Kalabalık, camii çıkışında ejder çığlıklı rüzgârın yüzlerine çarptığı karlardan sakınarak, paltolarına sımsıkı sarınarak, bacalarından mavi dumanlar yükselen sıcak evlerine dağıldılar. Akşamın alaca karanlığında, baklakırı atının üstünde, ağzı yüzü sımsıkı sarılmış vaziyette buz heykellerini andıran meşhur silah kaçakçısı köye girdi. Sobalar gürledi, çaydanlıklar buhar püskürdü, tabakalar açıldı, tütünleri sarıldı. Kirli çıkınlar çözüldü; alacak alındı, verecek verildi.
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Kalabalık, donmuş karları kütür kütür ezerek… Ben; siyah, kalın perdenin ardından, pencere önünden geçen kalabalığın sesini… Kalabalık, kolay bir av olacağını… Elli dönüm tarlanın onlara kalacağını… Elli dönümü adaletle paylaşacaklarını…
Rüzgâr susmuştu. Kar, derin bir uğultuyla yağıyordu, uçsuz bucaksız bu bozkır düzlüğünün ortasında bir nokta gibi karaltısı uzaklardan zor seçilen köyün üzerine. Şimdi kar altında uyuyan bu kıraç topraklar, çağlardır nice insanın kanına gark olmuş, yine de doymamıştı. Yırtıcılıkta sırtlana rahmet okutan kalabalık elli dönüm toprak için, kan kokusu almış kuzgunlar gibi çevremde fırsat kolluyordu.
Kalabalık, tutuşturulmuş bir top çıranın kızıl ve esintili ışığında ahıra iniyor. Bir Orta Çağ hisarından kalma taş duvarlar her şeyi görüyor. Merteklerden sallanan, avını beklemekten vazgeçmiş örümcek salyaları, kızıl ateşten çekinerek titreşiyor. Koyunlar zifiri karanlığın birden aydınlanmasına ve bu davetsiz misafirlere bir balya yonca ümidiyle bakıp meleşiyorlar. Koyun sürüsünün ıslak yünlerinden ve dışkılarından yükselen mayhoş koku yüzlerini ekşitiyor. Koyunları sağa sola itiştirerek orta direğin çevresini açıyorlar. Sürünün ayaklarıyla yoğurduğu dışkı balçığı kazmalarla deşiliyor. Taşlara çarpan kazma sesleri, çın çın çınlıyor asırlık taş duvarlarda. İçinde mazot olmayan, paslı variller uyandırılıyor, toprak altındaki derin uykularından. Koyunlar, yonca uman koyunlar; titrek çıra ışığında, emanetlerin sarılı olduğu kirli muşambalardan çıkarılışına şahit oluyorlar. Barut ve makine yağı kokan boş varilleri ürkek ürkek kokluyorlar.
Kalabalık, karanlığa gizlenmek için yanan bir top çırayı karın üstüne atıyor. Ateş, tıslayarak sönüyor. Cılız ve siyah bir is kümesi, yağan karlara doğru, terk-i can eylemiş ruh gibi yükseliyor. Kalabalık, tahta merdivenden tıkırtı çıkarmadan çıkıyor. Yılların tahta merdiveni, taşımakta zorlanıyor bu ağırlığı. Merdiven başındaki kara kedi yumuyor gözlerini. Karanlığı ışığın olmayışı ile açıklayan milyon yıllık kadim bilgi, yanılgısının yanıtını, kara kedinin kapalı gözlerinde buluyor.
Kalabalık, gürüldeyen sobanın başında kızakları çekip bırakıyor; mekanizmayı yağlıyor. Kar/anlık ağlıyor. Kolay av yarın kolayca sindirilecek timsahların yüksek asitli midesinde. Musalla önünde gözyaşı dökülecek, iyi bilinecek er kişi, tüm haklar helal edilecek. Elli dönüm adaletle pay…
Kalabalık, karanlık odalarda koyu bir uykuya daldı. Gece, simsiyah örümcek ağını köyün üstüne bir gergef gibi işledi. Tekinsiz karanlık ve ürpertici soğuk, köyün labirentlerini sokak sokak kuşattı.
