Bugün için çocukluk dediğimizde ne anlıyoruz? Bu çağ, çocukluk için nasıl bir çağ?
Çocukluk, bir kavram olarak ortaya çıktığı ilk dönemden bu yana tasarlanmış bir şeydir. Bu yüzden çocukluk deyince biyolojik bir süreçten ziyade sosyolojik bir tanımdan bahsediyoruzdur. Yoksa çocuk hep vardı. Ama çocukluğun tarihi daha yeni bir kavram. Neil Postman’ın tespitleriyle biz bu çocukluğu görünür kılan etmenlerin başında yazının yaygınlaşması ve okullaşmayı görüyoruz. Dolayısıyla çocukluk; işlenen, tasarlanan, üretilen bir kategori hâline geliyor. Çocukluk anlayışları her dönemde değişik tanımlanıyor. Hatta dünya hızlı sosyolojik değişimlerden geçtiği için çocuklukla ilgili anlayışlar da sık sık değişiklik gösteriyor. Günümüzde pedagoji, çocukluğu tanımlamada tek otorite olarak kabul ediliyor. Onun “çocuk budur” dediği tanımlar hemen içselleştirilip yürürlüğe konuluyor. Bugün artık “çocukerkil” bir modelden bahsediliyor. Çocuğun özneliğini vurgulayan, onu öne çıkaran, çocuk merkezli bir pedagojik yaklaşım söz konusu. Bu yaklaşımı sosyal medya araçları ve serbest piyasa çok iyi besliyor. Geçmişin eğitim yanlışlarıyla büyüyen ebeveynler benzer hatalara düşmemek için bu söylemin haklılığına inandı. Tabii bunda sosyal medyadaki anlık paylaşımlar da çok etkili. Kişi sürekli olarak başkalarını takip ettiğinde bir kıyas başlıyor ve bunun sonucu taklit ve bir süre sonra da yetersizlik hissiyle devam ediyor.
Ben içinde bulunduğumuz çağı çelişkiler çağı olarak değerlendiriyorum. Doğrularımız, ilkelerimiz, öğretilerimiz kurguladığımız veya alışageldiğimiz hayatımızla çelişmeye başlıyor. Bir bakmışsınız trend kabuller sizi de esir almış. Dolayısıyla çocuklar da çelişkiler içinde yaşıyor. Sözde çok demokrat bir pedagoji var çocuklar aslında ne istediği sorulmuyor. Onların özgürlüklerinden, özgüvenlerinin gelişiminden bahsediliyor ama daha dünyaya gelir gelmez sürekli bir yerlere sabitlenerek yaşamak zorundalar. Bebek çantası, ana kucağı, pusetler, bebek arabaları, oto koltukları vs. Okul sıralarıyla çok erken yaşta tanışıyorlar. Sürekli olarak başkalarıyla tanışmaları ve kendilerini ifade etmeleri bekleniyor. Çocuğun öz disiplini ve gelişimi isteniyor ama çocuğa kendi öz bakımı için yeterli alan açılmıyor. Hem masum, saf kalması isteniyor hem de gerçekleri bir an önce öğrenmesi. Kısaca bir sürü çelişki…
Dün ile bugünü kıyas ettiğimizde çocuğun yaşam alanı ve ortamı nasıl şekillendi? Ya da bu kıyası doğru buluyor musunuz?
Ortaçağ’da çocukluk diye özel bir sosyal konumun olmadığı, çocuğun küçük yetişkin olarak kabul edildiğini yazıyor çocukluğun tarihini araştıran Aries’ın kitapları. Çocukluk Rönesans ve reform ile görünür olmaya başladıkça ona uygun kıyafetler, kitaplar, oyuncaklar üretilmeye başlandı. Dolayısıyla çocuk yetişkinden ayrı bir mekânsallığa hazırlandı. Zamanla bebek odası, çocuk odası, çocuklar için okullar, mürebbiyeler vs. derken genişledi. Bugün baktığımızda çocuklara özel hastaneler, TV kanalları, fuarlar, dükkânlar vs. açılıyor. Ailenin küçülmesi, okullaşmanın küçük yaşlara çekilmesi ve yaygınlaşması, mahallenin ortadan kalkması, avmlerin çoğalması ile tabi ki çocukların yaşam alanları epey değişime uğradı. Eski ile yeni tanımları zaten bir kıyasın bir sonucunda doğuyor. Bana göre bu kıyas kaçınılmaz. Ancak şunu söylemeliyim ki tüm bilimsel çalışmalarda olduğu gibi çocukluğun tarihi de Batı merkezli okunuyor. Batı’nın yaşadığı tecrübeler tüm dünyanın sorunuymuş gibi bir algıyla meseleleri ele alıyoruz. Bu zorunlu bir sonuç değil ama modernizm kaderiniz olmuşsa benzer süreçleri yaşamanız da kaçınılmazdır. Şimdi eski-yeni kıyasından ziyade küreselleşme diye bir durum var. Dünyanın büyük bir kısmında benzer bir çocukluk yaşanıyor.
Peki, bu olumsuzluklara nasıl müdahale edilebilir?
