Muhitimde çok sık telâffuz edilen bir kavram var; şartlar kavramı… “Efendim, şartlar bunu gerektiriyor. Bu böyle oldu çünkü şartlar bunu zorunlu kıldı. Mevcut şartlar gereği böyle olmasında fayda vardır. Öyle yapmak zorundaydılar çünkü şartlar öyle vs.“ Her konuda gereğinden fazla yerini bulan ve beni de oldukça endişelendiren bu renksiz ifade tarzının, ortaya konulan hareketlerdeki eksiklikleri ve problemli karmaşıklıkları örten sıkıntılı bir tarafı olduğu muhakkak. Kullanıldığı her yerde âdeta meseleyi örtmeye, kapatmaya çalışan avam diline uygun düşen tarafları var. Halkın, kalabalık kitlelerin günlük hayatın dili olarak bu tarz konuşmalarının herhangi bir önemi yoktur. Çünkü onların dili bir sokak dilidir ama hayatı üç beş sahneden ibaret olsa da, gururdan kıvranan bazı fikir firarilerinin ve tavan arası ulemâlarının, her yenilgiyi şartların mecbur ettiği gösterişli bir zafer(!) gibi gösteriyor olmaları elbette bir hastalık hâlidir. Bu yönüyle bakıldığında bu mefhum, asla düşünen mes’ul bir zihnin ürünü değildir. Çünkü yaşanılmış tecrübeler göstermiştir ki; “şartlar“ üzerinden sürdürülen hayatlar, bize ait olmayan bazı olguları da zamanlı zamansız kabullenip bayağılıklar içinde zehirlenmemizi sağlamıştır. “Suç ve Ceza“da Marmaledov; “Nereye gideceğini bilmemenin ne anlama geldiğini biliyor musunuz?“ diye önemli bir soru sorar. Bu soru bir mânâda herkesin, ama özellikle de Müslüman zümrelerin kendi nefislerine sormaları lâzım gelen bir sorudur. Evet, şimdi bu kavram, kendi gerçekliği, karşı konulamaz zorlamaları ve mecburiyetleri içinde düşünüldüğünde elbette yerinde bir olguya işaret eder ama yine de bu durumu tarihî birtakım hâdiselerin yaşanılmış tecrübelerle olumlaması îcabeder. Tıpkı sultan ikinci Abdülhamid’in çıkardığı kumar tahsisatı gibi. Bir gün kendisine; Devlet-i Âliyye’nin maliyesinin zaten bozuk olduğu ve İngiltere hariciyesi için ayrılan tahsisatın çok fazla olduğu hatırlatılınca, “Paşa, Paşa, bu bizim en ucuza kapattığımız bir savaştır.“ cevabını verir. İngiltere’deki sefaretimize gönderilen tahsisat ile oradaki sefaret yetkilileri İngiliz hariciye mensuplarıyla kumar oynarlar ve kaybederlerdi. Bu, bir mânâda İngiliz hariciyesine dolaylı olarak verilen rüşvetti. Nitekim Sultan’ın Başmabeyncisi Hacı Ali Paşa’da şunu ilave eder; “Sultan’ın altınları iki şeyi satın alamamıştır; Times gazetesini ve Ahmet Rıza’nın namusunu” Tarihî akışın zorladığı şartlar ancak böyle mecburiyetler içinde meşruîyet kazanabilir. Tarihin belki de en sancılı döneminde bir Maliye Nazırı düşünün ki, makamına oturduğunda kasasında yalnızca “on yedi lira“ bulunsun.[1] İşte burada olduğu gibi, yaşanan şartların, ne şekilde, hangi dayanılmaz mecburiyetler altında neleri meşrû görmemiz gerektiğinin ipuçlarını görebiliriz. Ancak gündelik hayatımızda bu mefhum; hem geniş kalabalıklara seslenenlerin hem de bu kalabalıkların büyük bir ekseriyetini teşkîl edenlerin ürküntülü, gamsız, hayâlperest ve ikircikli zihinsel dünyalarında âdetâ hoyratça kullanılan ve özgün kimliklerini de uyuşturan bir sığınak hâline gelmiştir. Evet, mahalle kahvesinde nargilesiyle keyif yaparken[2] Dolapdere’nin en sulu mizahını ve argosunu kullanan, siyâsi tutarlılığı ve fikrî istikrarı dâima günün şartlarına eklemlenmiş, ezberlediği iki üç âyetle, kendisini mütebahhir ulemâdan gören ve gerçekten buna inanan, dış dünyası ışıltılı da olsa içindeki kıvrımlar hep alacalı olan, dâima şatafatlı bu toplumsal fâiller bu konuda büyük bir yekûn tutmaktadır. Bu zümrenin tenkid envanterlerinde karşıtları için yalnızca soyut suçlamalar ve kararsız eleştiriler vardır. Dolayısıyla hedef alınan birey, ihtiyatlı analizler yapamaz ve gündelik malayânî heyecanlardan uzak durmayı başaramazsa etrafındaki bu çarkların nasıl döndüğünü fark etmesi kolay olmaz. Çünkü görülen yol, geleneklere bağlı kalınarak uyum içinde gelişmeye açılmanın yolu olarak görülecektir. Bu nedenle de daima bu toplumun ikna edici özgün kültürel simgeleri kullanılır. Bir Fransız düşünürünün dediği gibi; bu türlü heyecanları yaşatmada sizin içinizden bir Colbert çıkarırlar ve siz en aşırı sonuçları bile tabiî neticeler gibi görmeye başlarsınız. Toplumun geleceğinin bozguna uğratılması böyle bir şeydir. Oysa insan hayatı, bir maceranın ve anlamsız cür’etlerin oyun alanı olamaz ve oluşan şartlar kişilik tatminlerinin bir malzemesi olarak kullanılamaz. Ama öyle değil, en büyük ihtiyaç ânında en çok güven duyulanlar, kendilerine ümitlerle bağlanılanlar, oluşan şartları dâima kendi kazanç hâneleri için kullanmaya çabaladılar. Kalabalıkların gözle görülür biçimde kendisinden geçtiği, ortalık yerden karanlık yerlere doğru süpürüldüğü birçok macera, işte bu türlü kimseler tarafından hazırlandı. Ülkemizde bilim, siyaset ve sanat dâhil bütün alanlara, hiçbir tarafı kayırmadan dikkatle baktığımızda bunun gerçekten de böyle olduğunun gizli itiraflarını fark etmeye başlarız. Burada ister istemez aklıma İvan Karamazov’un bir sözü geliyor; “Hiçbir şey doğru değilse, her şey’e izin vardır.“ Bu çok tehlikeli bir söz ama kalabalıklara ait büyük bir gerçekliği de anlatıyor, bu bakımdan mühim… Ş a r t l a r demiştik… Bu ikiyüzlü ve öldürücü kaymalar yaratan mefhumun bizdeki bazı yansımalarına bakarak, arkasında gizlenen asıl felsefeyi sükûnet içinde ve serinkanlılıkla anlamaya çalışalım. 1980 yılında, o çok kritik dönemde Cumhurbaşkanlığı seçimleri ülke gündeminde ilk sırayı almıştı. Genel Kurmay, muhalefet ve Demirel, ustalıklı manevraları ve ayak oyunlarıyla bu siyaset oyunundaki vaziyeti kendi lehlerine çevirmeye çabalıyorlardı. Bu sırada AP’si Sadettin Bilgiç’i aday gösterir. 1. Ordu ve İstanbul Sıkı Yönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün Paşa[3] da aday olur. Dönemin bir muhafazakâr partisi, AP ile anlaşarak Faik Türün Paşa’yı desteklemeye söz verir ama ne hikmetse birkaç kez yapılan perde arkası görüşmelerden sonra aynı muhafazakâr parti 12 Mart darbesinin cunta lideri Muhsin Batur’u destekler.[4] Şartlar mı böyle gerektiriyordu acaba? Yoksa?! İnanmaya hazır geniş taraftar kitlesi; evet, şartlar böyle gerektiriyordu dediler… Peki, sonuç ne oldu? ABD Güvenlik Konseyi Başkanı Paul Hanze’ın; “bizim çocuklar başardı“ dediği Kenan Evren’in ve 12 Eylül darbesinin yolu açılmış oldu.
