İnsanoğlunun varlık dünyasındaki öncelikli konumu, ilahî bir nedenselliğe bağlanmasa dahi genellikle somut karşılıklar eliyle mâkûl bulunur. Bu, insanın kendisini diğer varlıklar karşısında yoklaması sonucu pek çok açıdan teyit edilecek bir gerçeklik durumu oluşturur. Dolayısıyla insana yüklenen ayırıcı vasıf, onu varlık dünyasının öznesi kılar. Ayrışan fikriyatlar açısından buraya kadar herhangi bir sorun yoktur. Asıl sorun, yaratılışın anlamı ve insanın varlık dünyasındaki sorumluluğu düşünüldüğünde ortaya çıkar. Burada söz konusu olan, gözlemin ötesine taşmak ve oraya ilişkin belirlemelerde bulunmaktır. Herkesin bu noktayı kabullenerek ilahî bir perspektifle yoluna devam ettiğini söylemek güç. Fakat eğer bir kabul durumu söz konusuysa bütünlüğün sağlanması için insan yaşamına dair istisnasız her şeyin ilahî bağ ile anlamlandırılması gerekir. Bu konuda insanın cüz’i iradesine rağmen üstün bir performans sergilemesinin beklendiği akla gelmemeli, ayrıca burada niceliksel bir yeterlilik de düşünülmemelidir. Sadece verili olanın işletilmesine bağlı olarak yakîn durumunun hayatî bir pozisyonda olduğunu hatırlamak gerekir.
İnsanın temel kabulüne dair bu ikili tercihi, onun üretimi sayılan sanat için de pekâlâ mümkündür. Bu yüzden sanatın söz konusu edilecek özerk ve ilişkisel yanlarını, böyle bir tartışmayı kapsam içi kılarak konuşmak gerekir. Yaratıcı karşısında kendini sorumlu hisseden bir sanatçının ortaya koyacağı sanat faaliyetinin bu bağa aykırı olacak bir sonuca sahip olması beklenemez. Böyle bir durum olması halinde ise sanatçının zafiyeti veya eserin niteliksizliği söz konusu olur. Fakat bu belirlemelerin taşıdığı iddia, çoğu zaman mesnetsiz bulunur veya bu tarz ifadelere kayıtsız kalınır. Çünkü sanat, çağın koşullarından ve kültürel egemenlikten bağımsız düşünülemez. Ya da sanatın ilkesel bir çerçevede düşünülmesinin özgürlükçü yaklaşımlarla çelişkili bir durum oluşturduğu sanılır. Bu nedenle özcü bir yaklaşım sergileyerek atılan adımlar veya dillendirilen sanat izahatlarının etkisi pek belirgin olmamaktadır. Çünkü İslâm kavramının muhataplar nezdinde hayata dair her şeyde olduğu gibi sanata da etki edecek bir konumda olduğu kabul görmez veya görmezlikten gelinir. Tabii ki problemi sadece muhataplar çerçevesinde değil, temsil konumunda olanların niteliksel bir şeyler sunamamasında da aramak gerekir. Bu da işin diğer boyutunu oluşturur. Neticede İslâm, teorik bir bütün olarak yaklaşımların anlamlandırılması için zemin konumundadır, fakat bu zemin üzerine nelerin inşa edildiği tartışmalıdır.