İnsanoğlu fizyolojik olarak benzer süreçlerden geçer. Doğumu, fiziksel gelişimi, büyümesi, zihinsel etkinlikleri vs. Bu doğru ama her birimizi diğerinden ayıran müstakil bir dünyamız var. Biz bunu atlıyoruz sanırım. Allah’ın ruhundan üflediği, her birimizi ayrı ayrı muhatap aldığını hatırlamak gerek evvelen. Ama popüler kültürün sesi o kadar güçlü ki sebep olduğu olumsuzluklar da fark edilmiyor ne yazık ki. Her ebeveynin öncelikle kendini, kendi benliğini iyi tanıması; taleplerini, beklentilerini, dünya görüşünü netleştirmesi gerekiyor. Çocukla devam eden hayatında kendi gündemini belirlemeli. Kendi çocuğunun sesini duymalı, bunun için de piyasasın sesini biraz kısması gerekiyor. Popüler kültüre ve serbest piyasanın doğurduğu ihtiyaçlar listesine bakarsak çocuk yetiştirmek çok zor olabiliyor gerçekten. Popüler kültürün karşısına geleneği koymayı da uygun bulmuyorum. Bana göre gelenek dediğimiz kabulleri de sorgulamak gerekiyor. Velhasıl, iyi bir zihinsel tasfiye gerekiyor. En azından bunu denemek gerekiyor. Bu biraz zor bir şey çünkü konforu bozmayı söyleyen bir şey.
Çocuğun endüstriyel bir meta hale gelmesi nedir?
Bir çocuk için bu tanımı kullanmak inanın çok ağrıma gidiyor ama içinde bulunduğumuz piyasa maalesef çocuğu ilk önce böyle görüyor. Bunu oyuncak modellerinden, her türlü giyim ve aksesuar portföyünden, cinsiyetçi rol ve davranış kalıplarından, kurumsal eğitimden ve reklam filmlerinden anlıyoruz. Piyasa için çocuk çok ideal bir müşteri hinterlandı oluşturur çünkü hep bir devamlılığı vardır. Her gün dünyaya pek çok çocuk geliyor ve daha ana rahminde endüstriyel süreç işlemeye başlıyor. Ama maalesef çocuğun üzerindeki tek baskı, tek otorite bu endüstriyellik değil. Piyasayla birbirini destekleyen aile, devlet politikaları ve medya da çocuğu metalaştırabiliyor. Doğum bile mucizevi bir eylemden ziyade “şeyleşen” bir süreç artık. İsmet Özel’in dediği gibi “dünyaya gelmek saldırıya uğramaktır” hakikaten böyle bir çağdayız.
Anne ve baba çocuğunun meta haline gelmesinin farkında mı? Değilse bu farkındalık nasıl kazandırılabilir? Çocuğa bu farkındalık nasıl kazandırılabilir?
Farkında olanlar var. Böyleleri ya mecburen sisteme uyuyor yahut ne kadar kaçsam kardır diyerek alternatifler üretebiliyor. Farkında olmayanların sayısı ise epey çok. Çocuğunu devletin, okulun ve piyasanın kabullerine sorgusuzca teslim eden ebeveynler bir hayli fazla. Bu aileler çocukları için en iyisini yapmaya uğraşan aileler aynı zamanda. Bu teslimiyet bir bedel gerektiriyor ve aileler bu bedeli fedakarlık olarak adlandırıp içselleştiriyor maalesef. Muhakeme yapmaya başladığı döneme kadar çocuk sistem karşısında savunmasız ve edilgen. Pek fazla yapabileceği bir şey yok. Ama iyi ve kötü kavramları şematik hale geldikçe çocukları eyleme geçerken görürsünüz. Ki ben de en çok çocuklardan umutluyumdur. Onların berrak zihinleri ve cesur yürekleri, yeniden başlamanın umudu her daim. Farkındalık kazandırmaktan bahsetmişsiniz, bunun için de çeşitli sivil çalışmalar gerekiyor. Bir tanesi örneğin dergimiz Çocuk Şehri J
Günümüz anneleri kitabi bilgilerle çocuk büyütme telaşında, kullanma kılavuzu gibi. Bu yaklaşım sağlıklı mı?
Sağlıklı mı sorusundan önce bu durumun bir mecburiyet olduğunu düşünüyorum. Öyle bir eğitim sisteminden geçiyoruz ki kişi kendi benliğini, kulluğunu tanımadan büyüyor “yetişkin” oluyor. Diploma ve sertifika endeksli öğrenim süreçleri ardından sadece paranın hedeflendiği bir yaşama evriliyor. Çoğumuzun hayatında küçük bir bebeğin büyümesini tecrübe edecek bir aile yakınsallığı da yok. Kendi sesini dinlememiş, kim olduğuna dair pek kafa yormamış biri olarak evliliğe ve bebeğe aslında hazırlıksız yakalanıyoruz. Kendi iç sesini dinlemeyince başkalarının ne dediğine kulak vermek kaçınılmaz bir şey. Bir de annelik rolleriyle ilgili olarak çok fazla cümle kuruluyor. Kadın, anne olunca bu yüzden bir eksiklik hissetmeye başlıyor. Anneliğin içgdüselliğine, mükkemmelliyetçiliğine o kadar vurgu yapılıyor ki zaten bebeğe hazırlıksız yakalanan anneler bu kaygılardan ötürü kitaplara ve blogger annelerin paylaşımlarına itibar etmeye başlıyor. Halbuki tüm sesleri ve gözü rahatsız eden ışıkları kapasa, bebeğiyle baş başa kalsa o ritmi duyacaktır. O ritm ona ne yapması gerektiğini söylüyor zaten. En basitinden çocukla oyun oynamak! Anne çocuğuna oyun arkadaşı olmalı bana göre, çocuğun oyun kurucusu değil. Sürekli yeni oyun arayışında olmak bir süre sonra strese dönüşüyor. Bunda mahalle kavramını kaybetmemizin önemi de büyük. Dışarıya çıkamayan çocuğu evde oyalamak bazen hakikaten kaosa dönüşebiliyor. Ve anneler tek başlarına çocuk büyütüyor. Bu da başka bir zorluk.