Kral Faruk’un giderayak söylediği şu söz oldukça mânidardır; “Yakın zamanda dünyada sadece beş krallık kalacak. Dördü iskambil kâğıtlarında birisi Britanya’da.” Evet, birey artık daha gerçekçi olma yolunda çaba sarfetmek zorundadır, aksi halde iskambil kâğıtlarındaki gölge oyunlarının içinde ömrünü çürütmeye mahkûmdur. Bu ilkesiz şartlanma hâli elbette yalnızca bize ait bir keyfiyet değildir, bu gayri ahlâki düzen bütün toplumları mekân tutar. 1950’li yıllarda ABD’de esen McCarthy fırtınası da istenilen şartların oluşturulduğu böyle bir plânın parçasıdır. Korkulu bir kominizm aleyhtarlığı olarak başlatılan hareket, neredeyse 1953 yılına kadar Amerikan toplumu üzerine bir kâbus gibi çöker ve uygulama, bilim ve sanat adamlarının en ünlülerine kadar pek çoğunun suçlanarak tutuklandığı cadı avına döner. Evet, şartlar(!) bunu gerektirmiştir! Bertolt Brecht, Lillian Hellman, Arthur Miller, Charlie Chaplin, Elia Kazan gibi tutuklanan ünlüler bunlardan yalnızca birkaç tanesidir. İşin enteresan olan tarafı şurasıdır ki, bu hareketi destekleyen halkın büyük bir kısmının komünizmin ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktur. Bir sokak röportajında bir bayana komünizm hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorulduğunda bu soruya cevap veremez, biraz bekler, düşünür ve; “bilmiyorum ama komünizm kötü bir şeydir“ der. Uydurulan şartlar ABD yurttaşını bu zihinsel kabûle getirmiştir. Bu şartları oluşturanların nerelere uzandığını görmek önemlidir, meselâ 1988’de radyo ve televizyondan yayınlanan bir konuşmasında şunları söyleyebilen bir mareşalin, bugün hâlâ Zaire’nin birliğinin biricik simgesi olarak gösterilişini anlayabilmeyi gerektirir: “Bir düzine kadar kadının sokakta gösteri yaptığını duyduğumda hâlâ Gbadolte’deydim. Böyle bir gösteriye şahit olduğunuzda ne yapardınız JMPR militanları? Ne yapardınız CADER? (parti bünyesindeki militanlar). Jandarmaları beklemezsiniz, askerleri veya JMPR’yi beklemezsiniz. O kadar pahalıya mâl olan barışımızın ne demek olduğunu biliyorsunuz. Ayağınızda ayakkabılarınız var. O zaman onları tekmelersiniz. Size karışıklık çıkarın demiyorum. Ama onları tekmelersiniz. Tekrar ediyorum onları tekmelersiniz. Elleriniz var vurursunuz. Barış adına onları sokaktan kovarsınız.” O gün “o kadar pahalıya mâl olan” Zaire barışını kurtaranlar, güvenlik güçleri oldu. Adı geçen on iki kadın tutuklandılar, siyasî polisin AIDS’li memurları onlara defalarca tecavüz etti. Mareşal Mobutu böylece kendi farklılığını ortaya koydu.[5]
Buna benzer bir durum, ülkemizde binlerce vatandaşı talana, katliama ve ucu belirsiz serüvene yönlendiren bir tür toplumsal kirlenme olarak görülebilecek meşhur 6–7 Eylül olaylarıdır. Bu hâdiseler yaşanılırken, fâilleri yalnızca yüce millî(!) hisleriyle hareket ediyorlardı. Yıllar sonra Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, Yassıada’da da ayrıca görülen bu 6–7 Eylül olayları için; “çok ustaca tertiplenmiş bir özel harp oyunuydu” diyecektir. Benzer bir durumu meşhur TAN Gazetesi baskınında da görüyoruz. Türkiye’de bir dönemin heyecanlarını yaratan ve eylem nöbetini devralan ünlü bir hitabet ve belâgat ustası bu baskınla ilgili olarak eserinde şöyle seslenir kalabalıklara; “Bu, bir yıla varmayan yarım yamalak intişar devrinde B. D.’nun verimi ne olmuştur? Daha ilk (sondaj) girişiminde petrol bulunmuş ve onun, bütün yurda ve oradan bütün İslâm âlemine yön ve yol gösterici alev sütunları halinde bir gün fışkırmak istidadı, en iptidaî şekliyle de olsa belirmiştir. Bu istidadın aksiyon plânında ilk kımıldanışı ‘Tan’ Gazetesi baskını… Bu gazetede karargâh kuran komünizma… birdenbire Anadolulu ve kökçü üniversite gençliğinin pençesine düştü; eşyası toz gibi havaya savruldu ve makineleri makarna gibi didik didik edildi… Bu gençler B. D. idarehanesinin önüne gelerek tezahürlerini göklere çıkarmışlar, Sabık Şair’i pencereye çağırmış ve hitabını çılgın alkışlar içinde dinlemişler ve yara berelerini aynı idarehanede tedarik ediliveren pansuman malzemesiyle sarmışlardır… Ve işte, hemen başlarına yıkılan ‘Tan’ gazetesi… Ve işte, o gün boy göstermeye başlayan ilk B. D. gençliği!” Evet, bu neyin nesiydi? Gençlik oluşturulan şartlarda hangi mecralara sevk edilmişti? Yaratılan heyecan ve bu heyecanı eyleme dönüştüren gençlik aslında ne yapmıştı? Sertellerin Tan Gazetesi darmadağın edildiğinde gençlik hangi büyük(!) dâvâyı kazanmıştı? B.D.’da ünlü şairin de yazılarıyla, Tan’da komünizm propagandası yapıldığını zihinlerde işleyerek milli bir dâvâ hâlinde, bahtsız ve muradsız kitlelere oynattırılan bu oyunun gerçek sebebi acaba neydi? Kaldırımların sürekli olarak keskin zikzaklar çizen ünlü şairi, bu oyunda İslâm’ın en azılı düşmanlarından Hüseyin Cahit ile ittifak eder. Hüseyin Cahit, Tanin’de “Kalkın ey ehli vatan“ yazısıyla gençliğe en son tahrikkâr davetini yapar.1945 yılının 4 Aralık sabahında Sabiha-Zekeriya Sertel