Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim. Ümitliyim dedim ya, işte tam da bu nedenle, yine yazıyorum e-mail adresimi: [email protected]
Bizler hızlı değişen döneme denk geldik, ben yarım yüzyılı tamamladım bu dünyada, takvimler öyle söylüyor en azından. Dolayısıyla teknolojinin sınırlı hâlinin şahitleriydik ilk gençlik yıllarımızda, telefon mesela, sabit telefonu kastediyorum, telefon almak için yazılıp sıraya giriliyor, neredeyse altı ay içinde bağlanıyordu. İletişim, telefonu evinde olandan yine telefonu evinde olan sınırlı sayıda insanlar tarafından gerçekleştiriliyor, diğer yandan yakını gurbette olanlar da o telefonu kullanarak iletişim kuruyordu. Komşu komşunun külünden öte özlem ateşini dindirmek, haber almak ve haber salmak için komşunun telefon numarasına ihtiyaç duyuyordu. Genelde iletişim, haberleşme mektup ile yapılıyordu o dönem, postacı geliyordu, hatta postacılar için şiirler yazılıyor, şarkılar söyleniyordu. Mektup, beklenen bir hazineydi gönlü gurbette olanlar için, okuma yazma bilmeyenler, okuma yazma bilen birine okutuyorlardı mektuplarını gözyaşı eşliğinde. Hâlâ önemlidir diyorum ben mektup. Mektup imzadır, belgedir, bilgidir… Mektubun tarifi vardır tarihin izahında ve ispatında… Önemlidir mektup işte. Yok, ben yaptığım işi önemli göstermek gayretinde değilim, önemine inandığım işleri yaparım diğer bir ifadeyle…
Ne çok şey değişiyor ve ne kadar da hızlı… Annem veya babam böyle söylediğinde anlamakta zorlanırdım, “önceden” diyorlardı, “önceden başka türlüydü yaşam. Siz çok rahat döneme denk geldiniz. Arabalar sınırlıydı, arabaların hızı da.” Ben anlamakta zorlanırdım, onları anlamaya çalışır ama başaramazdım. Şimdi benim ilk gençlik yıllarımdaki olayları anlatmaya bile çalışmıyorum gençlere, kaldı ki ben de gençleri anlamakta zorlanıyorum. “Önceden” diyecek olsam, öyle hızlı oluyor ki değişim, öncesi biraz öncesi oluyor aslında. Gündemin değişmesi de öyle değil mi? Bir şeyin tadına varamadan hemen yenisi geliyor, üzüntüde de, sevinçte de bu böyle sanki, en azından bana öyle geliyor. Bir ay önce sevgisinden başkasını düşünmeyen, bir ay sonra nefretinin detaylarını beyandan çekinmiyor. Çabucak yaşanıyor birçok şey, çabucak gidiliyor bir yerden başka bir yere. Çabucak haber yayılıyor sosyal medyada ve çabucak unutuluyor yeni haber gelince. Kırmızı ışıkta beklemek zor gelirken insanlara, uzun süre tanımadıklarının dertlerini seyredebiliyorlar videolarda. Değişik işte, gerçekten çok değişik.
İnsanlar öz çekim ile kendi fotoğraflarını çekiyor, bakıyor, beğenmezse silebiliyor mesela. Fotoğraf çekmek ciddi bir iştir oysa, günde olanı sabitleyip yarına taşıma gayreti. Kendi tarihinin tarifinde etkisi olan o fotoğraflar dijital dünyanın bozulmaya aday yanlarıyla kaybolup gidebiliyor mesela. Her şey bir şekilde değer kaybına uğradı sanki… Karamsarlık değil, tespitten ibaret bu ifadelerimin her biri. Önceden nasıldı mı diyorsun, bu fotoğraf işi mesela, fotoğraf makinalarında makara şeklinde filmler vardı, tercih edenler için renkli, isteyenler için de siyah-beyazdı. 36 pozluk makaralarla fotoğraf çekilirdi, çekene de çekilene de büyük bir sürprizdi tab edilmesi. Kâğıda yansıtıldığında görebilirdik nasıl bir görüntü yakaladığımızı, nasıl bir görüntüde yakalandığımızı. Daha iyiydi demek için söylemiyorum, daha çok emek, daha çok merak, daha çok önem vardı bunların her birinde, farkı böyle izah etmek anlaşılması için yeterli sanki.