Kar, karanlığın üstüne derin bir uğultuyla yağıyordu. Okul bahçesinde bulunan tek sokak lambasının altındaki turuncu kar halesi ve her penceresi gözleri kör bir heyula gizleyen soğuk ev siluetlerinden başka göze görünür hiçbir nesne yoktu. Ben ordaydım. Karın, karanlığın ve soğuğun içinde bir saçak altında saatlerdir ölüm hazırlığımın yapılışını izliyordum. Kendime ayırdığım mermi çekirdeğinin, avucumun içinde sımsıcak nefes alışverişini duyuyordum. Yalnızdım. Tir tir titriyordum. Saçlarımda biriken kar yavaş yavaş eriyip kafatasımda buz gibi bir tabaka oluştururken; beynimin içi yağlı bir çıra gibi cayır cayır yanıyordu. Başımı kaldırdım, göğe baktım. Gök, görünmüyordu.
Karanlık gaip âleminden gelen gri karlar yüzüme düşüyor; gözbebeklerim buza kesiyordu. Karların geldiği yeri düşündüm. O’nu düşündüm. İnsanlığın bu kör, karanlık kuyusunda görüyor muydu beni? Duyuyor muydu zihnime simsiyah bir kar gibi yağan düşünceleri?
Kızağın çekilip bırakılışını, mekanizma sesini, baruta değen ilk çıngıyı, havayı bir burgu gibi delerek gelen mermi çekirdeğini, karın üstüne yığılışımı düşündüm. Anamın dizlerindeki müzmin sızıyı… Sonra musallayı, kalabalığın omuzlarındaki yolculuğumu, üstüme kürek kürek atılan çamurları, sonra kırmızı çamurun üstünü yavaş yavaş örten beyaz karları, yapayalnız ve sonsuz…
Kalabalığın uykusu odalar ısındıkça derinleşti. Nefes alamaz olup uyandıklarında tavşan çoktan yamaca geçti. Evin çevresini ejderha dili gibi saran alevler, zemherinin katmerli karanlığını yararak yükseliyordu göğe. Çatıdan yükselen yalazların üzerine kan kırmızı karlar yağıyordu. Direkler çatırdıyor, yanan dolaplar devriliyor, kül olmuş perdeler savruluyordu kızıl boşlukta. Kadınlar çocuklarını pencerelerin demir korkulukları arasından dışarı atmaya çalışıyor, derileri erimeye başlayan kalabalık tırnaklarıyla duvarları kazıyordu.
Ahırda koyunlar, başlarını Orta Çağ’dan kalma taş duvarlara güm güm vuruyorlardı. Boğuk bir at kişnemesi hiç susmuyor, kedi çığlıkları kızıl gecenin içine ince bir urgan gibi yayılıyordu. Ev arı kovanı gibi inliyordu. Yanık kıl ve et kokuları köyün sokaklarına yayılıyor; pis kokulu dumanlar pencerelerden sokulacak ev arıyordu. Saba makamında okunan ezan sesine karışan inlemeler bir yeraltı ayinini andırıyordu.
Komşu evlerin pencerelerine üşüşmüş uykulu çocuk yüzlerinin şaşkınlığı soğuk camlara yapışıp kalmıştı. Kalabalık köy halkı kış uykusundan uyanıp evin etrafında toplandığında, karların içinden gelen bebek ağlamasından ve enkazın üzerinde yanan ateşin çatırtılarından başka ses yoktu ortalıkta. Beyaz atletli birkaç adam, zayıflayan mavi alevlerin üzerine ümitsizce birkaç kürek kar attı. Coss. Yanık saman, yanık kıl, yanık plastik, yanık odun, yanık kıyafet, yanık et; her yer ve her şey yanık kokuyordu. Kokular insanların genzini yakıyor, yeni uyanmış midelerini bulandırıyordu. Kadınlar, başörtülerinin bir ucuyla burunlarını kapatıyor; erkekler, bomboş gözlerle yeni aydınlanan çevreye bakıyordu.
