylediklerimizin, savunduklarımızın aslında içini yeteri kadar dolduramamıştık; çoğunun içi boştu ve biz farkında değildik. Bu slogan aşkını bırakmamız lazım diyeceğim ama Müslüman zihin bunlarla inşa olduğu için bırakması kolay değil. Şahsen post-modernlikten bu konuda bizim lehimize sadır olacak bir şey beklediğim yok. Zaten bir Müslüman olarak da buna karşı ne kadar olabilirsek tetikte olmamız gerekiyor. Zihnimizi bulanık hale getirerek bize zarar vermesin yeter diyeceğim ama zihnen post-modern olmaya başladık bile. Fakat buna rağmen sözünü ettiğimiz post-modern düşünürlerin iktidarla ilgili yaptıkları tahlilleri yine de önemsiyorum. Zira devletin çağdaş zamanlarda kazandığı mahiyeti, iktidar mantığını, yönetme tarzını yeni bir gözle ele almaktadırlar. Bilhassa post-modern politik söylemin iktidarın merkeziliğine yaptığı vurguyu ve çoğulculuğu, yani modern iktidarın hayatın her alanını kapsayan ya da egemenliği altına alarak düzenlediğini ve denetlediğine dair tespitleri Müslümanları da yakından ilgilendiren mevzulardandır. Çünkü biz de bu iktidar modeliyle uzun zamandır birlikte yaşıyoruz. Ama buna rağmen hâlâ onu ilgi alanımızın haricinde tutuyoruz. İslam devleti demekten yorulanların, iktidar meselesine bu kadar yabancı kalmaları elbette ki üzüntü verici bir şey. Üzüntü verici zira gâvurun asırlardır icat edip hayatının kurucu parçası haline getirdiği, kapitalizmin imanını temsil eden faizi ve onun kurumsal temsilcisi olan bankayı bir gecede faizsizleştirip “katılım ortaklığı”na dönüştürmek gibi bir kurnazlığı gösterebildiğimiz halde bu kadar önemli bir şeye ilgi duyulmaması enteresandır.
Çağdaş dünyada ulus-devlet ve emperyalizmin aldığı görünümler nasıl olmakta?
Yapısı icabı post-modernliğin ontolojik izafiliğini en başta ve kolayca benimseyen, kendini ona çarçabuk uyarlayan klasik liberal felsefe oldu. Bildik liberalizm, ontolojik temel olarak izafiliği kabul ettiğinde, değişerek kucağını her şeye kolayca açan neo-liberalizm postuna büründü. Tabiî ki sahte ya da diyelim ki sanal bir özgürlükçü söylemle insanın, kullandığım tabir için affınıza sığınıyorum, belden yukarı talepleri ironiyle karşılayan ama belden aşağı talepleri de fazlaca ciddiye alan bir tutumu, kendi iktisadi mantığının da uzantısı olarak sergiledi.
Ulus-devlet’in doğuşundan beri insanların yabancısı olmadığı bu ideolojiyi benimsemeleri zor olmadı. Şimdilerde eski hızını kaybetmiş olsa da, iktisadi liberalizm bütün hızıyla yeryüzü topraklarını ve ahalisini kendi uygulamalarının aktörü yaptı.
Ama Batı harici bazı toplumlar gibi Müslüman dünyanın bir kısmı da hâlâ kendilerini özgürlüğe kavuşturacak politik liberalizmi bekleme halindeler. Baharların neden kışa kolayca çevrildiği üzerinde belki de tekrar tekrar düşünmeliyiz. Belki de Müslüman dünyanın bir kısmı post-modern kültür tarafından çözülmeye uğratıldığında ancak ondan sonra politik liberalizmle de tanışmaları mümkün olabilir ve yeniden baharlar gelebilir. Demiştik ki daha evvel parçalanma post-modernizm için önemlidir ve yine dedik ki parçalanma bir bütünün içten, iç bağlarından ayrışması, çözülmesi olarak anlaşılmaktadır. Şimdi İslam dünyasına isterseniz bir de buradan bakalım; cereyan eden savaşları değil, çünkü o görünendir, bir de bu savaşların insan ve toplum hayatında yarattığı görülmeyen çözülmeyi düşünün, İslam’a ait değerlerin uğradıkları anlam değişimini düşünün; bu çözülmeyi de insanların, toplumların ya da en önemlisi Müslümanların çözülmesi olarak değil, onları daha evvel bir araya getirerek topluluk yapan İslam’ın ve onun değer ve hükümlerinin çözülmesi, işlevsiz bırakılması olarak düşünün. Cereyan eden bu ölümcül savaşlar ve kargaşa, nihayette beklenen böyle bir zeminin oluşmasını sağlayacak mı bilmiyoruz. Ama bugün liberal bir İslam’ın küreselliğin bir sorun olarak gördüğü İslam’la ilgili sorunlarını çözeceği umut edilmektedir. Ne var ki bazı uygulamalardan anlaşılan ve çağın kazandığı hız göz önüne alındığında, aslında liberal İslam’ın ömrünün de fazla uzun olmayacağı açıkça görünüyor. Her şeyin yapısal olarak içsel bir dönüşüme uğradığı zamanımızda, yaşayan süreçler içinde iktidar da emperyalizm de bugün mahiyet değişikliğine uğruyor, giderek soyut bir hal alıyor. Yani görünmezleşiyorlar. Diğer bir ifadeyle bugün öznesi olmayan ya da insanların yaşam biçiminin artık bir parçası olmuş, bu yüzden de fazlasıyla soyut bir iktidar ve emperyalizmle karşı karşıyayız. Ortadoğu’daki savaşan tarafların açık kimlikli taraftarlarına bakarak yanılmış olmayalım. Zira bu taraftarlara bakarak hâlâ klasik çağın emperyalizmiyle karşı karşıya olduğumuza dair bir okuma yaptığımızda yanılgıya düşebiliriz. Karşı karşıya olduğumuz, Ortadoğu’nun parçalanması ya da yeni devletlerin kurulmasının ötesinde bir şeydir.
Ortadoğu İslam coğrafyasına bugün Batı’dan edindikleri neo-emperyal gözlüklerle bakan bir kısım Müslümanlar, toprak bağımlı düşündüklerinden bunu anlamakta zorlanabilirler. Sorun toprak işgali ya da toprak altındaki zenginliklerden ziyade İslam’ın post-modern demokratik değerlere açılımının sağlanmasıdır. Diğeri arkadan zaten gelecek. Belki çelişkili gibi görünecek ama söz konusu ettiğimiz bu iktidar türü ve asrımızda hükmünü icra eden yeni emperyalizm, inkârı mümkün olmayacak şekilde zaten bugün halkın demokratik taleplerinde kendini içkinleştirmiş haldedir. Bunu tahlil edip açığa çıkarmadan mesele anlaşılabilir mi sanıyorsunuz?
Modernite, post-modernite karşısında nasıl bir mağlubiyet yaşadı ya da yaşıyor?
Bir kere anladığım kadarıyla modernist ya da bilimsel bilgi teorisini yıktı. Bununla beraber modernist hakikat telakkisi de ciddi şekilde kırılma yaşadı ve uzun zamandır işgal ettiği tahtını kaybetti. Çünkü bu sayede dine karşı üstünlük elde etmişti. Öte yandan Batı’nın entelektüel geleneğindeki hakikat arayışına yeni ufuklar kattı; her ne kadar hakikat yoktur dese bile, evvela Batı sonra da Batı merkezli kurulmuş bir dünyada hakikatle ilgili karmaşa yüklü önemli bir sorun ortaya çıkardı. Mesele sadece hakikat yoktur ya da “hakikat sonrası” bir dünyada yaşamak değil. Esas önemlisi, bu demektir ki doğru da yanlış da artık yoktur; sadece herkese ait doğrular vardır.
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir. Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
Yönünü ve ufkunu hakikate dönmüş; kendini O’na teslim etmiş insanın tahtından olup, yalnız ve savunmasız kaldığı; hakikat, anlam ve değerin yegâne belirleyeni gibi görülmek istendiği, hakikatin vakıa karşısında hesaba çekildiği(!) çağa erdik. Aşina değiliz bu hâle. Kasım Küçükalp ile ‘İktidar’ı, felsefi, erdem ve hakikat boyutuyla konuştuk. Adalet, liyakat, sadakat gibi erdemlerin siyaset felsefesi açıdan değeri; …
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Güncel ve güncelliğini de yitirmeyecek bir konu; eğitim. Nasıl olmalı, nerde olmalı, kim vermeli gibi birçok temel sorunun yanı sıra küresel ve yerel politikalarla çok alâkalı olan bir konu, eğitim. Hayatın bu kadar içinden, hayatı bu kadar ilgilendiren bir konu ama bir o kadar da bizlere sorulmayan ve hep maruz kaldığımız bir konu, eğitim. Mevcut eğitim sistemi ve toplumun eğitim algısı nasıl seyrediyor? Geleneksel eğitim, post-modern eğitim, anarşist eğitim ve zorunlu eğitim nedir, bunlar dünyamıza nasıl etkiler yapmaktadır? Eğitim İlke-Sen bu konularda nasıl düşünüyor, neler teklif ediyor ve İslam’ın eğitime yaklaşımını nasıl değerlendiriyor?