Sanatın evvela bir faaliyet olarak malzemenin dönüşümüyle gerçekleştiği bilinmektedir. Burada malzeme, fikrin taşıyıcılığını yapmakla gerekli bir konumdadır. Dolayısıyla resimde boya, mimaride taş, edebiyatta dil kaçınılmaz bir ilişkinin unsurları olarak anlaşılmalıdır. Bunların kullanımıyla amaçlananlar, belli formlar eşliğinde dışa aktarılır. Her ne kadar sanatsal faaliyette sanatçının konumu özsel bir değer taşısa da bu unsurların yokluğuyla bir boşluğun oluşacağı görülür. Bu yüzden sanat işinin ilişkilendirilerek anlamlandırılması, onu kendi öz varlığından bir eksiltmeye uğratmaz. Aksine, tutarlı olduğu müddetçe bu boyut açılım sağlar ona. Çünkü malzemeyi dönüştürme işi mümkün olabiliyorsa öncelikle bir yatkınlık ve uyumluluktan bahsetmek gerekir. Yatkınlık ve uyumluluk, malzemenin ve formaların taşıdığı bir şey olarak sanatçıyı aşan bir kontrole insanı götürür ki bu noktada sanatın yüceliği yara almış olur. Tabiî ki bu, sanatı ve sanatçıyı geri plana iten bir durum değildir, ama onu aşan bir şeyin olduğunu da kendisine hatırlatmaktadır. Dinsel sanat veya dindar sanatçı için öncelikle bu ilişkinin mahiyetinin bir kırılma noktası oluşturduğu bilinmelidir. Çünkü sanatçının yapabileceği ile yapamadığını ortaya koyan sınır gözetilmediği müddetçe sanatçının bir tutarlılık içinde olması beklenemez.
Öte yandan ilahî bağı reddeden yahut sanatsal alanda onu yersiz bulan yaklaşımların da bir görünüme sahip olduğu unutulmamalıdır. Böyle bir yaklaşımla icra edilen ya da bu tarz bir anlayışa yaslanan bir sanat eseri kabul görmeyebilir, ama birçok kişi onu yüksek bir sanat eseri olarak değerlendirebilir. Böyle bir sanat eseri, estetik bir karşılığa sahip bulunabilme durumundan ötürü çok yönlü bir tahlili ve muhtemel eleştirilerin nedenlerinin ortaya konulmasını gerektirmektedir. Alında mesele, ilahî bağı göz önünde bulunduran sanat eserinin tutarlılığı, estetik özellikler taşıyıp taşımadığı; onu dışlayan eserin ise estetik özellikler taşısa bile ne açıdan eksik olduğunun anlaşılmasıdır. Düşünün ki; ilahî bağı hissettiren bir sanat eserinde estetik yoksunluk, bu bağı doğru bulmayan bir sanatçının eserinde ise estetik nitelik olsun. Her ikisinin de kabul durumunda bir problemin bulunduğu açıktır. Eğer din, bütün zamanlar içinde yegâne belirleyici olarak kabul ediliyorsa, söz konusu olan sanatsal faaliyet ve neticesindeki sanat eserinin hem dayanakları hem de ortaya konulması açısından bir tutarlılığa sahip olması gerekir. Çünkü sanat eseri neticede bir bileşene sahiptir ve bütün unsurlarıyla estetik değerini kazanmaktadır. Sırf ilahî bağdan bahsediyor ya da sanatçı bu yaklaşıma sahiptir diye sanat eserinin de değerli olacağı düşünülmemelidir.
Bir zorunluluk olarak dinî sanat veya dindar sanatçıdan bahsetmek aslında pek doğru olmaz. Öncelikle dindarlığın gereği olan iman ve amel bütünlüğü, söz konusu sanatsal temayülü kapsayacak şekilde düşünülmelidir. Dolayısıyla ilahî bağla çelişik bir sanat eseri ortaya konulmadığı müddetçe sanatçının yaptığı işin sevapla, tersi durumunda ise günahla alâkasını kurmak yerinde olacaktır. Günah ve sevap kavramları, yerleşik sanatsal kabuller için tuhaf bulunabilir; fakat mevzunun dayandığı temel ayrışmanın burayla ilişkili olduğu söylenebilir. Öte yandan günah ve sevap kavramları çerçevesinde, sanatın öznel ve serbest boyutunun dar kalıplar içinde değerlendirilmemesi de son derce önemlidir. Çünkü din ve sanat arasında ontolojik bağlar kurmak, daha bütüncül bir hissiyatı gerektirir ve bir risk olarak belirecek kıstasları giderir. Bu nedenle dindarlığın sergileyeceği içtenlik ile sanatsal eylemle belirecek motivasyonun katı kaideler çerçevesinde düşünülmesi doğru olmaz. Tam bu noktada denge kavramına sığınmak icap eder, çünkü tamamen kayıtsızlığın da başka problemlere yol açtığı bilinir. Nitekim sûfîler ve fukahâ arasındaki gerilimin bu tarz bir yaklaşımla söz konusu olduğu söylenebilir.
