Oblomovizm, kronik olarak kayıtsızlık ya da tembelliği ikame eden bir kelime olarak ede biyatın unutulmaz karakteri Oblomov’dan doğmuştur. Oblomov’un yavaşlığı, isteksizliği, üşengeçliği ilk anda hep bir karakter sorunuymuş gibi düşünülmüştür. Fakat biraz üzerinde durulduğunda Oblomov’un içinde bulunduğu durumun, onun yalnızca kişisel özelliklerinden kaynaklanmadığı, meselenin -elbette- bir sosyal, toplumsal yönünün olduğu ortaya çıkmaktadır. Oblomov kararsızlık ve tembellikten felç olmuş bir karakterdir, eylemeyişi okuyucuda belki de bir öfkeye sebep olur. Fakat Oblomov bir karakter özelliğini yansıtmakla kalmaz, bir dönemin yarattığı buhranın vücut bulmuş halidir aynı zamanda. On dokuzuncu yüzyıl Rusya’sında yaşanan Sanayi Devrimi etkisi, toprak sistemindeki köklü değişimler aynı zamanda toplumsal ilişkilerin de dramatik bir şekilde değişmesine sebep olmuştur. Birinci Oblomovluk Dönemi olarak bahsedeceğim bu süreç bugün baştan yaşanıyor gibidir; İkinci Oblomovluk Dönemi’nin faili ise yapay zekâdır.
1. Birinci Oblomovluk Dönemi
Sosyal değişimin “gereksizleştirdiği” üst sınıf bireyi olan Oblomov’un uyuşukluğu Rusya’nın modernite sancıları çektiği döneme denk gelir. Bu dönemde feodal yapılar ve eski toprak sahipliği sistemi çökme noktasındadır; söz konusu dönemde erken kapitalist ilişkilerin ve endüstriyel uygulamaların geleneksel yapının yerini almaya başladığı gözlenir. Rus sanayi devrimi Batı Avrupa’nın gerisinde kalmış olsa da devam etmekte, fabrikalar hızla artmakta, şehirleşme giderek hızlanmaktadır. Tarım ekonomisinin bel kemiği serflik 1861’de kaldırılmış, milyonlarca serf özgürleşmiştir (Eryılmaz, 2016, s.27-30).
Toprak ve iş sahibi olma hakkına kavuşan bu devasa sınıfın yarattığı toplumsal değişim de elbette büyük olmuştur. Oblomov ise bu gelişmeden yalnızca iki sene önce yayınlandı. Oblomov toprak sahibi genç bir asil olarak geleneksel düzende ayrıcalıklı bir sınıfa mensuptur. Tam da bu yüzden değişen toplumsal dinamikler karşısında aciz kalır: Hem kırsal yaşamda hem de St. Petersburg’un hareketli enerjisine ait hissedemez, yersizyurtsuzlaşır. Sanayi Devrimi’nin Rusya’da yarattığı değişikliklere uyum sağlamak yerine Oblomov boş durmayı seçer ya da seçmek zorunda kalır. Oblomov’un tembelliği, kayıtsızlığı modernitenin sunduğu “modern birey” baskısına bir başkaldırıdır. Ştoltz, Oblomov’un zıttı kişisel özellikleriyle modern bireyi yansıtmaktadır; girişimcidir, enerjiktir, üretkendir; sistemin çarklarının dönmesi için gerekli olan tüm özellikleri barındırır. Onun varlığı Oblomov’un kayıtsızlığını görünür, göze batar hale getirir. Sistem sürekli üretkenlik talebinde bulunur, yeni değer sistemi de buna bağlıdır. Oblomov çağdaşlarının statü ve zenginlik için delice bir meşguliyet içinde oldukları ortamda, hayatın basit zevklerini ve insani değerleri yitirdiklerini gözlemleyerek “onlar ne zaman yaşıyorlar?” diye merak eder. Oblomov bu rekabete katılmak yerine, çekilmeyi tercih eder. Bu nedenle, onun tembelliği, endüstriyel-kapitalist zamanın yeni düzenine karşı sessiz bir isyan olarak okunabilir. Oblomov’un hareketsizliği, hayal kurması, aylaklığı ve sürekli ertelemesi, erken kapitalizmin koşuşturmacasına direnmenin bir yolu, daha yavaş, daha düşünceli bir yaşam tarzını korumaya yönelik bir girişimdir. Oblomov’un karakteri, ilerlemeyle modası geçmiş bir sınıfın (köy beyliklerinin) kimlik krizini özetlemektedir. Nitekim “Oblomovizm” terimi, modernleşme karşısında kayıtsızlık ve boyun eğme gibi bütün bir kültürel tutumu ifade etmeye başlamıştır. Gonçarov Oblomov’u feodalizmin kapitalizm tarafından yerinden edileceği bir dönemde yazmıştır ve bu ortamda tembellik, faydanın yeni düzenine direnen bir hareketsizlik biçimi haline gelmiştir. Başka bir deyişle, Oblomov’un tembelliği siyasallaştırılmıştır, endüstriyel modernitenin dayattığı gerçeklik ilkesine karşı çıkan kültürel bir tembelliktir (Cana, 2022, s.340). Oblomov’un durumunun, yaşadığı dönemin toprak sisteminden kaynaklandığını anlamak önemlidir: Oblomov bir toprak sahibi olarak, kira gelirleri ve başkalarının emeği ile geçimini sağlıyordu; onun yetiştirilme tarzında, çalışmak köylülerin yaptığı bir şeydi, beyefendilerin değil. Bu nedenle, Oblomov çocukluğundan itibaren şımartılmış ve çalışma alışkanlıkları kazanamamıştır. Toprak reformları ve özgürleşme, geleneksel ilişkileri parçalamıştır: Soylular artık serflerin emeğine güvenemez hale gelmiş ve mülklerini modernize etmeyen veya yeni geçim kaynakları bulamayanların çoğu çöküşe geçmiştir (Eryılmaz, 2016, s. 87-89).
Bazı Rus aristokratlar kendilerini kapitalist girişimcilere dönüştürmeyi başarmışlardır; Oblomov gibiler ise çürümeye terk edilmiştir. Tam da bu nedenle Oblomov toplumsal durgunluğun sembolü olarak görülür. İşte bu,
“Birinci Oblomovluk Dönemi” olarak adlandırdığım dönem, Sanayi Devrimi’nin geleneksel toplum üzerindeki etkisinden ortaya çıkmıştır.
Tarım ve köleliğe dayalı ekonomiden erken kapitalist ekonomiye geçiş, sadece iş ve üretimi yeniden düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda değerleri ve kimlikleri de altüst etmiştir. Daha önce kişisel bir kusur veya edebiyatta eğlenceli bir tuhaflık olarak görülen tembellik, modern bağlamda yeni bir anlam kazanmıştır. Sanayi Devrimi’nden sonra, Oblomov gibi edebi “tembeller” modern yaşamın taleplerine karşı pasif bir direnişi temsil ederek sahneye çıkmışlardır. Onlar, tabiri caizse, dinlenme halindeki protestoculardır. Gonçarov’un romanı, tembel bir kahramanı yüceltmekle, çağının derin endişesini kabul etmiştir: Modernleşme, hayatın insanî ritmini yok etmekte, bireyleri ya çılgın bir iş döngüsüne ya da amaçsızlığın varoluşsal felcine mahkûm etmektedir. Oblomov, insanlıktan uzaklaştıran bir kâr yarışına katılmamayı tercih ederek ikincisini seçmiştir.
