Kalabalık, camii çıkışında ejder çığlıklı rüzgârın yüzlerine çarptığı karlardan sakınarak, paltolarına sımsıkı sarınarak, bacalarından mavi dumanlar yükselen sıcak evlerine dağıldılar. Akşamın alaca karanlığında, baklakırı atının üstünde, ağzı yüzü sımsıkı sarılmış vaziyette buz heykellerini andıran meşhur silah kaçakçısı köye girdi. Sobalar gürledi, çaydanlıklar buhar püskürdü, tabakalar açıldı, tütünleri sarıldı. Kirli çıkınlar çözüldü; alacak alındı, verecek verildi.
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Kalabalık, donmuş karları kütür kütür ezerek… Ben; siyah, kalın perdenin ardından, pencere önünden geçen kalabalığın sesini… Kalabalık, kolay bir av olacağını… Elli dönüm tarlanın onlara kalacağını… Elli dönümü adaletle paylaşacaklarını…
Rüzgâr susmuştu. Kar, derin bir uğultuyla yağıyordu, uçsuz bucaksız bu bozkır düzlüğünün ortasında bir nokta gibi karaltısı uzaklardan zor seçilen köyün üzerine. Şimdi kar altında uyuyan bu kıraç topraklar, çağlardır nice insanın kanına gark olmuş, yine de doymamıştı. Yırtıcılıkta sırtlana rahmet okutan kalabalık elli dönüm toprak için, kan kokusu almış kuzgunlar gibi çevremde fırsat kolluyordu.
Kalabalık, tutuşturulmuş bir top çıranın kızıl ve esintili ışığında ahıra iniyor. Bir Orta Çağ hisarından kalma taş duvarlar her şeyi görüyor. Merteklerden sallanan, avını beklemekten vazgeçmiş örümcek salyaları, kızıl ateşten çekinerek titreşiyor. Koyunlar zifiri karanlığın birden aydınlanmasına ve bu davetsiz misafirlere bir balya yonca ümidiyle bakıp meleşiyorlar. Koyun sürüsünün ıslak yünlerinden ve dışkılarından yükselen mayhoş koku yüzlerini ekşitiyor. Koyunları sağa sola itiştirerek orta direğin çevresini açıyorlar. Sürünün ayaklarıyla yoğurduğu dışkı balçığı kazmalarla deşiliyor. Taşlara çarpan kazma sesleri, çın çın çınlıyor asırlık taş duvarlarda. İçinde mazot olmayan, paslı variller uyandırılıyor, toprak altındaki derin uykularından. Koyunlar, yonca uman koyunlar; titrek çıra ışığında, emanetlerin sarılı olduğu kirli muşambalardan çıkarılışına şahit oluyorlar. Barut ve makine yağı kokan boş varilleri ürkek ürkek kokluyorlar.
Kalabalık, karanlığa gizlenmek için yanan bir top çırayı karın üstüne atıyor. Ateş, tıslayarak sönüyor. Cılız ve siyah bir is kümesi, yağan karlara doğru, terk-i can eylemiş ruh gibi yükseliyor. Kalabalık, tahta merdivenden tıkırtı çıkarmadan çıkıyor. Yılların tahta merdiveni, taşımakta zorlanıyor bu ağırlığı. Merdiven başındaki kara kedi yumuyor gözlerini. Karanlığı ışığın olmayışı ile açıklayan milyon yıllık kadim bilgi, yanılgısının yanıtını, kara kedinin kapalı gözlerinde buluyor.
Kalabalık, gürüldeyen sobanın başında kızakları çekip bırakıyor; mekanizmayı yağlıyor. Kar/anlık ağlıyor. Kolay av yarın kolayca sindirilecek timsahların yüksek asitli midesinde. Musalla önünde gözyaşı dökülecek, iyi bilinecek er kişi, tüm haklar helal edilecek. Elli dönüm adaletle pay…
Kalabalık, karanlık odalarda koyu bir uykuya daldı. Gece, simsiyah örümcek ağını köyün üstüne bir gergef gibi işledi. Tekinsiz karanlık ve ürpertici soğuk, köyün labirentlerini sokak sokak kuşattı.
