“1905’de Japon filosu, Uzakdoğu’ya ulaşmak için dünyanın yarısını dolanıp gelen Rus donanmasının büyük bölümünü imha etti. Ortaçağ’dan beri ilk kez Avrupalı olmayan bir ülke, büyük bir savaşta bir Avrupa gücünü yenmişti. 1905’in sonunda Çinli komutan Sun gemiyle Çin’e dönerken, Süveyş Kanalı’nda onu Japon sanan Arap liman işçileri tarafından selamlandı. Japonya’nın başarısının içerimleriyle ilgili heyecanlı yorumlar Türk, Mısır, Vietnam, İran ve Çin gazetelerini doldurdu. Hindistan köylerinde yeni doğan bebeklere Japon amirallerin adları verildi. Dünyanın bağımlı halkları, Japonya’nın zaferinin daha derin içerimlerini -moral ve psikolojik- şevkle özümsedi. Ve hepsi Japonya’nın zaferinden aynı dersi çıkardı: Beyaz adamlar, dünyanın fatihleri, artık yenilmez değildi. Japonya, Asya ülkelerinin kendi modern uygarlık yollarını bulabileceklerini göstermişti. Ülkeleri üzerinde ve zihinlerinde yüzlerce fantezi -ulusal özgürlük, ırksal asalet ya da basit intikamcılık- tomurcuklandı.”
Foreign Policy dergisinin ‘en önemli 100 küresel düşünür’ listesinde yer alan ve The Economist tarafından ‘Edward Said’in halefi’ olarak tanımlanan Hintli edebiyatçı ve düşünür Mishra, Asya’nın modernlik ve anti-emperyalizm karşısındaki büyük ve trajik mücadelesini büyük bir serinkanlılık ile etkileyici bir şekilde aktarıyor. Kitabın ilgi çekici yanlarından biri de Cemaleddin Efganî’nin on dokuzuncu yüzyılın diğer iki büyük siyasal ve felsefî sürgünü, Karl Marx ve Alexander Herzen’den bile daha tesirli bir etki yaptığını savunmasıdır. Yazara göre Müslüman ülkelerde İslâmcılar, pan-Arapçılar, pan-İslâmcılar ve solcu laikçiler için Efganî çığır açıcı anti-emperyalist bir lider ve düşünürdür. Efganî’den günümüze kadar Asya’daki anti-emperyalist mücadelenin kısa tarihi halindeki kitap, şu iddia ile bitiyor; sonsuz büyüme hırsı içinde Avrupalı ve Amerikalıların yaşam biçimini arzulayan Çin ve Hindistan, el-Kaide’nin hayali kadar saçma ve tehlikeli bir hayalin peşindedir.
Sende erimek, yok olmak için o sonsuz vuslat anında
Kalbimi ve ruhumu nakit verdim sana fena makamında
Aynayı İskender’e camı Cem’e verdi sevgili
Hâfız-ı Şirâzî, Ömer Hayyam, Fuzûlî ve Nedîm gibi şairlerden etkilenmiş ve Feqîyê Teyran, Mele Xelîl, Pertew Begê Hekarî, Ahmedê Xasî, Ahmed-i Hani, Cigerxwîn ve Melayê Batê gibi Kürt şairlerin önünü açan Molla Ahmed-i Cezirî’nin Divan’ı büyük bir titizlik ve emek ile yeniden tercüme edildi. Kürt edebiyatının öncü eserlerinden ve müretteb olan tek eserin sahibi Melâ, varlığın dört temel unsuruna beşinci öğe olarak aşkı ekleyen şair olarak biliniyor. Sufî edebiyatın en saf şiir örneklerini veren Melâ, şiirlerini Kürtçe yazarak Farsçanın mevcut tahakkümünü sarsmıştır. Hemen hemen bütün şiirleri metafizik ve ruhsal bir derinlik içeren şair, salt klasik şiir çerçevesinde kalmamış, sadece geleneğin getirdiği klişelere, mazmunlara yaslanmakla yetinmeyip metaforlara, alegorilere dayalı karmaşık ve çarpıcı bir düşünsel arka plan kurmayı ustalıkla başarmıştır.