1.1. Nietzsche’nin Modern Yaşama Eleştirisi: Çöküş ve “Son İnsan”
Friedrich Nietzsche kadar modern insanlığın kayıtsızlığını sert bir şekilde eleştiren çok az düşünür vardır. Gonçarov’dan bir nesil sonra, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yazan Nietzsche, Oblomov gibi karakterlerin örneklendirdiği modernleşme ve ahlâki gevşeklik eğilimlerini eleştiriye tâbi tutmuştur. Böyle Buyurdu Zerdüşt (1883) ve İyinin ve Kötünün Ötesinde (1886) gibi eserlerinde Nietzsche, önemsiz zevkler ve rahatlık içinde yaşamaktan memnun olan, insanlığın kurumuş bir versiyonu olan “son insan”ın ortaya çıkacağı konusunda uyarıda bulunur. Son insan, Nietzsche’ye göre modern çöküşün arketipidir: Sadece rahatlık ve memnuniyet için çabalayan, tipik bir sıradan insan ve bu nedenle, hırs eksikliğinden dolayı tembel ve aşağılık biridir (Nietzsche, 1883/2016, ss. 17-20). Bu figür riskten kaçınır, büyük çaba veya yaratıcı mücadeleden hoşlanmaz ve yalnızca güvenlik ve rahatlık arar. Nietzsche bu durumu, bir toplumun en yüksek hedefi rahatsızlıktan kaçınmak olduğunda ortaya çıkan bir tür ruhsal tembellik, bir “yaşam yorgunluğu” olarak görmüştür (Nietzsche, 1883/2016, s. 11-12). Modern terimlerle, son insan, zor gerçeklerle yüzleşmek veya mükemmelliği aramak yerine, bilinçsizce ekranı kaydırmayı tercih eden kişidir.
Nietzsche’nin modernizme yönelik eleştirisi, teknolojik ve sosyal ilerlemenin beraberinde getirdiği ahlâki tersine dönüşe uymaktadır: Viktorya döneminin ilerleme ve konfora olan inancının, memnuniyetin büyüklüğü gölgede bıraktığı sürü psikolojisi benzeri bir kültür yarattığını gözlemlemiştir. Ahlakın Soykütüğü (1887) adlı eserinde, güvenlik, eşitlik ve sempatiye vurgu yapan, bizim “ahlâk” olarak adlandırdığımız şeyin, aslında insanlığı “daha küçük, daha kötü, daha düz” hale getiren ve daha yüksek ideallerin ortaya çıkmasını engelleyen bir uyuşturucu olup olmadığını keskin bir şekilde sorgulamıştır. Nietzsche, modern uygarlığın fayda ve konfora odaklanmasının, uysal, kolayca tatmin olan ve yaratıcı tutkuya sahip olmayan bir halk üretmesinden korkuyordu. Bu, esasen büyük ölçekli bir Oblomovizmdir: Pasif bir şekilde yaşamaya yaygın bir istek, çaba gerektirmeyen tüketim karşılığında iktidar iradesinden (yani kendini aşma ve yaratma dürtüsünden) vazgeçme. Nietzsche, ruhun bu tembelliğini hor görüyordu: “Büyük bir düşünür insanları hor gördüğünde, hor gördüğü şey onların tembelliğidir,” diye yazmış ve çoğu insanın bağımsız düşünme çabası yerine sorgulanmamış inançların kolaylığını tercih etmesini üzüntüyle belirtmiştir (Nietzsche, 1874, par.1). “Son insan”ın ne hırsı ne de derin üzüntüleri veya sevinçleri vardır; sadece mümkün olduğunca acıdan kaçınarak uzun, sıradan bir hayat sürer (Nietzsche, 1883/2016, s. 17-18). Önemli olan, Nietzsche’nin bunu sadece günlük anlamda tembellikle eşitlemiyor olmasıdır, kişi önemsiz faaliyetlerle çok meşgul olabilir ve yine de son insan olabilir. Modern insanlığın bu tembelliğini tanımlayan şey, zihinsel ve varoluşsal korkaklık, hayal kurmayı veya risk almayı reddetmektir.
Nietzsche’nin fikirleri Oblomov’un tembelliğinin ve modern çağda yeniden ortaya çıkışının felsefi temellerini aydınlatmaktadır.
Oblomov, ilerlemenin “büyük anlatısından” çekilmesiyle, bir tür proto-son insan örneğini temsil ediyordu (ancak Nietzsche’nin karikatüründen daha şiirsel bir derinlikte olduğu söylenebilir). Son insanın genel tutumu “çaba göstermez” şeklinde tanımlanır. Nietzsche, Oblomov’un uyuşukluğunu nihilizm belirtisi olarak teşhis ederdi, yeni düzende (Oblomov’un durumunda kapitalist rekabet) ikna edici bir anlam bulamayan kişinin kapıldığı ilgisizlikten doğan pasif bir nihilizm. Dahası, Nietzsche’nin eleştirisi, modern toplumun Oblomovizm’i ince yollarla teşvik ettiğini öne sürer. Maddi rahatlık arzusu, risksiz bir varoluşun yüceltilmesi ve uyum sağlama yönündeki sosyal baskı, hareketsizliğin en az dirençli yol olduğu bir senaryoyu kolaylaştırır. Bir kültür “hiçbir şey için acı çekmeye değmez” demeye başlar başlamaz, bir tür varoluşsal tembellik doğurur. Bu, günümüz dünyasında çarpıcı bir şekilde yankılanır. Nietzsche’nin “son insan” metaforu, belki de teknolojiye aşırı bağımlı, dikkati dağınık ve yüzeysel dijital zevklerle yetinen yirmi birinci yüzyıl bireyine uygulanabilir. Nietzsche’de Oblomovlardan oluşan bir topluma karşı bir uyarı bulmak mümkündür: İnsan hayatından mücadele ve çabayı ne kadar çok ortadan kaldırırsak, Oblomovlar’dan oluşan bir halk yaratma riskini o kadar çok artırırız, dıştan rahat ama içten yoksul, amaç ve yaratıcı ateşten yoksun bir halk. Bu uyarı, çağdaş “ikinci Oblomovlaşma”mızı tartışmak için bir köprü görevi görüyor, çünkü yapay zekâ birçok açıdan nihai kolaylık teknolojisidir. Bunu tam olarak anlamak için, Deleuze’ün kapitalizmin insan bağlamlarını nasıl kökünden söküp yeniden tanımladığına dair kavramını, yani yersizyurtsuzlaşma (deterritorialization) kavramını ele almak gerekir.
1.2. Deleuze ve Guattari’nin Yersizyurtsuzlaşma ve Sosyal Yerinden Edilme Kavramı
Nietzsche modern tembelliği psikolojik ve ahlaki açıdan eleştirirken, Gilles Deleuze (Félix Guattari ile birlikte) büyük teknolojik değişimlerin yaşandığı dönemlerin (Sanayi Devrimi veya Yapay Zekâ devrimi gibi) neden kökünden kopukluk ve atalet hissi yarattığını açıklamaya yardımcı olabilecek bir sosyo-ekonomik teori ortaya koydu. Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus: Kapitalizm ve Şizofreni (1972) adlı eserinin anahtar kavramlarından biri “yersizyurtsuzlaşma”dır. Basit bir ifadeyle, yersizyurtsuzlaşma, yerleşik sosyal yapılar, ilişkiler ve toprakların (gerçek veya mecazi) parçalanması veya kökünden sökülmesi ve ardından yeni biçimlerde yeniden yapılandırılması sürecini ifade eder. Deleuze ve Guattari, kapitalizmin doğası gereği yersizyurtsuzlaşmadan beslendiğini savunurlar; kapitalizm, geleneksel bağları (toprağa, akrabalığa, yerel geleneklere) sürekli olarak ortadan kaldırır ve bunların yerine akıcı, küresel ve soyut bağlantılar getirir (Deleuze & Guattari, 1972/2017, s. 240–241). Onlar, “kapitalizm, yersizyurtsuzlaşmanın en uç noktasına giden sosyal üretimin hareketidir” diyerek, eski sınırları hiçe sayan para, emek ve bilgi “akışlarını” serbest bırakır (Deleuze & Guattari, 1972/2017, s. 257). Başka bir deyişle, kapitalizm insanları ve kaynakları kökenleri olan bağlamlarından koparır ve onları yeni, genellikle dünya çapında ağlara yerleştirir.