Din, geniş bir eksende yaşama dair diğer şubeleri de kapsayan temel bir değer olarak değerlendirilir. Bu anlamlı yapı içerisinde sanat da önemli bir yer edinecektir kendine.
Çünkü insan, yaşamında doğru olanı amaçlayıp bu uğurda çabalarken güzellik vasfını da aramaktadır. Aslında söz konusu kurgu içinde doğruluk ve güzellik bir bütündür. Doğru olanın insan ve toplum için taşıdığı önemin bir yönüyle güzele temas etmemesini beklemek olmaz. Bir sanat eseri, hakikat yolunda insan gerçekliğine dair bir yoklamada bulunmaya çalışıyorsa evvela doğrudur; bunu duyuşsal planda etki bırakacak şekilde yapıyorsa da güzeldir. İkisinin bir arada oluşunun çok farklı boyutlara sahip olduğu unutulmamalıdır. Nitekim sanat eseri etkileyicilik, kalıcılık, öznellik, temsil gibi hususlara sahip olduğu için iyi ve doğru olanın keşfi konusunda son derece önem teşkil etmektedir. Neticede İmam-ı Âzam’ın mecazı, hakikatin halefi olarak telakki etmesi boşuna değildir. Mecaz özelinde sanata hasredilebilecek bu konum, şüphesiz hakikatin selef oluşunu da sanatçının önüne koymaktadır. Bu yüzden hakikati ve mecazı anlamlı bir ilişki içinde düşünmek gerekir.
Sonuç olarak sanat ve din arasında doğrudan bir bağın olduğu ve bağın doğal nedenlerden ötürü söz konusu edilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Şüphesiz konuya dair pratik karşılıklar açısından bazı değişkenlikler olacaktır. Ayrıca kültürel farklılıkların da etki edeceği bazı değerlendirmelerle mevzu çeşitlenecektir. Ama eğer din ve sanat bir bütün olarak düşünülmez ve neticede sanat bağımsız üst bir değer olarak kabul görürse risk oluşacaktır. Pek çok defa mevzulara yaklaşılınca İslâmî ve insanî vazifeler veya çerçevelerden bahsedilmektedir. Belki de iletilerin anlaşılması bakımından böyle bir dile ihtiyaç da vardır; fakat İslâmî olanın insanî, insanî olanın da kendinden İslâmî olacağını eklemekte yarar vardır. Sanatın da dinle ilişkisinde bu şekilde bir yaklaşımın önemli olduğu söylenebilir.
1982 yılında Bingöl’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini aynı şehirde tamamladı. Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nden 2002 yılında mezun oldu. Bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı.
2014 yılında Atatürk Üniversitesi Türkçe Eğitimi alanında “Cahit Koytak’ın Şiirlerinde Yüceltilmiş İnsana Özgü Değerler” başlıklı yüksek lisans tezini; 2020 yılında ise “Mültecilik Temalı Çocuk Edebiyatı Ürünlerinin 7. Sınıf Türkçe Derslerinde Öğrencilerin Mültecilere Yönelik Tutumlarına Etkisi” başlıklı doktora tezini tamamladı.
Akademik çalışmalarının yanı sıra yazı ve şiirleri; Umran, Bilge Adamlar, Nida, Temmuz, Muhayyel, Tasfiye ve Hecedergilerinde yayımlandı.
Yayımlanmış eserleri arasında; Pepuk Kuşu Hikâyesi / Bir Hidayet Uyarlaması (şiir, 2018), Taşranın Direnci Şehrin Bilinci / Metin Önal Mengüşoğlu (inceleme, 2020) ve Apaçık (şiir, 2021) bulunmaktadır.
Hâlen Muş Alparslan Üniversitesi’nde görev yapmakta olup evli ve iki çocuk babasıdır.