SAKALLI CELAL
ORHAN KARAVELİ / KIRMIZI KEDİ YAYINEVİ
“Yıllar sonra bir gün Kadıköy vapurunda rastlamıştım. ‘Sizi hâlâ huzura kavuşmuş göremiyorum. Siz ne istiyorsanız, ne düşünüyorsanız, hatta şimdiye kadar düşünmediklerinizin hepsini Mustafa Kemal Paşa yaptı. Neden hâlâ memnun değilsiniz?’ diye sordum. Bana, ‘Sen hiç tiyatroya gitmedin mi? Perde açılır, karyolaya uzanmış bir hasta görürsün, başında ilaç veren bir de hemşire vardır. Biraz sonra doktor içeri girer, nabız yoklar, reçete yazar… Aslında ortada ne hasta, ne hemşire ne de doktor vardır. Bunların hepsi bilirsin ki rolden icabettir. İşte bizim cumhuriyetimiz de ‘Yaşasın Cumhuriyet’ rolünden ibarettir.’ diye karşılık verdi! Hâsılı bazılarına göre sosyal demokrat bir adamdı. Kendisi için komünist diyenler de vardı. İhtimal ondan dolayı rejim düşmanı idi ki böyle söylüyordu…”
‘Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir.’, ‘Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur.’ gibi ve daha birçok taşı gediğine koyan cinsten özdeyişin söyleyeni olarak tanıdığımız, kimileri için Cumhuriyet döneminin ilk ve tek filozofudur Sakallı Celal. Her şeyiyle kendine has, dâhil olduğu kabul edilen cumhuriyetçi/laik/batıcı cenaha bile çok benzemeyen ve yeri geldiğinde onları da sertçe eleştiren biridir. Yazara göre, kendine münhasır kişiliğine has öne çıkmayı sevmeyen ve herhangi bir yazılı eser bırakmayan biri olarak bile yaşadığı fikir yönünde verimsiz olan döneme derin izler bırakmış birisi. Sakallı Celal hakkında çok sınırlı ve az olan verileri toparlayıp kitap haline getiren araştırmacı yazar Orhan Karaveli, tanınması gereken bir karakteri bizlerin ilgisine sunarak önemli bir eksiği gideriyor bizce. Fakat kitapta Sakallı Celal kadar ilgi çeken bir husus daha var; başkahramana zoraki Atatürk’ü sevdirme misyonu. İdeolojik bir amaca hizmet etmesi için yazıldığı hissini veren kitap; ne yazık ki toplumun yukarıdan aşağıya büyük bir dönüşüm geçirdiği bir dönemde yaşayan, hikmetli sözleri ve tespitleri ile dikkate değer olan Sakallı Celal’e olan ilgimizi arttırma misyonundan uzak duruyor.
BAŞKALARININ ACISINA BAKMAK
SUSAN SONTAG / AGORA KİTAPLIĞI
“Bu fotoğraflar, yetişkinlere ve çocuklara ait paramparça bedenleri göstermektedir. Bu fotoğraflar, savaşın, insanın kendi kurduğu dünyayı nasıl boşalttığını, yıkıp darma duman ettiğini, koparıp ayırdığını ve düzlediğini göstermektedir. Woolf’ da, resimlerden birindeki bir evi görünce, “Bir bomba binayı göçerterek onu harabeye çevirmişti.” demiştir. Elbette bir kent alanı etten kemikten yapılmaz. Hatta eğilip bükülmüş binalar, neredeyse sokaklarda yatan bedenler kadar dikkat çelicidir. (Kâbil, Saraybosna, Doğu Mostar, Grozni, 11 Eylül 2001’den sonra aşağı Manhattan’ın çevresi, Cenin’deki mülteci kampı…) Bakın, savaşın neye benzediğini fotoğrafların kendileri söylüyor. Bu tablo, savaşın yaptığı şeyin manzarasıdır. Ve şu, şu da savaşın yol açtığı manzaradır. Savaş yırtar, savaş parçalar. Savaş iç deşer, savaş bağırsakları söküp boşaltır. Savaş teni yakıp kavurur. Savaş organları bedenden koparır. Savaş yıkıp yok eder.”