çiftinin gazetesi basılır, belgeler darmadağın edilir ve baskı makineleri baltalar ve balyozlarla parçalanır. Peki, mesele gerçekten de Tan gazetesinin komünizm propagandası yapması mıdır? Elbette hayır! Asıl mesele; Tan gazetesi yazarlarından Hikmet Bayur’un,[6] CHP yönetimine ciddi muhalefet eden bir gazeteci olmasının yanı sıra İsmet İnönü’nün ve CHP’nin İsviçre bankalarında saklanan servetlerini açıklayacağını yazmasıdır. Hadise Sertellerin komünist oldukları havasına sokularak, kaldırımların çileli şairi, keskin kalemiyle İsmet İnönü’nün isyanının sesi oluyor, CHP gençliği ve Milliyetçi gençlik bir arada bu eyleme sürükleniyordu… Peki sonuç? Oluşturulan şartlarla CHP’ye çok şiddetli muhalefet eden Tan Gazetesi, milliyetçi, Turancı gençlik ve CHP sempatizanları tarafından darmadağın edilmiş, Zekeriya ve Sabiha Sertel çifti de ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardı. Yani artık Milli Şef İnönü’ye muhalefet kalmamıştı. Bu konuya dâir Aziz Nesin “Zincirli Hürriyet “ dergisinde 1948’de şu yazıyı kaleme alır;
“Ey Türk Faşisti”
“Ey Türk Faşisti! Birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makineleri ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara saldırmaktır. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli, gazeteleri çamurlara serip üzerinde ağzın köpürünceye kadar tepinmektir. Bu temel partinin hazinesidir. Bir gün nümayiş yapmak için emir alırsan, bütün polisleri yanı başında bulacaksın.
Meydanlarda, kitaplarını yaktığın, namuslu insanlar, bütün dünyada eşi emsali görülmemiş şekilde işkenceye tâbi tutulabilir. Emniyet müdürlüğümüzde dövülebilir. Demir Ahmet tarafından sövülebilir. Bütün malları mülkleri zapt edilmiş, matbaaları yıkılmış, gazeteleri kapatılmış, evleri tarumar edilmiş, çoluk çocuğu dağıtılmış, haneleri işgal, kendileri perişan edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere Amerika’dan borç dahi alınabilir. Hatta bu borç alınan paralar ziyafetlerde yenilebilir.
Ey faşist yumurcakları! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi bütün bu yapılanları kâfi görmeden, vazifen matbaaları yıkmak, makineleri ısırmak, namuslu vatanperverleri parçalamaktır. Muhtaç olduğun kazma, balta, Halk Partisi’nin ambarlarında mevcuttur.”
İşin garip tarafı, bugün geniş kitleler tarafından muhafazakâr zümrenin en önde gelen bazı en üst düzeydeki güzide liderleri de o gün ne yazık ki bu tertibe katılanlar arasındaydı. Aslında bir mânâda da temsil güvensizliğini anlatan bu durum, Müslüman bireyin içinde bulunduğu patolojiyi de anlatır.
Açıkça itiraf edilmez ama hem kendi nefsinde hem de gerçeklerin dünyasındaki eksikliklerinden kaynaklanan büyük bir geri çekilmenin örtülü hâlidir bu. Şartları okuyamama ve meseleleri yerinde tahlil edememe hâli.
Böyle bir zayıflığın oluşup derinleşmesinde kendimizden kaynaklanan eksiklikleri bulmak yerine dışarıdaki unsurları suçlamak hep daha kolay gelmiştir. Tabiî ki Batı dünyasının ve içimizdeki güçlü temsilcilerinin çok zaman, müttefik-dayanışmacı gibi gözüken ikiyüzlü telkinlerinin bunda payı vardır. Ama bu durum, yâni Batı’nın siyasal ya da kültürel müdahaleciliği tek başına bizim dağınıklığımızı açıklamaya yeterli olabilir mi? Elbette hayır, çünkü bu olayların akışına kapılmama direncini ve vaziyeti kendi kıymet ölçülerimize göre değerlendirme maharetini ne yazık ki kazanabilmiş değiliz. Sadece halk kitlesinin değil, yönetim katında olanların da hadiseleri okuyamama durumu meseleyi daha trajik bir hâle getirmektedir. Bir dönemde yaşanmış olan ve hâl-i pür malâlimizi çok iyi resmeden şu vak’ayı düşünelim; Fransa’da bir antikacı, mağazasında satışa sunduğu malların listesini açıklarken, bir de muhtelif yollarla elde ettiği bazı hayvan fosillerinin parça parça envanterini çıkararak reklam broşürü hâlinde bastırır. Bizim ilim câmiası da bu broşürü, çığır açan büyük ilmi bir eser diyerek heyecanla ülkeye getirtirler, baskıları yapılır. Daha da enteresan olanı, memleketin pek çok kalburüstü kişisi bu broşür için takriz yazarlar. Bunlardan birisi de ünlü devlet adamı Âli Paşa’dır. Evet, eldeki bütün fikir sermayesi bu kadar olunca kişinin kendi murakabesini yapması elbette kolay olamayacaktır. Günümüzün insanı hayatının her alanını âcilen gözden geçirmek zorundadır, zira ancak böyle bir gözlemle ne kadar kendisi olduğunu anlayabilecektir. İnsan tabiatı üzerinde sürekli tekrarlanmayacak yanlışlar bizde ne yazık ki süreklilik arzetmektedir. Eğer acı bir şekilde tarihe karışmak istemiyorsak, takdirkâr dostlarımızın (!) telkin ve tembihlerini bırakıp kendimiz olmaya çabalamak zorundayız. Meselâ düşünüyorum da, en basitinden bir Charles Darwin konusu bile acaba doğrudan doğruya bize âit bir mesele olarak mı ortaya çıkmıştı? Yâni İslâm’ın halledilmesi gereken ve mü’minlere yükümlülükler getiren bir mesele olarak mı ortaya çıkmıştı? Bunun üzerine hiç düşündük mü? Darwin konusu ne