Kalabalık artık kalabalık değildi. Bir kamyonluk siyah küldü. Yangın yerinden yükselen siyah kurumlar, köyün üzerinde kar taneleriyle birlikte uçuşuyordu. Siyah kedi, beyaz karların üzerine oturmuş, gözlerini sonuna kadar açmış, ömrünü geçirdiği evin yok oluşunu izliyordu.
İkindiye doğru yarısına kadar kar’a gömülü itfaiye aracı geldiğinde, kar siyah molozların üstünü ince bir tül gibi örtmüştü. Arkasından gelen jandarmalar, titreyen parmak uçlarını nefesleriyle ısıtmaya çalışırken, tutanağa ne yazacaklarını düşünüyorlardı.
Kalabalık, camiide toplandı: Er kişiler niyetine… Tabiî ki iyi bilirdik… Kalan kalabalıkla birlikte, giden kalabalığa haklarımızı üç kere helal ettik(!)
Kalabalık, cami çıkışında ejder çığlıklı rüzgârın yüzlerine çarptığı karlardan sakınarak, paltolarına sımsıkı sarınarak, bacalarından mavi dumanlar yükselen sıcak evlerine dağıldı.
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
Bir karanlık bul ve onu yıka.
Akıl kıyısında eşelenme, kalp denizine dal. Karanlığı karanlıkla yenebileceğin düşüncesinden tevbe et.
Uyanmak karanlığı bulmaktır aslında. Yüzümüzde ezbere bildiğimiz mahmurlukla karanlığı bileklerinden yakalamaktır uyanmak.
Karanlığı yıkamak neyi değiştirir fikri seni eylemesin.
Kur’a hep kendi içimizdeki günahkâra çıkar.
Sen kendi aksini izlemeye meyledip denize düşeni ve içinde haksızlık olan karanlığı yutan balığı hatırla.
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Eğitimin sinemayla olan ilişkisinde pek çok konu ve tema öne çıkar. Ancak belki de bunlar içinde çocukların dünyasından eğitimi ve hakikat ilişkisini tefekkür etmek oldukça önemli. Sinema filmlerinin muhatabı çocuklar olunca onlar üzerinden dünya hayatı, bakmak ve görmek, idrak eylemek ve imtihan alanlarını tahayyül etmek de bir o kadar kıymetli hale geliyor. Tüm bu ilişkiyi İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Kaçakçı (Baduk, 1992) filminden Güneşin Çocukları (Hurşit, 2020) filmine kadar görebileceğimiz birçok eseri var.
Eğitimi ve eğitimcileri konu edinen filmlerin kahir ekseriyetinde ana karakterlerin çocuklar ve gençler olması dikkat çekici bir hâl alır. Bunu anlamlı kılan unsurlardan biri, filmin hikâyesinin eğitim, öğretmenler ve öğrenciler etrafında geçmesinde aranabilir. Eğitimci ve öğrenci arasındaki ilişkiyi sorgulamak, filmlerdeki ana karakterlerin yaş ortalamaları hakkında bir fikir verebildiği gibi, farklı ülkelerden yönetmenlerin kamerasından yansıtılan mesajların genellikle beynelmilel bir forma dönüştüğü söylenebilir. Bu husus, eğitim ve eğitimciyi temel alan filmlerin mesajlarının, üretilmiş oldukları menşeden uzaklaştığı gerçeğine ve hikâyelerin her izleyicide yankıları olabildiğine delalet eder.
