Adalet ve edebiyat arasında bağ kurmak bir bakıma yersiz. Her iki kavramın da hayatı inşa edici yönü son derece açıktır. İnşa edici unsurların çelişki arz etmesi, nihayetinde beklenilmez. Bu cihetle iki kavram arasında doğrudan bir ilinti kurmaktan önce temel teşkil edici yapıya işaret edilmesi gerekir. Bu, insana daha geniş bir perspektif sunar. Bütünlük ve tutarlılık hissi kazandırır. Lakin yine de iş, inceleme ve eleştiriye gelince muhtemel ilişkilerin gözler önüne serilmesi ve somut karşılıkların sunulması icap eder. Bu açıdan edebî eserlerde odak noktası olarak yönelimlerin, yazarın, konunun, temanın ve yapısal boyutun peşine düşülür. Nitekim muhataplar için de değer kriterlerinin belirmesi gerekir. Eser, ancak bu ölçüde bir amacın ve beğeninin nesnesi olma imkânına erişir.
Adalet kavramının, duygusunun veya kaygısının eserlere yansıma durumundan söz konusu çerçevede bahsedilebilir. Adalet, ilahi adalet yahut toplumsal adalet gibi farklılıklara ve yazarın bunlarla neyi arzuladığına işaret edilebilir. Sadece dikkat edilmesi gereken husus, metinden veya bağlamından hareketle sonuçlara ulaşmaktır. Bahsedilen bir sanat eseri olduğuna göre metne rağmen çıkarımlar da hoş karşılanmaz. Estetik boyutun göz ardı edileceği bir yaklaşımın da metnin arklarını kurutan bir etki göstermesi unutulmamalıdır. Bu nedenle sanat eserinde yüceltilen kavramların hayat ve insandan yana olan iyileştirici yönü kendini hissettirmeli ve sanat eserinin malzemesi buna mebni kılınmaya çalışılmalıdır. Şüphesiz tutarlılık, sahicilik de önemlidir. Muhataplar, adalet kavramının gücüne sığınarak niteliksiz sununun da iyi olacağı zehabına kapılmamalıdır.
Ahmet Örs’ün yakınlarda yayımladığı öykü kitapları, adalet arayışı ve yansımaları çerçevesinde bir okumayı mümkün kılıyor. Dört kitapta toplanan öyküler Yüzümüzü Ağartan, Kiralık Meydan, Kar Kesilen ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlarını taşıyor. Öykülerin ilki 2004, sonuncusu da 2016 tarihli. Bu zaman aralığında Türkiye ve Ortadoğu odaklı olayların ağırlıklı olarak işlendiği öykülerle karşılaşıyor okuyucu. Neler var bu zaman aralığında: 28 Şubat’ın izleri, Irak ve Afganistan işgalleri, bitmek bilmeyen Kürt meselesi, buruk sosyolojiler, mülteciler ve bilumum Türkiye halleri. Fakat öyküler sadece bunlarla sınırlı değil tabiî ki. Daha geriden etkileri günümüze taşınan yaşantılar, çocukluk yılları, memleket insanı, kent ve kır çatışması, kültürel değişimler, emek ve adalet ve bu minvalde uzayıp giden birçok husus birlikte veya ayrı şekillerde öykülerde yer alıyor. Bütün bu sıralananları önemli kılan asıl husus ise insanı azaltan ve değersizleştiren güç odaklarına karşı edebî çerçevede yükseltilen ses, ortaya konan bilinç durumu. Yoksa bu öyküleri, olay ve ahvaller çeşitlemesi içinde bırakmak haksızlık olur. Bu nedenle öyküleri yaşanılan yere ve zamana yönelik cesur bir tanıklığın, edebî hakkın -varsa böyle bir hak- bir yansıması olarak okumak gerek.
Öykülerde kurgu ve dil, odaklanılan hak ve adalet temelindeki kaygıları tamamlıyor. Değişen anlatıcı ve bakış açıları, mekânlar ve diyaloglar, ardı sıra değişen sahneler, günlükler içinde olduğumuz sosyolojiyle örtüşen, bununla kalmayıp iç dünyalarımıza nüfuz eden bir yapı gösteriyor. Aynı zamanda çelişkilerimiz, gelgitlerimiz ve ruhlarımızda saklı yaralarımızın açığa çıkmasıyla da derinleşen bir boyut kazanıyor. Öykülerin dışsal unsurlar üzerinden seyri, kimi zaman yalnızlıklarımıza, yabancılaşmalarımıza dokunuyor. Eleştirinin daha çok güç odaklarına yöneldiği bir seyirde bu sayede içsel eleştiriye de kapı aralanıyor. Kimi öykülerde de söz konusu çelişkilerimizi ve aldanmalarımızı ele veren ironik bir dil tercih ediliyor.