zaman Müslümanın nefis müdafaası hâline getirildi bu konu üzerinde gerçekten düşünülmüş müydü? Bugün bile asıl meselesi İslam olmayan bazı zümreler, ısrarla Darwinizm aleyhtarlığını işleyerek onu âdeta bir sermaye alanı hâline getirmişlerdir. Bu mesele, asla bizim meselemiz değildi. Çünkü İslam, meselesini vahiyle halletmiş; insanın, toplumun ve hayatın orijinalitesini ve sınırlarını belirlemiştir. Mü’minin hayatındaki vahiy; evren’in ve insan’ın yaratılışı hususunda fulû, kapalı, şüpheli, müphem noktalar bırakmamıştır. Ama biz, Batı’nın o yüzsüz Katolik kilisesinin reddiyesini neden âcilen sahiplendik!.. Neden? Neden kilisenin sarsılan saltanatı için bu toplumda dinamik tabanlar oluşturuldu? Batı’nın bugün kendisini çıkmaza götüren eksiklikleri o günlerde henüz su yüzüne çıkmadığı için, ışıltısı göz alıcıydı. Bu yüzden İslam aydınlarının kamaşan gözleri kayıtsız şartsız bir teslimiyet gösterdiler, bu durum ne yazık ki, bizim kişiliğimizi ziyan ettiğimiz ve küçüklüğümüzü ilan ettiğimiz yılların başlangıcıdır.[7] Darwin bu kitabıyla[8] kilisenin eğreti ayaklar üzerinde tutmaya çalıştığı inançları ve özellikle de elinde tuttuğu Kitab-ı Mukaddes’i yaralıyordu. Kilise kendi itibarını korumak ve taraftar toplamak için onun insanların maymundan geldiğini söylediği iddiasını yaydı.[9] İngiltere’de engizisyon mahkemeleri bulunmadığı için Darwin, Divinity Hall’a (İlâhi Alan), kolejlere vs.ye havale edilir. Darwin’de buna şöyle cevap verir; “Beni hiçbir şekilde yakamayacak, ama odun toplayacak ve iblislere beni nasıl yakacaklarını anlatacak.“
Evet, bu kavgayı doğuran şartlar bize ait değildi ama anlaşılması zor bir sevk-i tabiî ile kiliseye ait olan bu meseleye sahip çıkıldı. Sonuç? Ancak insanımızın çok uzun yıllardır bir türlü farkına varamadığı fikir körlüğü, onu hayatın içinde beyhude çabalarla oyalamıştır. Nitekim bugün etrafımıza baktığımızda, şartların daima başkaları tarafından belirlendiği fikir dağınıklığı içinde bocalayan, kendilerini hissettirmeye çalışan, bazen de asabî taşkınlıklarına tanık olacağınız kalabalıklar görürüz. Hepsinin birbirilerine denk düşen müşterek özellikleri, kabile dili ile konuşuyor olmalarıdır. Fakat enteresan olan şudur; sahip olunan fikir yoksulluğunun hüküm verme kabiliyetini elinden aldığı öncü kimseler, dehanın sırrına ermiş kimselerin özgüveniyle kendi kitleleri içinde daima ayartıcı hükümler vermeye devam ediyorlarsa burada oldukça tehlikeli bir durum sürüyor demektir. Çok uzun zamandır süregelen yalıtılmış kültürel kapanmayı bırakabilir ve kendimize ait hayat pratiklerimizi güvenle öne çıkarabilirsek, eminim içinde bulunduğumuz belirsizlik hatlarını ortadan kaldırabilecek ve çelişkilerimizi alt etme yeteneklerimizi de kullanabileceğiz. Kendi şartlarımızı oluşturmanın, yapay mekânlara düşmemenin, kendimize has niteliğimizi muhafaza edebilmenin ve bütünleştirici değerlerimizi ortaya çıkarabilmenin tek gerçekçi yolu, kendi irfanımıza ait söz dağarcıklarını bulmamızla mümkün olacaktır.
[1] Louis Rambert, Notes et impressions de Turquie, s.121’den aktaran: Mithat Cemal Kuntay, Üç İstanbul
[2]Bu satırı yazarken, gözümün önünde birdenbire canlanan sahne, üniversite yıllarımda gittiğim Beyazıt’taki Marmara (eski adı ile Küllük) ve Plâtin kıraathaneleridir.
[3] 12 Mart döneminin ünlü 1.Ordu komutanıdır. Tümgeneral Celil Gürkan, kendisi tarafından hazırlanan gölge kabine dosyasını Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler’e gösterince, kendisi de bir solcu olan Faruk Gürler; “Gölge kabinedeki Marksistleri görünce sırtımdan terledim.“ dediği günlerdir. Ve bu devrim kabinesi 9 Mart’ta yapılacak ihtilal için hazırlanmıştır. Ne var ki, Faik Türün Paşa, ihtilâl cuntası lideri Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur’a ültimatom vererek, herhangi bir ihtilal teşebbüsü olursa bunu tanımayacağını ve 1.Ordu ile karşılarına çıkacağını sert bir dille ifade eder. Faik Türün Paşa’nın bu keskin çıkışı ihtilâl teşebbüsünü önler ve darbeci cunta muhtırayla yetinir. Dev-Sol’un kara listesinde ilk sırada bulunan Faik Türün Paşa, orduya dînî muhabbeti sokan kişi diye sürekli tenkid edilmiştir.
[5] Jean François Bayart, Kimlik Yanılsaması, Metis, Yay. s.36
[6] Atatürk’ün yakın çevresindendir ve Nutuk’un hazırlanmasında yardımcı olmuştur.
[7] Bugün Batılı düşünürlerin en önemlilerinden Spengler, Batı’yı yerden yere vurur. Toynbee ise Hristiyan medeniyetinin çürüdüğüne ve Batı’nın intihar noktasına geldiğine dikkati çeker. Bu konuda verilecek örnekler sayfaları dolduracak kadar fazladır.
[8] Orijinal baskısındaki adı “Tabii Elenme Yoluyla Türlerin Ortaya Çıkışı, Yahut Hayât İçin Kavgada Elverişli Soyların Yaşaması”dır. Zamanla bu isim “Türlerin Kökeni“ hâline gelir.
[9] Robert B. Downs, Dünyayı Değiştiren Kitaplar, s.286
. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir.
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır.