Eskiden çocuk geniş ailede büyüyordu. Ailenin yetmediği yerde büyükler devreye giriyordu. Bugün itibarıyla çekirdek ailede büyüyen çocuğun açmazları nasıl onarılabilir?
Çocuğun anne baba dışında büyüklerin de yer aldığı geniş ailede büyümesinin pek çok yönü var. Çocuk kendi anne babasının büyüklerle kurduğu iletişimi modelliyor. Böylece hane içi tutumlar kuşaklararası devam ediyor. Büyüklerin ziyaret edilmesi nedeniyle daha fazla akrabayla görüşmek mümkün. Birlikte yaşama kültürünü öğreniyor. Anne ve babanın işe gitmesi çocukta pek sorun oluşturmuyor çünkü yine evinde bakılmaya devam ediyor. Nine ve dedelerin torun algısı ebeveynlerin çocuk algısından daha kayırıcı ve müşfik bir ifade. Geniş ailede olmanın güzel yanları konuşuluyor ama bence bazı olumsuz tarafları da var. Aile büyükleri torunlarının gelişim ve büyümesine aşırı müdahaleci olduğu için anne ve babaya alan bırakmıyor. Anne ve babalar kendileri çocukla baş başa kalmadıkları için ebeveynliği kendi anne babalarının davranışlarını sürdürerek götürebiliyor. Aile büyüklerinin çocuğun dünyasında cepheler açtığını düşünüyorum. Çocuk işine gelen cephede yer alıyor. Aile içinde özellikle de anne “gelin” kimliğini daha güçlü yaşıyor. Fabrikalaşmayla birlikte kente göç başlayıp çekirdek aile yaygınlaşınca çocuk evde anneyle baş başa kaldı. Bu bir geçiş süreciydi, annenin bu süreçte bocalaması normal ama çabuk toparladı. Ancak ne zaman ki anne fabrikaya çağrıldı, çocuğa okul yolu gözüktü. Bu sadece işçi ailelerin değil burjuvanın da sıkıntısıydı. Bugün itibarıyle de çocuklar çok çabuk kurumsal eğitimle tanışıyor. Kurslar, okullar, etkinlik merkezleri vs derken çocuk, öğretmen dışında bir hiyerarşik ilişkiyi tanımlayamıyor çoğunlukla.
Ramazan olması hasebiyle Ramazan çocuklara nasıl öğretilebilir?
Müslümanlarca kutsal kabul edilen Ramazan ayının popülist bir atmosferde kutlanıyor olmasının yanlışlığı öğretilmeli evvelen. Ama bunu çocuktan önce yetişkinin anlaması gerekiyor. Az önce değindiğimiz popüler kültür burada da karşımıza çıkıyor. Ramazanı olabildiğince sâde yaşamak gerekiyor. Her akşam bir Ramazan etkinliğine gitmektense akraba ve komşularla bir araya gelmeyi daha önemli buluyorum.
Hangi saik sizi bu dergiyi çıkarmaya yöneltti? Neden “Çocuk Şehri” ?
Çocuk, benim hayatıma anne olunca girdi. Daha önce küçük bir bebeğin büyümesini gözlemleyebileceğim bir durumum olmamıştı. Çocukla baş başa kalınca ben de tabi biraz bocaladım yalan yok. Ama Allah’tan çabuk toparladım. Dışarıyı dinlerseniz herkes çocuk hakkında bir şey söylüyor, yazıyor, çiziyor, anlatıyor vs. televizyona çıkıyor, bloglar açıyor, sosyal medya kullanıyor herkes. Baktım bir trend haline geliyor “yeni annelik” durumu. Anneleri bebek konusunda daha “uzman” kılmaya çalışan, çocuk merkezli bir hayatın cazip gösterildiği bir söylem bu. Çocuk hakları nelerdir, çocuk nedir, bir mülk müdür yoksa emanet midir, çocuk gerçekliği nedir gibi soruların cevabı yok. Bu sorulara cevap aramaya başladım. Bu dergi bu arayışlarımın bir sonucudur. Vahiyden beslenen ve siyasallığı içeren bir yaklaşım gerekiyor çünkü piyasadaki söylem bu iki şeyi unutuyordu.
Benim için çocukluğun en önemli yanı kendine has gerçekliğidir. Bu çağın, çocukların o kendine has gerçekliğine ihtiyacı var. Aklın, rasyonalitenin, realizmin, pragmatizmin ve oportünistliğin kirlettiği bu çağ çocuk aklına muhtaçtır. O masalsı ve şiirsel dünyayı anlamalıdır. Çocukluğun şimdi ne kadar kısa yaşandığı malum, bu dönemin yeniden daha uzun süre yaşanması gibi bir hayalim var. Çocuğun, insanın en öz, yalın ve fıtrat hâli olduğunu düşündüğüm için bu güzelliği koruma gibi bir gayem var. Sadece fırsatlarla donatılmış büyük kentlerin çocuklarına değil taşranın, bozkırın, Anadolu’nun, Mezapotamya’nın, Ege’nin çocuklarına ulaşmak gibi bir hedefim var. Çocukluğun maruz kaldığı tüm ihlal ve istismarları gözetip bunun da ötesinde, daha sinsi bir görünüm arz eden otoriterliğe karşı uyanık olma gibi bir davam var.