Mü’min; yaşamın bütün uğrak yerlerinde “şeylerin” farkına varabilendir. Mükellef olduğu ibadetlerinin vakte bağlı oluşu mü’mini, akıp giden zamanın farkına vardırır. Mü’min, kendisini esir almaya çalışan zamana, vakit ile etkin müdahale eder. Dinamik vakit bilinci, zaman karşısında pasif olan beşeri, “eşref-i mahlûk” derecesine yükseltir. Dünyanın temel ritmine karşı, dinamik bir farkındalığı mümkün kılan “kamerî takvim” sisteminde …
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
Bir vakıa olarak var olmakla birlikte “İslâm Düşüncesi” tabiri modern zamanlara ait bir kullanımdır. İslâm düşüncesi “Müslümanların, özellikle, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetten hareketle, diğer kadim insanlık kültürlerinden de faydalanarak; bir sistem dâhilinde ve tutarlılığı esas alarak ortaya koydukları, bütün uhrevî, dünyevî yorumlar ve tevillerdir… İslâm düşüncesi; Allah, varlık, bilgi, sanat, estetik, ahlâk, felsefe, değer vb. hakkında Müslümanların tefekkürünü ihtivâ ettiği gibi onların sırât-ı müstakim üzere olmalarını da akılları nispetinde telkin etmektedir.
‘Hakkı bâtıl ile örtmek’, özü itibariyle inkârcıların hak ile bâtılı birbirine karıştırıp hakkı gizleme cürmüne dayanmaktadır. Müfsitler imana dâvet edilirken, Müslümanlarla birlikte namaz kılıp zekâtı vermeleri yani Allah’ın hükmüne boyun eğmeleri istenmektedir. İlgili âyette, pek çok dinî hükümler arasından özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi/emredilmesi, son derece önemlidir.
‘Yardımlaşma’ dendiğinde genellikle anlaşılan; cebimizde ağırlık eden üç beş lirayı bir dilencinin eline tutuşturmak şeklinde karikatürize edilir hale gelmişse; bu anlayışın yaygınlaşmasında eli sıkı davranan her birimizin katkısı vardır. Böyle olmamalıydı! Müslümanların yardımlaşma, dayanışma gibi önemli bir ibadeti bu kadar basite indirgenmemeliydi. Aç bir insanı doyurmak, çıplak birini giydirmek, barınaksızı barındırmak, imkânı olan her insanın …
Dinsel Sanat Dindar Sanatçı
İnsanoğlunun varlık dünyasındaki öncelikli konumu, ilahî bir nedenselliğe bağlanmasa dahi genellikle somut karşılıklar eliyle mâkûl bulunur. Bu, insanın kendisini diğer varlıklar karşısında yoklaması sonucu pek çok açıdan teyit edilecek bir gerçeklik durumu oluşturur. Dolayısıyla insana yüklenen ayırıcı vasıf, onu varlık dünyasının öznesi kılar. Ayrışan fikriyatlar açısından buraya kadar herhangi bir sorun yoktur. Asıl sorun, yaratılışın anlamı ve insanın varlık dünyasındaki sorumluluğu düşünüldüğünde ortaya çıkar. Burada söz konusu olan, gözlemin ötesine taşmak ve oraya ilişkin belirlemelerde bulunmaktır. Herkesin bu noktayı kabullenerek ilahî bir perspektifle yoluna devam ettiğini söylemek güç. Fakat eğer bir kabul durumu söz konusuysa bütünlüğün sağlanması için insan yaşamına dair istisnasız her şeyin ilahî bağ ile anlamlandırılması gerekir. Bu konuda insanın cüz’i iradesine rağmen üstün bir performans sergilemesinin beklendiği akla gelmemeli, ayrıca burada niceliksel bir yeterlilik de düşünülmemelidir. Sadece verili olanın işletilmesine bağlı olarak yakîn durumunun hayatî bir pozisyonda olduğunu hatırlamak gerekir.