Bu fikir, Oblomov’u “yaratmış” olan Sanayi Devrimi ve toprak sistemi değişikliklerine doğrudan uygulanabilir.
Feodalizm altında, sosyal ve ekonomik yaşam kelimenin tam anlamıyla bölgeseldi; köylüler bir lordun toprağına bağlıydılar, aristokratlar kimliklerini ve gelirlerini mülklerinden elde ediyorlardı ve topluluklar yerelleşmişti.
Kapitalizmin başlangıcı bu ilişkileri deşifre etti ve bölgeselleştirilmesini ortadan kaldırdı: Serfler toprağı terk edebilen özgür işçiler haline geldi; toprak, satın alınabilecek veya satılabilecek bir meta haline geldi ve kentsel merkezler insanları köylerden uzaklaştırdı. Toprak ve mülkiyetin anlamı tamamen değişti. Daha önceki devlet ve despotik güçler geleneksel bağları aşırı kodlamaya başlamıştı, ancak kapitalizm bunları tamamen soyut nesnelere atıfta bulunarak değiştirdi, böylece onları orijinal kodlardan kopardı ve nesneyi yani toprağı giderek daha gerçek dışı hale getirdi. Bu, Oblomov gibi bir toprak sahibinin dünyasının nasıl çözüldüğünü açıklamaktadır. Eski toprak düzeninin güvenliği (onun rolünün açık olduğu ancak âtıl olduğu bir düzen), toprak sahipliğinin kapitalist girişime entegre edilmedikçe artık bir amaç veya statü garantisi sağlamadığı yeni bir gerçekliğe yol açmıştır.
Yirmi birinci yüzyıla geldiğimizde, Deleuze’ün kavramı tartışmasız bir şekilde daha da geçerli hale gelmiştir. Yapay zekâ ve dijital teknolojiler, kapitalizmde yeni bir yersizyurtsuzlaşma dalgasını temsil etmektedir. Yapay zekânın, emeği konumdan ve hatta insan sağlayıcılardan nasıl ayırdığı düşünüldüğünde, eskiden insan becerilerine bağlı olan işlerin, algoritmalar tarafından yapılmaya başlandığı görülür. İnsanlar, uzmanlık veya istihdam alanlarında alıştıkları bölgenin artık güvenli olmadığını fark etmektedirler. Örneğin, bir grafik tasarımcı veya çevirmen bir zamanlar belirli bir becerinin “sahibi” olabilirken artık yapay zekâ modelleri bu alanlarda yeterli performansı gösterebiliyor ve bu becerileri insan profesyonellerden etkili bir şekilde yersizyurtsuzlaştırıyor.
Daha geniş ölçekte, AI bazı alanlarda değer yaratmayı insan emeğinden tamamen ayırıyor gibi görülebilir.
Bu, ekonomik yaşamın alanında derin bir değişimdir. İnsanlar, tıpkı sanayileşmenin bir zamanlar köylüleri ve soyluları köklerinden kopardığında olduğu gibi, bugün de geleneksel kariyer yolları ve sosyal rollerin sürekli değiştiği bir ortamda yolunu bulmaya çalışmaktalar. Yerinden edilme, iki yönlü bir olgudur: Bir yandan yeni özgürlükler için fırsatlar sunarken diğer yandan anlam kaybına uğratarak yabancılaşma ve amaçsızlaşma doğurmaktadır. Bu da bizi “İkinci Oblomovluk Dönemi”ne getirmektedir.
2. İkinci Oblomovluk Dönemi: “Benim için üret”
Oblomov’un ikinci gelişi bu bakış açısıyla yorumlanabilir. Günümüzün hızlı yapay zekâ gelişmeleri, birçok kişinin irade gücünden mahrum kaldığını hissedebileceği bir ortam yaratmaktadır. Bir makine sizin işinizi (fiziksel veya entelektüel) daha hızlı ve daha ucuza yapabiliyorsa, sizin rolünüz nedir? Toplumda, Deleuze’ün kavramıyla ifade edersek, “çözülmüş akışların aksiyomatikleri” artık bireylerin yerel bilgi, beceri ve zanaatlarından çok veri ile algoritmalara dayanmaktadır. Bu da karar verme süreçlerinde insan deneyiminin yerini giderek hesaplamalı sistemlere bıraktığını göstermektedir. Sonuç, bir tür ilgisiz kayıtsızlık olabilir: İnsanlar ya otomasyonu pasif olarak kabul edip kendi becerilerine yatırım yapmayı bırakırlar ya da moral bozukluğu yaşayıp çabalamaktan vazgeçerler, zeki makinelerle rekabet etmenin bir anlamı olmadığını düşünürler. Bu, Oblomov’un kapitalist koşuşturmayı izleyip katılmamaya karar vermesine benzer. Aradaki fark, prensipte, AI odaklı yersizyurtsuzlaşmanın sadece bir sınıfı değil, potansiyel olarak herkesi etkilemesidir. Hepimiz, bir dereceye kadar, yaygın bir teknoloji tarafından geleneksel kimlik ve amaç bağlarımızdan “koparılıyoruz”. Deleuze’ün kavramı, İkinci Oblomovluk Dönemi’nin sadece bireysel değil, sistemik olduğunu görmemize yardımcı olur: Bu, insanların ya sürekli olarak kendilerini yeniden keşfetmeleri (yeniden bölgelendirmeleri) gereken ya da modası geçmiş ve ilgisiz kalma riskini göze almaları gereken yapısal bir durumdur. Birçoğu (bilinçli olarak ya da değil) ikincisini, çevreleri izin veriyorsa, yapay zekâya rahatça bağımlı ve kişisel inisiyatifin minimum olduğu bir hayatı seçebilir. Bu motivasyonsuz bağımlılık durumu, Nietzsche’nin “son insan”ı ile Deleuze’ün “yersizyurtsuzlaşmış özne”sinin kesiştiği noktadır. Bu, bizim çağdaş İkinci Oblomovluk Dönemi olarak adlandırdığımız sürecin ayırt edici özelliğidir.