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
Abdurrahman Arslan İle Post-Modernizm, Hakikat ve Algı Üzerine…
Post-modernistler merkezi olan her şeye karşı çıkmaya başladılar ve merkezi olan her şeyin değişmesi gerektiğini söylediler. Bununla beraber bir parçalanma kavramını gündeme getirdiler. Ve bütün kavramları parçalayarak insanı özgürleştirmeye çalıştılar. Yalnız burada enteresan bir şey vardı; modernlik kilise karşısında insanı özgürleştirmek için akıla sarılmıştı, modernizm insanın akıl yoluyla özgürleşeceğini savunmuştu, tarihin garip bir cilvesi, şimdi post-modernizm de bir özgürleşme ve özgürleştirme projesi olarak aklı redderek ortaya çıkmaya başladı, Bu, Batı entelektüellik tarihinin önemli gel-gitlerinden biri sayılır. Bunu ifrat ile tefrit şeklinde okumamız da mümkün.
Post-modernistler bir de şunu söylediler; sosyoloji her ne kadar toplumsal yasalardan bahsetse de aslında toplumsal yasaların bir önemi yok, insan eylemi yasalara değil, insanın faaliyetine bağımlıdır diye bir kavram ortaya koydular. Kavramları biz bir eleştiriye tâbi tutarsak insanları özgürleştirmiş oluruz dediler, Çünkü merkezî olan her şeyin yıkılması gerekiyor. Merkezî olan her şey otoriterliği çağrıştırıyordu.
Post-modernizm dendiğinde bugünün Müslümanları sizce tam olarak ne anlamalı? Zira çokları için ne olduğu hâlâ belirsiz bir şey. Bir süreç mi, bir ideoloji mi, tamamlanmış bir evrenin (Modernizmin) devamı mı yoksa?
Modernliğin bütün kurucu temellerine, önermelerine meydan okuyan bir düşünce ya da diyelim ki bir felsefeyle karşı karşıyayız. Ama buna rağmen eğer tezahürlerine, insanı cezbeden görüntülerine takılıp kalmazsak kanımca post-modernizm derken anlamamız gereken esas niteliği modernliği kuran bir hakikat telakkisinin yaşadığı meşruiyet kaybı ve onun neticesinde ortaya çıkan yeni bir durumdur. Yani kesinlik üzerine kurulan bir hakikat telakkisinden, hakikatin olmadığını ilan eden “hakikat sonrası” bir duruma geçiştir. Sonra da bunun arkasından sökülüp gelen düşünce ve hayatın her alanına nüfuz eden ve etmekte olan sessiz bir devrimdir. Mevcut felsefe geleneğinin artık sona erdiğini ilan eden bir felsefe bugün söz konusudur. Zira pozitivist felsefenin hakikat telakkisiyle alâkalı bütün varsayımlarını yıkarak onu tahtından indirmekle meşgul.
Pozitivist felsefenin öngördüğü hakikat telakkisi neydi?
Kesinlik üzerine kurulmuş olması ve bu hakikatin kökenini tabiatta aramış olmasıydı. Asırlardır kendini “kesinlik” ilkesi üzerine inşa etmiş modernliğe karşı, şimdi kesinliğin olmadığını ileri süren yeni bir felsefe ya da düşünce söz konusu. Bu da Batı’nın hem hakikat telakkisinde hem de bilgi teorisinde, dolayısıyla entelektüel geleneğinde derin bir kırılma demektir. Artık bildiğimiz her şey dünün anlaşılmış biçimi içinde anlaşılır olmaktan çıkmaktadır. Kesinliğin tam tersi olan bir durum, bir izafilik durumu ya da bu bağlamdan kopuş. Bu insanın kendisi başta olmak üzere düşünce, hayat ve varlık dünyasıyla alâkalı bilinen her türlü doğrunun artık doğru olmaktan çıkmasının ilanıdır. Bu yeni düşünme mantığı herhangi bir hakikate veya doğruya dayanmadığından, insanda ve hayatta ciddi belirsizlikler ve güvensizlikler yaratmış halde. Daha doğrusu her anlamda hayatı belirsiz bir geleceğe açmaktadır. İzafiliği esas aldığından, belirgin bir mahiyete sahip değil, kolayca da her duruma bu sebeple kendini uyarlayabilmektedir.
Hem taşıdığı eleştiriye dayalı değiştirici mantığıyla her şeye izafi bir nitelik katarak yeniden değiştirmekte, hem de değiştirdiğiyle birlikte kendi de değişerek onun muhtevasının bir parçası olmaktadır. Bu da ona kendini dinamik bir şekilde yeniden ve yeniden üretme imkânı veriyor.
Hakikat telakkisi dediğimiz şeyi burada biraz açmanızı istiyorum?
Hakikat telakkisi dediğimiz şey herhangi bir düşünce, kanaat veya doğru değildir. Bizim doğruyu bulmak için kendisine teslim olduğumuz şeydir. İyiyi kötüden, hakkı bâtıldan ayırdığımız; adalet ve zulmü onunla tayin ettiğimiz; onu esas alarak kararlarımızı verdiğimiz, düşünce ve amellerimizi kurarken kendisini temel yaptığımız şeydir. İnsan kendini, kâinatı, tabiatı, ilişkilerini çok farkında olmasa da inandığı hakikat telakkisine göre anlamlandırır. Geleceğini ondan hareketle düşünür ve tasarlar. Aslında tahlilini iyi yaptığımızda bunun nihayette bir “inanç” olma hususiyetine sahip olduğunu anlarız.
Az evvel söz konusu ettiğimiz post-modernlikle ilgili meselede biraz daha detaya inebilir miyiz?
Post-modern dediğimiz şey nihayette Batılı bir tecrübenin neticesinde ortaya çıkan bir durumdur. Modernleşme safhalarında yer alsalar bile Batı harici toplumlara ait bir tecrübe değil, onların bu işte dahilleri de yok. Ama egemen düşünce, kültür ve araçlar bunu bütün insanlığa şamil kılmakta. Başlangıçta mimari ve sanatlarda sözü edilse de çağdaş Batılı toplumlarda ortaya çıkmış ve çıkmakta olan, bununla beraber modernliğin iflas ettiğini ilan eden kültürel bir dönüşüm olarak nitelendiriliyor. Çağdaş toplumun iletişimle/teknolojiyle geldiği yeni durumu, aldığı yeni şekli, zamanımızda mahiyeti değişen kültürü ve hayatı tasvir etmek, tanımlamak için kullanılıyor. Gelinen yeni durumu aynı zamanda evvelkinden ayırmaya yarayan bir kavram.
Zira temel aldığı önermeleriyle kendinden evvelki felsefi düşüncenin varlık anlayışına, yöntemlerine, kavramlarına ve bilhassa onların içerik anlamlarına meydan okuyarak kendini onlardan ayırıyor. Modernliğin epistemoloji ve ontoloji anlayışını reddediyor. Bütün hakikat telakkilerini olduğu gibi kendinden evvelki pozitivist hakikat telakkisini de gayrimeşru ilan ediyor. Modernliğin ortaya çıkarken yaptığı gibi bunların yerine yeni birisini de önermiyor. Bizzat hakikatin olmadığını ilan ediyor.
Modernliğin kendini üzerinde inşa ettiği nedensellik, belirlenimcilik, eşitlik, nesnelcilik, akılcılık ve hakikat gibi temel varsayımlarını sorgulamaktadır. Nasıl yaşadığımızla ve etrafımızdaki dünyanın açıklanmasına dair daha evvel söylenenleri reddetmekte, yeni önermeler getirmektedir düşünce için. Modernliği özgürleştirici bir imkân olarak değil, artık bir boyun eğdirme ve baskı kaynağı olarak görüyor. Zira kökeni insanın haricinde olan bir düşünce veya bir hakikatin insan özgürlüğünü kısıtladığına inanmakta. Ona göre hakikat verili olamaz; içkindir, özneldir ve herkesin ancak kendinin karar verebileceği bir şeydir. Bu, doğrunun, yanlışın, adaletin, zulmün, tevhidin, şirkin olmadığı bir dünyaya aslında kapı açmaktır.
Bir ideoloji veya modernliğin devamı mı?
Modern dönemin akılcı temelde sistemleştirilmiş ideolojilerine benzemesi kadar benzemediği de bir gerçek. Unutmamak lazım ki modern ideolojiler farklı yorumlara sahip ya da farklı siyasal düzen tekliflerine rağmen nihayette aynı ontolojiyi paylaşan düşünce sistemleridir. Post-modernizm, bu ideolojilerin mensup olduğu modern paradigmanın temellerini sarsmakta ve işgal ettikleri mevkii anlamsız hale getirmesi sebebiyle belki bu bağlamda karşıt bir ideoloji olarak tanımlayanlar olabilir. Ancak bu tür ideolojik veya paradigmatik dediğimiz değişikliklere biz Müslümanlar eğer bir tanım getirmek istiyorsak, kanaatimce karşı karşıya olduğumuz bu yeni durumu ya da diyelim ki felsefi düşünceyi, dünün modernliğini bir teoloji şeklinde tanımlamamız gerektiği gibi bugünün post-modernliğini de yeni bir teoloji olarak vasıflandırmamız gerekiyor.