Amerikalı edebiyatçı, kuramcı, yazar ve insan hakları savunucusu Susan Sontag’ın Frankfurt Barış ödüllü son eseri, yaşadığımız yüzyılın trajedilerinden biri hakkında elzem tespitlerle dolu. Sontag’a göre savaş ve ölüm ile fotoğrafın ilişkisi düşünülenden çok daha stratejik ve iç içedir. Araba kazası, dağılmış iç organlar, kopmuş uzuvlar ya da yıkılmış binalar da çıplak bir beden kadar pornografiktir ve insan her ne kadar olumsuz etkilense de bu doğrudanlıktan hoşlanmaktadır. Birçok insan için ıstırap verici bir şey görmek, kendi içinde bir çekicilik barındırır. Yazara göre fesatlık tutkusu, zulmetme tutkusu, insanoğluna sempati duygusu kadar doğal gelmektedir. Çoğu zaman savaş fotoğrafları savaşın kaderini belirlemede etkin rol oynadığı gibi savaş sonrası için hafızada ettiği yer ile savaşın amacının bile önüne geçer. Savaşın geçtiği yer ne kadar uzak ya da egzotik olursa, ölüleri ve ölmekte olan kişileri tam cepheden gösteren resimlere sahip olma ihtimalimiz de o ölçüde artmaktadır.
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
“Bil ki ibadet kavramı, mekreme (ahlak ilkeleri) kavramından daha genel bir anlam içerir. Her ahlaki ilke ibadettir, ama her ibadet ahlaki ilke değildir. Aralarındaki belirgin fark şudur: İbadetlerin bilinen farzları, belirlenmiş sınırları vardır. Bu nedenle onları terk eden, haddi aşan zalim olur. Oysa ahlâkî ilkeler bunun tersidir. İnsan ibadetlerle ilgili vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikçe şeriatın ahlâkî ilkelerini tamamlaması, kemale ermesi mümkün değildir. Bu bakımdan ibadetler, adalet kapsamında, ahlâkî ilkeler nafile ibadet kapsamında kabul edilmiştir. Birinci derecede önemli görevi, farzı ihmal eden kimsenin nafile ibadeti makbul değildir.
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Ben Merkezci İnsan Ve Kaybolan Gerçeklik Oktay Taftalı, Mühür Kitaplığı “Dijital dünya devrimi/dijital kapitalizm sayesinde, artık toplumlarda gerçeklik algısı yitirilmiştir. 20. yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt ‘meta’ya indirgenmiştir. Kapitalist medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan …
Nida Dergisi 191. Sayı Kitap Seçkisi
ASYA’NIN BATIYA İSYANI
“1905’de Japon filosu, Uzakdoğu’ya ulaşmak için dünyanın yarısını dolanıp gelen Rus donanmasının büyük bölümünü imha etti. Ortaçağ’dan beri ilk kez Avrupalı olmayan bir ülke, büyük bir savaşta bir Avrupa gücünü yenmişti. 1905’in sonunda Çinli komutan Sun gemiyle Çin’e dönerken, Süveyş Kanalı’nda onu Japon sanan Arap liman işçileri tarafından selamlandı. Japonya’nın başarısının içerimleriyle ilgili heyecanlı yorumlar Türk, Mısır, Vietnam, İran ve Çin gazetelerini doldurdu. Hindistan köylerinde yeni doğan bebeklere Japon amirallerin adları verildi. Dünyanın bağımlı halkları, Japonya’nın zaferinin daha derin içerimlerini -moral ve psikolojik- şevkle özümsedi. Ve hepsi Japonya’nın zaferinden aynı dersi çıkardı: Beyaz adamlar, dünyanın fatihleri, artık yenilmez değildi. Japonya, Asya ülkelerinin kendi modern uygarlık yollarını bulabileceklerini göstermişti. Ülkeleri üzerinde ve zihinlerinde yüzlerce fantezi -ulusal özgürlük, ırksal asalet ya da basit intikamcılık- tomurcuklandı.”
Foreign Policy dergisinin ‘en önemli 100 küresel düşünür’ listesinde yer alan ve The Economist tarafından ‘Edward Said’in halefi’ olarak tanımlanan Hintli edebiyatçı ve düşünür Mishra, Asya’nın modernlik ve anti-emperyalizm karşısındaki büyük ve trajik mücadelesini büyük bir serinkanlılık ile etkileyici bir şekilde aktarıyor. Kitabın ilgi çekici yanlarından biri de Cemaleddin Efganî’nin on dokuzuncu yüzyılın diğer iki büyük siyasal ve felsefî sürgünü, Karl Marx ve Alexander Herzen’den bile daha tesirli bir etki yaptığını savunmasıdır. Yazara göre Müslüman ülkelerde İslâmcılar, pan-Arapçılar, pan-İslâmcılar ve solcu laikçiler için Efganî çığır açıcı anti-emperyalist bir lider ve düşünürdür. Efganî’den günümüze kadar Asya’daki anti-emperyalist mücadelenin kısa tarihi halindeki kitap, şu iddia ile bitiyor; sonsuz büyüme hırsı içinde Avrupalı ve Amerikalıların yaşam biçimini arzulayan Çin ve Hindistan, el-Kaide’nin hayali kadar saçma ve tehlikeli bir hayalin peşindedir.