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır. Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır. Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
Efendim Şartlar Böyle
Hiç akla gelir miydi bu âşıklığım ey dil
Kim derdi ki bir gün bana divane desinler
Lâ Edrî
Muhitimde çok sık telâffuz edilen bir kavram var; şartlar kavramı… “Efendim, şartlar bunu gerektiriyor. Bu böyle oldu çünkü şartlar bunu zorunlu kıldı. Mevcut şartlar gereği böyle olmasında fayda vardır. Öyle yapmak zorundaydılar çünkü şartlar öyle vs.“ Her konuda gereğinden fazla yerini bulan ve beni de oldukça endişelendiren bu renksiz ifade tarzının, ortaya konulan hareketlerdeki eksiklikleri ve problemli karmaşıklıkları örten sıkıntılı bir tarafı olduğu muhakkak. Kullanıldığı her yerde âdeta meseleyi örtmeye, kapatmaya çalışan avam diline uygun düşen tarafları var. Halkın, kalabalık kitlelerin günlük hayatın dili olarak bu tarz konuşmalarının herhangi bir önemi yoktur. Çünkü onların dili bir sokak dilidir ama hayatı üç beş sahneden ibaret olsa da, gururdan kıvranan bazı fikir firarilerinin ve tavan arası ulemâlarının, her yenilgiyi şartların mecbur ettiği gösterişli bir zafer(!) gibi gösteriyor olmaları elbette bir hastalık hâlidir. Bu yönüyle bakıldığında bu mefhum, asla düşünen mes’ul bir zihnin ürünü değildir. Çünkü yaşanılmış tecrübeler göstermiştir ki; “şartlar“ üzerinden sürdürülen hayatlar, bize ait olmayan bazı olguları da zamanlı zamansız kabullenip bayağılıklar içinde zehirlenmemizi sağlamıştır. “Suç ve Ceza“da Marmaledov; “Nereye gideceğini bilmemenin ne anlama geldiğini biliyor musunuz?“ diye önemli bir soru sorar. Bu soru bir mânâda herkesin, ama özellikle de Müslüman zümrelerin kendi nefislerine sormaları lâzım gelen bir sorudur. Evet, şimdi bu kavram, kendi gerçekliği, karşı konulamaz zorlamaları ve mecburiyetleri içinde düşünüldüğünde elbette yerinde bir olguya işaret eder ama yine de bu durumu tarihî birtakım hâdiselerin yaşanılmış tecrübelerle olumlaması îcabeder. Tıpkı sultan ikinci Abdülhamid’in çıkardığı kumar tahsisatı gibi. Bir gün kendisine; Devlet-i Âliyye’nin maliyesinin zaten bozuk olduğu ve İngiltere hariciyesi için ayrılan tahsisatın çok fazla olduğu hatırlatılınca, “Paşa, Paşa, bu bizim en ucuza kapattığımız bir savaştır.“ cevabını verir. İngiltere’deki sefaretimize gönderilen tahsisat ile oradaki sefaret yetkilileri İngiliz hariciye mensuplarıyla kumar oynarlar ve kaybederlerdi. Bu, bir mânâda İngiliz hariciyesine dolaylı olarak verilen rüşvetti. Nitekim Sultan’ın Başmabeyncisi Hacı Ali Paşa’da şunu ilave eder; “Sultan’ın altınları iki şeyi satın alamamıştır; Times gazetesini ve Ahmet Rıza’nın namusunu” Tarihî akışın zorladığı şartlar ancak böyle mecburiyetler içinde meşruîyet kazanabilir. Tarihin belki de en sancılı döneminde bir Maliye Nazırı düşünün ki, makamına oturduğunda kasasında yalnızca “on yedi lira“ bulunsun.[1] İşte burada olduğu gibi, yaşanan şartların, ne şekilde, hangi dayanılmaz mecburiyetler altında neleri meşrû görmemiz gerektiğinin ipuçlarını görebiliriz. Ancak gündelik hayatımızda bu mefhum; hem geniş kalabalıklara seslenenlerin hem de bu kalabalıkların büyük bir ekseriyetini teşkîl edenlerin ürküntülü, gamsız, hayâlperest ve ikircikli zihinsel dünyalarında âdetâ hoyratça kullanılan ve özgün kimliklerini de uyuşturan bir sığınak hâline gelmiştir. Evet, mahalle kahvesinde nargilesiyle keyif yaparken[2] Dolapdere’nin en sulu mizahını ve argosunu kullanan, siyâsi tutarlılığı ve fikrî istikrarı dâima günün şartlarına eklemlenmiş, ezberlediği iki üç âyetle, kendisini mütebahhir ulemâdan gören ve gerçekten buna inanan, dış dünyası ışıltılı da olsa içindeki kıvrımlar hep alacalı olan, dâima şatafatlı bu toplumsal fâiller bu konuda büyük bir yekûn tutmaktadır. Bu zümrenin tenkid envanterlerinde karşıtları için yalnızca soyut suçlamalar ve kararsız eleştiriler vardır. Dolayısıyla hedef alınan birey, ihtiyatlı analizler yapamaz ve gündelik malayânî heyecanlardan uzak durmayı başaramazsa etrafındaki bu çarkların nasıl döndüğünü fark etmesi kolay olmaz. Çünkü görülen yol, geleneklere bağlı kalınarak uyum içinde gelişmeye açılmanın yolu olarak görülecektir. Bu nedenle de daima bu toplumun ikna edici özgün kültürel simgeleri kullanılır. Bir Fransız düşünürünün dediği gibi; bu türlü heyecanları yaşatmada sizin içinizden bir Colbert çıkarırlar ve siz en aşırı sonuçları bile tabiî neticeler gibi görmeye başlarsınız. Toplumun geleceğinin bozguna uğratılması böyle bir şeydir. Oysa insan hayatı, bir maceranın ve anlamsız cür’etlerin oyun alanı olamaz ve oluşan şartlar kişilik tatminlerinin bir malzemesi olarak kullanılamaz. Ama öyle değil, en büyük ihtiyaç ânında en çok güven duyulanlar, kendilerine ümitlerle bağlanılanlar, oluşan şartları dâima kendi kazanç hâneleri için kullanmaya çabaladılar. Kalabalıkların gözle görülür biçimde kendisinden geçtiği, ortalık yerden karanlık yerlere doğru süpürüldüğü birçok macera, işte bu türlü kimseler tarafından hazırlandı. Ülkemizde bilim, siyaset ve sanat dâhil bütün alanlara, hiçbir tarafı kayırmadan dikkatle baktığımızda bunun gerçekten de böyle olduğunun gizli itiraflarını fark etmeye başlarız. Burada ister istemez aklıma İvan Karamazov’un bir sözü geliyor; “Hiçbir şey doğru değilse, her şey’e izin vardır.“ Bu çok tehlikeli bir söz ama kalabalıklara ait büyük bir gerçekliği de anlatıyor, bu bakımdan mühim… Ş a r t l a r demiştik… Bu ikiyüzlü ve öldürücü kaymalar yaratan mefhumun bizdeki bazı yansımalarına bakarak, arkasında gizlenen asıl felsefeyi sükûnet içinde ve serinkanlılıkla anlamaya çalışalım. 1980 yılında, o çok kritik dönemde Cumhurbaşkanlığı seçimleri ülke gündeminde ilk sırayı almıştı. Genel Kurmay, muhalefet ve Demirel, ustalıklı manevraları ve ayak oyunlarıyla bu siyaset oyunundaki vaziyeti kendi lehlerine çevirmeye çabalıyorlardı. Bu sırada AP’si Sadettin Bilgiç’i aday gösterir. 1. Ordu ve İstanbul Sıkı Yönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün Paşa[3] da aday olur. Dönemin bir muhafazakâr partisi, AP ile anlaşarak Faik Türün Paşa’yı desteklemeye söz verir ama ne hikmetse birkaç kez yapılan perde arkası görüşmelerden sonra aynı muhafazakâr parti 12 Mart darbesinin cunta lideri Muhsin Batur’u destekler.[4] Şartlar mı böyle gerektiriyordu acaba? Yoksa?! İnanmaya hazır geniş taraftar kitlesi; evet, şartlar böyle gerektiriyordu dediler… Peki, sonuç ne oldu? ABD Güvenlik Konseyi Başkanı Paul Hanze’ın; “bizim çocuklar başardı“ dediği Kenan Evren’in ve 12 Eylül darbesinin yolu açılmış oldu.