2.1. Yapay Zekâ ve Motivasyon Dışı Rahatlık Kültürü
Teorik temeller atıldıktan sonra, artık İkinci Oblomov Dönemi’ni somut terimlerle tanımlayabiliriz. Bu terim, yapay zekâ ve otomasyonun hâkim olduğu günümüzün, on dokuzuncu yüzyılda görülen Oblomov benzeri tembelliğin, güncel bir biçimde yeniden ortaya çıktığını ifade etmektedir. Gonçarov’un Oblomov’u, Petersburg’daki bir apartman dairesinde divanda uzanırken, günümüzün yeni Oblomov’ları mecazi olarak ekranların karşısında uzanarak, görevlerini, kararlarını ve hatta yaratıcılıklarını giderek daha fazla akıllı sistemlere bırakıyor olabilir. Sorunun özü, yapay zekânın insanın istekliliği, çabası ve motivasyonu üzerindeki etkisidir. Çalışmalar, yapay zekânın insanları çeşitli açılardan gerçekten “tembel” hale getirebileceğini gösteriyor. 2023 yılında yayınlanan bir araştırma, AI kullanımının üniversite öğrencilerinin davranışları üzerindeki etkisini incelemiş ve çarpıcı sonuçlar ortaya koymuştur: AI kullanımı, problem çözme ve karar verme süreçlerine aktif katılımı azaltarak insanları önemli ölçüde tembelleştirmektedir. İki ülkede yapılan bu geniş çaplı ankette, araştırmacılar gözlemlenen tembelliğin yaklaşık %69’luk artışının günlük yaşamda AI araçlarının etkisine atfedilebileceğini ortaya koymuştur (Ahmad ve ark., 2023, s.1-3). Hesap makinelerinden GPS’e ve şimdi de AI sohbet robotlarına kadar, kolaylık sağlayan teknolojiler genellikle bilişsel yükün azaltılması fenomenine yol açmaktadır. Makineye işleri emanet ediyoruz ve kendi kapasitelerimizi köreltiyoruz. Eğitimin ötesinde, AI’ın iş ve günlük yaşam üzerindeki etkisi, bir tür motivasyonel rehaveti de beslemektedir. AI sistemleri, müşteri hizmetleri sohbetlerinden kod yazmaya, tıbbi teşhise kadar uzanan görevleri giderek daha fazla üstlenmektedir. İnsanlar dikkatli olmazlarsa, bu durum beceri kaybına ve ilgisizliğe yol açabilir. İnsanlar insan çabasını gereksiz hatta verimsiz görmeye başlayabilir ve otomasyona aşırı güvenebilir.
Çalışanlar katkılarının en aza indirgenmesiyle, kendilerini sadece AI’ın operatörleri veya denetçileri gibi hissettiklerini ifade etmekteler: Bu, kişinin işine olan bağlılığını zayıflatabilir.
Sosyolojik olarak, yeni bir sınıfın, yalnızca gözlemci rolünü üstlenmiş bir sınıfın ortaya çıkışına işaret eden bu durum, hayatı yaşamak yerine izleyen Oblomov’a benzemektedir. İronik olan, insanların yapay zekâ kullandıkları için tembel olmaktan veya öyle görülmekten korkmaları, bunun yanında bir de yapay zekâ kullandıkları için kendilerini sahtekarmış gibi hissetmeleridir. Dolayısıyla birey, yersizyurtsuzlaşmanın yeni bir versiyonuyla karşılaşmaktadır.
AI’ın kendisinin insanları kasıtlı olarak tembelleştiren kötü niyetli bir güç olmadığını, aksine son derece güçlü bir kolaylık ortamı sağladığını açıklığa kavuşturmak önemlidir. Nietzsche’nin de söyleyeceği gibi, insan doğası kolaylığa karşı sürekli bir eğilim içindedir. Eskiden çaba gerektiren görevler, araştırma veya yaratıcılık gerektiren işler, bir tıklama veya komutla yapılabildiğinde, doğal tepki enerji tasarrufu yapmaktır. Zamanla bu, alışkanlıkları ve beklentileri yeniden şekillendirir. Hayatın her alanında sorunsuz deneyimler beklemeye başlarız ve zorluklara karşı toleransımız azalır. Bu, Oblomovizm kültürünün gelişebileceği verimli bir zemindir. On dokuzuncu yüzyılda Oblomov’un tembelliği, hizmetçiler ve durağan bir ev ekonomisi tarafından mümkün kılınıyordu; yirmi birinci yüzyılda ise AI, tüm nüfusun arkasına yaslanıp hayatın yükünü taşımasına olanak tanıyan bir hizmetçi (veya klasik anlamda köle) konumundadır. Bu durumda risk, insan iradesinin ve yaratıcılığının hızlı bir şekilde kaybedilmesidir. Yapay zekâ tarafından şımartılmış bireylerden oluşan bir toplum, Nietzsche’nin son insanlarına benzeyebilir; bu insanlar, belki de insan zekâsının kullanılmadığı bir kriz ortaya çıkana kadar, sarsılmaz bir memnuniyet içinde “gözlerini kırpıştırırlar”.
3. Paralellikler ve Sonuçlar: Oblomov’dan Yapay Zekâ Çağına
Her iki dönemi de inceledikten sonra, orijinal Oblomovizm ile bugünkü karşılığı arasında paralellikler ve zıtlıklar kurabiliriz. Her iki durumda da teknolojik-ekonomik dönüşüm (o zamanlar endüstriyel mekanizasyon, bugün ise yapay zekâ otomasyonu) birçok birey için bir amaç krizine yol açmıştır. On dokuzuncu yüzyıl Rus aristokrasisi, toprak temelli statülerinin önemini yitirmesiyle birlikte yersizyurtsuzlaşmayla karşı karşıya kalmıştır; bugün ise mavi ve beyaz yakalılar, yapay zekâ sistemlerinin rollerini çalmasıyla benzer bir “toprak” kaybıyla karşı karşıya kalmışlardır. Her iki durumda da insanların tepkileri bazı ortak noktalara işaret etmektedir. Apati, geri çekilme ve rahatlıklara bağlı kalma şekillerinde tepkiler ortaya çıkabilir. Her iki dönemde de yeni düzene karşı pasif direniş fenomeni görülür: Oblomov, hiçbir şey yapmayarak kapitalist çalışma ahlakına direnmiştir; şimdi ise, bazıları sürekli olarak becerilerini geliştirmek veya AI ekonomisinde koşuşturmak zorunda kalma baskısına direnerek, teknoloji ve minimum çaba ile sürdürülen temel bir varoluşa çekilebilir.
Ancak, zıtlıklar da vardır. Oblomov’un tembelliği belirli bir romantik melankoli ile doluydu. İdealize edilmiş bir geçmişi hayal eder ve zaman zaman kendi tembelliğinin farkında olarak acı çekerdi. Buna karşılık, dijital medyanın her yerdeki varlığı, bir kişinin Nietzsche’nin korktuğu boşlukla hiç yüzleşmeden tüm gün pasif olarak meşgul olabileceği (oyun oynamak, sosyal medyada gezinmek, eğlence programları izlemek) anlamına gelebilmektedir. Oblomov en azından duygusal düşüncelere ve sohbetlere giriyor (ve âşık oluyor, kısa bir süreli-ğine hayata dönüyor); günümüzün tembel sınıfı ise algoritmik beslemelerle uyuşmuş durumda, iç yaşamın bu derinliğinden bile yoksun olabilir. Burada dikkati çeken önemli fark tembelliğin içeriğinin değişmişliğidir. On dokuzuncu yüzyılın tembelleri genellikle teselli için sanata, edebiyata veya doğaya yönelirdi (Oblomov şiiri ve kırsalın sessizliğini severdi). Günümüzün tembelliği, yapay zekâ tarafından derlenen içeriklerin sağladığı Nietzsche’nin “önemsiz zevkler” olarak adlandıracağı türden daha sığ tatminlerle karakterize edilebilir. Bu anlamda, yeni Oblomovizm’in potansiyel olarak daha yaygın ve tersine çevrilmesi daha zor olduğu söylenebilir, çünkü yüzeysel olarak çok daha rahat ve yatıştırıcıdır.
