Geçenlerde göz muayenesine gitmiştik. Doktorumuz orta yaşlı, tecrübeli bir beydi. Bizden önce bir baba ve on yaşlarında bir oğlu vardı. Doktor bey, muayeneden önce çocukla bir şeyler konuşuyordu. Dikkatimi çekti ve kulak verdim.
Söyledikleri kelimesi kelimesine aklımda kalmadı ama anlam olarak şunlardan bahsediyordu:
İnsan cam gibi hassas bir varlık. Allah, yukarıdan onun iplerinden tutuyor ve insan böylece sağa sola rahat hareket edebiliyor. Allah ile bağı kopunca da yere düşüyor ve kırılıyor.
Hemen merhum Cahit Zarifoğlu’nun şiirini hatırladım. Çocuklarıma ve torunlarıma ezberletmeye çalıştığım ve bir bölümü aramızda slogan haline gelen o dizeler:
“Allah’ım,
Yol boyunca
Bırakma elimi,
Düşerim sonra.”
Evet, Allah elimizi bırakırsa düşerdik biz. Düşmek kötüydü; yaralanırdık, canımız acırdı, tekrar kalkmakta zorlanırdık.
O gün doktor beyin anlattığı örnek bana daha anlaşılır geldi. Cam gibiydi insan. Allah’tan bağını koparınca sadece düşmekle kalmazdı; kırılır, paramparça olur ve dağılırdı.
Görüyoruz ya kırılanları, paramparça olup savrulanları. Hatta kopmuşluğunu, dağılmışlığını meziyet sananları. Başkalarına da bu hâllerinin daha iyi olduğunu savunanları.
Yakınları; parçaları toplamaya, kırıkları yapıştırmaya çalıştıkça daha da zıvanadan çıkanları.
Biz, bizi ayakta tutan o bağlardan kurtulmak şöyle dursun, bir an bile O’nsuz olmaktan korkarız.
Kırık, parçalanmış ve dağılmış yaşamak bizim için ateşe atılmak kadar korkunçtur.
Biz o bağı ellerimizle sımsıkı tutmak, gözümüzü ona odaklamak, zihnimizde onu düşünmek, kalbimizle onu hissetmek isteriz.
Evet cam gibi kırılganız biz; sağlam kalabilmek için sağlam bir yere tutunmamız, dayanmamız gerekir.
Sonra Peygamberimiz (a.s.)’in Utbe bin Rabia ile konuşmaları geldi aklıma.
Utbe’nin Peygamberimiz (a.s.)’e davasından dönmesi için kendilerine göre çok cazip tekliflerle gelmesi. Peygamberimiz (a.s.)’in onu dinleyip “Bitti mi?” diye sorduktan sonra Fussilet suresinden ayetler okuması…
“Senin derdin ne, benimki ne?” dercesine; Allah’a, Kitap’a, yaratılış amacına sözü getirip önemli olanın bunlar olduğuna dikkat çekmesi.
Yusuf (a.s.) kıssasını ve iki mahkûm arkadaşı ile ilgili olayı düşündüm daha sonra. Yusuf (a.s.)’dan rüyalarını yorumlamasını istediklerinde, onun onlara önce“Allah’tan başkasına kulluk etmemenin” asıl mesele olduğunu anlatmaya çalışması.
O mahkumlar ne istiyordu, Yusuf (a.s.) onlara ne anlatıyordu?
Herkesin öncelikleri farklıydı tabii ki. Tutsaklık zordu, bir an önce kurtulmak istemeleri öncelikli düşünceleriydi. Bu yüzden gördükleri rüyada bir mesaj olduğunu anlamışlar ve bir an önce yorumlamasını istemişlerdi.
Yusuf (a.s.) ise daha öncelikli, en öncelikli meselenin ne olduğunu çok iyi biliyordu: Zihinler tutsaksa bedenlerin özgür olması ne işe yarardı? O, onların önce zihinlerini ve kalplerini özgürlüğe kavuşturmayı hedefledi.
Anladığım kadarıyla Doktor Bey de duyarlı biriydi ve göz muayenesi için gelen çocuğa; önce“Asıl meselenin diğer varlıkları değil, onları yaratan Allah’ı görmek” olduğunu vurgulamak istemişti.
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
İsrail hapishanelerinde sona erdirilen binlerce umut, hayal ve hayat vardır. Bunlardan sadece birinin hikâyesi 3000 Gece’ye konu olur. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı baskı ve zulümler sebebiyle Filistinli direniş örgütleri de kimi zaman bireysel, kimi zaman da toplu eylemlerle İsraillilere karşılık vermektedirler. İşgalci İsrail askerilerinin kontrol noktasına bir eylem düzenlenmesi sonrasında Filistinli genci arabasına alan Layal, eylemin destekçisi kabul edilir. Sorgu ve işkencelere maruz bırakılır. Layal böylece İsrail hapishanelerinde sayısı bilinemeyen kadınlar arasında bir sayıyla (735) damgalanır.
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Görmek mi Görebilmek mi?