Kral Faruk’un giderayak söylediği şu söz oldukça mânidardır; “Yakın zamanda dünyada sadece beş krallık kalacak. Dördü iskambil kâğıtlarında birisi Britanya’da.” Evet, birey artık daha gerçekçi olma yolunda çaba sarfetmek zorundadır, aksi halde iskambil kâğıtlarındaki gölge oyunlarının içinde ömrünü çürütmeye mahkûmdur. Bu ilkesiz şartlanma hâli elbette yalnızca bize ait bir keyfiyet değildir, bu gayri ahlâki düzen bütün toplumları mekân tutar. 1950’li yıllarda ABD’de esen McCarthy fırtınası da istenilen şartların oluşturulduğu böyle bir plânın parçasıdır. Korkulu bir kominizm aleyhtarlığı olarak başlatılan hareket, neredeyse 1953 yılına kadar Amerikan toplumu üzerine bir kâbus gibi çöker ve uygulama, bilim ve sanat adamlarının en ünlülerine kadar pek çoğunun suçlanarak tutuklandığı cadı avına döner. Evet, şartlar(!) bunu gerektirmiştir! Bertolt Brecht, Lillian Hellman, Arthur Miller, Charlie Chaplin, Elia Kazan gibi tutuklanan ünlüler bunlardan yalnızca birkaç tanesidir. İşin enteresan olan tarafı şurasıdır ki, bu hareketi destekleyen halkın büyük bir kısmının komünizmin ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktur. Bir sokak röportajında bir bayana komünizm hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorulduğunda bu soruya cevap veremez, biraz bekler, düşünür ve; “bilmiyorum ama komünizm kötü bir şeydir“ der. Uydurulan şartlar ABD yurttaşını bu zihinsel kabûle getirmiştir. Bu şartları oluşturanların nerelere uzandığını görmek önemlidir, meselâ 1988’de radyo ve televizyondan yayınlanan bir konuşmasında şunları söyleyebilen bir mareşalin, bugün hâlâ Zaire’nin birliğinin biricik simgesi olarak gösterilişini anlayabilmeyi gerektirir: “Bir düzine kadar kadının sokakta gösteri yaptığını duyduğumda hâlâ Gbadolte’deydim. Böyle bir gösteriye şahit olduğunuzda ne yapardınız JMPR militanları? Ne yapardınız CADER? (parti bünyesindeki militanlar). Jandarmaları beklemezsiniz, askerleri veya JMPR’yi beklemezsiniz. O kadar pahalıya mâl olan barışımızın ne demek olduğunu biliyorsunuz. Ayağınızda ayakkabılarınız var. O zaman onları tekmelersiniz. Size karışıklık çıkarın demiyorum. Ama onları tekmelersiniz. Tekrar ediyorum onları tekmelersiniz. Elleriniz var vurursunuz. Barış adına onları sokaktan kovarsınız.” O gün “o kadar pahalıya mâl olan” Zaire barışını kurtaranlar, güvenlik güçleri oldu. Adı geçen on iki kadın tutuklandılar, siyasî polisin AIDS’li memurları onlara defalarca tecavüz etti. Mareşal Mobutu böylece kendi farklılığını ortaya koydu.[5]
Buna benzer bir durum, ülkemizde binlerce vatandaşı talana, katliama ve ucu belirsiz serüvene yönlendiren bir tür toplumsal kirlenme olarak görülebilecek meşhur 6–7 Eylül olaylarıdır. Bu hâdiseler yaşanılırken, fâilleri yalnızca yüce millî(!) hisleriyle hareket ediyorlardı. Yıllar sonra Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, Yassıada’da da ayrıca görülen bu 6–7 Eylül olayları için; “çok ustaca tertiplenmiş bir özel harp oyunuydu” diyecektir. Benzer bir durumu meşhur TAN Gazetesi baskınında da görüyoruz. Türkiye’de bir dönemin heyecanlarını yaratan ve eylem nöbetini devralan ünlü bir hitabet ve belâgat ustası bu baskınla ilgili olarak eserinde şöyle seslenir kalabalıklara; “Bu, bir yıla varmayan yarım yamalak intişar devrinde B. D.’nun verimi ne olmuştur? Daha ilk (sondaj) girişiminde petrol bulunmuş ve onun, bütün yurda ve oradan bütün İslâm âlemine yön ve yol gösterici alev sütunları halinde bir gün fışkırmak istidadı, en iptidaî şekliyle de olsa belirmiştir. Bu istidadın aksiyon plânında ilk kımıldanışı ‘Tan’ Gazetesi baskını… Bu gazetede karargâh kuran komünizma… birdenbire Anadolulu ve kökçü üniversite gençliğinin pençesine düştü; eşyası toz gibi havaya savruldu ve makineleri makarna gibi didik didik edildi… Bu gençler B. D. idarehanesinin önüne gelerek tezahürlerini göklere çıkarmışlar, Sabık Şair’i pencereye çağırmış ve hitabını çılgın alkışlar içinde dinlemişler ve yara berelerini aynı idarehanede tedarik ediliveren pansuman malzemesiyle sarmışlardır… Ve işte, hemen başlarına yıkılan ‘Tan’ gazetesi… Ve işte, o gün boy göstermeye başlayan ilk B. D. gençliği!” Evet, bu neyin nesiydi? Gençlik oluşturulan şartlarda hangi mecralara sevk edilmişti? Yaratılan heyecan ve bu heyecanı eyleme dönüştüren gençlik aslında ne yapmıştı? Sertellerin Tan Gazetesi darmadağın edildiğinde gençlik hangi büyük(!) dâvâyı kazanmıştı? B.D.’da ünlü şairin de yazılarıyla, Tan’da komünizm propagandası yapıldığını zihinlerde işleyerek milli bir dâvâ hâlinde, bahtsız ve muradsız kitlelere oynattırılan bu oyunun gerçek sebebi acaba neydi? Kaldırımların sürekli olarak keskin zikzaklar çizen ünlü şairi, bu oyunda İslâm’ın en azılı düşmanlarından Hüseyin Cahit ile ittifak eder. Hüseyin Cahit, Tanin’de “Kalkın ey ehli vatan“ yazısıyla gençliğe en son tahrikkâr davetini yapar.1945 yılının 4 Aralık sabahında Sabiha-Zekeriya Sertel çiftinin gazetesi basılır, belgeler darmadağın edilir ve baskı makineleri baltalar ve balyozlarla parçalanır. Peki, mesele gerçekten de Tan gazetesinin komünizm propagandası yapması mıdır? Elbette hayır! Asıl mesele; Tan gazetesi yazarlarından Hikmet Bayur’un,[6] CHP yönetimine ciddi muhalefet eden bir gazeteci olmasının yanı sıra İsmet İnönü’nün ve CHP’nin İsviçre bankalarında saklanan servetlerini açıklayacağını yazmasıdır. Hadise Sertellerin komünist oldukları havasına sokularak, kaldırımların çileli şairi, keskin kalemiyle İsmet İnönü’nün isyanının sesi oluyor, CHP gençliği ve Milliyetçi gençlik bir arada bu eyleme sürükleniyordu… Peki sonuç? Oluşturulan şartlarla CHP’ye çok şiddetli muhalefet eden Tan Gazetesi, milliyetçi, Turancı gençlik ve CHP sempatizanları tarafından darmadağın edilmiş, Zekeriya ve Sabiha Sertel çifti de ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardı. Yani artık Milli Şef İnönü’ye muhalefet kalmamıştı. Bu konuya dâir Aziz Nesin “Zincirli Hürriyet “ dergisinde 1948’de şu yazıyı kaleme alır;
“Ey Türk Faşisti”
“Ey Türk Faşisti! Birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makineleri ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara saldırmaktır. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli, gazeteleri çamurlara serip üzerinde ağzın köpürünceye kadar tepinmektir. Bu temel partinin hazinesidir. Bir gün nümayiş yapmak için emir alırsan, bütün polisleri yanı başında bulacaksın.