Açıktır ki yaşam biçimi düzeyinde modern ile post-modern hayatları birbirinden ayırmak mümkün değil. Bugünkü durum modernliğin zamanındaki gibi gelenek ile modernlik arasında yapılmış olan bir ayırıma müsait değil. Aslında onunki de doğru ya da bizim için doğru sayılacak bir ayırım sayılamazdı. Yani gelenek ve modernlik gibi bir ayrımın İslam’da karşılığı yok. Bunlar modernliğin yarattığı kategorilerdir. Bizim gibi modernleşmenin belli bir evresinde bulunan toplumlar ister istemez post-modern bir durumu modernlikle beraber zaten yaşıyor. Kendimiz için de bunu söz konusu edebiliriz. Evvela şunu kaydedelim, Müslüman için modernleşme demek kendine ait olmayan bir ontoloji üzerinde, yine kendine ait olmayan bir bilgiyle iştigal etmek demektir. Bu durumda hele bilhassa bizler için modernlik ile post-modernliği birbirinden ayırmak kolay olmaz. Ama bugün post-modern bir dünyada yaşamakta olduğumuzu söylemek mümkün.
Buradan nasıl bir ölçütü temel almaktasınız?
Bana sorarsanız izafilik üzerine kurulan bir felsefeyle karşı karşıya olmamız zaten buna işaret ediyor. Ama bir cihetten de post modernlik çağdaş iletişim araçlarıyla da ilişkilendirilmekte, onların katkısıyla ortaya çıkan bir durum olarak düşünülmektedir. Bugün zihinleri şekillendiren dün olduğu gibi yazılı ve sözlü kültür değil; artık zihinleri şekillendiren iletişim araçlarının ya da teknolojilerinin tedavülde tuttuğu görüntü kültürüdür. Elbette ki “hakikat yoktur” ilkesi bunu destekleyen önemli bir temel. Unutmamak lazım ki bir cihetten de post-modern dediğimiz durum bu görüntü kültürünün bir ürünü. İletişim araçlarıyla tedavülde tutulan bu kültür, nasıl bir sosyal/iktisadi gerçeklik içinde yaşarsanız yaşayın, yani hangi sınıfa ait olduğunuz, hatta hangi dine ait olduğunuz da fazla önemli değil, zihinleri post-modern bir mantık üzerinden yeniden inşa ediyor. Elbette buna biz de dâhiliz.
Bu işin siyasi boyutu var mı?
Elbette ki var. Post-modernlikle yeryüzünde büyük çoğunluğunun totaliter tahakkümcü rejimler altında yaşadığı toplumlara neo-liberalizm ile beraber ulaştı. Kısa bir süreliğine de olsa insanlar neo-liberalizmin aldatıcı iyimserlik rüzgârları altında yeni hayaller kurmakta gecikmedi. Ne var ki getirdiklerinin yanında onlardan götürmeye başladığına bakıldığında, meğer bu hayallerin onlara ait olmaktan ziyade post-modernliğe ait hayaller olduğu anlaşıldı. Müslümanlar da bu rüyayı görenlerden oldu. İnsanlar yeni bir kültürün dünyasında yaşamaya başladıklarında bir de bakıyorsunuz ki içinde yaşadıkları gerçeklik dünyasını kolayca unutabiliyorlar.
Neo-liberalizm, 12 Eylül ve 28 Şubat’ta tahkim edilen bir vasatta bize de siyasal söylem olarak geldiğinde, taşıdığı izafileştirici mantık ve sahiplenici iktisadiyat kültürünün yapacağı tahribat düşünülmeden, hatta buna vakit de kalmadan hemen içselleştirildi. Bu siyasal söylem geldiğinde elbette ki çıplak veya kendisi olarak değil; dindarların eliyle geldi ve üzerine İslam’ın kültür elbisesi giydirilmişti. Bu dönemde gündeme getirilen İslam dediğimiz aslında liberal bir İslam’dı. Onu birden bire çok sevmiştik ve tanışma faslı da böyle başlamış oldu. Anadolu aslanları/kaplanlarının Müslümanların yeni hiper-gerçekliğini temsil ettiğini ancak bundan çok sonra anlayabilecektik.
Hâlbuki başta İslam olmak üzere din dediğimiz her inanç sistemi en başta ciddiyet ister, bu din olmaklığın başta gelen talebidir. Modernlik kendi geçmişinde dini reddetmiş, hayatın haricine kovmaya çalışmıştı, hâlbuki post-modernizm dini bu oyuna katmaktadır; hatta bu oyunu dindarlarla birlikte oynamak istemektedir demek mümkün. Bizim kesimin de anlamadığı ya da anlamak istemediği de galiba bu.
Bu oyun içerisinde hayata mekân olan Disneyland görünümü kazanmakta olan şehirleri söz konusu edebiliriz. Ayrıca diyebiliriz ki moda sayesinde giyim de bu oyunun kostümünü temsil ediyor. Kendini gizleyerek karşısındakini yansıtan, bu yüzden de her sene milyonlarca kuşun aldanarak aynalı camlarına çarpıp öldüğü gökdelenleri ve İslam’daki tesettürü “giyinik çıplaklığa“ dönüştüren post-modernliğin modaya yansımasını söz konusu edebiliriz. Şeffaflığı ama her anlamda şeffaflığı esas alan post-modern anlayış, hayata ve bedene bir “form” yanında bir de “içerik” kazandırmak isteyen mahremiyete, özgürlük düşmanı olarak bakmakta. Tesettürle beraber dönüşüme uğrayan “setr“ artık bugün bedeni ve kadını teşhir eden bir giyim demektir. Bugün kadınla ilgili tesettürlü çıplaklıktan bahsederken; çağdaş dindar erkekte de gördüğümüz, taşıdığı kirli sakalla boynuna kadar Müslüman; ama yeni modaya uygun dar elbisesi ve şık kravatıyla boyundan sonrası demokrat bir bedenle karşı karşıyayız. İkisinin de zihni işlerliklerini aynı mantık üzerinden sürdürüyor. Bugün feminen bedenlerde gördüğümüz, taşıdığı cinsiyete karşı muhalefet halindeki maskülen akıldır. Bu serüven ne zaman başladı derseniz, bana kalırsa somut halini 28 Şubat döneminin baştan sona post-modern muhtevayla dolu olan “mini etekli de olsun, çarşaflı da“ söyleminde bulmuştu. Bunun yanında tabiî ki post-modernliğin bir de Müslüman muhayyilesinde yaptığı tahribat var. Bundan evvel belki de modernliği konuşmamız lazım, yoksa dayanakları havada kalır. Ama modernliği tabiri caizse daha Müslümanca konuşup tartışmadık ki sıra post-modernliğe gelsin. Hep arkadan gidiyoruz.
Geçen yüzyılda modernizm rüzgârı ile bazı Müslüman düşünürlerin vahyi modern usullerle değerlendirdiklerine şahit olduk. Ve zaman zaman şahit olmaya da devam ediyoruz. Sizce bunun aynısı post-modern bir metotla da yapılıyor mu? Yapılıyorsa sizce dikkat çeken örnekleri nelerdir?
Modernliğin zihin ve hayat pratiğinde insanı yutan dalgalarının tesiri altında kalmamak elbette ki imkânsızdı. Ama şunu söylememiz lazım ki sadece Müslümanlar değil, diğer bütün dinlerin mensupları da aynı durumla karşı karşıya kaldılar ve modernliğin gözüyle kendi kutsal bildikleri kitaplarını buna uygun düşecek şekilde ele aldılar. Elbette ki bu mensupların hepsi değil, ama bizde olduğu gibi sayıca azda değillerdi. Bugün de benzer şekilde post-modernlikten neşet eden usuller, bakış biçimleriyle İslam’ın vahyi değerlendirilmekte, şimdilik bu çok yaygın değil ama giderek çoğalacağa benzemektedir. Çünkü Müslüman zihin artık modern/post-modern bir bilgi, hayat ve kültür evreninde artık sosyalleşmektedir; bu da Müslümanı geçmişe ait her şeye yabancılaştırmaktadır. Unutmamak lazım ki modernlik ya da post-modernlik sadece bir metod, bir bilgi ya da sadece hangi metodla vahye bakmamız değil, nasıl bir zihniyetle vahye baktığımızdır. Bunu test etmek ise varsayıldığı kadar kolay değil.
Eğer meseleyi sadece metod meselesi olarak söz konusu edersek tarihselciliği misal verebiliriz. Her şeyi pozitivizmle açıklamaya çalışan modernliğin tıkanmasıyla, tarihselcilik bir açıklama ya da anlama yolu olarak ortaya çıktı. Esasında bu, pozitivist anlayışın temelini teşkil eden ya da kaynağı durumundaki tabiatın yerine tarihin ikame edilmesiydi. Tarihselcilik dediğimizde her şeyin gerçekliğini ve anlamını sadece ait olduğu zamanda bulması ve bu yüzden de izafi bir nitelik taşıması demektir. Bu anlayıştan söz ettiğimizde en başta insana ait özün olmadığını kabul etmek gerekiyor. Hiçbir şey bu durumda ezelî ve ebedî bir vasfa sahip olamıyor. O, anlam ve gerçekliği itibariyle zamanın var ettiği bir şeydir bir bakıma.