DÎVÂN
Adın yazılmış senin öteden kıdem divanına
Kalem en güzel hatlarla can vermiş adına
İlmin her noktasında bir dairedir bu hatlar şekiller
Yokluk ve hayal âleminden akseder bu nakışlar suretler
Birlik güneşine ayna kıldı Muhammed adını
Aceme gösterdi Arap diyarından parlayan ışığını
Aşina olsun diye tanıklar adının her türlü makamına
Kimini müptela kıldı puta, kimini tabi kıldı zatına
Kimini zülfüne bağladı, benine müptela kıldı kimini
Kutsal ruhlar seni ister kadir gecelerinde
Işığındır parlayan harem kandillerinde
Sende erimek, yok olmak için o sonsuz vuslat anında
Kalbimi ve ruhumu nakit verdim sana fena makamında
Aynayı İskender’e camı Cem’e verdi sevgili
Hâfız-ı Şirâzî, Ömer Hayyam, Fuzûlî ve Nedîm gibi şairlerden etkilenmiş ve Feqîyê Teyran, Mele Xelîl, Pertew Begê Hekarî, Ahmedê Xasî, Ahmed-i Hani, Cigerxwîn ve Melayê Batê gibi Kürt şairlerin önünü açan Molla Ahmed-i Cezirî’nin Divan’ı büyük bir titizlik ve emek ile yeniden tercüme edildi. Kürt edebiyatının öncü eserlerinden ve müretteb olan tek eserin sahibi Melâ, varlığın dört temel unsuruna beşinci öğe olarak aşkı ekleyen şair olarak biliniyor. Sufî edebiyatın en saf şiir örneklerini veren Melâ, şiirlerini Kürtçe yazarak Farsçanın mevcut tahakkümünü sarsmıştır. Hemen hemen bütün şiirleri metafizik ve ruhsal bir derinlik içeren şair, salt klasik şiir çerçevesinde kalmamış, sadece geleneğin getirdiği klişelere, mazmunlara yaslanmakla yetinmeyip metaforlara, alegorilere dayalı karmaşık ve çarpıcı bir düşünsel arka plan kurmayı ustalıkla başarmıştır.
SAKALLI CELAL
“Yıllar sonra bir gün Kadıköy vapurunda rastlamıştım. ‘Sizi hâlâ huzura kavuşmuş göremiyorum. Siz ne istiyorsanız, ne düşünüyorsanız, hatta şimdiye kadar düşünmediklerinizin hepsini Mustafa Kemal Paşa yaptı. Neden hâlâ memnun değilsiniz?’ diye sordum. Bana, ‘Sen hiç tiyatroya gitmedin mi? Perde açılır, karyolaya uzanmış bir hasta görürsün, başında ilaç veren bir de hemşire vardır. Biraz sonra doktor içeri girer, nabız yoklar, reçete yazar… Aslında ortada ne hasta, ne hemşire ne de doktor vardır. Bunların hepsi bilirsin ki rolden icabettir. İşte bizim cumhuriyetimiz de ‘Yaşasın Cumhuriyet’ rolünden ibarettir.’ diye karşılık verdi! Hâsılı bazılarına göre sosyal demokrat bir adamdı. Kendisi için komünist diyenler de vardı. İhtimal ondan dolayı rejim düşmanı idi ki böyle söylüyordu…”
‘Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir.’, ‘Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur.’ gibi ve daha birçok taşı gediğine koyan cinsten özdeyişin söyleyeni olarak tanıdığımız, kimileri için Cumhuriyet döneminin ilk ve tek filozofudur Sakallı Celal. Her şeyiyle kendine has, dâhil olduğu kabul edilen cumhuriyetçi/laik/batıcı cenaha bile çok benzemeyen ve yeri geldiğinde onları da sertçe eleştiren biridir. Yazara göre, kendine münhasır kişiliğine has öne çıkmayı sevmeyen ve herhangi bir yazılı eser bırakmayan biri olarak bile yaşadığı fikir yönünde verimsiz olan döneme derin izler bırakmış birisi. Sakallı Celal hakkında çok sınırlı ve az olan verileri toparlayıp kitap haline getiren araştırmacı yazar Orhan Karaveli, tanınması gereken bir karakteri bizlerin ilgisine sunarak önemli bir eksiği gideriyor bizce. Fakat kitapta Sakallı Celal kadar ilgi çeken bir husus daha var; başkahramana zoraki Atatürk’ü sevdirme misyonu. İdeolojik bir amaca hizmet etmesi için yazıldığı hissini veren kitap; ne yazık ki toplumun yukarıdan aşağıya büyük bir dönüşüm geçirdiği bir dönemde yaşayan, hikmetli sözleri ve tespitleri ile dikkate değer olan Sakallı Celal’e olan ilgimizi arttırma misyonundan uzak duruyor.
