Evden çocuk sesi gelmiyor işrak vaktinden kerahet vaktine kadar. Her sabah kolunun arasına sıkıştırdığı oyuncak tavşanın kulaklarını merdivenlere değdirerek bir bir iniyor basamakları çocuk. Rengârenk ufak bir çantası var sırtında. Hazırlanıp ayrılmaya boya kalemleri eşlik ediyor belli ki. Çocuk her gün kapıya tekrar tekrar bakıyor. Kapı büyük küçük herkesin zihninde geçiştir. Bir odadan diğer bir odaya geçtiğimizde bile zihnimiz hemen başka bir sayfaya geçer. ‘Buraya ne için gelmiştik’ derken buluruz kendimizi. Çocuklar ayrılıkları kabullenemezler yetişkinlere göre. Hızla evden çıkarken yatağında unuttuğu tavşanın koca bir gün neler hissettiğini hiçbir yetişkin düşünemez. Her günkü mesaidir çünkü aslında olan…
Oysa çocuk gitmeyi hüzünlü bir hikâye olarak yaşadığı için tavşanın merdivenleri yavaşlattığını görürüz. Bazı çocuklar ağlar, hırçınlık yaparak etrafına zarar verir. En sevdiği oyuncağını bile fırlatır. Bağırır. Görevlerini yerine getirmez. Dener, denedikçe de sınırları zorlamaya devam eder. Kimi zaman rüşvetle, kimi zaman cezalandırılarak, kimi zaman da şiddetle yok edilir. Yok olur çocuk, evet. Çünkü tecrübesiz ve bilgisiz olduğundan, ‘sevginize ve ilginize ihtiyacım var, gözlemle beni anne! Gör!’ demeye dili dönmez.
Anne çocuğunu sevmez olur mu? Aylarca canı ile besleyen anne!
Sevgi; yücelten, büyüten, geliştiren ve iyileştiren bir sihir gibidir. Eğer sesi duyulmuyorsa tüketen pasif bir hisse dönüşmüş demektir.
Körü körüne sevilmiş çocuğun hikâyesi, sevinç uçurtmasını rüzgâra bırakıp boynu ağrıyıncaya kadar bulutlara bakma hikâyesinden başkası değildir ne yazık ki!
Küçücük elleri boş kalmış, ipi kaçırmış, üzgün ve ağlak çocuğun hikâyesi…
Tüm bunlar olurken annesi hiçbir öğünü atlamaz, özenle hazırlar yemeğini… ‘Sofraya gel! Ellerini yıka! Beni duymuyor musun? Böyle yapmaya devam edersen çizgi film izleyemeyeceksin demektir küçük adam!’
Çünkü anne özenle seçilmiş mevsim sebzelerinden yapılmış besleyici bu tarifi saatlerini feda ederek bulmuştu bin bir tarif sayfasını karıştırarak. ‘Nasıl yemezsin!’
Doktor bey çok iştahsız bu çocuk!
Çocuğun boğazından geçmiyor lokmalar.
Çocuk hüznü tarif etmeyi bilmez. Sevinç uçurtması iyice kayboldu gözünden. Yeni bir uçurtma yapalım demek sadece bir yetişkinden beklenebilir çünkü. İyice sıkılır çocuk. Odasında her şey cetvelle çizilmiş gibidir.
Ev koşmaya müsait değil. Annesinin en sevdiği renk, şu hardal sarısının bir açık tonu. Civardaki tüm mağazalara gitmişlerdi. Hatta birinde kocaman bir kafes içinde rengârenk bir papağan vardı. Çocukla konuşmuştu. İşte o renk perdeyi bulamadıkları için hardal sarısına en yakın rengi almışlardı. Bir de halı. Planda yoktu ama bir bütün gibiydi ikisi de.
Papağanın sesini duydun mu anne? Anne! Tüyleri pasparlaktı. Yemek vermek yasakmış, amca öyle söyledi. Anne!..
Evet evet, aldım perdeyi, istediğim rengi bulamadım. Ayaklarıma kara sular indi… Beğendim yine de. Alo, ses kesildi sandım canım…
Anne, papağanın resmini çizmek istiyorum. Turuncu, mavi, kırmızı ve sarı boyasam olur mu?