Sonuç olarak, günümüzü “İkinci Oblomovluk Dönemi” olarak adlandırmak, insan tembelliği ve motivasyon eksikliğinin yeni bir olgu olmadığını, hızlı değişim ve teknolojik gelişmelerin etkisiyle yeniden ortaya çıktığını hatırlatır. Sanayi Devrimi, eski elit kesimi yerinden ederek ve herkesin uyum sağlayamadığı yeni bir tür çılgınlığa değer vererek bir Oblomov yarattı. AI devrimi de benzer şekilde, teknolojik değişimin hızına ayak uyduramayanlar veya bunu yapmamayı tercih edenler arasında yeni Oblomovlar yaratıyor olabilir. Ya da bunun tam tersi olarak, kendisini, yaratıcılığını, üreticiliğini AI’ın “ellerine” bırakmak yolunu seçip insanın en kıymetli yönüne sırt dönmeyi tercih edebilirler. Nietzsche’nin “son insan” hakkındaki uyarısı son derece önemlidir: Artık yaratmanın veya arzuların ne anlama geldiğini bilmeyen, bunun yerine sadece rahatlık arayan bir toplum olma riskiyle karşı karşıyayız. Deleuze’ün görüşleri, bunun sadece kişisel bir zayıflık değil, insanları geleneksel çerçevelerden koparan yapısal güçlerin sonucu olduğuna işaret eder. Bu kalıpları tanımak, onlarla mücadele etmenin ilk adımıdır. Aksi takdirde, akıllı ekranların ışığı ve makinelerin sessiz uğultusu altında Oblomov’un hayaleti bizi takip etmeye devam edecektir.
Kaynaklar
Ahmad, S. F., Han, H., Alam, M. M., Rehmat, M. K., Irshad, M., Arraño-Muñoz, M., & Ariza-Montes, A. (2023). Impact of artificial intelligence on human loss in decision making, laziness and safety in education. Humanities and Social Sciences Communications, 10, 311. doi:10.1057/ s41599-023-01787-8.
Cama, S. (2022). Goncharov’s Oblomov: Metahistory to Metaphysics. International Journal of Creative Research Thoughts, 10(9). https://www.ijcrt.org/papers/IJCRT2209048.pdf
Deleuze, G., & Guattari, F. (2014). Anti-Ödipus Kapitalizm ve Şizofreni 1, Bilim ve Sosyalizm Yayınları. (İlk yayın yılı 1972)
Eryılmaz, A. (2016). The Impact of the Industrial Revolution on the Depiction of Isolation, Idleness and Indolence in Western Literature (Yayınlanmamış Bitirme Tezi, Boğaziçi Üniversitesi).
Nietzsche, F. (1874). The Challenge of Every Great Philosophy. In Marxists Internet Archive. Erişim adresi: https://www.marxists.org/reference/archive/nietzsche/1874/challenge.htm
Nietzsche, F. (2016). Böyle Buyurdu Zerdüşt, İş Bankası Kültür Yayınları. (İlk yayın yılı 1883)
Rutkowski, P. (2021). Decoding and deterritorialization: Capitalism and state in the thought of Gilles Deleuze and Félix Guattari. Studia Politologiczne, 60, 49–66.
Giriş Bu makalede post-modern düşüncenin mikro düzeydeki parçalanmışlığına dikkat çekilmeye çalışılacaktır. Her şeyiyle tamamen değişen bir dünyada, her şeyiyle tamamen değişen evrende ve insanda, bugünün popüler ve dahi küresel denebilecek post-modern düşüncenin etkisini görmemek mümkün değildir. Bireyden (insandan) başlayan ve akla gelebilecek her alanda ve olguda kendisini hissettiren post-modern düşünce, bu düşüncenin dayattığı hayat tasavvuru, …
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
Müslümanların son iki yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, fikri ve düşünce alanlarında bir çöküş yaşadığı konusunda Müslim- gayri Müslim herkes ittifak etmiş durumda. Bu önerme zorunlu olarak iki yüzyıl öncesinde Müslümanların bu alanlarda güçlü ve yetkin olduğu konusunda da bir ittifakın varlığına da işaret eder.
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.
Herkesin Her Şey Olabildiği Çağda Hiçbir Şey Ol(a)mamak / İmkânın Yorgunluğu
Oblomovizm, kronik olarak kayıtsızlık ya da tembelliği ikame eden bir kelime olarak ede biyatın unutulmaz karakteri Oblomov’dan doğmuştur. Oblomov’un yavaşlığı, isteksizliği, üşengeçliği ilk anda hep bir karakter sorunuymuş gibi düşünülmüştür. Fakat biraz üzerinde durulduğunda Oblomov’un içinde bulunduğu durumun, onun yalnızca kişisel özelliklerinden kaynaklanmadığı, meselenin -elbette- bir sosyal, toplumsal yönünün olduğu ortaya çıkmaktadır. Oblomov kararsızlık ve tembellikten felç olmuş bir karakterdir, eylemeyişi okuyucuda belki de bir öfkeye sebep olur. Fakat Oblomov bir karakter özelliğini yansıtmakla kalmaz, bir dönemin yarattığı buhranın vücut bulmuş halidir aynı zamanda. On dokuzuncu yüzyıl Rusya’sında yaşanan Sanayi Devrimi etkisi, toprak sistemindeki köklü değişimler aynı zamanda toplumsal ilişkilerin de dramatik bir şekilde değişmesine sebep olmuştur. Birinci Oblomovluk Dönemi olarak bahsedeceğim bu süreç bugün baştan yaşanıyor gibidir; İkinci Oblomovluk Dönemi’nin faili ise yapay zekâdır.
1. Birinci Oblomovluk Dönemi
Sosyal değişimin “gereksizleştirdiği” üst sınıf bireyi olan Oblomov’un uyuşukluğu Rusya’nın modernite sancıları çektiği döneme denk gelir. Bu dönemde feodal yapılar ve eski toprak sahipliği sistemi çökme noktasındadır; söz konusu dönemde erken kapitalist ilişkilerin ve endüstriyel uygulamaların geleneksel yapının yerini almaya başladığı gözlenir. Rus sanayi devrimi Batı Avrupa’nın gerisinde kalmış olsa da devam etmekte, fabrikalar hızla artmakta, şehirleşme giderek hızlanmaktadır. Tarım ekonomisinin bel kemiği serflik 1861’de kaldırılmış, milyonlarca serf özgürleşmiştir (Eryılmaz, 2016, s.27-30).