Kar, karanlığın üstüne derin bir uğultuyla yağıyordu. Okul bahçesinde bulunan tek sokak lambasının altındaki turuncu kar halesi ve her penceresi gözleri kör bir heyula gizleyen soğuk ev siluetlerinden başka göze görünür hiçbir nesne yoktu. Ben ordaydım. Karın, karanlığın ve soğuğun içinde bir saçak altında saatlerdir ölüm hazırlığımın yapılışını izliyordum. Kendime ayırdığım mermi çekirdeğinin, avucumun içinde sımsıcak nefes alışverişini duyuyordum. Yalnızdım. Tir tir titriyordum. Saçlarımda biriken kar yavaş yavaş eriyip kafatasımda buz gibi bir tabaka oluştururken; beynimin içi yağlı bir çıra gibi cayır cayır yanıyordu. Başımı kaldırdım, göğe baktım. Gök, görünmüyordu.
Karanlık gaip âleminden gelen gri karlar yüzüme düşüyor; gözbebeklerim buza kesiyordu. Karların geldiği yeri düşündüm. O’nu düşündüm. İnsanlığın bu kör, karanlık kuyusunda görüyor muydu beni? Duyuyor muydu zihnime simsiyah bir kar gibi yağan düşünceleri?
Kızağın çekilip bırakılışını, mekanizma sesini, baruta değen ilk çıngıyı, havayı bir burgu gibi delerek gelen mermi çekirdeğini, karın üstüne yığılışımı düşündüm. Anamın dizlerindeki müzmin sızıyı… Sonra musallayı, kalabalığın omuzlarındaki yolculuğumu, üstüme kürek kürek atılan çamurları, sonra kırmızı çamurun üstünü yavaş yavaş örten beyaz karları, yapayalnız ve sonsuz…
Kalabalığın uykusu odalar ısındıkça derinleşti. Nefes alamaz olup uyandıklarında tavşan çoktan yamaca geçti. Evin çevresini ejderha dili gibi saran alevler, zemherinin katmerli karanlığını yararak yükseliyordu göğe. Çatıdan yükselen yalazların üzerine kan kırmızı karlar yağıyordu. Direkler çatırdıyor, yanan dolaplar devriliyor, kül olmuş perdeler savruluyordu kızıl boşlukta. Kadınlar çocuklarını pencerelerin demir korkulukları arasından dışarı atmaya çalışıyor, derileri erimeye başlayan kalabalık tırnaklarıyla duvarları kazıyordu.
Ahırda koyunlar, başlarını Orta Çağ’dan kalma taş duvarlara güm güm vuruyorlardı. Boğuk bir at kişnemesi hiç susmuyor, kedi çığlıkları kızıl gecenin içine ince bir urgan gibi yayılıyordu. Ev arı kovanı gibi inliyordu. Yanık kıl ve et kokuları köyün sokaklarına yayılıyor; pis kokulu dumanlar pencerelerden sokulacak ev arıyordu. Saba makamında okunan ezan sesine karışan inlemeler bir yeraltı ayinini andırıyordu.
Komşu evlerin pencerelerine üşüşmüş uykulu çocuk yüzlerinin şaşkınlığı soğuk camlara yapışıp kalmıştı. Kalabalık köy halkı kış uykusundan uyanıp evin etrafında toplandığında, karların içinden gelen bebek ağlamasından ve enkazın üzerinde yanan ateşin çatırtılarından başka ses yoktu ortalıkta. Beyaz atletli birkaç adam, zayıflayan mavi alevlerin üzerine ümitsizce birkaç kürek kar attı. Coss. Yanık saman, yanık kıl, yanık plastik, yanık odun, yanık kıyafet, yanık et; her yer ve her şey yanık kokuyordu. Kokular insanların genzini yakıyor, yeni uyanmış midelerini bulandırıyordu. Kadınlar, başörtülerinin bir ucuyla burunlarını kapatıyor; erkekler, bomboş gözlerle yeni aydınlanan çevreye bakıyordu.
Kalabalık artık kalabalık değildi. Bir kamyonluk siyah küldü. Yangın yerinden yükselen siyah kurumlar, köyün üzerinde kar taneleriyle birlikte uçuşuyordu. Siyah kedi, beyaz karların üzerine oturmuş, gözlerini sonuna kadar açmış, ömrünü geçirdiği evin yok oluşunu izliyordu.