Kar/Anlık Ağlıyor
Kalabalık, camii çıkışında ejder çığlıklı rüzgârın yüzlerine çarptığı karlardan sakınarak, paltolarına sımsıkı sarınarak, bacalarından mavi dumanlar yükselen sıcak evlerine dağıldılar. Akşamın alaca karanlığında, baklakırı atının üstünde, ağzı yüzü sımsıkı sarılmış vaziyette buz heykellerini andıran meşhur silah kaçakçısı köye girdi. Sobalar gürledi, çaydanlıklar buhar püskürdü, tabakalar açıldı, tütünleri sarıldı. Kirli çıkınlar çözüldü; alacak alındı, verecek verildi.
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Kalabalık, donmuş karları kütür kütür ezerek…
Ben; siyah, kalın perdenin ardından, pencere önünden geçen kalabalığın sesini…
Kalabalık, kolay bir av olacağını…
Elli dönüm tarlanın onlara kalacağını…
Elli dönümü adaletle paylaşacaklarını…
Rüzgâr susmuştu. Kar, derin bir uğultuyla yağıyordu, uçsuz bucaksız bu bozkır düzlüğünün ortasında bir nokta gibi karaltısı uzaklardan zor seçilen köyün üzerine. Şimdi kar altında uyuyan bu kıraç topraklar, çağlardır nice insanın kanına gark olmuş, yine de doymamıştı. Yırtıcılıkta sırtlana rahmet okutan kalabalık elli dönüm toprak için, kan kokusu almış kuzgunlar gibi çevremde fırsat kolluyordu.
Kalabalık, tutuşturulmuş bir top çıranın kızıl ve esintili ışığında ahıra iniyor. Bir Orta Çağ hisarından kalma taş duvarlar her şeyi görüyor. Merteklerden sallanan, avını beklemekten vazgeçmiş örümcek salyaları, kızıl ateşten çekinerek titreşiyor. Koyunlar zifiri karanlığın birden aydınlanmasına ve bu davetsiz misafirlere bir balya yonca ümidiyle bakıp meleşiyorlar. Koyun sürüsünün ıslak yünlerinden ve dışkılarından yükselen mayhoş koku yüzlerini ekşitiyor. Koyunları sağa sola itiştirerek orta direğin çevresini açıyorlar. Sürünün ayaklarıyla yoğurduğu dışkı balçığı kazmalarla deşiliyor. Taşlara çarpan kazma sesleri, çın çın çınlıyor asırlık taş duvarlarda. İçinde mazot olmayan, paslı variller uyandırılıyor, toprak altındaki derin uykularından. Koyunlar, yonca uman koyunlar; titrek çıra ışığında, emanetlerin sarılı olduğu kirli muşambalardan çıkarılışına şahit oluyorlar. Barut ve makine yağı kokan boş varilleri ürkek ürkek kokluyorlar.
Kalabalık, karanlığa gizlenmek için yanan bir top çırayı karın üstüne atıyor. Ateş, tıslayarak sönüyor. Cılız ve siyah bir is kümesi, yağan karlara doğru, terk-i can eylemiş ruh gibi yükseliyor. Kalabalık, tahta merdivenden tıkırtı çıkarmadan çıkıyor. Yılların tahta merdiveni, taşımakta zorlanıyor bu ağırlığı. Merdiven başındaki kara kedi yumuyor gözlerini. Karanlığı ışığın olmayışı ile açıklayan milyon yıllık kadim bilgi, yanılgısının yanıtını, kara kedinin kapalı gözlerinde buluyor.