Toprak ve iş sahibi olma hakkına kavuşan bu devasa sınıfın yarattığı toplumsal değişim de elbette büyük olmuştur. Oblomov ise bu gelişmeden yalnızca iki sene önce yayınlandı. Oblomov toprak sahibi genç bir asil olarak geleneksel düzende ayrıcalıklı bir sınıfa mensuptur. Tam da bu yüzden değişen toplumsal dinamikler karşısında aciz kalır: Hem kırsal yaşamda hem de St. Petersburg’un hareketli enerjisine ait hissedemez, yersizyurtsuzlaşır. Sanayi Devrimi’nin Rusya’da yarattığı değişikliklere uyum sağlamak yerine Oblomov boş durmayı seçer ya da seçmek zorunda kalır. Oblomov’un tembelliği, kayıtsızlığı modernitenin sunduğu “modern birey” baskısına bir başkaldırıdır. Ştoltz, Oblomov’un zıttı kişisel özellikleriyle modern bireyi yansıtmaktadır; girişimcidir, enerjiktir, üretkendir; sistemin çarklarının dönmesi için gerekli olan tüm özellikleri barındırır. Onun varlığı Oblomov’un kayıtsızlığını görünür, göze batar hale getirir. Sistem sürekli üretkenlik talebinde bulunur, yeni değer sistemi de buna bağlıdır. Oblomov çağdaşlarının statü ve zenginlik için delice bir meşguliyet içinde oldukları ortamda, hayatın basit zevklerini ve insani değerleri yitirdiklerini gözlemleyerek “onlar ne zaman yaşıyorlar?” diye merak eder. Oblomov bu rekabete katılmak yerine, çekilmeyi tercih eder. Bu nedenle, onun tembelliği, endüstriyel-kapitalist zamanın yeni düzenine karşı sessiz bir isyan olarak okunabilir. Oblomov’un hareketsizliği, hayal kurması, aylaklığı ve sürekli ertelemesi, erken kapitalizmin koşuşturmacasına direnmenin bir yolu, daha yavaş, daha düşünceli bir yaşam tarzını korumaya yönelik bir girişimdir. Oblomov’un karakteri, ilerlemeyle modası geçmiş bir sınıfın (köy beyliklerinin) kimlik krizini özetlemektedir. Nitekim “Oblomovizm” terimi, modernleşme karşısında kayıtsızlık ve boyun eğme gibi bütün bir kültürel tutumu ifade etmeye başlamıştır. Gonçarov Oblomov’u feodalizmin kapitalizm tarafından yerinden edileceği bir dönemde yazmıştır ve bu ortamda tembellik, faydanın yeni düzenine direnen bir hareketsizlik biçimi haline gelmiştir. Başka bir deyişle, Oblomov’un tembelliği siyasallaştırılmıştır, endüstriyel modernitenin dayattığı gerçeklik ilkesine karşı çıkan kültürel bir tembelliktir (Cana, 2022, s.340). Oblomov’un durumunun, yaşadığı dönemin toprak sisteminden kaynaklandığını anlamak önemlidir: Oblomov bir toprak sahibi olarak, kira gelirleri ve başkalarının emeği ile geçimini sağlıyordu; onun yetiştirilme tarzında, çalışmak köylülerin yaptığı bir şeydi, beyefendilerin değil. Bu nedenle, Oblomov çocukluğundan itibaren şımartılmış ve çalışma alışkanlıkları kazanamamıştır. Toprak reformları ve özgürleşme, geleneksel ilişkileri parçalamıştır: Soylular artık serflerin emeğine güvenemez hale gelmiş ve mülklerini modernize etmeyen veya yeni geçim kaynakları bulamayanların çoğu çöküşe geçmiştir (Eryılmaz, 2016, s. 87-89).
Bazı Rus aristokratlar kendilerini kapitalist girişimcilere dönüştürmeyi başarmışlardır; Oblomov gibiler ise çürümeye terk edilmiştir. Tam da bu nedenle Oblomov toplumsal durgunluğun sembolü olarak görülür. İşte bu,
Tarım ve köleliğe dayalı ekonomiden erken kapitalist ekonomiye geçiş, sadece iş ve üretimi yeniden düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda değerleri ve kimlikleri de altüst etmiştir. Daha önce kişisel bir kusur veya edebiyatta eğlenceli bir tuhaflık olarak görülen tembellik, modern bağlamda yeni bir anlam kazanmıştır. Sanayi Devrimi’nden sonra, Oblomov gibi edebi “tembeller” modern yaşamın taleplerine karşı pasif bir direnişi temsil ederek sahneye çıkmışlardır. Onlar, tabiri caizse, dinlenme halindeki protestoculardır. Gonçarov’un romanı, tembel bir kahramanı yüceltmekle, çağının derin endişesini kabul etmiştir: Modernleşme, hayatın insanî ritmini yok etmekte, bireyleri ya çılgın bir iş döngüsüne ya da amaçsızlığın varoluşsal felcine mahkûm etmektedir. Oblomov, insanlıktan uzaklaştıran bir kâr yarışına katılmamayı tercih ederek ikincisini seçmiştir.
1.1. Nietzsche’nin Modern Yaşama Eleştirisi: Çöküş ve “Son İnsan”
Friedrich Nietzsche kadar modern insanlığın kayıtsızlığını sert bir şekilde eleştiren çok az düşünür vardır. Gonçarov’dan bir nesil sonra, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yazan Nietzsche, Oblomov gibi karakterlerin örneklendirdiği modernleşme ve ahlâki gevşeklik eğilimlerini eleştiriye tâbi tutmuştur. Böyle Buyurdu Zerdüşt (1883) ve İyinin ve Kötünün Ötesinde (1886) gibi eserlerinde Nietzsche, önemsiz zevkler ve rahatlık içinde yaşamaktan memnun olan, insanlığın kurumuş bir versiyonu olan “son insan”ın ortaya çıkacağı konusunda uyarıda bulunur. Son insan, Nietzsche’ye göre modern çöküşün arketipidir: Sadece rahatlık ve memnuniyet için çabalayan, tipik bir sıradan insan ve bu nedenle, hırs eksikliğinden dolayı tembel ve aşağılık biridir (Nietzsche, 1883/2016, ss. 17-20). Bu figür riskten kaçınır, büyük çaba veya yaratıcı mücadeleden hoşlanmaz ve yalnızca güvenlik ve rahatlık arar. Nietzsche bu durumu, bir toplumun en yüksek hedefi rahatsızlıktan kaçınmak olduğunda ortaya çıkan bir tür ruhsal tembellik, bir “yaşam yorgunluğu” olarak görmüştür (Nietzsche, 1883/2016, s. 11-12). Modern terimlerle, son insan, zor gerçeklerle yüzleşmek veya mükemmelliği aramak yerine, bilinçsizce ekranı kaydırmayı tercih eden kişidir.
Nietzsche’nin modernizme yönelik eleştirisi, teknolojik ve sosyal ilerlemenin beraberinde getirdiği ahlâki tersine dönüşe uymaktadır: Viktorya döneminin ilerleme ve konfora olan inancının, memnuniyetin büyüklüğü gölgede bıraktığı sürü psikolojisi benzeri bir kültür yarattığını gözlemlemiştir. Ahlakın Soykütüğü (1887) adlı eserinde, güvenlik, eşitlik ve sempatiye vurgu yapan, bizim “ahlâk” olarak adlandırdığımız şeyin, aslında insanlığı “daha küçük, daha kötü, daha düz” hale getiren ve daha yüksek ideallerin ortaya çıkmasını engelleyen bir uyuşturucu olup olmadığını keskin bir şekilde sorgulamıştır. Nietzsche, modern uygarlığın fayda ve konfora odaklanmasının, uysal, kolayca tatmin olan ve yaratıcı tutkuya sahip olmayan bir halk üretmesinden korkuyordu. Bu, esasen büyük ölçekli bir Oblomovizmdir: Pasif bir şekilde yaşamaya yaygın bir istek, çaba gerektirmeyen tüketim karşılığında iktidar iradesinden (yani kendini aşma ve yaratma dürtüsünden) vazgeçme. Nietzsche, ruhun bu tembelliğini hor görüyordu: “Büyük bir düşünür insanları hor gördüğünde, hor gördüğü şey onların tembelliğidir,” diye yazmış ve çoğu insanın bağımsız düşünme çabası yerine sorgulanmamış inançların kolaylığını tercih etmesini üzüntüyle belirtmiştir (Nietzsche, 1874, par.1). “Son insan”ın ne hırsı ne de derin üzüntüleri veya sevinçleri vardır; sadece mümkün olduğunca acıdan kaçınarak uzun, sıradan bir hayat sürer (Nietzsche, 1883/2016, s. 17-18). Önemli olan, Nietzsche’nin bunu sadece günlük anlamda tembellikle eşitlemiyor olmasıdır, kişi önemsiz faaliyetlerle çok meşgul olabilir ve yine de son insan olabilir. Modern insanlığın bu tembelliğini tanımlayan şey, zihinsel ve varoluşsal korkaklık, hayal kurmayı veya risk almayı reddetmektir.