Öykülere bakacak olduğumuzda; Yüzümüzü Ağartan kitabında Bu Değil öyküsü, bir nikâh merasiminde kahramanın gelgitli dünyasına bizi çekerek, verdiğimiz kararlarda ne kadar kendimiz olabildiğimizi sorgulatıyor. Bu değilse ne? sorusu konukların önünde peşimizi bırakmayan bir uğultu halinde devam ediyor. Uyumsuzluk mu bu, kendimiz olabilmek için henüz yitirilmemiş kararsızlık cevheri mi? Neyse ki konuştuğumuz bir sanat eseri. Cevapların tek bir doğrusu yok şükür. Bu öyküyü Ferhat’ın Şemsiyeleri kitabındaki Âliye öyküsüyle aynı çerçevede okumak mümkün. Şen bir düğünde saklı buruklukları görmek bakımından okunası bir öykü. Saklama Beni Gözlerinde Hayat öyküsünde kadın olmak, yalnızlıklar içinde kalakalmak ve “hayaller altında ezilmek” ile “evin ruhu olamamak” işleniyor. Sürdürülemez bir ilişkinin terk etmeye duçar olmakla neticelendiği görülüyor. Çocuk öyküsünde suça itilmek ile gerçek failler gözler önüne seriliyor. Onlara sunulmayan bir hayatın hangi hayatlarla sonuçlandığı, onun dahi ellerden kayıp gittiğine şahit olunuyor. “Hayatın çarptığı çocuğa” bir de “araba çarpıyor.” “Arabanın altında kalan çocuk” zaten “hayatın altında kalmış”tır. Etrafına toplanan kalabalık arasında “tek başına ölmüştür.” Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü de aynı yitikliği mülteci bir çocuğun yaşama tutunma çabasıyla işliyor. Bir mülteci çocuk olarak Ferhat olmak istemeyecekler için öyküde güzelim kayıtsızlık rolleri de sahipleniciler de mevcut.
Tasvir öyküsü, kendini yazan bir öykü. Biçimsel yapısıyla tasvir etmek amacında lakin tam bir sarmalın içine sürüklüyor kahramanı. Özgür Başlangıçların Vakti Yoktur öyküsünde başörtüsü sorunu tam da zamanında işleniyor. Algılardan ve önyargılardan kurtulmanın özgür bir ruh olmakta oynadığı rol, kahramanın gözlemleri ve kaçışlarıyla muhtemel planda bırakılıyor. Arzu edenler için özgürlük her zaman mümkün ama ucuz ve kolayca değil, tüccarca hiç. Hele değişmiş zamanlar ve roller içinde düşünülürse o zaman öykü malzemesinden sıyrılmanın da önemi belirir. Kar Kesilen’de Öğretmenim Canım Benim öyküsü de benzer bir içeriğe sahip. Bu öyküler, tüm ötekileştirip de kavuşamayanlar için gelsin şimdi.
Bir Tanık Oluyor Yüzümüzü Ağartan öyküsü, tam bir adil şahitlik örneği. Yaklaşan Son Saatte ise ekolojik kaygılar, yaşamı tehdit eden sonuçlar işleniyor. Kiralık Meydan kitabıyla aynı adı taşıyan öykü de benzer bir okuma sunuyor.
Kiralık Meydan kitabında Okul Hikâyeleri, talim ve terbiyeye dair dokunaklı hallere odaklanıyor. Geçmişten buruk tatlar almak için oldukça ideal. İnsanı eğerek kırmanın mühim bir maarif meselesi olduğunu düşünmeden edemiyor insan.
Öykünün içlerine girince talim meselesinin aldatılmak olduğunu söylemek için âlim olmaya gerek yok diyecek oluyorsunuz. Hayat Hikâyeleri öyküsü de kuşatılmışlığın sokak versiyonu. Yitip gitmeler, eriyip tükenmeler bu defa sokakta, çarşıda pazarda kol geziyor. Kan ağlayan esnafı, ütünün kalbini yaktığı kuru temizlemeci ablayı, ustaların elinde bilgeye dönüşen ve “kölelere özgürlük” diye haykıran çırakları görüyoruz. Cellât Darağacına Dönüşen’de bir çınarın gözünden zulmün tarihini okuyoruz.