İkindiye doğru yarısına kadar kar’a gömülü itfaiye aracı geldiğinde, kar siyah molozların üstünü ince bir tül gibi örtmüştü. Arkasından gelen jandarmalar, titreyen parmak uçlarını nefesleriyle ısıtmaya çalışırken, tutanağa ne yazacaklarını düşünüyorlardı.
Kalabalık, camiide toplandı: Er kişiler niyetine… Tabiî ki iyi bilirdik… Kalan kalabalıkla birlikte, giden kalabalığa haklarımızı üç kere helal ettik(!)
Kalabalık, cami çıkışında ejder çığlıklı rüzgârın yüzlerine çarptığı karlardan sakınarak, paltolarına sımsıkı sarınarak, bacalarından mavi dumanlar yükselen sıcak evlerine dağıldı.
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı
Sen benim son düşümsün
Karşılaştık mı daha evvel?
Alacaklısın göçüp giden yanımdan
Seyrek dokunuşlarımdan
Durgun sularımdan
İyi bak gördüğün huzmelere:
‘Kestiiiik’ diyen sesin yankısı duyuluyor
Bol korunaklı sitelerimizden
Yüzüne ancak mobeselerde rastlayan ben
Takılıp kalıyorum gözlerinde
Gündüzleri Maria Magdalena’yı taşlayıp
Sonra şiirin başucuna kıvrılamaz mıyım?
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Kar/Anlık Ağlıyor
Kalabalık, camii çıkışında ejder çığlıklı rüzgârın yüzlerine çarptığı karlardan sakınarak, paltolarına sımsıkı sarınarak, bacalarından mavi dumanlar yükselen sıcak evlerine dağıldılar. Akşamın alaca karanlığında, baklakırı atının üstünde, ağzı yüzü sımsıkı sarılmış vaziyette buz heykellerini andıran meşhur silah kaçakçısı köye girdi. Sobalar gürledi, çaydanlıklar buhar püskürdü, tabakalar açıldı, tütünleri sarıldı. Kirli çıkınlar çözüldü; alacak alındı, verecek verildi.
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Kalabalık, donmuş karları kütür kütür ezerek…
Ben; siyah, kalın perdenin ardından, pencere önünden geçen kalabalığın sesini…
Kalabalık, kolay bir av olacağını…
Elli dönüm tarlanın onlara kalacağını…
Elli dönümü adaletle paylaşacaklarını…
Rüzgâr susmuştu. Kar, derin bir uğultuyla yağıyordu, uçsuz bucaksız bu bozkır düzlüğünün ortasında bir nokta gibi karaltısı uzaklardan zor seçilen köyün üzerine. Şimdi kar altında uyuyan bu kıraç topraklar, çağlardır nice insanın kanına gark olmuş, yine de doymamıştı. Yırtıcılıkta sırtlana rahmet okutan kalabalık elli dönüm toprak için, kan kokusu almış kuzgunlar gibi çevremde fırsat kolluyordu.
Kalabalık, tutuşturulmuş bir top çıranın kızıl ve esintili ışığında ahıra iniyor. Bir Orta Çağ hisarından kalma taş duvarlar her şeyi görüyor. Merteklerden sallanan, avını beklemekten vazgeçmiş örümcek salyaları, kızıl ateşten çekinerek titreşiyor. Koyunlar zifiri karanlığın birden aydınlanmasına ve bu davetsiz misafirlere bir balya yonca ümidiyle bakıp meleşiyorlar. Koyun sürüsünün ıslak yünlerinden ve dışkılarından yükselen mayhoş koku yüzlerini ekşitiyor. Koyunları sağa sola itiştirerek orta direğin çevresini açıyorlar. Sürünün ayaklarıyla yoğurduğu dışkı balçığı kazmalarla deşiliyor. Taşlara çarpan kazma sesleri, çın çın çınlıyor asırlık taş duvarlarda. İçinde mazot olmayan, paslı variller uyandırılıyor, toprak altındaki derin uykularından. Koyunlar, yonca uman koyunlar; titrek çıra ışığında, emanetlerin sarılı olduğu kirli muşambalardan çıkarılışına şahit oluyorlar. Barut ve makine yağı kokan boş varilleri ürkek ürkek kokluyorlar.
Kalabalık, karanlığa gizlenmek için yanan bir top çırayı karın üstüne atıyor. Ateş, tıslayarak sönüyor. Cılız ve siyah bir is kümesi, yağan karlara doğru, terk-i can eylemiş ruh gibi yükseliyor. Kalabalık, tahta merdivenden tıkırtı çıkarmadan çıkıyor. Yılların tahta merdiveni, taşımakta zorlanıyor bu ağırlığı. Merdiven başındaki kara kedi yumuyor gözlerini. Karanlığı ışığın olmayışı ile açıklayan milyon yıllık kadim bilgi, yanılgısının yanıtını, kara kedinin kapalı gözlerinde buluyor.
Kalabalık, gürüldeyen sobanın başında kızakları çekip bırakıyor; mekanizmayı yağlıyor. Kar/anlık ağlıyor. Kolay av yarın kolayca sindirilecek timsahların yüksek asitli midesinde. Musalla önünde gözyaşı dökülecek, iyi bilinecek er kişi, tüm haklar helal edilecek. Elli dönüm adaletle pay…
Kar, karanlığın üstüne derin bir uğultuyla yağıyordu. Okul bahçesinde bulunan tek sokak lambasının altındaki turuncu kar halesi ve her penceresi gözleri kör bir heyula gizleyen soğuk ev siluetlerinden başka göze görünür hiçbir nesne yoktu. Ben ordaydım. Karın, karanlığın ve soğuğun içinde bir saçak altında saatlerdir ölüm hazırlığımın yapılışını izliyordum. Kendime ayırdığım mermi çekirdeğinin, avucumun içinde sımsıcak nefes alışverişini duyuyordum. Yalnızdım. Tir tir titriyordum. Saçlarımda biriken kar yavaş yavaş eriyip kafatasımda buz gibi bir tabaka oluştururken; beynimin içi yağlı bir çıra gibi cayır cayır yanıyordu. Başımı kaldırdım, göğe baktım. Gök, görünmüyordu.
Karanlık gaip âleminden gelen gri karlar yüzüme düşüyor; gözbebeklerim buza kesiyordu. Karların geldiği yeri düşündüm. O’nu düşündüm. İnsanlığın bu kör, karanlık kuyusunda görüyor muydu beni? Duyuyor muydu zihnime simsiyah bir kar gibi yağan düşünceleri?
Kızağın çekilip bırakılışını, mekanizma sesini, baruta değen ilk çıngıyı, havayı bir burgu gibi delerek gelen mermi çekirdeğini, karın üstüne yığılışımı düşündüm. Anamın dizlerindeki müzmin sızıyı… Sonra musallayı, kalabalığın omuzlarındaki yolculuğumu, üstüme kürek kürek atılan çamurları, sonra kırmızı çamurun üstünü yavaş yavaş örten beyaz karları, yapayalnız ve sonsuz…
Kalabalığın uykusu odalar ısındıkça derinleşti. Nefes alamaz olup uyandıklarında tavşan çoktan yamaca geçti. Evin çevresini ejderha dili gibi saran alevler, zemherinin katmerli karanlığını yararak yükseliyordu göğe. Çatıdan yükselen yalazların üzerine kan kırmızı karlar yağıyordu. Direkler çatırdıyor, yanan dolaplar devriliyor, kül olmuş perdeler savruluyordu kızıl boşlukta. Kadınlar çocuklarını pencerelerin demir korkulukları arasından dışarı atmaya çalışıyor, derileri erimeye başlayan kalabalık tırnaklarıyla duvarları kazıyordu.
Ahırda koyunlar, başlarını Orta Çağ’dan kalma taş duvarlara güm güm vuruyorlardı. Boğuk bir at kişnemesi hiç susmuyor, kedi çığlıkları kızıl gecenin içine ince bir urgan gibi yayılıyordu. Ev arı kovanı gibi inliyordu. Yanık kıl ve et kokuları köyün sokaklarına yayılıyor; pis kokulu dumanlar pencerelerden sokulacak ev arıyordu. Saba makamında okunan ezan sesine karışan inlemeler bir yeraltı ayinini andırıyordu.