İnsanın temel kabulüne dair bu ikili tercihi, onun üretimi sayılan sanat için de pekâlâ mümkündür. Bu yüzden sanatın söz konusu edilecek özerk ve ilişkisel yanlarını, böyle bir tartışmayı kapsam içi kılarak konuşmak gerekir. Yaratıcı karşısında kendini sorumlu hisseden bir sanatçının ortaya koyacağı sanat faaliyetinin bu bağa aykırı olacak bir sonuca sahip olması beklenemez. Böyle bir durum olması halinde ise sanatçının zafiyeti veya eserin niteliksizliği söz konusu olur. Fakat bu belirlemelerin taşıdığı iddia, çoğu zaman mesnetsiz bulunur veya bu tarz ifadelere kayıtsız kalınır. Çünkü sanat, çağın koşullarından ve kültürel egemenlikten bağımsız düşünülemez. Ya da sanatın ilkesel bir çerçevede düşünülmesinin özgürlükçü yaklaşımlarla çelişkili bir durum oluşturduğu sanılır. Bu nedenle özcü bir yaklaşım sergileyerek atılan adımlar veya dillendirilen sanat izahatlarının etkisi pek belirgin olmamaktadır. Çünkü İslâm kavramının muhataplar nezdinde hayata dair her şeyde olduğu gibi sanata da etki edecek bir konumda olduğu kabul görmez veya görmezlikten gelinir. Tabii ki problemi sadece muhataplar çerçevesinde değil, temsil konumunda olanların niteliksel bir şeyler sunamamasında da aramak gerekir. Bu da işin diğer boyutunu oluşturur. Neticede İslâm, teorik bir bütün olarak yaklaşımların anlamlandırılması için zemin konumundadır, fakat bu zemin üzerine nelerin inşa edildiği tartışmalıdır.
Sanatın evvela bir faaliyet olarak malzemenin dönüşümüyle gerçekleştiği bilinmektedir. Burada malzeme, fikrin taşıyıcılığını yapmakla gerekli bir konumdadır. Dolayısıyla resimde boya, mimaride taş, edebiyatta dil kaçınılmaz bir ilişkinin unsurları olarak anlaşılmalıdır. Bunların kullanımıyla amaçlananlar, belli formlar eşliğinde dışa aktarılır. Her ne kadar sanatsal faaliyette sanatçının konumu özsel bir değer taşısa da bu unsurların yokluğuyla bir boşluğun oluşacağı görülür. Bu yüzden sanat işinin ilişkilendirilerek anlamlandırılması, onu kendi öz varlığından bir eksiltmeye uğratmaz. Aksine, tutarlı olduğu müddetçe bu boyut açılım sağlar ona. Çünkü malzemeyi dönüştürme işi mümkün olabiliyorsa öncelikle bir yatkınlık ve uyumluluktan bahsetmek gerekir. Yatkınlık ve uyumluluk, malzemenin ve formaların taşıdığı bir şey olarak sanatçıyı aşan bir kontrole insanı götürür ki bu noktada sanatın yüceliği yara almış olur. Tabiî ki bu, sanatı ve sanatçıyı geri plana iten bir durum değildir, ama onu aşan bir şeyin olduğunu da kendisine hatırlatmaktadır. Dinsel sanat veya dindar sanatçı için öncelikle bu ilişkinin mahiyetinin bir kırılma noktası oluşturduğu bilinmelidir. Çünkü sanatçının yapabileceği ile yapamadığını ortaya koyan sınır gözetilmediği müddetçe sanatçının bir tutarlılık içinde olması beklenemez.
Öte yandan ilahî bağı reddeden yahut sanatsal alanda onu yersiz bulan yaklaşımların da bir görünüme sahip olduğu unutulmamalıdır. Böyle bir yaklaşımla icra edilen ya da bu tarz bir anlayışa yaslanan bir sanat eseri kabul görmeyebilir, ama birçok kişi onu yüksek bir sanat eseri olarak değerlendirebilir. Böyle bir sanat eseri, estetik bir karşılığa sahip bulunabilme durumundan ötürü çok yönlü bir tahlili ve muhtemel eleştirilerin nedenlerinin ortaya konulmasını gerektirmektedir. Alında mesele, ilahî bağı göz önünde bulunduran sanat eserinin tutarlılığı, estetik özellikler taşıyıp taşımadığı; onu dışlayan eserin ise estetik özellikler taşısa bile ne açıdan eksik olduğunun anlaşılmasıdır. Düşünün ki; ilahî bağı hissettiren bir sanat eserinde estetik yoksunluk, bu bağı doğru bulmayan bir sanatçının eserinde ise estetik nitelik olsun. Her ikisinin de kabul durumunda bir problemin bulunduğu açıktır. Eğer din, bütün zamanlar içinde yegâne belirleyici olarak kabul ediliyorsa, söz konusu olan sanatsal faaliyet ve neticesindeki sanat eserinin hem dayanakları hem de ortaya konulması açısından bir tutarlılığa sahip olması gerekir. Çünkü sanat eseri neticede bir bileşene sahiptir ve bütün unsurlarıyla estetik değerini kazanmaktadır. Sırf ilahî bağdan bahsediyor ya da sanatçı bu yaklaşıma sahiptir diye sanat eserinin de değerli olacağı düşünülmemelidir.