İsmine bakılınca dergimiz bir çocuk dergisi sanılıyor sonra sayfaları karıştırınca okur gerçeği anlıyor. Bu bir yetişkin dergisidir. Büyüklere yönelik bir içerik üretiyoruz çünkü bir önceki soruda belirttiğim gibi çocukların o saf dünyasını büyükler kirletiyor. O halde önce büyüklere hem içindeki çocukluğu hatırlatan hem de ellerinden tuttukları çocukları anlatan bir dergi düşündük. Aynı zamanda akademinin gündemine sıkışmış kalmış çocuk kültürü araştırmalarını da gündelik dile indirgedik. Tartışmalara bu şekilde bir katkı sağlamaya çalışıyoruz.
Bizim en büyük idealimiz çocukların yaşam alanı bulabileceği bir şehir mimarisi. Bunun için öncelikle yatay mimari anlayışına geri dönmek gerekiyor. Bizim modern mimari anlayışımız, günümüzde de görüldüğü gibi, dikey bir yapılaşmadır.
Oldukça eril bir görünüşle gücü, istikrarı ve kibri çağrıştırıyor. Bir çocuk şehrinin olmazsa olmazı geniş oyun alanlarıdır. Birinci sayımızda bunu detaylıca işledik. Yine çocukların hatta hepimizin doğayla tüm bağlarını koparan ve ona yabancılaştıran bir mimari yerine çocukların doğayı daha fazla tecrübe edebileceği bir şehir gerekliliği ki bunu da ikinci sayımızda anlatmaya çalıştık. Dergimizde özenle kaleme alınan yazılarımızı ilgili kurumlar dikkate alırlarsa daha ideal şehirler kurmak mümkün. Ki bunları çok daha öncelerden çok farklı kesimden insanlar zaten sürekli anlatıyor.
Bir yönetmeni tanımak için onun ilk dönem çalışmalarını incelemek gerekebilir. Her ne kadar ilk dönemler bir yönetmeni tanımak için güç ya da erken olsa da bu safha yönetmeni tanımak için bir önsözü andırır. Yasak Rüya (2005), Mizansen (2006), Saat Kaç (2006), Kayıp Zaman Düşleri (2007) ve İstanbul (2007) yönetmenin ilk yaptığı kısa filmler. Bu filmlerle birlikte o yönetmenin sinemasına dahil olur, anlamaya başlar ve bazı tahminler yürütürüz. Hele ki bu kişinin şiire ve edebiyata aşina biri olduğunu bildiğimizde, dahası onun “şiirsel sinema”yı andıran sinematografisini temaşa eylediğimizde bambaşka pencereler açılır önümüze.
“insanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde öncelikle sözü kurtarmalıdır” der Jasques Ellul “Sözün Düşüşü” kitabında. İmajların istila ettiği çağımızda, sözü ayağa kaldırmak, ona hak ettiği değeri vermek gerekmektedir. Bu sebeple bu sayıda Nida Dergisi olarak kavramlarımız üzerinden dil sorunlarını konuşmak, eleştiriye açmak istedik. Dilin medya yoluyla tahrifi ve iletişim araçlarının düşünmeyi teşvik etmekten çok zihni şaşkına çevirdiği günümüzde “söz ” yeniden anlam bulmalıdır. Hak ettiği değeri almalıdır. Kelimelerimiz neden bu kadar anlamsızlaştı? Dil probleminin günümüzdeki boyutları nelerdir? İmajların cazibesine kapılan modern insan sözü ayağa kaldırarak yeniden anlam bulabilir mi ? Sözün peşine düştük ve tüm bu soruların cevaplarını Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Tüzer hocamızla konuştuk. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.
Çocuk edebiyatının mahiyeti, değer üretimi, tarihi seyri,yazarlığı, çizerliği, eğitim ve öğretimi bunlarla beraber çocuk kitapları yayıncılığı, editörlüğü ve daha birçok alan araştırma ve incelenmeye değer konular olsa da çocuk edebiyatının merkezinde çocuklar vardır.
Bu sebeple yazarımız Mustafa Ökkeş Evren, Nida’nın özel sayısı için çocuk edebiyatının başkahramanı çocuklarla “kitaba” ve “okumaya” dair söyleşi gerçekleştirdi.
Henüz dünyaya gözlerimizi açar açmaz kendimizi, masallar, hikâyeler ve kıssalarla örülü bir coğrafyada buluyoruz. ‘Hikâyemiz’in farkına henüz varmamış olmak bu gerçeği etkilemiyor. Ancak hikâyemizin ve bizden bağımsız gelişen hikâyelerin farkına varmaya başlayınca kendimizi bambaşka bir evrende buluyoruz. Çoğumuzun annesi, kulağımıza okunan ezanlara müteakiben, kendisine kadar tevarüs eden masallarla, ninnilerle büyütüyor çocuklarını. Kendisine kıssalar anlatılan çocuklar, peygamber iklimlerine de aşina olarak büyüyor. Ölüm isabet ettiğinde ‘buradaki hikâyemiz’ sona eriyor. Arkamızda bir yığın tamamlanmamış hikâyeyi de yanımıza alarak göçüyoruz bu diyardan…
Çelişkiler Çağı
Bugün için çocukluk dediğimizde ne anlıyoruz? Bu çağ, çocukluk için nasıl bir çağ?