Oblomov, ilerlemenin “büyük anlatısından” çekilmesiyle, bir tür proto-son insan örneğini temsil ediyordu (ancak Nietzsche’nin karikatüründen daha şiirsel bir derinlikte olduğu söylenebilir). Son insanın genel tutumu “çaba göstermez” şeklinde tanımlanır. Nietzsche, Oblomov’un uyuşukluğunu nihilizm belirtisi olarak teşhis ederdi, yeni düzende (Oblomov’un durumunda kapitalist rekabet) ikna edici bir anlam bulamayan kişinin kapıldığı ilgisizlikten doğan pasif bir nihilizm. Dahası, Nietzsche’nin eleştirisi, modern toplumun Oblomovizm’i ince yollarla teşvik ettiğini öne sürer. Maddi rahatlık arzusu, risksiz bir varoluşun yüceltilmesi ve uyum sağlama yönündeki sosyal baskı, hareketsizliğin en az dirençli yol olduğu bir senaryoyu kolaylaştırır. Bir kültür “hiçbir şey için acı çekmeye değmez” demeye başlar başlamaz, bir tür varoluşsal tembellik doğurur. Bu, günümüz dünyasında çarpıcı bir şekilde yankılanır. Nietzsche’nin “son insan” metaforu, belki de teknolojiye aşırı bağımlı, dikkati dağınık ve yüzeysel dijital zevklerle yetinen yirmi birinci yüzyıl bireyine uygulanabilir. Nietzsche’de Oblomovlardan oluşan bir topluma karşı bir uyarı bulmak mümkündür: İnsan hayatından mücadele ve çabayı ne kadar çok ortadan kaldırırsak, Oblomovlar’dan oluşan bir halk yaratma riskini o kadar çok artırırız, dıştan rahat ama içten yoksul, amaç ve yaratıcı ateşten yoksun bir halk. Bu uyarı, çağdaş “ikinci Oblomovlaşma”mızı tartışmak için bir köprü görevi görüyor, çünkü yapay zekâ birçok açıdan nihai kolaylık teknolojisidir. Bunu tam olarak anlamak için, Deleuze’ün kapitalizmin insan bağlamlarını nasıl kökünden söküp yeniden tanımladığına dair kavramını, yani yersizyurtsuzlaşma (deterritorialization) kavramını ele almak gerekir.
1.2. Deleuze ve Guattari’nin Yersizyurtsuzlaşma ve Sosyal Yerinden Edilme Kavramı
Nietzsche modern tembelliği psikolojik ve ahlaki açıdan eleştirirken, Gilles Deleuze (Félix Guattari ile birlikte) büyük teknolojik değişimlerin yaşandığı dönemlerin (Sanayi Devrimi veya Yapay Zekâ devrimi gibi) neden kökünden kopukluk ve atalet hissi yarattığını açıklamaya yardımcı olabilecek bir sosyo-ekonomik teori ortaya koydu. Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus: Kapitalizm ve Şizofreni (1972) adlı eserinin anahtar kavramlarından biri “yersizyurtsuzlaşma”dır. Basit bir ifadeyle, yersizyurtsuzlaşma, yerleşik sosyal yapılar, ilişkiler ve toprakların (gerçek veya mecazi) parçalanması veya kökünden sökülmesi ve ardından yeni biçimlerde yeniden yapılandırılması sürecini ifade eder. Deleuze ve Guattari, kapitalizmin doğası gereği yersizyurtsuzlaşmadan beslendiğini savunurlar; kapitalizm, geleneksel bağları (toprağa, akrabalığa, yerel geleneklere) sürekli olarak ortadan kaldırır ve bunların yerine akıcı, küresel ve soyut bağlantılar getirir (Deleuze & Guattari, 1972/2017, s. 240–241). Onlar, “kapitalizm, yersizyurtsuzlaşmanın en uç noktasına giden sosyal üretimin hareketidir” diyerek, eski sınırları hiçe sayan para, emek ve bilgi “akışlarını” serbest bırakır (Deleuze & Guattari, 1972/2017, s. 257). Başka bir deyişle, kapitalizm insanları ve kaynakları kökenleri olan bağlamlarından koparır ve onları yeni, genellikle dünya çapında ağlara yerleştirir.
Bu fikir, Oblomov’u “yaratmış” olan Sanayi Devrimi ve toprak sistemi değişikliklerine doğrudan uygulanabilir.
Kapitalizmin başlangıcı bu ilişkileri deşifre etti ve bölgeselleştirilmesini ortadan kaldırdı: Serfler toprağı terk edebilen özgür işçiler haline geldi; toprak, satın alınabilecek veya satılabilecek bir meta haline geldi ve kentsel merkezler insanları köylerden uzaklaştırdı. Toprak ve mülkiyetin anlamı tamamen değişti. Daha önceki devlet ve despotik güçler geleneksel bağları aşırı kodlamaya başlamıştı, ancak kapitalizm bunları tamamen soyut nesnelere atıfta bulunarak değiştirdi, böylece onları orijinal kodlardan kopardı ve nesneyi yani toprağı giderek daha gerçek dışı hale getirdi. Bu, Oblomov gibi bir toprak sahibinin dünyasının nasıl çözüldüğünü açıklamaktadır. Eski toprak düzeninin güvenliği (onun rolünün açık olduğu ancak âtıl olduğu bir düzen), toprak sahipliğinin kapitalist girişime entegre edilmedikçe artık bir amaç veya statü garantisi sağlamadığı yeni bir gerçekliğe yol açmıştır.
Yirmi birinci yüzyıla geldiğimizde, Deleuze’ün kavramı tartışmasız bir şekilde daha da geçerli hale gelmiştir. Yapay zekâ ve dijital teknolojiler, kapitalizmde yeni bir yersizyurtsuzlaşma dalgasını temsil etmektedir. Yapay zekânın, emeği konumdan ve hatta insan sağlayıcılardan nasıl ayırdığı düşünüldüğünde, eskiden insan becerilerine bağlı olan işlerin, algoritmalar tarafından yapılmaya başlandığı görülür. İnsanlar, uzmanlık veya istihdam alanlarında alıştıkları bölgenin artık güvenli olmadığını fark etmektedirler. Örneğin, bir grafik tasarımcı veya çevirmen bir zamanlar belirli bir becerinin “sahibi” olabilirken artık yapay zekâ modelleri bu alanlarda yeterli performansı gösterebiliyor ve bu becerileri insan profesyonellerden etkili bir şekilde yersizyurtsuzlaştırıyor.
Bu, ekonomik yaşamın alanında derin bir değişimdir. İnsanlar, tıpkı sanayileşmenin bir zamanlar köylüleri ve soyluları köklerinden kopardığında olduğu gibi, bugün de geleneksel kariyer yolları ve sosyal rollerin sürekli değiştiği bir ortamda yolunu bulmaya çalışmaktalar. Yerinden edilme, iki yönlü bir olgudur: Bir yandan yeni özgürlükler için fırsatlar sunarken diğer yandan anlam kaybına uğratarak yabancılaşma ve amaçsızlaşma doğurmaktadır. Bu da bizi “İkinci Oblomovluk Dönemi”ne getirmektedir.