Hayır, her yer boya olacak yine, oyuncaklarınla oyna. Dikkat etmiyorsun. En son kıpkırmızı olan gömleğinle saatlerce uğraştığımı ne çabuk unuttun!
Etrafta boyanacak o kadar şey var ki çocuğun gözünde! Örneğin şu köşeye kurulmuş, çocuğa kıs kıs bakan boynu uzun vazo. Uzun bir koridorun diğer ucundan bile çocuğu tehdit ediyor.
Annemin ne kadar çok sevdiği eşyası var. Beni sevmiyorlar. Ben yokmuşum gibi davranıyorlar bana. Ben onlar yokmuş gibi davranamıyorum oysa.
Annemin sesi tıpkı bazen kapının yanındaki altın sarısı çerçeveli ayna gibi çınlar kulağımda. Parmak izlerimi her gün siler annem. Aynaya baktığımda ne görmeliyim?
İnsan, anne baba olduğunda omuzlarına ağır bir yük yüklenir. Kendisi henüz çok da hazır değilken, hayata dair pek de tecrübesi yokken, sorumlu olduğu o canlar daha da ağırlaştırır yükünü.
Bir yandan kendisi yetişirken bir yandan da çocuk yetiştirecektir.
Evin işleri, yakınlarla ilgili mes’uliyet, çocukların hizmeti ve eğitimi, kendine ayıracağı vakit derken gençlik bir telaşeyle geçer.
Tek veya az çocuğun farklı bir zorluğu vardır. Çocuklar çok olduğundaysa her birinin hizmetine, eğitimine yeterince yetişememe sıkıntısı.
Yetemediğinin, bir şeyleri aksattığının farkına varmak, iyice endişelendirir anneyi.
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Biliyor musun, Hz. Ali’nin çok güzel bir sözü vardır: ‘Kişi dilinin altında gizlidir.’ diye… Sana bu sözden kompozisyon yaz demeyeceğim. Seni eskimeyen tarihin sayfalarına götürüp halen dipdiri olan Hz. İbrahim’le birlikte bir zihin yolculuğuna çıkarmak istiyorum.
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu. En usta satıcılar, ellerinde bulunan renkleri pazarlamaya çalışıyor, tezgâhtaki ürününü öve öve bitiremiyordu.
Anne kendime benziyor muyum?
Evden çocuk sesi gelmiyor işrak vaktinden kerahet vaktine kadar. Her sabah kolunun arasına sıkıştırdığı oyuncak tavşanın kulaklarını merdivenlere değdirerek bir bir iniyor basamakları çocuk. Rengârenk ufak bir çantası var sırtında. Hazırlanıp ayrılmaya boya kalemleri eşlik ediyor belli ki. Çocuk her gün kapıya tekrar tekrar bakıyor. Kapı büyük küçük herkesin zihninde geçiştir. Bir odadan diğer bir odaya geçtiğimizde bile zihnimiz hemen başka bir sayfaya geçer. ‘Buraya ne için gelmiştik’ derken buluruz kendimizi. Çocuklar ayrılıkları kabullenemezler yetişkinlere göre. Hızla evden çıkarken yatağında unuttuğu tavşanın koca bir gün neler hissettiğini hiçbir yetişkin düşünemez. Her günkü mesaidir çünkü aslında olan…
Oysa çocuk gitmeyi hüzünlü bir hikâye olarak yaşadığı için tavşanın merdivenleri yavaşlattığını görürüz. Bazı çocuklar ağlar, hırçınlık yaparak etrafına zarar verir. En sevdiği oyuncağını bile fırlatır. Bağırır. Görevlerini yerine getirmez. Dener, denedikçe de sınırları zorlamaya devam eder. Kimi zaman rüşvetle, kimi zaman cezalandırılarak, kimi zaman da şiddetle yok edilir. Yok olur çocuk, evet. Çünkü tecrübesiz ve bilgisiz olduğundan, ‘sevginize ve ilginize ihtiyacım var, gözlemle beni anne! Gör!’ demeye dili dönmez.
Anne çocuğunu sevmez olur mu? Aylarca canı ile besleyen anne!
Sevgi; yücelten, büyüten, geliştiren ve iyileştiren bir sihir gibidir. Eğer sesi duyulmuyorsa tüketen pasif bir hisse dönüşmüş demektir.