Çocukluk, bir kavram olarak ortaya çıktığı ilk dönemden bu yana tasarlanmış bir şeydir. Bu yüzden çocukluk deyince biyolojik bir süreçten ziyade sosyolojik bir tanımdan bahsediyoruzdur. Yoksa çocuk hep vardı. Ama çocukluğun tarihi daha yeni bir kavram. Neil Postman’ın tespitleriyle biz bu çocukluğu görünür kılan etmenlerin başında yazının yaygınlaşması ve okullaşmayı görüyoruz. Dolayısıyla çocukluk; işlenen, tasarlanan, üretilen bir kategori hâline geliyor. Çocukluk anlayışları her dönemde değişik tanımlanıyor. Hatta dünya hızlı sosyolojik değişimlerden geçtiği için çocuklukla ilgili anlayışlar da sık sık değişiklik gösteriyor. Günümüzde pedagoji, çocukluğu tanımlamada tek otorite olarak kabul ediliyor. Onun “çocuk budur” dediği tanımlar hemen içselleştirilip yürürlüğe konuluyor. Bugün artık “çocukerkil” bir modelden bahsediliyor. Çocuğun özneliğini vurgulayan, onu öne çıkaran, çocuk merkezli bir pedagojik yaklaşım söz konusu. Bu yaklaşımı sosyal medya araçları ve serbest piyasa çok iyi besliyor. Geçmişin eğitim yanlışlarıyla büyüyen ebeveynler benzer hatalara düşmemek için bu söylemin haklılığına inandı. Tabii bunda sosyal medyadaki anlık paylaşımlar da çok etkili. Kişi sürekli olarak başkalarını takip ettiğinde bir kıyas başlıyor ve bunun sonucu taklit ve bir süre sonra da yetersizlik hissiyle devam ediyor.
Ben içinde bulunduğumuz çağı çelişkiler çağı olarak değerlendiriyorum. Doğrularımız, ilkelerimiz, öğretilerimiz kurguladığımız veya alışageldiğimiz hayatımızla çelişmeye başlıyor. Bir bakmışsınız trend kabuller sizi de esir almış. Dolayısıyla çocuklar da çelişkiler içinde yaşıyor. Sözde çok demokrat bir pedagoji var çocuklar aslında ne istediği sorulmuyor. Onların özgürlüklerinden, özgüvenlerinin gelişiminden bahsediliyor ama daha dünyaya gelir gelmez sürekli bir yerlere sabitlenerek yaşamak zorundalar. Bebek çantası, ana kucağı, pusetler, bebek arabaları, oto koltukları vs. Okul sıralarıyla çok erken yaşta tanışıyorlar. Sürekli olarak başkalarıyla tanışmaları ve kendilerini ifade etmeleri bekleniyor. Çocuğun öz disiplini ve gelişimi isteniyor ama çocuğa kendi öz bakımı için yeterli alan açılmıyor. Hem masum, saf kalması isteniyor hem de gerçekleri bir an önce öğrenmesi. Kısaca bir sürü çelişki…
Dün ile bugünü kıyas ettiğimizde çocuğun yaşam alanı ve ortamı nasıl şekillendi? Ya da bu kıyası doğru buluyor musunuz?
Ortaçağ’da çocukluk diye özel bir sosyal konumun olmadığı, çocuğun küçük yetişkin olarak kabul edildiğini yazıyor çocukluğun tarihini araştıran Aries’ın kitapları. Çocukluk Rönesans ve reform ile görünür olmaya başladıkça ona uygun kıyafetler, kitaplar, oyuncaklar üretilmeye başlandı. Dolayısıyla çocuk yetişkinden ayrı bir mekânsallığa hazırlandı. Zamanla bebek odası, çocuk odası, çocuklar için okullar, mürebbiyeler vs. derken genişledi. Bugün baktığımızda çocuklara özel hastaneler, TV kanalları, fuarlar, dükkânlar vs. açılıyor. Ailenin küçülmesi, okullaşmanın küçük yaşlara çekilmesi ve yaygınlaşması, mahallenin ortadan kalkması, avmlerin çoğalması ile tabi ki çocukların yaşam alanları epey değişime uğradı. Eski ile yeni tanımları zaten bir kıyasın bir sonucunda doğuyor. Bana göre bu kıyas kaçınılmaz. Ancak şunu söylemeliyim ki tüm bilimsel çalışmalarda olduğu gibi çocukluğun tarihi de Batı merkezli okunuyor. Batı’nın yaşadığı tecrübeler tüm dünyanın sorunuymuş gibi bir algıyla meseleleri ele alıyoruz. Bu zorunlu bir sonuç değil ama modernizm kaderiniz olmuşsa benzer süreçleri yaşamanız da kaçınılmazdır. Şimdi eski-yeni kıyasından ziyade küreselleşme diye bir durum var. Dünyanın büyük bir kısmında benzer bir çocukluk yaşanıyor.
Peki, bu olumsuzluklara nasıl müdahale edilebilir?