Kalabalık, gürüldeyen sobanın başında kızakları çekip bırakıyor; mekanizmayı yağlıyor. Kar/anlık ağlıyor. Kolay av yarın kolayca sindirilecek timsahların yüksek asitli midesinde. Musalla önünde gözyaşı dökülecek, iyi bilinecek er kişi, tüm haklar helal edilecek. Elli dönüm adaletle pay…
Kar, karanlığın üstüne derin bir uğultuyla yağıyordu. Okul bahçesinde bulunan tek sokak lambasının altındaki turuncu kar halesi ve her penceresi gözleri kör bir heyula gizleyen soğuk ev siluetlerinden başka göze görünür hiçbir nesne yoktu. Ben ordaydım. Karın, karanlığın ve soğuğun içinde bir saçak altında saatlerdir ölüm hazırlığımın yapılışını izliyordum. Kendime ayırdığım mermi çekirdeğinin, avucumun içinde sımsıcak nefes alışverişini duyuyordum. Yalnızdım. Tir tir titriyordum. Saçlarımda biriken kar yavaş yavaş eriyip kafatasımda buz gibi bir tabaka oluştururken; beynimin içi yağlı bir çıra gibi cayır cayır yanıyordu. Başımı kaldırdım, göğe baktım. Gök, görünmüyordu.
Karanlık gaip âleminden gelen gri karlar yüzüme düşüyor; gözbebeklerim buza kesiyordu. Karların geldiği yeri düşündüm. O’nu düşündüm. İnsanlığın bu kör, karanlık kuyusunda görüyor muydu beni? Duyuyor muydu zihnime simsiyah bir kar gibi yağan düşünceleri?
Kızağın çekilip bırakılışını, mekanizma sesini, baruta değen ilk çıngıyı, havayı bir burgu gibi delerek gelen mermi çekirdeğini, karın üstüne yığılışımı düşündüm. Anamın dizlerindeki müzmin sızıyı… Sonra musallayı, kalabalığın omuzlarındaki yolculuğumu, üstüme kürek kürek atılan çamurları, sonra kırmızı çamurun üstünü yavaş yavaş örten beyaz karları, yapayalnız ve sonsuz…
Kalabalığın uykusu odalar ısındıkça derinleşti. Nefes alamaz olup uyandıklarında tavşan çoktan yamaca geçti. Evin çevresini ejderha dili gibi saran alevler, zemherinin katmerli karanlığını yararak yükseliyordu göğe. Çatıdan yükselen yalazların üzerine kan kırmızı karlar yağıyordu. Direkler çatırdıyor, yanan dolaplar devriliyor, kül olmuş perdeler savruluyordu kızıl boşlukta. Kadınlar çocuklarını pencerelerin demir korkulukları arasından dışarı atmaya çalışıyor, derileri erimeye başlayan kalabalık tırnaklarıyla duvarları kazıyordu.
Ahırda koyunlar, başlarını Orta Çağ’dan kalma taş duvarlara güm güm vuruyorlardı. Boğuk bir at kişnemesi hiç susmuyor, kedi çığlıkları kızıl gecenin içine ince bir urgan gibi yayılıyordu. Ev arı kovanı gibi inliyordu. Yanık kıl ve et kokuları köyün sokaklarına yayılıyor; pis kokulu dumanlar pencerelerden sokulacak ev arıyordu. Saba makamında okunan ezan sesine karışan inlemeler bir yeraltı ayinini andırıyordu.
Komşu evlerin pencerelerine üşüşmüş uykulu çocuk yüzlerinin şaşkınlığı soğuk camlara yapışıp kalmıştı. Kalabalık köy halkı kış uykusundan uyanıp evin etrafında toplandığında, karların içinden gelen bebek ağlamasından ve enkazın üzerinde yanan ateşin çatırtılarından başka ses yoktu ortalıkta. Beyaz atletli birkaç adam, zayıflayan mavi alevlerin üzerine ümitsizce birkaç kürek kar attı. Coss. Yanık saman, yanık kıl, yanık plastik, yanık odun, yanık kıyafet, yanık et; her yer ve her şey yanık kokuyordu. Kokular insanların genzini yakıyor, yeni uyanmış midelerini bulandırıyordu. Kadınlar, başörtülerinin bir ucuyla burunlarını kapatıyor; erkekler, bomboş gözlerle yeni aydınlanan çevreye bakıyordu.