BAŞKALARININ ACISINA BAKMAK
“Bu fotoğraflar, yetişkinlere ve çocuklara ait paramparça bedenleri göstermektedir. Bu fotoğraflar, savaşın, insanın kendi kurduğu dünyayı nasıl boşalttığını, yıkıp darma duman ettiğini, koparıp ayırdığını ve düzlediğini göstermektedir. Woolf’ da, resimlerden birindeki bir evi görünce, “Bir bomba binayı göçerterek onu harabeye çevirmişti.” demiştir. Elbette bir kent alanı etten kemikten yapılmaz. Hatta eğilip bükülmüş binalar, neredeyse sokaklarda yatan bedenler kadar dikkat çelicidir. (Kâbil, Saraybosna, Doğu Mostar, Grozni, 11 Eylül 2001’den sonra aşağı Manhattan’ın çevresi, Cenin’deki mülteci kampı…) Bakın, savaşın neye benzediğini fotoğrafların kendileri söylüyor. Bu tablo, savaşın yaptığı şeyin manzarasıdır. Ve şu, şu da savaşın yol açtığı manzaradır. Savaş yırtar, savaş parçalar. Savaş iç deşer, savaş bağırsakları söküp boşaltır. Savaş teni yakıp kavurur. Savaş organları bedenden koparır. Savaş yıkıp yok eder.”
Amerikalı edebiyatçı, kuramcı, yazar ve insan hakları savunucusu Susan Sontag’ın Frankfurt Barış ödüllü son eseri, yaşadığımız yüzyılın trajedilerinden biri hakkında elzem tespitlerle dolu. Sontag’a göre savaş ve ölüm ile fotoğrafın ilişkisi düşünülenden çok daha stratejik ve iç içedir. Araba kazası, dağılmış iç organlar, kopmuş uzuvlar ya da yıkılmış binalar da çıplak bir beden kadar pornografiktir ve insan her ne kadar olumsuz etkilense de bu doğrudanlıktan hoşlanmaktadır. Birçok insan için ıstırap verici bir şey görmek, kendi içinde bir çekicilik barındırır. Yazara göre fesatlık tutkusu, zulmetme tutkusu, insanoğluna sempati duygusu kadar doğal gelmektedir. Çoğu zaman savaş fotoğrafları savaşın kaderini belirlemede etkin rol oynadığı gibi savaş sonrası için hafızada ettiği yer ile savaşın amacının bile önüne geçer. Savaşın geçtiği yer ne kadar uzak ya da egzotik olursa, ölüleri ve ölmekte olan kişileri tam cepheden gösteren resimlere sahip olma ihtimalimiz de o ölçüde artmaktadır.
Yazar
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
Kitap Seçkisi
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
Kitap Seçkisi
“Bil ki ibadet kavramı, mekreme (ahlak ilkeleri) kavramından daha genel bir anlam içerir. Her ahlaki ilke ibadettir, ama her ibadet ahlaki ilke değildir. Aralarındaki belirgin fark şudur: İbadetlerin bilinen farzları, belirlenmiş sınırları vardır. Bu nedenle onları terk eden, haddi aşan zalim olur. Oysa ahlâkî ilkeler bunun tersidir. İnsan ibadetlerle ilgili vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikçe şeriatın ahlâkî ilkelerini tamamlaması, kemale ermesi mümkün değildir. Bu bakımdan ibadetler, adalet kapsamında, ahlâkî ilkeler nafile ibadet kapsamında kabul edilmiştir. Birinci derecede önemli görevi, farzı ihmal eden kimsenin nafile ibadeti makbul değildir.
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Kitap Seçkisi
Ben Merkezci İnsan Ve Kaybolan Gerçeklik Oktay Taftalı, Mühür Kitaplığı “Dijital dünya devrimi/dijital kapitalizm sayesinde, artık toplumlarda gerçeklik algısı yitirilmiştir. 20. yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt ‘meta’ya indirgenmiştir. Kapitalist medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan …