Her gün yeni bir umutla güne başlıyoruz. “Bugün daha iyi olacak” umuduyla… Fakat acı haberlerle sarsılıyoruz çoğu zaman. Eşinden ayrılmak üzere olduğunu duydum.
Uzaktan, sizi hep güzel bir aile olarak görüyorduk. İçten içe sorunlar yaşadığınızı nereden bilebilirdik ki? Bir aile kolay kurulmuyor kardeşim. Yıkılması da öyle kolay olmamalı. Olmuyor, gitmiyor dediğiniz şeyler neydi acaba? Çözülmeyecek, kabullenilmeyecek şeyler miydi? İkiniz de yapmanız gerekenleri yaptınız mı? Biliyorsun kardeşim, evlilik sabır ister, fedakârlık ister. Sevgi, saygı, sadakat ve samimiyet ister. Karşındakini önce olduğu gibi kabullenmeli, onun bazı davranışlarını düzeltmeyi zamana bırakmalıydın. Uygunsuzluklar; yetişme tarzından, aldığı kültürden kaynaklanıyorsa onları doğru kabulleneceği için bunları sorgulamak, onu incitebilir, kızdırabilirdi. Aynı evde yetişenlerin bile birbirine tahammül edemediği bir dünyada, farklı aile tarzlarının ve kültürlerin çatışması, bazı şeylere hemen alışılamaması elbette olacaktı. Doğruluğuna inandığın bazı şeyleri yavaş yavaş, yumuşaklıkla, örnek olarak, güzelliğini göstererek anlatmalı ve kabullendirmeliydin. Belki, “çok uğraştım; ama olmadı, düzelmedi” diyeceksin. O takdirde biraz geri adım atmalıydın. Düzeltmek yerine, meşru şeylerde uyum sağlamaya çalışmalıydın. Karşındaki de bilmeliydi senin bu evliliği her ne pahasına olursa olsun devam ettirmek istediğini. Bazı isteklerinden vazgeçebileceğini, vazgeçtiğini… O zaman daha güzel ve güvenle yürütebilirdi belki evliliğini.
En ufak bir olumsuzlukta bağırıp çağırmak, küsmek, yapacağı işleri protesto edip yapmamak, onarıcı değil yıkıcı olmak, eskileri karıştırıp “sen zaten böylesin” demek, birbirinin kusurunu örtmek yerine rezil etmeye çalışmak, daha da ileri giderek boşanma ile tehdit etmek…
Hiç yabancı değil bu sözler ve davranışlar bize değil mi? Hep yakınımızdalar. Oysa bize hiç yakışmıyor bunlar. “Ya güzellikle evliliği sürdürmek ya da güzellikle ayrılmak.” değil mi bize yakışan…
Sonra, Allah’ın bu konudaki hükümlerini de dikkate almadığınızı duydum. Sanki ayetlerde, uzlaşmanın daha hayırlı olacağı, öğütle, terbiye edici bazı uygulamalarla evliliği kurtarma yoluna gidilmesi, eşler kendileri çözemiyorsa ehil yakınların düzeltmek amacıyla devreye girmesi, o da olmadıysa evden ayrılmadan bir boşanma denemesinin yapılması emredilmiyor gibi…
Sanki bu ilahî emirlerde bir hikmet yok da herkes kendi kafasına göre çözüm ürettiğinde çok daha başarılı olunabilecekmiş gibi…
Şimdi çözümsüzlüklerin girdabında dönüp duruyorsunuz. Ve belki de daha üzücü olanı, sizin meseleleriniz, başka insanlar tarafından konuşuluyor. Eşinden ayrılmak üzere olan bir adama soruyorlar:
“Niçin ayrılıyorsun? Eşin ne hata yaptı ki?” diye.
“O benim henüz hanımım, sırrını sizinle paylaşamam.” diyor.
Ayrıldıktan sonra tekrar soruyorlar:
“O bir yabancı artık, onun hakkında konuşamam.” diyor.
Bizim ahlâkımız böyle olmalı değil miydi? Güzellik… Güzellik… Her şey güzel olmalı…
Ama gel gör ki en büyük düşmanlıklar boşanmalardan sonra oluyor. Evli iken bütünleşmeden, rakip gibi yaşamak. Boşanırken de sırları ifşa edip sonra da düşman olmak. Ailelerin üzülmesi, birbirine düşmesi. Çocukların perişan olup duygularının yaralanması, geleceklerine dair ümitsizlik. İki arada bir derede ve kendilerini hiçbir yere ait hissetmeden büyüyecekler.
Boynu bükük, gözleri sönük çocuklar…
Siz de, suçluluk psikolojisiyle nasıl davranacağınızı bilemeyeceksiniz. Belki de yıkılmışlığın acısını onlardan çıkaracaksınız. Annem ve babam ayrı, demeye utanacak, sıkılacaklar. Arkadaşları anne babalarıyla gezerken üzülecek, imrenecek, ezilecekler. Evlenmekten korkacaklar belki de. Boşanma ve kendi çocuklarına da aynı acı duyguları yaşatma korkusundan evlenmeyecekler. Veya düğünlerinde anneleri ve babalarıyla birlikte olma mutluluğunu yaşayamayacaklar. Hep bir yanları eksik kalacak. Siz ise, torunlarınızı birlikte sevmenin güzelliğine erişemeyeceksiniz. “Bak dedesi, ne kadar büyümüş!” diyemeyeceksiniz.
Elli yaşlarında bir hanım arkadaş şöyle diyordu:
“Bayramın gelmesini hiç istemezdim. Annem ayrı bir yerde, babam ayrı bir yerde…”
Ayrılıktan önce bir kez daha oturup konuşun, derim. Ölçüp tartın! Kendinize, çocuklarınıza ve yakınlarınıza/ailelerinize vereceğiniz üzüntüyü, zararı düşünün. Kaprisleriniz, gururunuz, olmasa da olur istekleriniz, başka (!) ümitleriniz için değer mi? Bir kaderden başka bir kadere kaçarken sizi nelerin beklediğini biliyor musunuz? Ayrıldığınızda her şeyin daha güzel olacağından emin misiniz?
Seni zorluklar bekliyor kardeşim! Bunları bilerek yola çık! Ayrılanların psikolojisini gözünün önüne getir! Çoğunluğun, eskisinden daha mutlu olamadıklarını bilerek adım at!
Kapıyı hızlı kapatma, geri dönebileceğin ihtimalini de düşünerek, geçtiğin köprüyü yıkma! Ama eğer kapıyı kapattıysan, köprüyü yıktıysan, artık arkana bakma, kimseye bir şey söyleme, “zaten verdiğim zarar yeter” diye düşün ve git yoluna. Güzellikle…
Allah’tan gereği gibi korkan, sınırları koruyanlara elbette Allah bir çıkış yolu gösterecektir.
1963 yılında Düzce’de doğdu. Hayatının farklı dönemlerinde Konya ve Ankara’da yaşadı. Hâlen İstanbul’da ikamet etmektedir. Yedi çocuk annesidir.
Ailesiyle birlikte 1999-2002 yılları arasında aylık yayımlanan Adak Çocuk dergisini çıkardı.
Yazarın; Bana Bir Hastalık Dokundu, Meryemler Mabedi Terk Ederse ve çocuk eğitimi üzerine kaleme aldığı Göz Aydınlığı: Çocuklar İçin Anne Babalara Tavsiyeler adlı kitapları bulunmaktadır. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Boşanmak Üzere Olan Kardeşime Mektup
Sevgili kardeşim,
Her gün yeni bir umutla güne başlıyoruz. “Bugün daha iyi olacak” umuduyla… Fakat acı haberlerle sarsılıyoruz çoğu zaman. Eşinden ayrılmak üzere olduğunu duydum.
Uzaktan, sizi hep güzel bir aile olarak görüyorduk. İçten içe sorunlar yaşadığınızı nereden bilebilirdik ki? Bir aile kolay kurulmuyor kardeşim. Yıkılması da öyle kolay olmamalı. Olmuyor, gitmiyor dediğiniz şeyler neydi acaba? Çözülmeyecek, kabullenilmeyecek şeyler miydi? İkiniz de yapmanız gerekenleri yaptınız mı? Biliyorsun kardeşim, evlilik sabır ister, fedakârlık ister. Sevgi, saygı, sadakat ve samimiyet ister. Karşındakini önce olduğu gibi kabullenmeli, onun bazı davranışlarını düzeltmeyi zamana bırakmalıydın. Uygunsuzluklar; yetişme tarzından, aldığı kültürden kaynaklanıyorsa onları doğru kabulleneceği için bunları sorgulamak, onu incitebilir, kızdırabilirdi. Aynı evde yetişenlerin bile birbirine tahammül edemediği bir dünyada, farklı aile tarzlarının ve kültürlerin çatışması, bazı şeylere hemen alışılamaması elbette olacaktı. Doğruluğuna inandığın bazı şeyleri yavaş yavaş, yumuşaklıkla, örnek olarak, güzelliğini göstererek anlatmalı ve kabullendirmeliydin. Belki, “çok uğraştım; ama olmadı, düzelmedi” diyeceksin. O takdirde biraz geri adım atmalıydın. Düzeltmek yerine, meşru şeylerde uyum sağlamaya çalışmalıydın. Karşındaki de bilmeliydi senin bu evliliği her ne pahasına olursa olsun devam ettirmek istediğini. Bazı isteklerinden vazgeçebileceğini, vazgeçtiğini… O zaman daha güzel ve güvenle yürütebilirdi belki evliliğini.