Başlamışken devam ediyor zihnim dün ile gün arasındaki farkların sonuçları üzerine düşünmeye. Bazen daha yoğun olan bu düşünceler ifade zorluğundan dolayı dönüşüveriyor derin bir sessizliğe. Biliyorum, cep telefonunun şarjı biter endişesi yaşayan, telefon kapanırsa dünya ile iletişimi kaybolacağından korkan o genç yüreğe; biz bir dönem telefonsuz yaşadık; buluştuk, konuştuk, küstük, barıştık, ayrıldık, kavuştuk, diye anlatmak zor, onun anlaması da… Söz verirdik, söz alırdık, yol bulurduk, yol alırdık hep birlikte. Daha dikkatli dinlerdik birbirimizi; sözümüzü tutardık, sözümüze tutunurduk, dostlukların sağlıklı devam etmesinin gereğiyle. Noktalar belirlenirdi; falanca camiinin önünde, filanca parkın girişinde, falanca meydandaki ağacın orada… Geç kalmak işleri güçleştirir gerçeğinden hareketle, herkes söz verdiği saatten biraz erken orada olmaya gayret ederdi, diğerini bekletmesin diye… Bazen buluşamayabilirdik sözleştiğimiz yerde, işte o zaman telaşe hâkim olurdu yüreklerde, acaba ne geldi başına, inşallah ters bir şey yoktur, buluşuruz bir dahaki sefere diye. Sorun olmadan yaşandıysa bu ihmal, bir daha sözleşmemeye özen gösterirdik, işte sırf bu nedenle randevusuna geç kalmak istemezdi hiç kimse.
Şimdi değişen şartlara bakıyorum, anlayamıyorum, dediğim bu. Bu kadar konuşma imkânı varken kavgayı tercih etmek, bu kadar hıza kavuşmuşken gideceğin yerin nedenlerinin hakikatle beslenmesine zemin hazırlamayı ihmal etmek, haber bekleyenlere haber salmadan rahat edebilmek yoruyor insanı. Anlamakla anlayış göstermek arasındaki o kalın çizginin farkında olarak anlamaya çalışıyorum ben de.
Anlarsam, bir gün anlarsam anlatırım baştan sona…
Şimdilik hoşça ve dostça kal diyebilirim ancak. Dua tutunabildiğim en güçlü dal, en büyük teselli. Rabbim verdiği nimetlerin kıymetini bilmekle ödüllendirsin bizleri…
Sıra sıra devam eden apartmanların, çok katlı dükkânların arasında unutulan küçük bir boşluktu burası. Nasıl oldu da buraya ev yapılmamış diye şaşırdı. Ve kuşlara -onları ürkütmeden- az daha yaklaştı. İlk defa motor sesinden ve sokağı boğan gürültülerden başka bir ses değdi kulaklarına. Buna da çok şaşırdı. Sanki yüz yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ve haritası kaybolmuş bir hazineyle karşı karşıyaydı.
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Her gün heyecanla yataktan kalkabilmeliyiz. Bugün daha iyi, daha güzel bir şeyler yapmalıyım, diyerek. Dünle bugünün bir farkı olmalı düşüncesiyle. Eşit değil daha fazla. İlimse ilim, fikirse fikir, amelse amel. Her ne yapabiliyorsak. Bir hasta ziyareti, anne babaya hoş bir söz, bir akrabaya, bir komşuya yardım. Yetimin başını okşa, bir çocuğu sevindir. Yolun ortasından bir …
Ben içimdeki herhangi bir düşü
İyi yetiştirenim
Büyütenim
Ben belki de arşın gölgesinde yetişmiş
Bir nergis demetiyim
Kutlu olan yeryüzü
Senin sevincin değil de
Belki içimdeki
Kelimelerin kalbimden elleriyle tutuşu.