Komşu evlerin pencerelerine üşüşmüş uykulu çocuk yüzlerinin şaşkınlığı soğuk camlara yapışıp kalmıştı. Kalabalık köy halkı kış uykusundan uyanıp evin etrafında toplandığında, karların içinden gelen bebek ağlamasından ve enkazın üzerinde yanan ateşin çatırtılarından başka ses yoktu ortalıkta. Beyaz atletli birkaç adam, zayıflayan mavi alevlerin üzerine ümitsizce birkaç kürek kar attı. Coss. Yanık saman, yanık kıl, yanık plastik, yanık odun, yanık kıyafet, yanık et; her yer ve her şey yanık kokuyordu. Kokular insanların genzini yakıyor, yeni uyanmış midelerini bulandırıyordu. Kadınlar, başörtülerinin bir ucuyla burunlarını kapatıyor; erkekler, bomboş gözlerle yeni aydınlanan çevreye bakıyordu.
Kalabalık artık kalabalık değildi. Bir kamyonluk siyah küldü. Yangın yerinden yükselen siyah kurumlar, köyün üzerinde kar taneleriyle birlikte uçuşuyordu. Siyah kedi, beyaz karların üzerine oturmuş, gözlerini sonuna kadar açmış, ömrünü geçirdiği evin yok oluşunu izliyordu.
İkindiye doğru yarısına kadar kar’a gömülü itfaiye aracı geldiğinde, kar siyah molozların üstünü ince bir tül gibi örtmüştü. Arkasından gelen jandarmalar, titreyen parmak uçlarını nefesleriyle ısıtmaya çalışırken, tutanağa ne yazacaklarını düşünüyorlardı.
Kalabalık, camiide toplandı: Er kişiler niyetine…
Tabiî ki iyi bilirdik…
Kalan kalabalıkla birlikte, giden kalabalığa haklarımızı üç kere helal ettik(!)
Kalabalık, cami çıkışında ejder çığlıklı rüzgârın yüzlerine çarptığı karlardan sakınarak, paltolarına sımsıkı sarınarak, bacalarından mavi dumanlar yükselen sıcak evlerine dağıldı.
İlgili Yazılar
Şiir / Adaletin Amentüsü
Haykırıyor âdem evladı, dillerde adaletin amentüsü,
Dualarla örülüdür yeryüzündeki masumiyetin örtüsü.
Kurmadığımız cümlelerden imtihan ediliyoruz,
Kurulan türlü tezgâhların ağırlığında eziliyoruz.
Bu dönen devrandır, şu hayat seyrandır der misin?
Ziyan olan her yaşantın için tövbe eder misin?
Gün geliyor ve bizler yek sıra halinde diziliyoruz,
Gidilen iki yolun sonunda tek sonuca seçiliyoruz.
Değişmez kanundur bu, hak daima galip gelecek,
Yetersizlik içinde olanlar yeter demeye devam edecek.
Gece`nin Yönetimi
Gece gün değildir. İki gün arasında sınırlanır, belirsiz bir form olarak gözükür. Yönetilemez bir zaman, belki de gayri-zaman olarak dünyayı örter. Postmodern söylem ağında “duyumsanamaz bir karanlık öncü” anlayışının yeniden gündeme gelmesi veya getirilmesiyle gece, iki gün arasında iletişimi temin eden o eski, çağlar öncesine uzanan karmaşıklığını tekrar kazandı
Şiir
Sen benim son düşümsün
Karşılaştık mı daha evvel?
Alacaklısın göçüp giden yanımdan
Seyrek dokunuşlarımdan
Durgun sularımdan
İyi bak gördüğün huzmelere:
‘Kestiiiik’ diyen sesin yankısı duyuluyor
Bol korunaklı sitelerimizden
Yüzüne ancak mobeselerde rastlayan ben
Takılıp kalıyorum gözlerinde
Gündüzleri Maria Magdalena’yı taşlayıp
Sonra şiirin başucuna kıvrılamaz mıyım?
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Diasporaki “Canım Öğretmenim” Dertlere Deva Olabilir Mi?
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.