En ufak bir olumsuzlukta bağırıp çağırmak, küsmek, yapacağı işleri protesto edip yapmamak, onarıcı değil yıkıcı olmak, eskileri karıştırıp “sen zaten böylesin” demek, birbirinin kusurunu örtmek yerine rezil etmeye çalışmak, daha da ileri giderek boşanma ile tehdit etmek…
Hiç yabancı değil bu sözler ve davranışlar bize değil mi? Hep yakınımızdalar. Oysa bize hiç yakışmıyor bunlar. “Ya güzellikle evliliği sürdürmek ya da güzellikle ayrılmak.” değil mi bize yakışan…
Sonra, Allah’ın bu konudaki hükümlerini de dikkate almadığınızı duydum. Sanki ayetlerde, uzlaşmanın daha hayırlı olacağı, öğütle, terbiye edici bazı uygulamalarla evliliği kurtarma yoluna gidilmesi, eşler kendileri çözemiyorsa ehil yakınların düzeltmek amacıyla devreye girmesi, o da olmadıysa evden ayrılmadan bir boşanma denemesinin yapılması emredilmiyor gibi…
Sanki bu ilahî emirlerde bir hikmet yok da herkes kendi kafasına göre çözüm ürettiğinde çok daha başarılı olunabilecekmiş gibi…
Şimdi çözümsüzlüklerin girdabında dönüp duruyorsunuz. Ve belki de daha üzücü olanı, sizin meseleleriniz, başka insanlar tarafından konuşuluyor. Eşinden ayrılmak üzere olan bir adama soruyorlar:
“Niçin ayrılıyorsun? Eşin ne hata yaptı ki?” diye.
“O benim henüz hanımım, sırrını sizinle paylaşamam.” diyor.
Ayrıldıktan sonra tekrar soruyorlar:
“O bir yabancı artık, onun hakkında konuşamam.” diyor.
Bizim ahlâkımız böyle olmalı değil miydi? Güzellik… Güzellik… Her şey güzel olmalı…
Ama gel gör ki en büyük düşmanlıklar boşanmalardan sonra oluyor. Evli iken bütünleşmeden, rakip gibi yaşamak. Boşanırken de sırları ifşa edip sonra da düşman olmak. Ailelerin üzülmesi, birbirine düşmesi. Çocukların perişan olup duygularının yaralanması, geleceklerine dair ümitsizlik. İki arada bir derede ve kendilerini hiçbir yere ait hissetmeden büyüyecekler.
Boynu bükük, gözleri sönük çocuklar…
Siz de, suçluluk psikolojisiyle nasıl davranacağınızı bilemeyeceksiniz. Belki de yıkılmışlığın acısını onlardan çıkaracaksınız. Annem ve babam ayrı, demeye utanacak, sıkılacaklar. Arkadaşları anne babalarıyla gezerken üzülecek, imrenecek, ezilecekler. Evlenmekten korkacaklar belki de. Boşanma ve kendi çocuklarına da aynı acı duyguları yaşatma korkusundan evlenmeyecekler. Veya düğünlerinde anneleri ve babalarıyla birlikte olma mutluluğunu yaşayamayacaklar. Hep bir yanları eksik kalacak. Siz ise, torunlarınızı birlikte sevmenin güzelliğine erişemeyeceksiniz. “Bak dedesi, ne kadar büyümüş!” diyemeyeceksiniz.
Elli yaşlarında bir hanım arkadaş şöyle diyordu:
“Bayramın gelmesini hiç istemezdim. Annem ayrı bir yerde, babam ayrı bir yerde…”
Ayrılıktan önce bir kez daha oturup konuşun, derim. Ölçüp tartın! Kendinize, çocuklarınıza ve yakınlarınıza/ailelerinize vereceğiniz üzüntüyü, zararı düşünün. Kaprisleriniz, gururunuz, olmasa da olur istekleriniz, başka (!) ümitleriniz için değer mi? Bir kaderden başka bir kadere kaçarken sizi nelerin beklediğini biliyor musunuz? Ayrıldığınızda her şeyin daha güzel olacağından emin misiniz?
Kapıyı hızlı kapatma, geri dönebileceğin ihtimalini de düşünerek, geçtiğin köprüyü yıkma! Ama eğer kapıyı kapattıysan, köprüyü yıktıysan, artık arkana bakma, kimseye bir şey söyleme, “zaten verdiğim zarar yeter” diye düşün ve git yoluna. Güzellikle…
Allah’tan gereği gibi korkan, sınırları koruyanlara elbette Allah bir çıkış yolu gösterecektir.
Yazar
1963 yılında Düzce’de doğdu. Hayatının farklı dönemlerinde Konya ve Ankara’da yaşadı. Hâlen İstanbul’da ikamet etmektedir. Yedi çocuk annesidir.
Ailesiyle birlikte 1999-2002 yılları arasında aylık yayımlanan Adak Çocuk dergisini çıkardı.
Yazarın; Bana Bir Hastalık Dokundu, Meryemler Mabedi Terk Ederse ve çocuk eğitimi üzerine kaleme aldığı Göz Aydınlığı: Çocuklar İçin Anne Babalara Tavsiyeler adlı kitapları bulunmaktadır. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
İlgili Yazılar
Hayat Yansıttıklarımızdan mı İbaret
“Denizi seviyorsan dalgaları seveceksin, uçmayı seviyorsan düşmeyi bileceksin! Korkarak yaşarsan, sadece hayatı seyredersin…” …
Kara Tahta’dan Öğretmenliğe Dair Notlar
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Beşinci Olma Helak Olursun…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Hep Aynı Sıradanlık
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Mektup VIII
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?