Kalabalık artık kalabalık değildi. Bir kamyonluk siyah küldü. Yangın yerinden yükselen siyah kurumlar, köyün üzerinde kar taneleriyle birlikte uçuşuyordu. Siyah kedi, beyaz karların üzerine oturmuş, gözlerini sonuna kadar açmış, ömrünü geçirdiği evin yok oluşunu izliyordu.
İkindiye doğru yarısına kadar kar’a gömülü itfaiye aracı geldiğinde, kar siyah molozların üstünü ince bir tül gibi örtmüştü. Arkasından gelen jandarmalar, titreyen parmak uçlarını nefesleriyle ısıtmaya çalışırken, tutanağa ne yazacaklarını düşünüyorlardı.
Kalabalık, camiide toplandı: Er kişiler niyetine…
Tabiî ki iyi bilirdik…
Kalan kalabalıkla birlikte, giden kalabalığa haklarımızı üç kere helal ettik(!)
Kalabalık, cami çıkışında ejder çığlıklı rüzgârın yüzlerine çarptığı karlardan sakınarak, paltolarına sımsıkı sarınarak, bacalarından mavi dumanlar yükselen sıcak evlerine dağıldı.
İlgili Yazılar
Mehcerde Bir Hayat Ozanı Cibran Halil Cibran
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
Şair Tutanağı: Yağmur Duası
Bir karanlık bul ve onu yıka.
Akıl kıyısında eşelenme, kalp denizine dal. Karanlığı karanlıkla yenebileceğin düşüncesinden tevbe et.
Uyanmak karanlığı bulmaktır aslında. Yüzümüzde ezbere bildiğimiz mahmurlukla karanlığı bileklerinden yakalamaktır uyanmak.
Karanlığı yıkamak neyi değiştirir fikri seni eylemesin.
Kur’a hep kendi içimizdeki günahkâra çıkar.
Sen kendi aksini izlemeye meyledip denize düşeni ve içinde haksızlık olan karanlığı yutan balığı hatırla.
Anadolu Türkü Dolu
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Mecidi Sinemasında Eğitim, Çocuk ve Hakikati Arayış
Eğitimin sinemayla olan ilişkisinde pek çok konu ve tema öne çıkar. Ancak belki de bunlar içinde çocukların dünyasından eğitimi ve hakikat ilişkisini tefekkür etmek oldukça önemli. Sinema filmlerinin muhatabı çocuklar olunca onlar üzerinden dünya hayatı, bakmak ve görmek, idrak eylemek ve imtihan alanlarını tahayyül etmek de bir o kadar kıymetli hale geliyor. Tüm bu ilişkiyi İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Kaçakçı (Baduk, 1992) filminden Güneşin Çocukları (Hurşit, 2020) filmine kadar görebileceğimiz birçok eseri var.
Gençlerin Rüyasını Ekim Düşü’nde (1999) Görmek ve Kadın Öğretmenlerin Değerine Dair Kısa Bir Giriş
Eğitimi ve eğitimcileri konu edinen filmlerin kahir ekseriyetinde ana karakterlerin çocuklar ve gençler olması dikkat çekici bir hâl alır. Bunu anlamlı kılan unsurlardan biri, filmin hikâyesinin eğitim, öğretmenler ve öğrenciler etrafında geçmesinde aranabilir. Eğitimci ve öğrenci arasındaki ilişkiyi sorgulamak, filmlerdeki ana karakterlerin yaş ortalamaları hakkında bir fikir verebildiği gibi, farklı ülkelerden yönetmenlerin kamerasından yansıtılan mesajların genellikle beynelmilel bir forma dönüştüğü söylenebilir. Bu husus, eğitim ve eğitimciyi temel alan filmlerin mesajlarının, üretilmiş oldukları menşeden uzaklaştığı gerçeğine ve hikâyelerin her izleyicide yankıları olabildiğine delalet eder.