Tarihselciliğin bir metod olarak Kur’ân’a uygulanması, Kur’ân’ın ezeli ve ebedi söyleyecek bir şeyinin olmadığını; Kur’ân’ın bize söylediği her şeyi, nazil olduğu günden beri söylenen her şeyi tarihsel şartların belirlediğidir. Akademide kabul görmüş bu metodu bilimsellik adına Kur’ân’a uygulamak, doğru anlamanın yolu olarak görmek, aslında metodun kendi başına özünde ideolojik bir inşa olduğunu anlamamak olur. Metod hiçbir zaman nötr, tarafsız değil ve olamaz, o zaten kendi başına ideolojik bir araçtır. Metodun değerden bağımsız bir araç olduğunu söylemek, modern dönemin geçen asırdan kalan bilimci hurafesidir. Post-modernizmi doğuran şartlardan biri de pozitivist metodun yani onun dayandığı önermelerin iflası değil miydi? Batı’da Teologların entelektüel bir seviyesi var. Katılmasanız bile bu hakkı teslim etmek gerekir, ama bizdeki öyle mi? Benim teklifim şudur; Müslüman teologlar, İncil’i iyi anlayabilmeleri için Hristiyan teologlara bizim tefsir usulünü önersinler. Belki bu sayede onlar da kendi İncillerini daha iyi anlarlar. Özetlersek, tarihselcilik ne demektir biliyor musunuz; açık ayetleriyle zamanı sorgulayan bir “Kitabı” utanmadan ve sıkılmadan zamana sorgulatmaktır.
Tarihselciliği öne çıkartan post-modernliğin, modernlik gibi sınıf çatışmasına ya da karşıtlıklara dayanarak değil, toplumu anlama ve değiştirmenin anahtarı olarak tarihi görmesidir. Biz istediğimiz kadar ‘Fıtrat’ ya da ‘Nefs’ diyelim, tarihselci anlayışa göre insanın değişmez bir “özü” yoktur; benlik de toplumsal/tarihsel bir süreçtir. Toplum ve birey, her zaman eleştirinin kuvvetiyle kazanılan dinamik bir durum ve oluş sürecinde bulunur. Kişi ve toplum, insan faaliyetleri tarafından sabit kurallar veya normlar olmadan tarihsel süreçler içinde inşa edilir. Bu ifadenin ya da tanımın karşılığını İslam’da bulamıyoruz. Böyle bir insan tanımı kadar, insani faaliyetin ya da Müslümanın faaliyetinin bu şekilde temellendirilmesi de İslam’a bütünüyle aykırı düşer, gerisini siz düşünün.
Harici bir otorite olması sebebiyle vahyin otoritesine itiraz eden bu anlayışın, insanı tarihin hegemonyası altında düşünmesine ya da hegemonyası altına almasına ne demeli? Ama bunu teolog olma hasebiyle maalesef bir Müslüman muhayyile düşünebiliyor. Üstelik post-modernlik bunun bir özgürleşme projesi olduğunu söylüyor. Modern insan ve yaptıkları bu hegemonyanın şartları içinde vücuda geldi. Buna karşı herhangi bir aktif işlevi olamayacağı peşinen kabul edilen vahiy ile bu durumda -hâşâ- niye uğraşıyoruz ki? Neyse konumuz da zaten doğrudan tarihselcilik değil.
Günümüz Müslümanlarının modernizm eleştirilerinin gittikçe yoğunlaştığını ve sanki daha nitelikli hale geldiğini görüyoruz, ancak bu nitelikli eleştirilerin ilmî kökenine baktığımızda post-modernist entelektüellerin modernizm eleştirilerinden neşet ettiğini de anlayabiliyoruz. Bu bağlamda post-modernizmin dili ve post-modern bakış açısı ile yapılmış bir modernizm eleştirisi sağlıklı bir eleştiri metodu mudur?
Bu çeşit bir eleştiri aslında bizim için modernlikle ilgili sahici bir eleştiri olabilir mi? Aslında bu, İslam’ın gözüyle henüz modernliği iyi anlamadığımız anlamına gelmektedir. Burada modernliği kendi paradigması içinde anlamaktan değil, İslam’ın gözüyle anlamaktan bahsediyorum. Elbette ki hâkim düşüncenin kurduğu hegemonyadan zihinleri azade kılmak kolay değil. Bizim için sahici eleştiri, yine de yapabilirsek paradigma harici yapılabilecek bir eleştiridir. Ama bu, yapılacak eleştiriden evvel acaba biz bu modern paradigmanın haricine nasıl çıkabiliriz, sorusunu gündeme getirmektedir; kanımca evvela bunu tartışmak ve buna cevap ya da cevaplar bulmak zorundayız. Zira bu olmadan ortaya yararlı bir şeylerin çıkacağını söylemek saflık kadar bedavacılık da olur. Buna kendimi de katarak konuşuyorum. Bir kere modernlik hakkında konuşmak, araçları üzerinden değil; onun ontolojik/epistemolojik kabulleri üzerinden konuşmayı gerektirir. Bugüne kadar bunu yapabildiğimizi söyleyebilir miyiz, bildiğim kadarıyla bu yapılmış değil. Üstelik bunları konuşmadan post-modernliği olduğu gibi modernlik eleştirilerini de hakkıyla anlamak acaba mümkün olabilir mi? En başta inandığımız hakikat bilgisinin veya hakikat olarak neye inandığımızın bizde nasıl bir zihniyet dünyası inşa ettiği üzerinde konuşmayı gerektiren bu mesele, maalesef günümüze kadar bu düzey ve bağlam içinde düşünülüp ele alınmadı, tabiî ki bildiğim kadarıyla. Genel tanım itibariyle buna Batılılaşma dendi, o kadar. Biz modernlik derken gündelik hayat tecrübesinde ilişkilerin tanzim edilişi, bu ilişkilerin mahiyeti üzerinde düşünmek yerine, modernliği bu tecrübelerimiz içinde kullandığımız araçlara indirgeyerek düşündük ya da tartıştık. Hatta bu araçların bizim ilişkilerimizi nasıl formatladığıyla değil de; bunları kullanmayalım mı, gibisinden avamî düzeyde söylenmiş sözlerle meseleye baktık. O zaman da en basit haliyle karmaşıklaşan ama nasıl ve neden karmaşıklaştığını sorgulamadan, onu karmaşıklaştıran İslam’a ait olmayan iktisadi, siyasi, kültürel dinamikleri yok sayarak, bu araçların hayatımızı nasıl da kolaylaştırdığını söyleyerek savunmaya geçtik.
Yani Batılılaşmak dedik, modernlik diyoruz ama bir türlü meselenin kurucu temellerine inemedik.
Evet, tam da öyle. Modernliği temel ontolojik ve epistemolojik kabulleri üzerinden ne konuştuk ne de onların neler olduğuyla ilgili açık bir fikrimiz oldu. Tabiî ki istisnaları tenzih ediyorum. İslam’ı akılcılıkla, bilimle, kapitalizmle yarıştırdık ve biraz da anlaşılabilir sebeplerden dolayı üstünlük arayışına girdik. Başlangıçta bunun kısmen haklı kısmen de anlaşılabilir bir tarafı vardı. Peki, şimdilerde artık dünün mazeretleri bugünün mazeretleri sayılabilir mi. Bugün İslam bu düzeyde sürdürülen bir tartışmayı hak etmiyor. Zaten bundan da başkalarına göstereceğimiz pek bir şey çıkmadı. Üstelik bunun bizi tatmin ettiğini bile söyleyemeyiz. Bu eleştirileri yaparken aslında o büyük ama sonradan içinin boş olduğunu anladığımız sloganlar eşliğinde kendimizi modernliğin dünyasında ikamete hazırladığımızı tabiî ki bu süreçlerde göremedik. Belki de modernliği anlamanın en baştaki yolu; onun doğuşuna temel aldığı itirazlarını kime yaptığına bakmak gerekiyordu. Yani modernlik kime itirazda bulunarak bu karşıtlık üzerinden kendini ete kemiğe büründürdü ya da inşa etti. Elbette ki hariçten yalıtılmış bir vaziyette kendini var etmedi. Onun konuştuklarına, yaptığı hücum veya savunmalara, gösterdiği muhalefete baktığımızda, bütün bunları kiliseye, onun temsil ettiği örgütlü din anlayışına, bu anlayışa dayanan insana, dini/siyasi düzene yaptığını görüyoruz. Fakat bunu yaparken gördüğümüz şu ki dinin argümanlarını almış; bilgi, hakikat, insan, cemaat, iktidar anlayışını almış, yerine yenisini koymaktan ziyade onları sekülerleştirerek, yeni bir kurucu eleman haline getirerek kullanmıştır. Aslında bu süreçlerde Hıristiyanlığın entelektüel birikimi aynı zamanda sekülerleşmiş halde yeni bir siyasi/sosyal dünyanın kurucu malzemesi haline gelmiştir. Esasında bu, modern düşünce ile din arasındaki ilişkinin mahiyetini de anlamaya vesile olabilir. Hatta bugün eğer iyi anlayabilseydik İslam’ın gösterdiği direnci daha iyi kavrayabilirdik. Ama hadiseye bir türlü böyle bakmadık, böyle bir bakış için de ortam hazırlamadık. Bu yüzden Kemalizm’in başarısızlığını, siyasal bir ideoloji olarak çekip gittiğinde, Müslümanlar onun bıraktığı yeri doldururken bizi nelerin beklediğini göremediğimiz gibi bir türlü anlayamadık da. Hâlâ aynı hataya devam ediyoruz. Bunu kabul etmeliyiz. Yani bugün post-modernliğin kime konuştuğu, argümanlarını kimden/nereden devşirdiği, kime eleştiri getirdiği üzerinde düşündüğümüz maalesef söylenemez. Post-modernlik öncelikle sana bana konuşmuyor. Karşısına dikildiği modernliğin kendisidir, ona konuşuyor. Katılalım veya katılmayalım, modernliğin dünyaya getirdiği çocuk olarak babasına konuşuyor. Onun argümanlarını, insanı getirdiği çıkmazı göstererek çürütmeye çalışıyor. Ve en başta da modernliğin hakikat telakkisini, onun kurucu önermelerini eleştiri konusu ederek işe başlıyor. İnsan, hayat, özgürlük hakkında söylediklerini bu önermelerin eleştirilerine dayalı olarak inşa etmektedir. Biz ise bırakın kurucu temellere nüfuz etmeyi ve ne olduğunu anlamayı, kurnazlık yaparak gündelik meselelerin çözümünde ondan meşruiyet devşirme peşindeyiz. Niçin modernliğin hakikat telakkisi karşısında İslam’ın hakikat/varlık derken neyi söylediğini, kaynağını, işlevini nasıl belirlediği meselesini bir türlü konuşmalarımıza konu edip gündemleştiremedik. Çünkü emek, feragat ve ciddiyet istiyor.