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim. Ümitliyim dedim ya, işte tam da bu nedenle, yine yazıyorum e-mail adresimi: [email protected]
Bizler hızlı değişen döneme denk geldik, ben yarım yüzyılı tamamladım bu dünyada, takvimler öyle söylüyor en azından. Dolayısıyla teknolojinin sınırlı hâlinin şahitleriydik ilk gençlik yıllarımızda, telefon mesela, sabit telefonu kastediyorum, telefon almak için yazılıp sıraya giriliyor, neredeyse altı ay içinde bağlanıyordu. İletişim, telefonu evinde olandan yine telefonu evinde olan sınırlı sayıda insanlar tarafından gerçekleştiriliyor, diğer yandan yakını gurbette olanlar da o telefonu kullanarak iletişim kuruyordu. Komşu komşunun külünden öte özlem ateşini dindirmek, haber almak ve haber salmak için komşunun telefon numarasına ihtiyaç duyuyordu. Genelde iletişim, haberleşme mektup ile yapılıyordu o dönem, postacı geliyordu, hatta postacılar için şiirler yazılıyor, şarkılar söyleniyordu. Mektup, beklenen bir hazineydi gönlü gurbette olanlar için, okuma yazma bilmeyenler, okuma yazma bilen birine okutuyorlardı mektuplarını gözyaşı eşliğinde. Hâlâ önemlidir diyorum ben mektup. Mektup imzadır, belgedir, bilgidir… Mektubun tarifi vardır tarihin izahında ve ispatında… Önemlidir mektup işte. Yok, ben yaptığım işi önemli göstermek gayretinde değilim, önemine inandığım işleri yaparım diğer bir ifadeyle…
Ne çok şey değişiyor ve ne kadar da hızlı… Annem veya babam böyle söylediğinde anlamakta zorlanırdım, “önceden” diyorlardı, “önceden başka türlüydü yaşam. Siz çok rahat döneme denk geldiniz. Arabalar sınırlıydı, arabaların hızı da.” Ben anlamakta zorlanırdım, onları anlamaya çalışır ama başaramazdım. Şimdi benim ilk gençlik yıllarımdaki olayları anlatmaya bile çalışmıyorum gençlere, kaldı ki ben de gençleri anlamakta zorlanıyorum. “Önceden” diyecek olsam, öyle hızlı oluyor ki değişim, öncesi biraz öncesi oluyor aslında. Gündemin değişmesi de öyle değil mi? Bir şeyin tadına varamadan hemen yenisi geliyor, üzüntüde de, sevinçte de bu böyle sanki, en azından bana öyle geliyor. Bir ay önce sevgisinden başkasını düşünmeyen, bir ay sonra nefretinin detaylarını beyandan çekinmiyor. Çabucak yaşanıyor birçok şey, çabucak gidiliyor bir yerden başka bir yere. Çabucak haber yayılıyor sosyal medyada ve çabucak unutuluyor yeni haber gelince. Kırmızı ışıkta beklemek zor gelirken insanlara, uzun süre tanımadıklarının dertlerini seyredebiliyorlar videolarda. Değişik işte, gerçekten çok değişik.
İnsanlar öz çekim ile kendi fotoğraflarını çekiyor, bakıyor, beğenmezse silebiliyor mesela. Fotoğraf çekmek ciddi bir iştir oysa, günde olanı sabitleyip yarına taşıma gayreti. Kendi tarihinin tarifinde etkisi olan o fotoğraflar dijital dünyanın bozulmaya aday yanlarıyla kaybolup gidebiliyor mesela. Her şey bir şekilde değer kaybına uğradı sanki… Karamsarlık değil, tespitten ibaret bu ifadelerimin her biri. Önceden nasıldı mı diyorsun, bu fotoğraf işi mesela, fotoğraf makinalarında makara şeklinde filmler vardı, tercih edenler için renkli, isteyenler için de siyah-beyazdı. 36 pozluk makaralarla fotoğraf çekilirdi, çekene de çekilene de büyük bir sürprizdi tab edilmesi. Kâğıda yansıtıldığında görebilirdik nasıl bir görüntü yakaladığımızı, nasıl bir görüntüde yakalandığımızı. Daha iyiydi demek için söylemiyorum, daha çok emek, daha çok merak, daha çok önem vardı bunların her birinde, farkı böyle izah etmek anlaşılması için yeterli sanki.