Geçenlerde göz muayenesine gitmiştik. Doktorumuz orta yaşlı, tecrübeli bir beydi. Bizden önce bir baba ve on yaşlarında bir oğlu vardı. Doktor bey, muayeneden önce çocukla bir şeyler konuşuyordu. Dikkatimi çekti ve kulak verdim.
Söyledikleri kelimesi kelimesine aklımda kalmadı ama anlam olarak şunlardan bahsediyordu:
İnsan cam gibi hassas bir varlık. Allah, yukarıdan onun iplerinden tutuyor ve insan böylece sağa sola rahat hareket edebiliyor. Allah ile bağı kopunca da yere düşüyor ve kırılıyor.
Hemen merhum Cahit Zarifoğlu’nun şiirini hatırladım. Çocuklarıma ve torunlarıma ezberletmeye çalıştığım ve bir bölümü aramızda slogan haline gelen o dizeler:
“Allah’ım,
Yol boyunca
Bırakma elimi,
Düşerim sonra.”
Evet, Allah elimizi bırakırsa düşerdik biz. Düşmek kötüydü; yaralanırdık, canımız acırdı, tekrar kalkmakta zorlanırdık.
O gün doktor beyin anlattığı örnek bana daha anlaşılır geldi. Cam gibiydi insan. Allah’tan bağını koparınca sadece düşmekle kalmazdı; kırılır, paramparça olur ve dağılırdı.
Görüyoruz ya kırılanları, paramparça olup savrulanları. Hatta kopmuşluğunu, dağılmışlığını meziyet sananları. Başkalarına da bu hâllerinin daha iyi olduğunu savunanları.
Yakınları; parçaları toplamaya, kırıkları yapıştırmaya çalıştıkça daha da zıvanadan çıkanları.
Biz, bizi ayakta tutan o bağlardan kurtulmak şöyle dursun, bir an bile O’nsuz olmaktan korkarız.
Biz o bağı ellerimizle sımsıkı tutmak, gözümüzü ona odaklamak, zihnimizde onu düşünmek, kalbimizle onu hissetmek isteriz.
Evet cam gibi kırılganız biz; sağlam kalabilmek için sağlam bir yere tutunmamız, dayanmamız gerekir.
Sonra Peygamberimiz (a.s.)’in Utbe bin Rabia ile konuşmaları geldi aklıma.
Utbe’nin Peygamberimiz (a.s.)’e davasından dönmesi için kendilerine göre çok cazip tekliflerle gelmesi. Peygamberimiz (a.s.)’in onu dinleyip “Bitti mi?” diye sorduktan sonra Fussilet suresinden ayetler okuması…
“Senin derdin ne, benimki ne?” dercesine; Allah’a, Kitap’a, yaratılış amacına sözü getirip önemli olanın bunlar olduğuna dikkat çekmesi.
Yusuf (a.s.) kıssasını ve iki mahkûm arkadaşı ile ilgili olayı düşündüm daha sonra. Yusuf (a.s.)’dan rüyalarını yorumlamasını istediklerinde, onun onlara önce“Allah’tan başkasına kulluk etmemenin” asıl mesele olduğunu anlatmaya çalışması.
O mahkumlar ne istiyordu, Yusuf (a.s.) onlara ne anlatıyordu?
Herkesin öncelikleri farklıydı tabii ki. Tutsaklık zordu, bir an önce kurtulmak istemeleri öncelikli düşünceleriydi. Bu yüzden gördükleri rüyada bir mesaj olduğunu anlamışlar ve bir an önce yorumlamasını istemişlerdi.
Yusuf (a.s.) ise daha öncelikli, en öncelikli meselenin ne olduğunu çok iyi biliyordu: Zihinler tutsaksa bedenlerin özgür olması ne işe yarardı? O, onların önce zihinlerini ve kalplerini özgürlüğe kavuşturmayı hedefledi.
Anladığım kadarıyla Doktor Bey de duyarlı biriydi ve göz muayenesi için gelen çocuğa; önce“Asıl meselenin diğer varlıkları değil, onları yaratan Allah’ı görmek” olduğunu vurgulamak istemişti.
İlgili Yazılar
Seyyah
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Yoldan Öyküler
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Sözümü Özümü Tartın Öyle Yargılayın Beni
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Filistin Sinemasına 3000 Gece’den Bakmak: Hapishane Ve Kopuş
İsrail hapishanelerinde sona erdirilen binlerce umut, hayal ve hayat vardır. Bunlardan sadece birinin hikâyesi 3000 Gece’ye konu olur. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı baskı ve zulümler sebebiyle Filistinli direniş örgütleri de kimi zaman bireysel, kimi zaman da toplu eylemlerle İsraillilere karşılık vermektedirler. İşgalci İsrail askerilerinin kontrol noktasına bir eylem düzenlenmesi sonrasında Filistinli genci arabasına alan Layal, eylemin destekçisi kabul edilir. Sorgu ve işkencelere maruz bırakılır. Layal böylece İsrail hapishanelerinde sayısı bilinemeyen kadınlar arasında bir sayıyla (735) damgalanır.
Entelektüel Bir Haslet Olarak Eleştirellik
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.