Sizce işe nereden başlamak daha doğru ve açıklayıcı olurdu?
Kişisel olarak arzusunu çok çektiğim şeylerden biri de tek tanrıcı dinler ve modernlik arasındaki ilişki meselesi üzerinde Müslümanların başlatacağı bir tartışmanın olmasıydı. Üstelik bu, hâlâ tartışma konusu olmaya devam eden sekülerlik meselesine de yeni açıklayıcı boyutlar ayrıca katabilirdi. Ama maalesef olmadı, olması da artık pek mümkün görünmüyor. Çünkü çağdaş siyaset ya da diyelim ki çağımızın politik kültürü her şeyi kendi kof dünyasına çekerek tüketiyor. Diyeceğim odur ki modernliğe karşı konuşmak, her şeyden evvel onun karşısında bir eleştiri geleneği oluşturmadan mümkün ve sağlıklı olabilir mi? Hatta böyle bir şey yapmadan, İslami düşünceyi ya da diyelim ki Müslümanca düşünmeyi canlandırmak, İslam’ın modernlik karşısındaki entelektüel üstünlüğünü kavrayabilmek, onunla olan insan, varlık gibi temeldeki farklılığını anlayabilmek mümkün mü? Eğer olabilseydi ancak oradan post-modernliğe, onun hakikat meselesi hakkında söylediklerine çok daha kolay bir şekilde gelebilir ve bugün cereyan eden hadiseleri de daha iyi kavrama imkânımız olurdu. Hatta bereketi de fazla olabilirdi. Son asır içinde diyorum ki hak ettiğimiz için Allah basiretimizi elimizden aldığından, hadiselere, hatta asrımızı alt üst eden büyük hadiselere gündelik olanın pragmatik penceresinden baktığımız için Müslüman muhayyile “metamorfoz”a uğramış halde. Bu durumda mesela bu muhayyilenin modern bilgi teorisi üzerinde düşünmesi, ona eleştiri getirmesi mümkün ve Müslümanca söyleyebileceği bir şeyi olabilir mi? Zira Müslüman zihin artık kirlenmiştir. Modern bilginin mahiyeti üzerinde düşünmeyen bir Müslüman, modern hayatın kuruluş amacı, gelecek tahayyülü ve temelleri hakkında, hatta bugünlerde çok konuşulan eğitim hakkında ne söyleyebilir ki? Müslüman için eğitim herhangi bir bilginin dindar bir öğretmen eliyle insana/çocuğa, varsayılanın aksine aktarılması değildir. Gelin Müslümanlara soralım, çocuklarınızı niçin eğitiyorsunuz ya da insan niçin eğitilir diye; bakalım kaç kişi bu bilgi meselesinin şuurunda olarak cevap verecek. Üstelik bu cevabın da İslam’ın öngördüğü insan/Müslüman ideali ile ne kadar örtüşeceği de belirsizdir.
Post-modern süreçte Müslümanlar verili bir ortamda yaşamanın imkân ve rahatlığıyla mı hareket ediyorlar, yoksa bu Müslümanlar açısından kazanılmış ve hesaplaşılmış bir süreç mi?
Bugün dünyadaki dinler, kadim geleneklerde olduğu gibi İslam da mantığı farklı bir değişim türüyle karşı karşıyadır. Değişimden çok bir tür dönüşüm bu. Unutmamak lazım ki modern düşünceyi, bilgiyi, hayatı hatta dünya düzenini kurmuş olan modernlikçe kabul görmüş “anlam”ın kaynağı artık günümüzde değişiyor. Tabiî ki burada İslam derken kastettiğim İslam’ı anlama ve anlamlandırma tarzımızdır. Bu değişim kendi mantık ilkelerine uygun yeni bir ilişki, sosyal gerçeklik ve yeni bir doğru anlayışı inşa etmektedir. Bahse konu ettiğimiz mantığın hususiyeti, modernliğin aksine çatışmacı veya kutuplaştırıcı bir ilkeye dayanmamasıdır. Yani söz gelimi, bu anlayış, adalet ve zulüm ya da haram ve helal gibi iki zıt kutup arasındaki ayırıcı hudutları uyumlu bir ilişki ve toplum hayatı kurmak için ortadan kaldırmaya çalışıyor; bunlar arasındaki ayırıcı hudutları eritmeye çalışıyor. Ona göre bu zıtlıklar aslında bizim zihnimizin icat ettiği şeylerdir; çatışma ve egemenlik ilişkisi yarattığı için ortadan kalkması gerekir. Bugün böyle bir düşünme biçimi giderek yaygınlaşmakta ve zihinlerde itibar kazanmaktadır. Bu tür ilişkilerin geçerli olmaya başladığı bir hayat alanında insanlar kolay ve tepki vermeden her şeyle daha uyumlu hale gelebilmekte; her şeyi kolayca sahiplenebilmekte, tüketebilmekte; daha evvel aklın kabul etmeyeceği bir şekilde uzlaşması mümkün olmayan zıtlıkları bir arada düşünebilmekte, hayat pratiğine aktarabilmektedir. Paganizmi çağrıştıracak şekilde uyutucu ve uyuşturucu bir kültür üreten bu anlayış, medya sayesinde devamlı tedavülde kalmaktadır. Unutmamak lazım ki Müslümanlar da bugün farklı dinamiklerin süreçlendirmiş olduğu böyle bir ortamın sunduğu rahatlık içinde artık yaşıyor. Ne İslam’ın haramları ne zülüm ne de şirk, bu ortamda şekillenmekte olan Müslüman muhayyileye artık garip, yabancı ya da necis görünmüyor. Daha evvelki Kemalist rejim ya da modernleşme uygulamalarının yarattığı ve Müslümanların katılmaktan ziyade sistem harici kalmayı tercih ettikleri veya sistem harici kalmalarına sebep olan antagonist çelişkiler, değişen bu siyaset anlayışıyla beraber bugün nispeten ortadan kalkmıştır ve kalkmaktadır; nispeten de Müslüman muhayyile bunları kabulü gereken normal şeyler olarak artık algılamaya başlamıştır. Bu kabulün neticesi olarak bugün Müslümanın kalbi haramı reddederken; aklı haramı rasyonelleştirerek kabul edebilir hale getirmektedir. Maalesef camiler boşalırken, çatışma kaynağı olan Cuma namazı meselesi de yakında halledilecek gibi. “Dindarlığın siyaseti” dediğimiz post-modern dönemdeki siyaset de zaten anlamını yitirdiğinden, tıkanan hayat düzenine yeni bir açılım getirmek üzere bu antogonist çelişkileri temizlemekle meşgul. Böylece yaklaşık bir asırdır modern hayatın kıyılarında duran ama iştahı da fazlaca kabarık hale gelmiş Müslümanlar için nadasta duran tarla kullanışlı hale gelmektedir. Yoksa yanılıyor muyum? Modern siyaset, düzeni ve geleceği, yani tarihi her zaman düzenlemekle meşgul oldu, hâlbuki günümüzün siyaseti düzenle ilgili bütün idealleri terk ederek, sadece bireyi ve onun özgürlüğünü hedef almaktadır. Çağdaş siyaset, bu yüzden her şey yerli yerinde dururken, sadece bu çelişkileri ortadan kaldırmakla kendini vazifelendirmiş haldedir. Dolayısıyla Batı’nın Rönesans’tan alıp getirdiği yeni bir düzen arayışı fikri, kendi paradigması içinde alternatifi olmayan kutsanmış bir kabul olmaktan bütünüyle çıkıyor. Arkasından gelen, kendisini açıktan belli etmemesine rağmen, konformizm, koyu bir muhafazakârlık ve mevcut statükonun savunulmasıdır. Bizden bugün neleri alıp götürdüğünün envanterini çıkarmamış olduğumuz bu özgürlükten Müslümanın bahsetmesi, bu durumda sizce ne kadar izzetli bir değerlendirmedir? Bu, Müslümanın çaba sarf ederek elde ettiği bir kazanım değil, böyle düşünülmesi büyük bir yanılgı olur. Bu, Post-modern ortamın, siyasetin, kültürün ya da ne derseniz deyin, sunduğu bir armağandır. Ama Müslümanlar da bu armağanı sunan iktisada, siyasete, felsefeye zaten bugün teslim olmuş haldedir.
Post-modernliğin söz konusu ettiği toplum tahayyülü, toplumsal değişim telakkisi, bunun yanında örgütlü hareketler ve cemaatsel yapılar üzerinde tesirleri hakkında ne söylenebilir. Belki de buna en başta aileyi katmamız lazım.
Post-modernliğe göre bugün toplum ve tarihte köklü değişiklikler cereyan etmektedir ama modernist teori bunları anlamakta başarısız kalıyor. Bunun için yeni kavramlara ve açıklamalara ihtiyaç olduğunu söylüyor. Bu yüzden mordernliğin yaptığı insan ve toplumla alakalı temel tanımları post-modernizm değiştiriyor, toplumu yeniden tanımlıyor. Toplumu, modernliğin yaptığı gibi tasarlanmış bir şey olarak değil, artık oluş sürecindeki bir şey olarak görüyor. Toplumsal değerlerin, anlamların değişmesine vurgu yaparken, apolitik bir bireycilik inşa ediyor. Diyelim ki bu tasarım içinde toplum kadar birey de kendisi olarak değil, kendine has bir yaşam biçimi olarak ortaya çıkıyor. Modern toplumun akılcı bir merkez temelinde düşünülüp tasarlanmış olmasını özgürlük kısıtlayıcı buluyor. Modernist toplum telakkisinin söz konusu ettiği ilerleme, kalkınma, bütünlük/homojenlik gibi kurucu ilkelerine bu yüzden karşı çıkıyor. Buna karşılık parçalanma, belirlenmezlik, süreksizlik gibi kavramlardan bahsetmekte. Parçalanma derken bir bütünün veya bir sistemin kendi iç bağlarından ayrışması, çözülmesini kastediyor.
Çağdaş toplumun aldığı yeni durumu parçalanma üzerinden açıklamaya çalışmak da, zorunluluk içeren herhangi bir bağlılık biçiminin insanın özgürlüğünü kısıtladığını ve toplumunda geleceğini ipotek altına aldığını söylemektedir. Aile de dâhil olmak üzere bu yüzden her türlü cemaatsel yapıyı; cemaatleşmeyi çağrıştıran, destek veren değerlere de karşı çıkıyor. Ona göre bunların yapı-bozuma uğraması yani çözülmesi gerekir.
Zira bir toplumda ya da herhangi bir topluluk içinde bir arada olan bireylerin herhangi bir zorunluluk içeren bağla birbirleriyle bağlılık ilişkileri içinde olmamaları gerektiğine inanıyor.
Modernlik, geçmişin mirasından kurtulmak ve toplumsal düzeni yeni baştan kurmak için değişim diyordu. Buna karşılık post-modernlik ise modernliğin mantığı ile inşa edilmiş her türlü insani değeri ve sosyal yapıyı çözmek için değişim demektedir. Ama modernlik gibi ilerlemeye dayalı bir tarihsel değişimden bahsetmiyor. Buna insana bir kader biçmek olarak bakıyor. Sadece mevcudun çözülmesi yani yapı-bozumuna uğratılması neticesinde meydana gelecek bir değişimden bahsediyor.
Karşımızda bugün toplumun, cemaatin, ailenin çözülüp atomize olmasını isteyen ve buna eğitim başta olmak üzere her türlü desteği veren bir düşünce ya da diyelim ki bir felsefe ve kültür var. Bu, bireyciliğin yeni bir biçimini inşa etmek isteyen bir anlayıştır; bu bireycilik beden odaklıdır ve onu merkeze alarak düşünmektedir. Bedensel arzuları öne çıkardığından, cazibesi giderek artmakta; yaygın kabul gördüğünden, modernliğin tükettiği mahremiyetten de arta kalanları hızla hayattan kovmaktadır. Bu bedenin tesettüre bürünmüş hali sizi yanıltmasın, bu beden artık tesettüre ait olmaktan giderek çıkıyor.
Başta aile ve cemaat/ler olarak buna nasıl direneceğimiz ve kendimizi, neslimizi bundan mümkün olduğu kadar nasıl muhafaza edebileceğimiz üzerinde düşünmek zorundayız. Bu çözülmenin en yıkıcı biçimini bugün açık vaziyette ailede görüyoruz. Aile bugün sığınılabilecek bir liman olmaktan artık çıkıyor, tarafların eşitlik sağlamaya ya da birbirleri üzerinde egemenlik kurmaya çalıştığı bir savaş alanına dönüşüyor. ’Evlerinizi karargâh edininiz!’ emrini, tesettürlü kadın, akşam iş dönüşünde kocaya karşı kendini müdafaa edeceği bir karargâha dönüştürme yolunda. Ama belki de bundan evvel çözülmenin açık göstergesi durumundaki evlenme yaşının giderek yukarılara doğru tırmanmasını söz konusu etmeliyiz. Kapitalizmin kadın işgücüne yapacağı davetten evvel, Kemalist kısıtlamalara duyulan bir tepkiyle beraber kadının iş hayatına katılımını bu dönüşümün başlangıcı sayabiliriz. Kariyerizmle beraber başlayan bu katılım sadece aileyi değil, mahremiyet ve ahlâkî ilişkileri de alt-üst etmekte, Müslümanları hızla bir tüketici yapmaktadır. Unutmamak lazım ki bir toplumun dünya görüşünü ya da inancını değiştirmek istiyorsanız, işe kadın–erkek ilişkilerini değiştirmekle başlayabilirsiniz. Bunu, bilgiyi sorgulamadan eğitimi yücelten İslamcılığın ve benim gibi İslamcıların da trajedisi sayabilirsiniz. İnşallah söylediklerimde yanılıyorum.
Bu sürece ayak uyduramayan tüm pratikler bitmeye mi mahkûm? Yeni bir pratik üretmenin imkânları neler olabilir?
Bu bir kader olabilir mi; sakın öyle anlamayın, ortada ümitsiz olmamızı gerektirecek hiçbir şey yok. Sadece imtihandayız. Eğer böyle bir mahkûmiyet söz konusuysa, -hâşâ- İslam ne için var o zaman. Bizi bütün bu mahkûmiyetlerin karanlığından kurtarıp aydınlığın özgürlüğüne çıkartacak olan o değil mi? Bizim İslam’ın haricinde arayabileceğimiz bir geleceğimiz, Allah korusun, olabilir mi? Sorun, İslamcılığın artık bu çağı anlamakta zorlanan zayıflıkları, yetersizlikleri, İslam’ı kendi modernist ideallerine alet edişi ve bugün tahmin edilmeyecek derecede taşıdığı düşük kalibredir. Erken dönem İslamcılığın “İslam iyi anlaşılmamıştır.” önermesi yanlış vazedilmiş bir önermedir ve artık bunu kabul etmeliyiz. Müslümanca bir hayatı yaşamaktan evvel, Batı karşısında neden geri kaldığımızı düşünerek ondan kurtulmayı önceleyen bir mantığın ürünüdür bu önerme. Asıl sorun İslam’ın anlaşılmasından evvel yaşanmasında yatıyor.
Bugün yaşadığımız sürecin mahiyetini tanımıyorsak, ona verecek cevabımız elbette olamaz. Bu yüzden İslamcılık, yaklaşık bir asır evvel inşa olurken, kendine temel aldığı önermelerini gözden geçirmek mecburiyetiyle bugün karşı karşıya bulunuyor. Bu, İslamcılık bitti anlamına asla gelmez, değişen şartlar karşısında kendini restore etmesi gerektiği anlamına gelir. Unutmamak gerekir ki İslamcılık, karşı karşıya gelinen yeni şartlar karşısında Müslümanın nefs-i müdafaası olarak ortaya çıkmıştır. Bu şartlar bugün ortadan kalkmış değil ki İslamcılık bitsin; bu şartlar günümüzde artık değişmiş, dönüşmüş ve yeni bir mahiyet kazanmıştır. Değişen/dönüşen bu şartları yeniden tanımak ve bu şartların getirdiği yeni entelektüel önermeler üzerinden düşünmeliyiz. Ama İslamcı aktörün muhayyilesinin de bu arada kirlenmiş olduğunu kabul edelim. İslamcılık, kendini restore ederek bu yeni durumu kavramak ve Müslümanca bir nitelemede bulunmak mecburiyetindedir. Yaklaşık bir asırlık birikmiş tecrübenin ışığında neyi ne kadar doğru düşündüğümüzün, neyi de ne kadar yanlış yaptığımızın muhasebesini yapmalıyız; diğer bir ifadeyle İslamcılık, bir iç hesaplaşma yapmak üzere kendi kendisi ve kendi tecrübesiyle yüzleşmelidir.
Elbette ki bu kolay bir iş değildir; zengin bir entelektüel tartışmayı, birikimi ve cehdi gerektiriyor. Ama bundan evvel İslamcılığın, kendi muhayyilesinin kirlendiğini kabul ederek onu temizlemenin yolları üzerinde düşünmesi lazım. Fakat onun bunu kabul edebileceği de hiç kolay görünmüyor. Zira İslamcı aktör kendisinin İslam’ı iyi bildiğini, İslam adına her şeyi kendi koruyucu kanatları altında tuttuğunu, hatta hanımının ya da kızının tesettürüyle hem İslam’ın hem de Müslümanlığının da geleceğini garanti altına aldığına inanan “apriori” bir Müslümandır. Ona göre bütün yanlışlıklar tarihte işlendi; bugün karşı karşıya olduğumuz veya başımıza gelenler, en başta da politik olarak yanlış yaşanmış bir tarihin önümüze koyduklarıdır. Modernlikten devşirilen bu politik ya da ideolojik tarih okuması, isteyerek veya istemeyerek, nihayetinde onu kendi tarihsel mirasını da emperyal bir gözle okumaya yönlendirmektedir. Bilhassa 1970 ve sonrasının politik ufuklu İslamcılığı, kirlenmiş muhayyilesiyle; Müslüman derken modern bireyi, cemaat derken modern toplumu, ticaret derken modern kapitalizmi, mü’min derken modern erkeği, mü’mine derken modern kadını ve adalet derken modern eşitliği İslam adına yeniden üretmektedir.
Anlaşılacağı gibi bu iş sadece İslamcı düşüncenin restorasyonuyla değil, fakat en başta İslamcı aktörün bir de nefis/kalp tezkiyesinden geçerek muhayyilesinin restore edilmesi gerekiyor. Elbette ki buna hepimiz ve şahsım da dâhildir. Ancak bundan sonra Allah’ın yardım ve mağfiretine layık olabiliriz. Restorasyon, entelektüel bir çabayı ve arkasından bereketi gerektiren bir şeydir. Fakat olmasını ümit ettiğimiz ya da olması gereken şey dün yapıldığı gibi değil; yani mesele yeni şartlar karşısında İslam’ı düşünmek değil, tersine İslam’ın karşısında yeni şartları düşünmek/düşünebilmekle ancak bu mümkündür.
Post-modernlik ve din dediğimizde nasıl bir ilişki söz konusudur?
Evvela şunu kaydedelim, post-modernlik, modernlik gibi dini/Tanrıyı doğrudan doğruya hedef almıyor. Ama özgürlüğünü kısıtladığını söylediği hariçten gelen her türlü otoriteyi reddeden bir mantığa sahip olduğundan, aklın otoritesine olduğu kadar din/Tanrı otoritesine de dolaylı bir şekilde karşıdır. Ayrıca değerlerin izafiliğini esas alması din açısından ciddi bir tehdittir.
Düşünce tarihinde gördüğümüz şeylerden biri de, her rasyonelliğin ya da rasyonel düşünce sisteminin zaman içinde ayrıca kendine has bir de irrasyonellik anlayışı inşa ettiğidir. Bu cihetten bakıldığında, post-modern dediğimizin de modernist rasyonelliğin kendi karşıtını ürettiği bir irrasyonallik olarak göründüğü söylenebilir. Bu irrasyonallik de bugün karşımıza yeni bir maneviyatçılık olarak çıkıyor. Ama mahiyeti icabı en azından şimdilik fazlasıyla dünyevidir, tabiatı kutsamasıyla da pagan bir çağrışım yapmaktadır. Öyle görünüyor gibi olsa da bunun bildiğimiz anlamdaki dindarlıkla herhangi bir alâkası olduğu söylenemez. Fakat dini de kendi işlerliğini sürdürdüğü mantık üzerinden her defasında yeniden anlamlandırarak, kendi yarattığı ortamda kurmak istiyor. Diğer bir ifadeyle bugün bizim teologların yaptığı gibi dini yapı-bozuma uğratmakla meşgul.
Modernliğin toplumsal hayattan kovduğu dini, post-modernlik, isterseniz biraz da çoğulculuk adına diyelim, yeniden hayat alanına davet ediyor. Tabiî ki yapı-bozuma uğratarak. Günümüz Müslümanları da buna dini özgürlük adına tarif edilemez nispette seviniyor. Fakat esas gözden kaçan önemli tarafı; dine, her süreçte içerik anlamı itibarı ile değişmesi lazım gelen kültürel bir unsur olarak bakmasıdır. Post-modernlik bu yüzden totalize eden, bir “büyük anlatı” olarak her şeyi kapsayarak açıklamaya çalışan bütün ideolojilere meydan okuduğu gibi dine de ve onun değerlerine de bu bağlam da meydan okumaktadır. Sabit/değişmez bir ontolojiyi esas alan klasik liberalizmi olduğu kadar sosyalizmi, modern bilimi, Hıristiyanlığı ve İslam’ı da aynı kategoride ele alıyor. Uzakdoğu’nun kadim dinlerini, başta da Tao’culuğu kendine akraba buluyor. Bunun yanında sezgi, metafizik, gelenek, büyü, mit, dini hisler, mistik tecrübe gibi her şeye yeni bir önem kazandırıyor.
Bunun yanında birde post-modernliğin siyasal ufkuyla ilgili ne söylenebilir?
Toplum ve insana dair her şeyi yapı-bozuma uğratmak istemesiyle post-modern söylem modern söylem gibi aslında politik bir söylemdir. Politikanın bittiği ya da sonuna gelindiğini söylemesine bakmayın, onun bunları söylemesi bu gerçeği değiştirmez. Ama post-modernliğin politik anlayışı aslında kendisi gibi belirsizliklerle doludur. Bu hususta en başta gelen ve bilinen itirazı, sisteme hariçten gelen her türlü ideali ve modeli reddetmesidir. Modernlik, dinî olan karşısında politik olanın muhalefeti ve zaferiyle doğup gelişmişti. Fakat bugün post-modernlik, doğrudan politik olana, kendi ontolojisi farklı da olsa ama yine politik olana itirazda bulunarak, muhalefet ederek kendini inşaya çalışıyor. Politik algısı da daha ziyade öznellik ve gündelik hayat pratiği etrafında dönmektedir.
Post-modern politik söylem daha ziyade özne, toplumsal cinsiyet, kimlik gibi bugün dilimizden düşürmediğimiz konuları öne çıkarıyor. Bu da bir taraftan “kimlik politikası” diğer taraftan da “farklılık politikası” olarak kendini göstermektedir. Ancak bazı post-modern sayılan filozofların politik felsefe olarak gündeme getirdikleri “iktidar” meselesi, aynı zamanda bizi de yakından ilgilendirdiğine inandığım önemli bir meseledir. Bu iktidar dediğimiz şeyi ve modern iktidar meselesini ki bugün onun egemenliği altında yaşıyoruz, gündeme getirerek sorguladığı için önemlidir. Müslümanlar anlamak istemiyor ama elin gâvuru da artık biliyor ki modern iktidar telakkisi ile ümmet olunamaz. Fakat birçok şeyde olduğu gibi bu meselede de neticelerinden faydalanma yollarını ararken, meselenin kendisi üzerinde düşünmek gibi bir alışkanlığımız yok. İslamcı düşüncenin sergilemiş olduğu bu pragmatizme, bizi entelektüel kısırlığa sevk ettiği için üzülmemek imkânsız. Ama esas önemlisi bunun bizi oportünist yaptığını göremeyişimizdir. Bunun da aynı zamanda ahlâkî bir sorun olduğunu unutmayalım. Hâlbuki yaklaşık bir asırdan beri “İslam devleti” gibi bir fikrin üzerinde tartışma halindeyiz. Devlet vardır, devlet yoktur; ya da bu İslam devleti nasıl bir modeldir veya model midir gibi tartışmalar içindeyiz öyle değil mi? Bu meseleye taraftar ve karşı olan iki taraf da devletle ilgili bize acaba müşahhas bir şey söyledi mi veya iki taraf da ya da taraflardan biri “iktidar nedir” diye bir soru sordu mu ya da onu tahlile çalıştı mı? Devlet üzerine büyük laf edenler, İslam’da devlet var ya da yoktur da deseler nihayette “iktidar” dediğimiz o çok efsunkâr ve insanı ayartan önemli meseleyi, onun mahiyetini, kullanım tarzını nasıl görmezlikten gelebilirler?