İnsanoğlu fizyolojik olarak benzer süreçlerden geçer. Doğumu, fiziksel gelişimi, büyümesi, zihinsel etkinlikleri vs. Bu doğru ama her birimizi diğerinden ayıran müstakil bir dünyamız var. Biz bunu atlıyoruz sanırım. Allah’ın ruhundan üflediği, her birimizi ayrı ayrı muhatap aldığını hatırlamak gerek evvelen. Ama popüler kültürün sesi o kadar güçlü ki sebep olduğu olumsuzluklar da fark edilmiyor ne yazık ki. Her ebeveynin öncelikle kendini, kendi benliğini iyi tanıması; taleplerini, beklentilerini, dünya görüşünü netleştirmesi gerekiyor. Çocukla devam eden hayatında kendi gündemini belirlemeli. Kendi çocuğunun sesini duymalı, bunun için de piyasasın sesini biraz kısması gerekiyor. Popüler kültüre ve serbest piyasanın doğurduğu ihtiyaçlar listesine bakarsak çocuk yetiştirmek çok zor olabiliyor gerçekten. Popüler kültürün karşısına geleneği koymayı da uygun bulmuyorum. Bana göre gelenek dediğimiz kabulleri de sorgulamak gerekiyor. Velhasıl, iyi bir zihinsel tasfiye gerekiyor. En azından bunu denemek gerekiyor. Bu biraz zor bir şey çünkü konforu bozmayı söyleyen bir şey.
Çocuğun endüstriyel bir meta hale gelmesi nedir?
Bir çocuk için bu tanımı kullanmak inanın çok ağrıma gidiyor ama içinde bulunduğumuz piyasa maalesef çocuğu ilk önce böyle görüyor. Bunu oyuncak modellerinden, her türlü giyim ve aksesuar portföyünden, cinsiyetçi rol ve davranış kalıplarından, kurumsal eğitimden ve reklam filmlerinden anlıyoruz. Piyasa için çocuk çok ideal bir müşteri hinterlandı oluşturur çünkü hep bir devamlılığı vardır. Her gün dünyaya pek çok çocuk geliyor ve daha ana rahminde endüstriyel süreç işlemeye başlıyor. Ama maalesef çocuğun üzerindeki tek baskı, tek otorite bu endüstriyellik değil. Piyasayla birbirini destekleyen aile, devlet politikaları ve medya da çocuğu metalaştırabiliyor. Doğum bile mucizevi bir eylemden ziyade “şeyleşen” bir süreç artık. İsmet Özel’in dediği gibi “dünyaya gelmek saldırıya uğramaktır” hakikaten böyle bir çağdayız.
Anne ve baba çocuğunun meta haline gelmesinin farkında mı? Değilse bu farkındalık nasıl kazandırılabilir? Çocuğa bu farkındalık nasıl kazandırılabilir?
Farkında olanlar var. Böyleleri ya mecburen sisteme uyuyor yahut ne kadar kaçsam kardır diyerek alternatifler üretebiliyor. Farkında olmayanların sayısı ise epey çok. Çocuğunu devletin, okulun ve piyasanın kabullerine sorgusuzca teslim eden ebeveynler bir hayli fazla. Bu aileler çocukları için en iyisini yapmaya uğraşan aileler aynı zamanda. Bu teslimiyet bir bedel gerektiriyor ve aileler bu bedeli fedakarlık olarak adlandırıp içselleştiriyor maalesef. Muhakeme yapmaya başladığı döneme kadar çocuk sistem karşısında savunmasız ve edilgen. Pek fazla yapabileceği bir şey yok. Ama iyi ve kötü kavramları şematik hale geldikçe çocukları eyleme geçerken görürsünüz. Ki ben de en çok çocuklardan umutluyumdur. Onların berrak zihinleri ve cesur yürekleri, yeniden başlamanın umudu her daim. Farkındalık kazandırmaktan bahsetmişsiniz, bunun için de çeşitli sivil çalışmalar gerekiyor. Bir tanesi örneğin dergimiz Çocuk Şehri J
Günümüz anneleri kitabi bilgilerle çocuk büyütme telaşında, kullanma kılavuzu gibi. Bu yaklaşım sağlıklı mı?
Sağlıklı mı sorusundan önce bu durumun bir mecburiyet olduğunu düşünüyorum. Öyle bir eğitim sisteminden geçiyoruz ki kişi kendi benliğini, kulluğunu tanımadan büyüyor “yetişkin” oluyor. Diploma ve sertifika endeksli öğrenim süreçleri ardından sadece paranın hedeflendiği bir yaşama evriliyor. Çoğumuzun hayatında küçük bir bebeğin büyümesini tecrübe edecek bir aile yakınsallığı da yok. Kendi sesini dinlememiş, kim olduğuna dair pek kafa yormamış biri olarak evliliğe ve bebeğe aslında hazırlıksız yakalanıyoruz. Kendi iç sesini dinlemeyince başkalarının ne dediğine kulak vermek kaçınılmaz bir şey. Bir de annelik rolleriyle ilgili olarak çok fazla cümle kuruluyor. Kadın, anne olunca bu yüzden bir eksiklik hissetmeye başlıyor. Anneliğin içgdüselliğine, mükkemmelliyetçiliğine o kadar vurgu yapılıyor ki zaten bebeğe hazırlıksız yakalanan anneler bu kaygılardan ötürü kitaplara ve blogger annelerin paylaşımlarına itibar etmeye başlıyor. Halbuki tüm sesleri ve gözü rahatsız eden ışıkları kapasa, bebeğiyle baş başa kalsa o ritmi duyacaktır. O ritm ona ne yapması gerektiğini söylüyor zaten. En basitinden çocukla oyun oynamak! Anne çocuğuna oyun arkadaşı olmalı bana göre, çocuğun oyun kurucusu değil. Sürekli yeni oyun arayışında olmak bir süre sonra strese dönüşüyor. Bunda mahalle kavramını kaybetmemizin önemi de büyük. Dışarıya çıkamayan çocuğu evde oyalamak bazen hakikaten kaosa dönüşebiliyor. Ve anneler tek başlarına çocuk büyütüyor. Bu da başka bir zorluk.