Bir zorunluluk olarak dinî sanat veya dindar sanatçıdan bahsetmek aslında pek doğru olmaz. Öncelikle dindarlığın gereği olan iman ve amel bütünlüğü, söz konusu sanatsal temayülü kapsayacak şekilde düşünülmelidir. Dolayısıyla ilahî bağla çelişik bir sanat eseri ortaya konulmadığı müddetçe sanatçının yaptığı işin sevapla, tersi durumunda ise günahla alâkasını kurmak yerinde olacaktır. Günah ve sevap kavramları, yerleşik sanatsal kabuller için tuhaf bulunabilir; fakat mevzunun dayandığı temel ayrışmanın burayla ilişkili olduğu söylenebilir. Öte yandan günah ve sevap kavramları çerçevesinde, sanatın öznel ve serbest boyutunun dar kalıplar içinde değerlendirilmemesi de son derce önemlidir. Çünkü din ve sanat arasında ontolojik bağlar kurmak, daha bütüncül bir hissiyatı gerektirir ve bir risk olarak belirecek kıstasları giderir. Bu nedenle dindarlığın sergileyeceği içtenlik ile sanatsal eylemle belirecek motivasyonun katı kaideler çerçevesinde düşünülmesi doğru olmaz. Tam bu noktada denge kavramına sığınmak icap eder, çünkü tamamen kayıtsızlığın da başka problemlere yol açtığı bilinir. Nitekim sûfîler ve fukahâ arasındaki gerilimin bu tarz bir yaklaşımla söz konusu olduğu söylenebilir.
Çünkü insan, yaşamında doğru olanı amaçlayıp bu uğurda çabalarken güzellik vasfını da aramaktadır. Aslında söz konusu kurgu içinde doğruluk ve güzellik bir bütündür. Doğru olanın insan ve toplum için taşıdığı önemin bir yönüyle güzele temas etmemesini beklemek olmaz. Bir sanat eseri, hakikat yolunda insan gerçekliğine dair bir yoklamada bulunmaya çalışıyorsa evvela doğrudur; bunu duyuşsal planda etki bırakacak şekilde yapıyorsa da güzeldir. İkisinin bir arada oluşunun çok farklı boyutlara sahip olduğu unutulmamalıdır. Nitekim sanat eseri etkileyicilik, kalıcılık, öznellik, temsil gibi hususlara sahip olduğu için iyi ve doğru olanın keşfi konusunda son derece önem teşkil etmektedir. Neticede İmam-ı Âzam’ın mecazı, hakikatin halefi olarak telakki etmesi boşuna değildir. Mecaz özelinde sanata hasredilebilecek bu konum, şüphesiz hakikatin selef oluşunu da sanatçının önüne koymaktadır. Bu yüzden hakikati ve mecazı anlamlı bir ilişki içinde düşünmek gerekir.
Sonuç olarak sanat ve din arasında doğrudan bir bağın olduğu ve bağın doğal nedenlerden ötürü söz konusu edilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Şüphesiz konuya dair pratik karşılıklar açısından bazı değişkenlikler olacaktır. Ayrıca kültürel farklılıkların da etki edeceği bazı değerlendirmelerle mevzu çeşitlenecektir. Ama eğer din ve sanat bir bütün olarak düşünülmez ve neticede sanat bağımsız üst bir değer olarak kabul görürse risk oluşacaktır. Pek çok defa mevzulara yaklaşılınca İslâmî ve insanî vazifeler veya çerçevelerden bahsedilmektedir. Belki de iletilerin anlaşılması bakımından böyle bir dile ihtiyaç da vardır; fakat İslâmî olanın insanî, insanî olanın da kendinden İslâmî olacağını eklemekte yarar vardır. Sanatın da dinle ilişkisinde bu şekilde bir yaklaşımın önemli olduğu söylenebilir.