Başlamışken devam ediyor zihnim dün ile gün arasındaki farkların sonuçları üzerine düşünmeye. Bazen daha yoğun olan bu düşünceler ifade zorluğundan dolayı dönüşüveriyor derin bir sessizliğe. Biliyorum, cep telefonunun şarjı biter endişesi yaşayan, telefon kapanırsa dünya ile iletişimi kaybolacağından korkan o genç yüreğe; biz bir dönem telefonsuz yaşadık; buluştuk, konuştuk, küstük, barıştık, ayrıldık, kavuştuk, diye anlatmak zor, onun anlaması da… Söz verirdik, söz alırdık, yol bulurduk, yol alırdık hep birlikte. Daha dikkatli dinlerdik birbirimizi; sözümüzü tutardık, sözümüze tutunurduk, dostlukların sağlıklı devam etmesinin gereğiyle. Noktalar belirlenirdi; falanca camiinin önünde, filanca parkın girişinde, falanca meydandaki ağacın orada… Geç kalmak işleri güçleştirir gerçeğinden hareketle, herkes söz verdiği saatten biraz erken orada olmaya gayret ederdi, diğerini bekletmesin diye… Bazen buluşamayabilirdik sözleştiğimiz yerde, işte o zaman telaşe hâkim olurdu yüreklerde, acaba ne geldi başına, inşallah ters bir şey yoktur, buluşuruz bir dahaki sefere diye. Sorun olmadan yaşandıysa bu ihmal, bir daha sözleşmemeye özen gösterirdik, işte sırf bu nedenle randevusuna geç kalmak istemezdi hiç kimse.
Şimdi değişen şartlara bakıyorum, anlayamıyorum, dediğim bu. Bu kadar konuşma imkânı varken kavgayı tercih etmek, bu kadar hıza kavuşmuşken gideceğin yerin nedenlerinin hakikatle beslenmesine zemin hazırlamayı ihmal etmek, haber bekleyenlere haber salmadan rahat edebilmek yoruyor insanı. Anlamakla anlayış göstermek arasındaki o kalın çizginin farkında olarak anlamaya çalışıyorum ben de.
Anlarsam, bir gün anlarsam anlatırım baştan sona…
Şimdilik hoşça ve dostça kal diyebilirim ancak. Dua tutunabildiğim en güçlü dal, en büyük teselli. Rabbim verdiği nimetlerin kıymetini bilmekle ödüllendirsin bizleri…
İlgili Yazılar
Kuşluk Vakti
Sıra sıra devam eden apartmanların, çok katlı dükkânların arasında unutulan küçük bir boşluktu burası. Nasıl oldu da buraya ev yapılmamış diye şaşırdı. Ve kuşlara -onları ürkütmeden- az daha yaklaştı. İlk defa motor sesinden ve sokağı boğan gürültülerden başka bir ses değdi kulaklarına. Buna da çok şaşırdı. Sanki yüz yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ve haritası kaybolmuş bir hazineyle karşı karşıyaydı.
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Heyecan
Her gün heyecanla yataktan kalkabilmeliyiz. Bugün daha iyi, daha güzel bir şeyler yapmalıyım, diyerek. Dünle bugünün bir farkı olmalı düşüncesiyle. Eşit değil daha fazla. İlimse ilim, fikirse fikir, amelse amel. Her ne yapabiliyorsak. Bir hasta ziyareti, anne babaya hoş bir söz, bir akrabaya, bir komşuya yardım. Yetimin başını okşa, bir çocuğu sevindir. Yolun ortasından bir …
Yol Olsun
Ben içimdeki herhangi bir düşü
İyi yetiştirenim
Büyütenim
Ben belki de arşın gölgesinde yetişmiş
Bir nergis demetiyim
Kutlu olan yeryüzü
Senin sevincin değil de
Belki içimdeki
Kelimelerin kalbimden elleriyle tutuşu.
Göz, Şiir ve Yedi
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.