Kar Kesilen’de Domates Biber Patlıcaann öyküsü bir seyyar satıcının gerçekliğinin hepimizin gerçekliği olarak sunulduğunu görüyoruz. “Çocukları uyandıran çirkin ses”in sunduğu yemek malzemesinin ardından “Bir parça da suskunlaşan, sadece üç kelimeye sığan hikâyemden buyurmaz mısınız? Yapacağınız türlünün içine acı bir soğan, tadılmamış bir sos olarak.” cümleleri damgasını vuruyor. Bunun ardından öyküde anlatıcı ve ortam değişiyor. Sınıfta kırk sekiz öğrencisiyle bulunan öğretmenin dersi bu sesle bölünüyor. “Sokaktan gelen ses” “hayatın tam ortasından, biraz okula uzak ama kalbimize yakın bir noktadan, yani edebiyatın en esaslı damarından” ilişiyor. İç içe geçen sınıf ve sokak; değişen öğreticilik rolü sanatsal hazzı hissettiriyor. Şüphesiz sanat eserinde dilsel geçişler kaçınılmazdır, tıpkı bu örnekte olduğu gibi. Hayattan gerçeklikler ise herkesin tercihi olmasa da kimileri için mecazdaki zorunluluk gibidir. Yaşamın acı taraflarına eğilmek, başkalarının dertlerini görmek kaçınılmaz bir insani görevdir ve yazmak eylemi buna bigâne kalmamayı gerektirir. Kar Kesilen ve Yeşil Uçkun Beyaz Hayalet öykülerinde ise okur, beyaz rengin zulüm ve karanlıklarına çekilir. Hiç yabancısı olunmayan acıların, katmerli ötekilerin rengi olarak belirir beyaz.
Bu dört kitap, bu öykülerle sınırlı değil tabiî ki, başkaca öyküler de var. Filmin tamamını anlatanlardan hoşlanılmadığı malum. Belki de bu öyküleri tanıtmaya yönelik kritik eşiği çoktan geçtim. Neyse ki adaletsizliğin pervasızca kol gezdiği zamanlarda günahımın yalnızca bu olmasını dileyeyim.
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un, kıymalı pideyle tatlandırılmış dede-nine-torun pazar sabahı resitalinin gizli kahramanı olduğunu da eklersem beni kovalamayın, olmayan arabamın egzozuna gazoz kutuları bağlamayın lütfen.
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Bazı filmler vardır kitap gibi, bazı kitaplar vardır film gibidir. Ne okunması bitsin, ne finali son bulsun dediğiniz sanatsal çalışmalar açıkça gösterir ki, değerli olan buharlaşıp uçmaz. Her gönülde, her sinede kendine bir yer bulur kıymetli işler. Mick Jackson tarafından 1999’da sinemaya uyarlanan film, hayatın anlamını anlamaya, hayatın öğrenmeye ve öğretmeye dayalı olduğuna parmak basan bir yapım. Morrie ile Her Salı adlı film (Tuesdays With Morrie) öğretip öğrendiğimiz, verip aldığımız sürece hayatın güzelliklerle dolu olduğunu zihinlere kazır. Bunun için yapılması gereken aslında çok basit: Etrafa bakmak, gözlemlemek, temaşa etmek.
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
Yolum, ömrüm boyunca hiç ayak basmadığım; kıssalarda, hikâyelerde, belgesellerde dinleyip gördüğüm çöllerden bir çöle düştü. Yalnız bu çöl diğer çöllerden biraz farklı. Kum taneleri, kelimelerden oluşan bir çöl. Her ayak basışımda kelimeler de yer değiştiriyor. Bir kum fırtınası, tüm izleri silebiliyor. Böyle bir yerdeyim. Yürümeye devam edersem, yolun beni terbiye edeceğini söylüyor bilge. Ben ise o kadar sabırlı değilim. Bu yolun nereden geldiğini ve nereye uzandığını bilmek istiyorum. Seraplarla aldanmayı değil; hakikatin ışığıyla teselli olmayı istiyorum.