Eskiden çocuk geniş ailede büyüyordu. Ailenin yetmediği yerde büyükler devreye giriyordu. Bugün itibarıyla çekirdek ailede büyüyen çocuğun açmazları nasıl onarılabilir?
Çocuğun anne baba dışında büyüklerin de yer aldığı geniş ailede büyümesinin pek çok yönü var. Çocuk kendi anne babasının büyüklerle kurduğu iletişimi modelliyor. Böylece hane içi tutumlar kuşaklararası devam ediyor. Büyüklerin ziyaret edilmesi nedeniyle daha fazla akrabayla görüşmek mümkün. Birlikte yaşama kültürünü öğreniyor. Anne ve babanın işe gitmesi çocukta pek sorun oluşturmuyor çünkü yine evinde bakılmaya devam ediyor. Nine ve dedelerin torun algısı ebeveynlerin çocuk algısından daha kayırıcı ve müşfik bir ifade. Geniş ailede olmanın güzel yanları konuşuluyor ama bence bazı olumsuz tarafları da var. Aile büyükleri torunlarının gelişim ve büyümesine aşırı müdahaleci olduğu için anne ve babaya alan bırakmıyor. Anne ve babalar kendileri çocukla baş başa kalmadıkları için ebeveynliği kendi anne babalarının davranışlarını sürdürerek götürebiliyor. Aile büyüklerinin çocuğun dünyasında cepheler açtığını düşünüyorum. Çocuk işine gelen cephede yer alıyor. Aile içinde özellikle de anne “gelin” kimliğini daha güçlü yaşıyor. Fabrikalaşmayla birlikte kente göç başlayıp çekirdek aile yaygınlaşınca çocuk evde anneyle baş başa kaldı. Bu bir geçiş süreciydi, annenin bu süreçte bocalaması normal ama çabuk toparladı. Ancak ne zaman ki anne fabrikaya çağrıldı, çocuğa okul yolu gözüktü. Bu sadece işçi ailelerin değil burjuvanın da sıkıntısıydı. Bugün itibarıyle de çocuklar çok çabuk kurumsal eğitimle tanışıyor. Kurslar, okullar, etkinlik merkezleri vs derken çocuk, öğretmen dışında bir hiyerarşik ilişkiyi tanımlayamıyor çoğunlukla.
Ramazan olması hasebiyle Ramazan çocuklara nasıl öğretilebilir?
Müslümanlarca kutsal kabul edilen Ramazan ayının popülist bir atmosferde kutlanıyor olmasının yanlışlığı öğretilmeli evvelen. Ama bunu çocuktan önce yetişkinin anlaması gerekiyor. Az önce değindiğimiz popüler kültür burada da karşımıza çıkıyor. Ramazanı olabildiğince sâde yaşamak gerekiyor. Her akşam bir Ramazan etkinliğine gitmektense akraba ve komşularla bir araya gelmeyi daha önemli buluyorum.
Hangi saik sizi bu dergiyi çıkarmaya yöneltti? Neden “Çocuk Şehri” ?
Çocuk, benim hayatıma anne olunca girdi. Daha önce küçük bir bebeğin büyümesini gözlemleyebileceğim bir durumum olmamıştı. Çocukla baş başa kalınca ben de tabi biraz bocaladım yalan yok. Ama Allah’tan çabuk toparladım. Dışarıyı dinlerseniz herkes çocuk hakkında bir şey söylüyor, yazıyor, çiziyor, anlatıyor vs. televizyona çıkıyor, bloglar açıyor, sosyal medya kullanıyor herkes. Baktım bir trend haline geliyor “yeni annelik” durumu. Anneleri bebek konusunda daha “uzman” kılmaya çalışan, çocuk merkezli bir hayatın cazip gösterildiği bir söylem bu. Çocuk hakları nelerdir, çocuk nedir, bir mülk müdür yoksa emanet midir, çocuk gerçekliği nedir gibi soruların cevabı yok. Bu sorulara cevap aramaya başladım. Bu dergi bu arayışlarımın bir sonucudur. Vahiyden beslenen ve siyasallığı içeren bir yaklaşım gerekiyor çünkü piyasadaki söylem bu iki şeyi unutuyordu.
Benim için çocukluğun en önemli yanı kendine has gerçekliğidir. Bu çağın, çocukların o kendine has gerçekliğine ihtiyacı var. Aklın, rasyonalitenin, realizmin, pragmatizmin ve oportünistliğin kirlettiği bu çağ çocuk aklına muhtaçtır. O masalsı ve şiirsel dünyayı anlamalıdır. Çocukluğun şimdi ne kadar kısa yaşandığı malum, bu dönemin yeniden daha uzun süre yaşanması gibi bir hayalim var. Çocuğun, insanın en öz, yalın ve fıtrat hâli olduğunu düşündüğüm için bu güzelliği koruma gibi bir gayem var. Sadece fırsatlarla donatılmış büyük kentlerin çocuklarına değil taşranın, bozkırın, Anadolu’nun, Mezapotamya’nın, Ege’nin çocuklarına ulaşmak gibi bir hedefim var. Çocukluğun maruz kaldığı tüm ihlal ve istismarları gözetip bunun da ötesinde, daha sinsi bir görünüm arz eden otoriterliğe karşı uyanık olma gibi bir davam var.