Yazar
1982 yılında Bingöl’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini aynı şehirde tamamladı. Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nden 2002 yılında mezun oldu. Bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı.
2014 yılında Atatürk Üniversitesi Türkçe Eğitimi alanında “Cahit Koytak’ın Şiirlerinde Yüceltilmiş İnsana Özgü Değerler” başlıklı yüksek lisans tezini; 2020 yılında ise “Mültecilik Temalı Çocuk Edebiyatı Ürünlerinin 7. Sınıf Türkçe Derslerinde Öğrencilerin Mültecilere Yönelik Tutumlarına Etkisi” başlıklı doktora tezini tamamladı.
Akademik çalışmalarının yanı sıra yazı ve şiirleri; Umran, Bilge Adamlar, Nida, Temmuz, Muhayyel, Tasfiye ve Hecedergilerinde yayımlandı.
Yayımlanmış eserleri arasında; Pepuk Kuşu Hikâyesi / Bir Hidayet Uyarlaması (şiir, 2018), Taşranın Direnci Şehrin Bilinci / Metin Önal Mengüşoğlu (inceleme, 2020) ve Apaçık (şiir, 2021) bulunmaktadır.
Hâlen Muş Alparslan Üniversitesi’nde görev yapmakta olup evli ve iki çocuk babasıdır.
İlgili Yazılar
Ramazan; Vakit ve Zaman
Mü’min; yaşamın bütün uğrak yerlerinde “şeylerin” farkına varabilendir. Mükellef olduğu ibadetlerinin vakte bağlı oluşu mü’mini, akıp giden zamanın farkına vardırır. Mü’min, kendisini esir almaya çalışan zamana, vakit ile etkin müdahale eder. Dinamik vakit bilinci, zaman karşısında pasif olan beşeri, “eşref-i mahlûk” derecesine yükseltir. Dünyanın temel ritmine karşı, dinamik bir farkındalığı mümkün kılan “kamerî takvim” sisteminde …
Gündelik Dil Felsefesi
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
İslâm Düşünce Geleneği
Bir vakıa olarak var olmakla birlikte “İslâm Düşüncesi” tabiri modern zamanlara ait bir kullanımdır. İslâm düşüncesi “Müslümanların, özellikle, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetten hareketle, diğer kadim insanlık kültürlerinden de faydalanarak; bir sistem dâhilinde ve tutarlılığı esas alarak ortaya koydukları, bütün uhrevî, dünyevî yorumlar ve tevillerdir… İslâm düşüncesi; Allah, varlık, bilgi, sanat, estetik, ahlâk, felsefe, değer vb. hakkında Müslümanların tefekkürünü ihtivâ ettiği gibi onların sırât-ı müstakim üzere olmalarını da akılları nispetinde telkin etmektedir.
Hakkı Bâtıl ile Örtmek
‘Hakkı bâtıl ile örtmek’, özü itibariyle inkârcıların hak ile bâtılı birbirine karıştırıp hakkı gizleme cürmüne dayanmaktadır. Müfsitler imana dâvet edilirken, Müslümanlarla birlikte namaz kılıp zekâtı vermeleri yani Allah’ın hükmüne boyun eğmeleri istenmektedir. İlgili âyette, pek çok dinî hükümler arasından özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi/emredilmesi, son derece önemlidir.
Kendimize Yardım Etmek
‘Yardımlaşma’ dendiğinde genellikle anlaşılan; cebimizde ağırlık eden üç beş lirayı bir dilencinin eline tutuşturmak şeklinde karikatürize edilir hale gelmişse; bu anlayışın yaygınlaşmasında eli sıkı davranan her birimizin katkısı vardır. Böyle olmamalıydı! Müslümanların yardımlaşma, dayanışma gibi önemli bir ibadeti bu kadar basite indirgenmemeliydi. Aç bir insanı doyurmak, çıplak birini giydirmek, barınaksızı barındırmak, imkânı olan her insanın …