Ahmet Örs’ün Öykülerinde “Edebiyatın Asıl Damarı” / Hak ve Adalet Arayışı
Adalet ve edebiyat arasında bağ kurmak bir bakıma yersiz. Her iki kavramın da hayatı inşa edici yönü son derece açıktır. İnşa edici unsurların çelişki arz etmesi, nihayetinde beklenilmez. Bu cihetle iki kavram arasında doğrudan bir ilinti kurmaktan önce temel teşkil edici yapıya işaret edilmesi gerekir. Bu, insana daha geniş bir perspektif sunar. Bütünlük ve tutarlılık hissi kazandırır. Lakin yine de iş, inceleme ve eleştiriye gelince muhtemel ilişkilerin gözler önüne serilmesi ve somut karşılıkların sunulması icap eder. Bu açıdan edebî eserlerde odak noktası olarak yönelimlerin, yazarın, konunun, temanın ve yapısal boyutun peşine düşülür. Nitekim muhataplar için de değer kriterlerinin belirmesi gerekir. Eser, ancak bu ölçüde bir amacın ve beğeninin nesnesi olma imkânına erişir.
Adalet kavramının, duygusunun veya kaygısının eserlere yansıma durumundan söz konusu çerçevede bahsedilebilir. Adalet, ilahi adalet yahut toplumsal adalet gibi farklılıklara ve yazarın bunlarla neyi arzuladığına işaret edilebilir. Sadece dikkat edilmesi gereken husus, metinden veya bağlamından hareketle sonuçlara ulaşmaktır. Bahsedilen bir sanat eseri olduğuna göre metne rağmen çıkarımlar da hoş karşılanmaz. Estetik boyutun göz ardı edileceği bir yaklaşımın da metnin arklarını kurutan bir etki göstermesi unutulmamalıdır. Bu nedenle sanat eserinde yüceltilen kavramların hayat ve insandan yana olan iyileştirici yönü kendini hissettirmeli ve sanat eserinin malzemesi buna mebni kılınmaya çalışılmalıdır. Şüphesiz tutarlılık, sahicilik de önemlidir. Muhataplar, adalet kavramının gücüne sığınarak niteliksiz sununun da iyi olacağı zehabına kapılmamalıdır.
Ahmet Örs’ün yakınlarda yayımladığı öykü kitapları, adalet arayışı ve yansımaları çerçevesinde bir okumayı mümkün kılıyor. Dört kitapta toplanan öyküler Yüzümüzü Ağartan, Kiralık Meydan, Kar Kesilen ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlarını taşıyor. Öykülerin ilki 2004, sonuncusu da 2016 tarihli. Bu zaman aralığında Türkiye ve Ortadoğu odaklı olayların ağırlıklı olarak işlendiği öykülerle karşılaşıyor okuyucu. Neler var bu zaman aralığında: 28 Şubat’ın izleri, Irak ve Afganistan işgalleri, bitmek bilmeyen Kürt meselesi, buruk sosyolojiler, mülteciler ve bilumum Türkiye halleri. Fakat öyküler sadece bunlarla sınırlı değil tabiî ki. Daha geriden etkileri günümüze taşınan yaşantılar, çocukluk yılları, memleket insanı, kent ve kır çatışması, kültürel değişimler, emek ve adalet ve bu minvalde uzayıp giden birçok husus birlikte veya ayrı şekillerde öykülerde yer alıyor. Bütün bu sıralananları önemli kılan asıl husus ise insanı azaltan ve değersizleştiren güç odaklarına karşı edebî çerçevede yükseltilen ses, ortaya konan bilinç durumu. Yoksa bu öyküleri, olay ve ahvaller çeşitlemesi içinde bırakmak haksızlık olur. Bu nedenle öyküleri yaşanılan yere ve zamana yönelik cesur bir tanıklığın, edebî hakkın -varsa böyle bir hak- bir yansıması olarak okumak gerek.
Öykülerde kurgu ve dil, odaklanılan hak ve adalet temelindeki kaygıları tamamlıyor. Değişen anlatıcı ve bakış açıları, mekânlar ve diyaloglar, ardı sıra değişen sahneler, günlükler içinde olduğumuz sosyolojiyle örtüşen, bununla kalmayıp iç dünyalarımıza nüfuz eden bir yapı gösteriyor. Aynı zamanda çelişkilerimiz, gelgitlerimiz ve ruhlarımızda saklı yaralarımızın açığa çıkmasıyla da derinleşen bir boyut kazanıyor. Öykülerin dışsal unsurlar üzerinden seyri, kimi zaman yalnızlıklarımıza, yabancılaşmalarımıza dokunuyor. Eleştirinin daha çok güç odaklarına yöneldiği bir seyirde bu sayede içsel eleştiriye de kapı aralanıyor. Kimi öykülerde de söz konusu çelişkilerimizi ve aldanmalarımızı ele veren ironik bir dil tercih ediliyor.
Öykülere bakacak olduğumuzda; Yüzümüzü Ağartan kitabında Bu Değil öyküsü, bir nikâh merasiminde kahramanın gelgitli dünyasına bizi çekerek, verdiğimiz kararlarda ne kadar kendimiz olabildiğimizi sorgulatıyor. Bu değilse ne? sorusu konukların önünde peşimizi bırakmayan bir uğultu halinde devam ediyor. Uyumsuzluk mu bu, kendimiz olabilmek için henüz yitirilmemiş kararsızlık cevheri mi? Neyse ki konuştuğumuz bir sanat eseri. Cevapların tek bir doğrusu yok şükür. Bu öyküyü Ferhat’ın Şemsiyeleri kitabındaki Âliye öyküsüyle aynı çerçevede okumak mümkün. Şen bir düğünde saklı buruklukları görmek bakımından okunası bir öykü. Saklama Beni Gözlerinde Hayat öyküsünde kadın olmak, yalnızlıklar içinde kalakalmak ve “hayaller altında ezilmek” ile “evin ruhu olamamak” işleniyor. Sürdürülemez bir ilişkinin terk etmeye duçar olmakla neticelendiği görülüyor. Çocuk öyküsünde suça itilmek ile gerçek failler gözler önüne seriliyor. Onlara sunulmayan bir hayatın hangi hayatlarla sonuçlandığı, onun dahi ellerden kayıp gittiğine şahit olunuyor. “Hayatın çarptığı çocuğa” bir de “araba çarpıyor.” “Arabanın altında kalan çocuk” zaten “hayatın altında kalmış”tır. Etrafına toplanan kalabalık arasında “tek başına ölmüştür.” Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü de aynı yitikliği mülteci bir çocuğun yaşama tutunma çabasıyla işliyor. Bir mülteci çocuk olarak Ferhat olmak istemeyecekler için öyküde güzelim kayıtsızlık rolleri de sahipleniciler de mevcut.
Tasvir öyküsü, kendini yazan bir öykü. Biçimsel yapısıyla tasvir etmek amacında lakin tam bir sarmalın içine sürüklüyor kahramanı. Özgür Başlangıçların Vakti Yoktur öyküsünde başörtüsü sorunu tam da zamanında işleniyor. Algılardan ve önyargılardan kurtulmanın özgür bir ruh olmakta oynadığı rol, kahramanın gözlemleri ve kaçışlarıyla muhtemel planda bırakılıyor. Arzu edenler için özgürlük her zaman mümkün ama ucuz ve kolayca değil, tüccarca hiç. Hele değişmiş zamanlar ve roller içinde düşünülürse o zaman öykü malzemesinden sıyrılmanın da önemi belirir. Kar Kesilen’de Öğretmenim Canım Benim öyküsü de benzer bir içeriğe sahip. Bu öyküler, tüm ötekileştirip de kavuşamayanlar için gelsin şimdi.
Bir Tanık Oluyor Yüzümüzü Ağartan öyküsü, tam bir adil şahitlik örneği. Yaklaşan Son Saatte ise ekolojik kaygılar, yaşamı tehdit eden sonuçlar işleniyor. Kiralık Meydan kitabıyla aynı adı taşıyan öykü de benzer bir okuma sunuyor.
Öykünün içlerine girince talim meselesinin aldatılmak olduğunu söylemek için âlim olmaya gerek yok diyecek oluyorsunuz. Hayat Hikâyeleri öyküsü de kuşatılmışlığın sokak versiyonu. Yitip gitmeler, eriyip tükenmeler bu defa sokakta, çarşıda pazarda kol geziyor. Kan ağlayan esnafı, ütünün kalbini yaktığı kuru temizlemeci ablayı, ustaların elinde bilgeye dönüşen ve “kölelere özgürlük” diye haykıran çırakları görüyoruz. Cellât Darağacına Dönüşen’de bir çınarın gözünden zulmün tarihini okuyoruz.