Körü körüne sevilmiş çocuğun hikâyesi, sevinç uçurtmasını rüzgâra bırakıp boynu ağrıyıncaya kadar bulutlara bakma hikâyesinden başkası değildir ne yazık ki!
Küçücük elleri boş kalmış, ipi kaçırmış, üzgün ve ağlak çocuğun hikâyesi…
Tüm bunlar olurken annesi hiçbir öğünü atlamaz, özenle hazırlar yemeğini… ‘Sofraya gel! Ellerini yıka! Beni duymuyor musun? Böyle yapmaya devam edersen çizgi film izleyemeyeceksin demektir küçük adam!’
Çünkü anne özenle seçilmiş mevsim sebzelerinden yapılmış besleyici bu tarifi saatlerini feda ederek bulmuştu bin bir tarif sayfasını karıştırarak. ‘Nasıl yemezsin!’
Çocuğun boğazından geçmiyor lokmalar.
Ev koşmaya müsait değil. Annesinin en sevdiği renk, şu hardal sarısının bir açık tonu. Civardaki tüm mağazalara gitmişlerdi. Hatta birinde kocaman bir kafes içinde rengârenk bir papağan vardı. Çocukla konuşmuştu. İşte o renk perdeyi bulamadıkları için hardal sarısına en yakın rengi almışlardı. Bir de halı. Planda yoktu ama bir bütün gibiydi ikisi de.
Etrafta boyanacak o kadar şey var ki çocuğun gözünde! Örneğin şu köşeye kurulmuş, çocuğa kıs kıs bakan boynu uzun vazo. Uzun bir koridorun diğer ucundan bile çocuğu tehdit ediyor.
Annemin ne kadar çok sevdiği eşyası var. Beni sevmiyorlar. Ben yokmuşum gibi davranıyorlar bana. Ben onlar yokmuş gibi davranamıyorum oysa.
Evde zil çalar. Kuştur… Sofra kurulur, kaşıklar konuşur… Çorbamda nane, denizde sallanan kayık oyunudur.
Annemin sesi tıpkı bazen kapının yanındaki altın sarısı çerçeveli ayna gibi çınlar kulağımda. Parmak izlerimi her gün siler annem. Aynaya baktığımda ne görmeliyim?
Yazar
İlgili Yazılar
Çocukların Gönüllü Takviye Eğitimcileri: Anneanne ve Babaanneler
İnsan, anne baba olduğunda omuzlarına ağır bir yük yüklenir. Kendisi henüz çok da hazır değilken, hayata dair pek de tecrübesi yokken, sorumlu olduğu o canlar daha da ağırlaştırır yükünü.
Bir yandan kendisi yetişirken bir yandan da çocuk yetiştirecektir.
Evin işleri, yakınlarla ilgili mes’uliyet, çocukların hizmeti ve eğitimi, kendine ayıracağı vakit derken gençlik bir telaşeyle geçer.
Tek veya az çocuğun farklı bir zorluğu vardır. Çocuklar çok olduğundaysa her birinin hizmetine, eğitimine yeterince yetişememe sıkıntısı.
Yetemediğinin, bir şeyleri aksattığının farkına varmak, iyice endişelendirir anneyi.
MÜDA-Fİ-İL
Lütfen beni anla
Bir ağaç değilim sadece gölgeden
Yapraklarım yok karşılıksız besin üreten
Yaralarım var karşılıklı dünyayla ahidleşen
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
İbrahim Gibi Sorular Sormak
Biliyor musun, Hz. Ali’nin çok güzel bir sözü vardır: ‘Kişi dilinin altında gizlidir.’ diye… Sana bu sözden kompozisyon yaz demeyeceğim. Seni eskimeyen tarihin sayfalarına götürüp halen dipdiri olan Hz. İbrahim’le birlikte bir zihin yolculuğuna çıkarmak istiyorum.
Tövbeler Olsun!
Tüm renkler yan yana sıralanmıştı. Yılda bir kez kurulan panayırın her memleketten misafiri vardı. Renklerin gösterisi bir cümbüş havasındaydı. Hayatına yeni bir renk arayanlar, eskisini değiştirmek isteyenler dükkânlarının önünden geçiyordu. En usta satıcılar, ellerinde bulunan renkleri pazarlamaya çalışıyor, tezgâhtaki ürününü öve öve bitiremiyordu.