İsmine bakılınca dergimiz bir çocuk dergisi sanılıyor sonra sayfaları karıştırınca okur gerçeği anlıyor. Bu bir yetişkin dergisidir. Büyüklere yönelik bir içerik üretiyoruz çünkü bir önceki soruda belirttiğim gibi çocukların o saf dünyasını büyükler kirletiyor. O halde önce büyüklere hem içindeki çocukluğu hatırlatan hem de ellerinden tuttukları çocukları anlatan bir dergi düşündük. Aynı zamanda akademinin gündemine sıkışmış kalmış çocuk kültürü araştırmalarını da gündelik dile indirgedik. Tartışmalara bu şekilde bir katkı sağlamaya çalışıyoruz.
Oldukça eril bir görünüşle gücü, istikrarı ve kibri çağrıştırıyor. Bir çocuk şehrinin olmazsa olmazı geniş oyun alanlarıdır. Birinci sayımızda bunu detaylıca işledik. Yine çocukların hatta hepimizin doğayla tüm bağlarını koparan ve ona yabancılaştıran bir mimari yerine çocukların doğayı daha fazla tecrübe edebileceği bir şehir gerekliliği ki bunu da ikinci sayımızda anlatmaya çalıştık. Dergimizde özenle kaleme alınan yazılarımızı ilgili kurumlar dikkate alırlarsa daha ideal şehirler kurmak mümkün. Ki bunları çok daha öncelerden çok farklı kesimden insanlar zaten sürekli anlatıyor.
Yazarlar
İlgili Yazılar
Faysal Soysal ile Şiir ve Edebiyatın İzinde Sinemayı Anlamak
Bir yönetmeni tanımak için onun ilk dönem çalışmalarını incelemek gerekebilir. Her ne kadar ilk dönemler bir yönetmeni tanımak için güç ya da erken olsa da bu safha yönetmeni tanımak için bir önsözü andırır. Yasak Rüya (2005), Mizansen (2006), Saat Kaç (2006), Kayıp Zaman Düşleri (2007) ve İstanbul (2007) yönetmenin ilk yaptığı kısa filmler. Bu filmlerle birlikte o yönetmenin sinemasına dahil olur, anlamaya başlar ve bazı tahminler yürütürüz. Hele ki bu kişinin şiire ve edebiyata aşina biri olduğunu bildiğimizde, dahası onun “şiirsel sinema”yı andıran sinematografisini temaşa eylediğimizde bambaşka pencereler açılır önümüze.
Prof. Dr. İbrahim Tüzer İle “Kelimelerimiz, Kavramlarımız ve Zihin Dünyamız Üzerine…”
“insanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde öncelikle sözü kurtarmalıdır” der Jasques Ellul “Sözün Düşüşü” kitabında. İmajların istila ettiği çağımızda, sözü ayağa kaldırmak, ona hak ettiği değeri vermek gerekmektedir. Bu sebeple bu sayıda Nida Dergisi olarak kavramlarımız üzerinden dil sorunlarını konuşmak, eleştiriye açmak istedik. Dilin medya yoluyla tahrifi ve iletişim araçlarının düşünmeyi teşvik etmekten çok zihni şaşkına çevirdiği günümüzde “söz ” yeniden anlam bulmalıdır. Hak ettiği değeri almalıdır. Kelimelerimiz neden bu kadar anlamsızlaştı? Dil probleminin günümüzdeki boyutları nelerdir? İmajların cazibesine kapılan modern insan sözü ayağa kaldırarak yeniden anlam bulabilir mi ? Sözün peşine düştük ve tüm bu soruların cevaplarını Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Tüzer hocamızla konuştuk. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Toplumsal Düzen, Kültür ve Din Olarak Şeriat
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.
Çocuk Edebiyatının Başkahramanı Çocuklarla “Kitaba” ve “Okumaya” Dair Söyleşiler
Çocuk edebiyatının mahiyeti, değer üretimi, tarihi seyri,yazarlığı, çizerliği, eğitim ve öğretimi bunlarla beraber çocuk kitapları yayıncılığı, editörlüğü ve daha birçok alan araştırma ve incelenmeye değer konular olsa da çocuk edebiyatının merkezinde çocuklar vardır.
Bu sebeple yazarımız Mustafa Ökkeş Evren, Nida’nın özel sayısı için çocuk edebiyatının başkahramanı çocuklarla “kitaba” ve “okumaya” dair söyleşi gerçekleştirdi.
Emrah Atiş ile ‘Nim’ Romanı Üzerine
Henüz dünyaya gözlerimizi açar açmaz kendimizi, masallar, hikâyeler ve kıssalarla örülü bir coğrafyada buluyoruz. ‘Hikâyemiz’in farkına henüz varmamış olmak bu gerçeği etkilemiyor. Ancak hikâyemizin ve bizden bağımsız gelişen hikâyelerin farkına varmaya başlayınca kendimizi bambaşka bir evrende buluyoruz. Çoğumuzun annesi, kulağımıza okunan ezanlara müteakiben, kendisine kadar tevarüs eden masallarla, ninnilerle büyütüyor çocuklarını. Kendisine kıssalar anlatılan çocuklar, peygamber iklimlerine de aşina olarak büyüyor. Ölüm isabet ettiğinde ‘buradaki hikâyemiz’ sona eriyor. Arkamızda bir yığın tamamlanmamış hikâyeyi de yanımıza alarak göçüyoruz bu diyardan…