Zira iktidar dediğimiz bu soyut şey, devlet dediğimiz örgütlü yapının muhtevası, kendisi ve kimliğidir. Fakat buradan hareket ettiğimizde anlaşılan o ki iki taraf da mesele üzerinde hak ettiği nispette düşünmemiş ama takım tutan taraftarlar misali davranmışlardır. Şimdi daha iyi fark ediyoruz ki söylediklerimizin, savunduklarımızın aslında içini yeteri kadar dolduramamıştık; çoğunun içi boştu ve biz farkında değildik. Bu slogan aşkını bırakmamız lazım diyeceğim ama Müslüman zihin bunlarla inşa olduğu için bırakması kolay değil. Şahsen post-modernlikten bu konuda bizim lehimize sadır olacak bir şey beklediğim yok. Zaten bir Müslüman olarak da buna karşı ne kadar olabilirsek tetikte olmamız gerekiyor. Zihnimizi bulanık hale getirerek bize zarar vermesin yeter diyeceğim ama zihnen post-modern olmaya başladık bile. Fakat buna rağmen sözünü ettiğimiz post-modern düşünürlerin iktidarla ilgili yaptıkları tahlilleri yine de önemsiyorum. Zira devletin çağdaş zamanlarda kazandığı mahiyeti, iktidar mantığını, yönetme tarzını yeni bir gözle ele almaktadırlar. Bilhassa post-modern politik söylemin iktidarın merkeziliğine yaptığı vurguyu ve çoğulculuğu, yani modern iktidarın hayatın her alanını kapsayan ya da egemenliği altına alarak düzenlediğini ve denetlediğine dair tespitleri Müslümanları da yakından ilgilendiren mevzulardandır. Çünkü biz de bu iktidar modeliyle uzun zamandır birlikte yaşıyoruz. Ama buna rağmen hâlâ onu ilgi alanımızın haricinde tutuyoruz. İslam devleti demekten yorulanların, iktidar meselesine bu kadar yabancı kalmaları elbette ki üzüntü verici bir şey. Üzüntü verici zira gâvurun asırlardır icat edip hayatının kurucu parçası haline getirdiği, kapitalizmin imanını temsil eden faizi ve onun kurumsal temsilcisi olan bankayı bir gecede faizsizleştirip “katılım ortaklığı”na dönüştürmek gibi bir kurnazlığı gösterebildiğimiz halde bu kadar önemli bir şeye ilgi duyulmaması enteresandır.
Çağdaş dünyada ulus-devlet ve emperyalizmin aldığı görünümler nasıl olmakta?
Yapısı icabı post-modernliğin ontolojik izafiliğini en başta ve kolayca benimseyen, kendini ona çarçabuk uyarlayan klasik liberal felsefe oldu. Bildik liberalizm, ontolojik temel olarak izafiliği kabul ettiğinde, değişerek kucağını her şeye kolayca açan neo-liberalizm postuna büründü. Tabiî ki sahte ya da diyelim ki sanal bir özgürlükçü söylemle insanın, kullandığım tabir için affınıza sığınıyorum, belden yukarı talepleri ironiyle karşılayan ama belden aşağı talepleri de fazlaca ciddiye alan bir tutumu, kendi iktisadi mantığının da uzantısı olarak sergiledi.
Ama Batı harici bazı toplumlar gibi Müslüman dünyanın bir kısmı da hâlâ kendilerini özgürlüğe kavuşturacak politik liberalizmi bekleme halindeler. Baharların neden kışa kolayca çevrildiği üzerinde belki de tekrar tekrar düşünmeliyiz. Belki de Müslüman dünyanın bir kısmı post-modern kültür tarafından çözülmeye uğratıldığında ancak ondan sonra politik liberalizmle de tanışmaları mümkün olabilir ve yeniden baharlar gelebilir. Demiştik ki daha evvel parçalanma post-modernizm için önemlidir ve yine dedik ki parçalanma bir bütünün içten, iç bağlarından ayrışması, çözülmesi olarak anlaşılmaktadır. Şimdi İslam dünyasına isterseniz bir de buradan bakalım; cereyan eden savaşları değil, çünkü o görünendir, bir de bu savaşların insan ve toplum hayatında yarattığı görülmeyen çözülmeyi düşünün, İslam’a ait değerlerin uğradıkları anlam değişimini düşünün; bu çözülmeyi de insanların, toplumların ya da en önemlisi Müslümanların çözülmesi olarak değil, onları daha evvel bir araya getirerek topluluk yapan İslam’ın ve onun değer ve hükümlerinin çözülmesi, işlevsiz bırakılması olarak düşünün. Cereyan eden bu ölümcül savaşlar ve kargaşa, nihayette beklenen böyle bir zeminin oluşmasını sağlayacak mı bilmiyoruz. Ama bugün liberal bir İslam’ın küreselliğin bir sorun olarak gördüğü İslam’la ilgili sorunlarını çözeceği umut edilmektedir. Ne var ki bazı uygulamalardan anlaşılan ve çağın kazandığı hız göz önüne alındığında, aslında liberal İslam’ın ömrünün de fazla uzun olmayacağı açıkça görünüyor. Her şeyin yapısal olarak içsel bir dönüşüme uğradığı zamanımızda, yaşayan süreçler içinde iktidar da emperyalizm de bugün mahiyet değişikliğine uğruyor, giderek soyut bir hal alıyor. Yani görünmezleşiyorlar. Diğer bir ifadeyle bugün öznesi olmayan ya da insanların yaşam biçiminin artık bir parçası olmuş, bu yüzden de fazlasıyla soyut bir iktidar ve emperyalizmle karşı karşıyayız. Ortadoğu’daki savaşan tarafların açık kimlikli taraftarlarına bakarak yanılmış olmayalım. Zira bu taraftarlara bakarak hâlâ klasik çağın emperyalizmiyle karşı karşıya olduğumuza dair bir okuma yaptığımızda yanılgıya düşebiliriz. Karşı karşıya olduğumuz, Ortadoğu’nun parçalanması ya da yeni devletlerin kurulmasının ötesinde bir şeydir.
Ortadoğu İslam coğrafyasına bugün Batı’dan edindikleri neo-emperyal gözlüklerle bakan bir kısım Müslümanlar, toprak bağımlı düşündüklerinden bunu anlamakta zorlanabilirler. Sorun toprak işgali ya da toprak altındaki zenginliklerden ziyade İslam’ın post-modern demokratik değerlere açılımının sağlanmasıdır. Diğeri arkadan zaten gelecek. Belki çelişkili gibi görünecek ama söz konusu ettiğimiz bu iktidar türü ve asrımızda hükmünü icra eden yeni emperyalizm, inkârı mümkün olmayacak şekilde zaten bugün halkın demokratik taleplerinde kendini içkinleştirmiş haldedir. Bunu tahlil edip açığa çıkarmadan mesele anlaşılabilir mi sanıyorsunuz?
Modernite, post-modernite karşısında nasıl bir mağlubiyet yaşadı ya da yaşıyor?
Bir kere anladığım kadarıyla modernist ya da bilimsel bilgi teorisini yıktı. Bununla beraber modernist hakikat telakkisi de ciddi şekilde kırılma yaşadı ve uzun zamandır işgal ettiği tahtını kaybetti. Çünkü bu sayede dine karşı üstünlük elde etmişti. Öte yandan Batı’nın entelektüel geleneğindeki hakikat arayışına yeni ufuklar kattı; her ne kadar hakikat yoktur dese bile, evvela Batı sonra da Batı merkezli kurulmuş bir dünyada hakikatle ilgili karmaşa yüklü önemli bir sorun ortaya çıkardı. Mesele sadece hakikat yoktur ya da “hakikat sonrası” bir dünyada yaşamak değil. Esas önemlisi, bu demektir ki doğru da yanlış da artık yoktur; sadece herkese ait doğrular vardır.
İlgili Yazılar
Peren Birsaygılı Mut İle Filistin ve Direniş Edebiyatı Üstüne
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir. Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
Kasım Küçükalp ile İktidar ve Erdem Üzerine
Yönünü ve ufkunu hakikate dönmüş; kendini O’na teslim etmiş insanın tahtından olup, yalnız ve savunmasız kaldığı; hakikat, anlam ve değerin yegâne belirleyeni gibi görülmek istendiği, hakikatin vakıa karşısında hesaba çekildiği(!) çağa erdik. Aşina değiliz bu hâle. Kasım Küçükalp ile ‘İktidar’ı, felsefi, erdem ve hakikat boyutuyla konuştuk. Adalet, liyakat, sadakat gibi erdemlerin siyaset felsefesi açıdan değeri; …
İlhami Güler İle Gazze, Vicdan ve İnsanlık Dramı Üstüne
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Ahmet Örs İle Eğitim Üzerine…
Güncel ve güncelliğini de yitirmeyecek bir konu; eğitim. Nasıl olmalı, nerde olmalı, kim vermeli gibi birçok temel sorunun yanı sıra küresel ve yerel politikalarla çok alâkalı olan bir konu, eğitim. Hayatın bu kadar içinden, hayatı bu kadar ilgilendiren bir konu ama bir o kadar da bizlere sorulmayan ve hep maruz kaldığımız bir konu, eğitim. Mevcut eğitim sistemi ve toplumun eğitim algısı nasıl seyrediyor? Geleneksel eğitim, post-modern eğitim, anarşist eğitim ve zorunlu eğitim nedir, bunlar dünyamıza nasıl etkiler yapmaktadır? Eğitim İlke-Sen bu konularda nasıl düşünüyor, neler teklif ediyor ve İslam’ın eğitime yaklaşımını nasıl değerlendiriyor?
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile Devletin Ne’liği Üzerine
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.