Meydanlarda, kitaplarını yaktığın, namuslu insanlar, bütün dünyada eşi emsali görülmemiş şekilde işkenceye tâbi tutulabilir. Emniyet müdürlüğümüzde dövülebilir. Demir Ahmet tarafından sövülebilir. Bütün malları mülkleri zapt edilmiş, matbaaları yıkılmış, gazeteleri kapatılmış, evleri tarumar edilmiş, çoluk çocuğu dağıtılmış, haneleri işgal, kendileri perişan edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere Amerika’dan borç dahi alınabilir. Hatta bu borç alınan paralar ziyafetlerde yenilebilir.
Ey faşist yumurcakları! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi bütün bu yapılanları kâfi görmeden, vazifen matbaaları yıkmak, makineleri ısırmak, namuslu vatanperverleri parçalamaktır. Muhtaç olduğun kazma, balta, Halk Partisi’nin ambarlarında mevcuttur.”
İşin garip tarafı, bugün geniş kitleler tarafından muhafazakâr zümrenin en önde gelen bazı en üst düzeydeki güzide liderleri de o gün ne yazık ki bu tertibe katılanlar arasındaydı. Aslında bir mânâda da temsil güvensizliğini anlatan bu durum, Müslüman bireyin içinde bulunduğu patolojiyi de anlatır.
Böyle bir zayıflığın oluşup derinleşmesinde kendimizden kaynaklanan eksiklikleri bulmak yerine dışarıdaki unsurları suçlamak hep daha kolay gelmiştir. Tabiî ki Batı dünyasının ve içimizdeki güçlü temsilcilerinin çok zaman, müttefik-dayanışmacı gibi gözüken ikiyüzlü telkinlerinin bunda payı vardır. Ama bu durum, yâni Batı’nın siyasal ya da kültürel müdahaleciliği tek başına bizim dağınıklığımızı açıklamaya yeterli olabilir mi? Elbette hayır, çünkü bu olayların akışına kapılmama direncini ve vaziyeti kendi kıymet ölçülerimize göre değerlendirme maharetini ne yazık ki kazanabilmiş değiliz. Sadece halk kitlesinin değil, yönetim katında olanların da hadiseleri okuyamama durumu meseleyi daha trajik bir hâle getirmektedir. Bir dönemde yaşanmış olan ve hâl-i pür malâlimizi çok iyi resmeden şu vak’ayı düşünelim; Fransa’da bir antikacı, mağazasında satışa sunduğu malların listesini açıklarken, bir de muhtelif yollarla elde ettiği bazı hayvan fosillerinin parça parça envanterini çıkararak reklam broşürü hâlinde bastırır. Bizim ilim câmiası da bu broşürü, çığır açan büyük ilmi bir eser diyerek heyecanla ülkeye getirtirler, baskıları yapılır. Daha da enteresan olanı, memleketin pek çok kalburüstü kişisi bu broşür için takriz yazarlar. Bunlardan birisi de ünlü devlet adamı Âli Paşa’dır. Evet, eldeki bütün fikir sermayesi bu kadar olunca kişinin kendi murakabesini yapması elbette kolay olamayacaktır. Günümüzün insanı hayatının her alanını âcilen gözden geçirmek zorundadır, zira ancak böyle bir gözlemle ne kadar kendisi olduğunu anlayabilecektir. İnsan tabiatı üzerinde sürekli tekrarlanmayacak yanlışlar bizde ne yazık ki süreklilik arzetmektedir. Eğer acı bir şekilde tarihe karışmak istemiyorsak, takdirkâr dostlarımızın (!) telkin ve tembihlerini bırakıp kendimiz olmaya çabalamak zorundayız. Meselâ düşünüyorum da, en basitinden bir Charles Darwin konusu bile acaba doğrudan doğruya bize âit bir mesele olarak mı ortaya çıkmıştı? Yâni İslâm’ın halledilmesi gereken ve mü’minlere yükümlülükler getiren bir mesele olarak mı ortaya çıkmıştı? Bunun üzerine hiç düşündük mü? Darwin konusu ne zaman Müslümanın nefis müdafaası hâline getirildi bu konu üzerinde gerçekten düşünülmüş müydü? Bugün bile asıl meselesi İslam olmayan bazı zümreler, ısrarla Darwinizm aleyhtarlığını işleyerek onu âdeta bir sermaye alanı hâline getirmişlerdir. Bu mesele, asla bizim meselemiz değildi. Çünkü İslam, meselesini vahiyle halletmiş; insanın, toplumun ve hayatın orijinalitesini ve sınırlarını belirlemiştir. Mü’minin hayatındaki vahiy; evren’in ve insan’ın yaratılışı hususunda fulû, kapalı, şüpheli, müphem noktalar bırakmamıştır. Ama biz, Batı’nın o yüzsüz Katolik kilisesinin reddiyesini neden âcilen sahiplendik!.. Neden? Neden kilisenin sarsılan saltanatı için bu toplumda dinamik tabanlar oluşturuldu? Batı’nın bugün kendisini çıkmaza götüren eksiklikleri o günlerde henüz su yüzüne çıkmadığı için, ışıltısı göz alıcıydı. Bu yüzden İslam aydınlarının kamaşan gözleri kayıtsız şartsız bir teslimiyet gösterdiler, bu durum ne yazık ki, bizim kişiliğimizi ziyan ettiğimiz ve küçüklüğümüzü ilan ettiğimiz yılların başlangıcıdır.[7] Darwin bu kitabıyla[8] kilisenin eğreti ayaklar üzerinde tutmaya çalıştığı inançları ve özellikle de elinde tuttuğu Kitab-ı Mukaddes’i yaralıyordu. Kilise kendi itibarını korumak ve taraftar toplamak için onun insanların maymundan geldiğini söylediği iddiasını yaydı.[9] İngiltere’de engizisyon mahkemeleri bulunmadığı için Darwin, Divinity Hall’a (İlâhi Alan), kolejlere vs.ye havale edilir. Darwin’de buna şöyle cevap verir; “Beni hiçbir şekilde yakamayacak, ama odun toplayacak ve iblislere beni nasıl yakacaklarını anlatacak.“