Kar Kesilen’de Domates Biber Patlıcaann öyküsü bir seyyar satıcının gerçekliğinin hepimizin gerçekliği olarak sunulduğunu görüyoruz. “Çocukları uyandıran çirkin ses”in sunduğu yemek malzemesinin ardından “Bir parça da suskunlaşan, sadece üç kelimeye sığan hikâyemden buyurmaz mısınız? Yapacağınız türlünün içine acı bir soğan, tadılmamış bir sos olarak.” cümleleri damgasını vuruyor. Bunun ardından öyküde anlatıcı ve ortam değişiyor. Sınıfta kırk sekiz öğrencisiyle bulunan öğretmenin dersi bu sesle bölünüyor. “Sokaktan gelen ses” “hayatın tam ortasından, biraz okula uzak ama kalbimize yakın bir noktadan, yani edebiyatın en esaslı damarından” ilişiyor. İç içe geçen sınıf ve sokak; değişen öğreticilik rolü sanatsal hazzı hissettiriyor. Şüphesiz sanat eserinde dilsel geçişler kaçınılmazdır, tıpkı bu örnekte olduğu gibi. Hayattan gerçeklikler ise herkesin tercihi olmasa da kimileri için mecazdaki zorunluluk gibidir. Yaşamın acı taraflarına eğilmek, başkalarının dertlerini görmek kaçınılmaz bir insani görevdir ve yazmak eylemi buna bigâne kalmamayı gerektirir. Kar Kesilen ve Yeşil Uçkun Beyaz Hayalet öykülerinde ise okur, beyaz rengin zulüm ve karanlıklarına çekilir. Hiç yabancısı olunmayan acıların, katmerli ötekilerin rengi olarak belirir beyaz.
Bu dört kitap, bu öykülerle sınırlı değil tabiî ki, başkaca öyküler de var. Filmin tamamını anlatanlardan hoşlanılmadığı malum. Belki de bu öyküleri tanıtmaya yönelik kritik eşiği çoktan geçtim. Neyse ki adaletsizliğin pervasızca kol gezdiği zamanlarda günahımın yalnızca bu olmasını dileyeyim.
İlgili Yazılar
Nils Holgersson Dedemin Nesi Olur? Bayburt-İsveç Hattında Bir Çocuk Edebiyatı Kanonunun Öyküsü
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un, kıymalı pideyle tatlandırılmış dede-nine-torun pazar sabahı resitalinin gizli kahramanı olduğunu da eklersem beni kovalamayın, olmayan arabamın egzozuna gazoz kutuları bağlamayın lütfen.
Zenofobiye Edebi Bir Bakış
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Morrie ile Her Salı’dan Hayata ve Eğitime Dair Notlar
Bazı filmler vardır kitap gibi, bazı kitaplar vardır film gibidir. Ne okunması bitsin, ne finali son bulsun dediğiniz sanatsal çalışmalar açıkça gösterir ki, değerli olan buharlaşıp uçmaz. Her gönülde, her sinede kendine bir yer bulur kıymetli işler. Mick Jackson tarafından 1999’da sinemaya uyarlanan film, hayatın anlamını anlamaya, hayatın öğrenmeye ve öğretmeye dayalı olduğuna parmak basan bir yapım. Morrie ile Her Salı adlı film (Tuesdays With Morrie) öğretip öğrendiğimiz, verip aldığımız sürece hayatın güzelliklerle dolu olduğunu zihinlere kazır. Bunun için yapılması gereken aslında çok basit: Etrafa bakmak, gözlemlemek, temaşa etmek.
Mehcerde Bir Hayat Ozanı Cibran Halil Cibran
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
Anahtar Kelimeler
Yolum, ömrüm boyunca hiç ayak basmadığım; kıssalarda, hikâyelerde, belgesellerde dinleyip gördüğüm çöllerden bir çöle düştü. Yalnız bu çöl diğer çöllerden biraz farklı. Kum taneleri, kelimelerden oluşan bir çöl. Her ayak basışımda kelimeler de yer değiştiriyor. Bir kum fırtınası, tüm izleri silebiliyor. Böyle bir yerdeyim. Yürümeye devam edersem, yolun beni terbiye edeceğini söylüyor bilge. Ben ise o kadar sabırlı değilim. Bu yolun nereden geldiğini ve nereye uzandığını bilmek istiyorum. Seraplarla aldanmayı değil; hakikatin ışığıyla teselli olmayı istiyorum.