Evet, bu kavgayı doğuran şartlar bize ait değildi ama anlaşılması zor bir sevk-i tabiî ile kiliseye ait olan bu meseleye sahip çıkıldı. Sonuç? Ancak insanımızın çok uzun yıllardır bir türlü farkına varamadığı fikir körlüğü, onu hayatın içinde beyhude çabalarla oyalamıştır. Nitekim bugün etrafımıza baktığımızda, şartların daima başkaları tarafından belirlendiği fikir dağınıklığı içinde bocalayan, kendilerini hissettirmeye çalışan, bazen de asabî taşkınlıklarına tanık olacağınız kalabalıklar görürüz. Hepsinin birbirilerine denk düşen müşterek özellikleri, kabile dili ile konuşuyor olmalarıdır. Fakat enteresan olan şudur; sahip olunan fikir yoksulluğunun hüküm verme kabiliyetini elinden aldığı öncü kimseler, dehanın sırrına ermiş kimselerin özgüveniyle kendi kitleleri içinde daima ayartıcı hükümler vermeye devam ediyorlarsa burada oldukça tehlikeli bir durum sürüyor demektir. Çok uzun zamandır süregelen yalıtılmış kültürel kapanmayı bırakabilir ve kendimize ait hayat pratiklerimizi güvenle öne çıkarabilirsek, eminim içinde bulunduğumuz belirsizlik hatlarını ortadan kaldırabilecek ve çelişkilerimizi alt etme yeteneklerimizi de kullanabileceğiz. Kendi şartlarımızı oluşturmanın, yapay mekânlara düşmemenin, kendimize has niteliğimizi muhafaza edebilmenin ve bütünleştirici değerlerimizi ortaya çıkarabilmenin tek gerçekçi yolu, kendi irfanımıza ait söz dağarcıklarını bulmamızla mümkün olacaktır.
[1] Louis Rambert, Notes et impressions de Turquie, s.121’den aktaran: Mithat Cemal Kuntay, Üç İstanbul
[2] Bu satırı yazarken, gözümün önünde birdenbire canlanan sahne, üniversite yıllarımda gittiğim Beyazıt’taki Marmara (eski adı ile Küllük) ve Plâtin kıraathaneleridir.
[3] 12 Mart döneminin ünlü 1.Ordu komutanıdır. Tümgeneral Celil Gürkan, kendisi tarafından hazırlanan gölge kabine dosyasını Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler’e gösterince, kendisi de bir solcu olan Faruk Gürler; “Gölge kabinedeki Marksistleri görünce sırtımdan terledim.“ dediği günlerdir. Ve bu devrim kabinesi 9 Mart’ta yapılacak ihtilal için hazırlanmıştır. Ne var ki, Faik Türün Paşa, ihtilâl cuntası lideri Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur’a ültimatom vererek, herhangi bir ihtilal teşebbüsü olursa bunu tanımayacağını ve 1.Ordu ile karşılarına çıkacağını sert bir dille ifade eder. Faik Türün Paşa’nın bu keskin çıkışı ihtilâl teşebbüsünü önler ve darbeci cunta muhtırayla yetinir. Dev-Sol’un kara listesinde ilk sırada bulunan Faik Türün Paşa, orduya dînî muhabbeti sokan kişi diye sürekli tenkid edilmiştir.
[4] Dr. Sadettin Bilgiç, Hatıralar, s.257
[5] Jean François Bayart, Kimlik Yanılsaması, Metis, Yay. s.36
[6] Atatürk’ün yakın çevresindendir ve Nutuk’un hazırlanmasında yardımcı olmuştur.
[7] Bugün Batılı düşünürlerin en önemlilerinden Spengler, Batı’yı yerden yere vurur. Toynbee ise Hristiyan medeniyetinin çürüdüğüne ve Batı’nın intihar noktasına geldiğine dikkati çeker. Bu konuda verilecek örnekler sayfaları dolduracak kadar fazladır.
[8] Orijinal baskısındaki adı “Tabii Elenme Yoluyla Türlerin Ortaya Çıkışı, Yahut Hayât İçin Kavgada Elverişli Soyların Yaşaması”dır. Zamanla bu isim “Türlerin Kökeni“ hâline gelir.
[9] Robert B. Downs, Dünyayı Değiştiren Kitaplar, s.286
İlgili Yazılar
Yönetilen Algı, Kaçak/Homodijitus ve Sığınak/Metaverse
. Dijital ve algoritmik zeminler; şahsiyet(!) inşa edici zeminler hâline geldi. İnsan; artık kendisinin mimarı olmayıp -mimari yapısı olan- dijital ve algoritmik zeminlerin belirlediği farklı bir mimari hâline gelmektedir. Veri/data hâline gelen insana ait epistemik ve etik unsurlar; toplanılarak ve analiz edilerek pazarlama stratejilerinin, sosyal ve siyasal mühendisliklerin manipülasyon malzemesi hâline gelmiştir.
“İnsan”ın Yapısal Dönüşümü: Teo-Kadercilikten Biyo-Kaderciliğe
Dinlerin büyük çoğunluğunun temel paradigması insanın yaratıcısına kulluk etmek için dünyaya gelmiş olmasıdır. Yani hayat, teleolojiktir/erekseldir/amaçsaldır. İnsanın var olmasının dinler açısından ilâhî bir amacı vardır. Bu da en genel anlamıyla kulluk etmektir. Kulluk nasıl yapılır sorusuna, ibadet etmekten adaletli davranmaya, işi ehline vermekten tevhidî bir itikada sahip olmak gibi onlarca cevap verilebilir. Özellikle İslâm teolojisi bağlamında düşünülecek olursa; insan, -farklı mezheplerde çeşitli yorumlar olmakla beraber- irade sahibi, tercih yapabilen, özgür bir varlıktır.
İslam Dinin’de Tevhid-Adalet İlişkisi
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır. Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır. Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Müzik Üzerine Değiniler
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
Protest Dinî Müzikte Kıyam ve Cihat Temaları
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.