2. İkinci Oblomovluk Dönemi: “Benim için üret”
Oblomov’un ikinci gelişi bu bakış açısıyla yorumlanabilir. Günümüzün hızlı yapay zekâ gelişmeleri, birçok kişinin irade gücünden mahrum kaldığını hissedebileceği bir ortam yaratmaktadır. Bir makine sizin işinizi (fiziksel veya entelektüel) daha hızlı ve daha ucuza yapabiliyorsa, sizin rolünüz nedir? Toplumda, Deleuze’ün kavramıyla ifade edersek, “çözülmüş akışların aksiyomatikleri” artık bireylerin yerel bilgi, beceri ve zanaatlarından çok veri ile algoritmalara dayanmaktadır. Bu da karar verme süreçlerinde insan deneyiminin yerini giderek hesaplamalı sistemlere bıraktığını göstermektedir. Sonuç, bir tür ilgisiz kayıtsızlık olabilir: İnsanlar ya otomasyonu pasif olarak kabul edip kendi becerilerine yatırım yapmayı bırakırlar ya da moral bozukluğu yaşayıp çabalamaktan vazgeçerler, zeki makinelerle rekabet etmenin bir anlamı olmadığını düşünürler. Bu, Oblomov’un kapitalist koşuşturmayı izleyip katılmamaya karar vermesine benzer. Aradaki fark, prensipte, AI odaklı yersizyurtsuzlaşmanın sadece bir sınıfı değil, potansiyel olarak herkesi etkilemesidir. Hepimiz, bir dereceye kadar, yaygın bir teknoloji tarafından geleneksel kimlik ve amaç bağlarımızdan “koparılıyoruz”. Deleuze’ün kavramı, İkinci Oblomovluk Dönemi’nin sadece bireysel değil, sistemik olduğunu görmemize yardımcı olur: Bu, insanların ya sürekli olarak kendilerini yeniden keşfetmeleri (yeniden bölgelendirmeleri) gereken ya da modası geçmiş ve ilgisiz kalma riskini göze almaları gereken yapısal bir durumdur. Birçoğu (bilinçli olarak ya da değil) ikincisini, çevreleri izin veriyorsa, yapay zekâya rahatça bağımlı ve kişisel inisiyatifin minimum olduğu bir hayatı seçebilir. Bu motivasyonsuz bağımlılık durumu, Nietzsche’nin “son insan”ı ile Deleuze’ün “yersizyurtsuzlaşmış özne”sinin kesiştiği noktadır. Bu, bizim çağdaş İkinci Oblomovluk Dönemi olarak adlandırdığımız sürecin ayırt edici özelliğidir.
2.1. Yapay Zekâ ve Motivasyon Dışı Rahatlık Kültürü
Teorik temeller atıldıktan sonra, artık İkinci Oblomov Dönemi’ni somut terimlerle tanımlayabiliriz. Bu terim, yapay zekâ ve otomasyonun hâkim olduğu günümüzün, on dokuzuncu yüzyılda görülen Oblomov benzeri tembelliğin, güncel bir biçimde yeniden ortaya çıktığını ifade etmektedir. Gonçarov’un Oblomov’u, Petersburg’daki bir apartman dairesinde divanda uzanırken, günümüzün yeni Oblomov’ları mecazi olarak ekranların karşısında uzanarak, görevlerini, kararlarını ve hatta yaratıcılıklarını giderek daha fazla akıllı sistemlere bırakıyor olabilir. Sorunun özü, yapay zekânın insanın istekliliği, çabası ve motivasyonu üzerindeki etkisidir. Çalışmalar, yapay zekânın insanları çeşitli açılardan gerçekten “tembel” hale getirebileceğini gösteriyor. 2023 yılında yayınlanan bir araştırma, AI kullanımının üniversite öğrencilerinin davranışları üzerindeki etkisini incelemiş ve çarpıcı sonuçlar ortaya koymuştur: AI kullanımı, problem çözme ve karar verme süreçlerine aktif katılımı azaltarak insanları önemli ölçüde tembelleştirmektedir. İki ülkede yapılan bu geniş çaplı ankette, araştırmacılar gözlemlenen tembelliğin yaklaşık %69’luk artışının günlük yaşamda AI araçlarının etkisine atfedilebileceğini ortaya koymuştur (Ahmad ve ark., 2023, s.1-3). Hesap makinelerinden GPS’e ve şimdi de AI sohbet robotlarına kadar, kolaylık sağlayan teknolojiler genellikle bilişsel yükün azaltılması fenomenine yol açmaktadır. Makineye işleri emanet ediyoruz ve kendi kapasitelerimizi köreltiyoruz. Eğitimin ötesinde, AI’ın iş ve günlük yaşam üzerindeki etkisi, bir tür motivasyonel rehaveti de beslemektedir. AI sistemleri, müşteri hizmetleri sohbetlerinden kod yazmaya, tıbbi teşhise kadar uzanan görevleri giderek daha fazla üstlenmektedir. İnsanlar dikkatli olmazlarsa, bu durum beceri kaybına ve ilgisizliğe yol açabilir. İnsanlar insan çabasını gereksiz hatta verimsiz görmeye başlayabilir ve otomasyona aşırı güvenebilir.
Sosyolojik olarak, yeni bir sınıfın, yalnızca gözlemci rolünü üstlenmiş bir sınıfın ortaya çıkışına işaret eden bu durum, hayatı yaşamak yerine izleyen Oblomov’a benzemektedir. İronik olan, insanların yapay zekâ kullandıkları için tembel olmaktan veya öyle görülmekten korkmaları, bunun yanında bir de yapay zekâ kullandıkları için kendilerini sahtekarmış gibi hissetmeleridir. Dolayısıyla birey, yersizyurtsuzlaşmanın yeni bir versiyonuyla karşılaşmaktadır.
3. Paralellikler ve Sonuçlar: Oblomov’dan Yapay Zekâ Çağına
Her iki dönemi de inceledikten sonra, orijinal Oblomovizm ile bugünkü karşılığı arasında paralellikler ve zıtlıklar kurabiliriz. Her iki durumda da teknolojik-ekonomik dönüşüm (o zamanlar endüstriyel mekanizasyon, bugün ise yapay zekâ otomasyonu) birçok birey için bir amaç krizine yol açmıştır. On dokuzuncu yüzyıl Rus aristokrasisi, toprak temelli statülerinin önemini yitirmesiyle birlikte yersizyurtsuzlaşmayla karşı karşıya kalmıştır; bugün ise mavi ve beyaz yakalılar, yapay zekâ sistemlerinin rollerini çalmasıyla benzer bir “toprak” kaybıyla karşı karşıya kalmışlardır. Her iki durumda da insanların tepkileri bazı ortak noktalara işaret etmektedir. Apati, geri çekilme ve rahatlıklara bağlı kalma şekillerinde tepkiler ortaya çıkabilir. Her iki dönemde de yeni düzene karşı pasif direniş fenomeni görülür: Oblomov, hiçbir şey yapmayarak kapitalist çalışma ahlakına direnmiştir; şimdi ise, bazıları sürekli olarak becerilerini geliştirmek veya AI ekonomisinde koşuşturmak zorunda kalma baskısına direnerek, teknoloji ve minimum çaba ile sürdürülen temel bir varoluşa çekilebilir.
Ancak, zıtlıklar da vardır. Oblomov’un tembelliği belirli bir romantik melankoli ile doluydu. İdealize edilmiş bir geçmişi hayal eder ve zaman zaman kendi tembelliğinin farkında olarak acı çekerdi. Buna karşılık, dijital medyanın her yerdeki varlığı, bir kişinin Nietzsche’nin korktuğu boşlukla hiç yüzleşmeden tüm gün pasif olarak meşgul olabileceği (oyun oynamak, sosyal medyada gezinmek, eğlence programları izlemek) anlamına gelebilmektedir. Oblomov en azından duygusal düşüncelere ve sohbetlere giriyor (ve âşık oluyor, kısa bir süreli-ğine hayata dönüyor); günümüzün tembel sınıfı ise algoritmik beslemelerle uyuşmuş durumda, iç yaşamın bu derinliğinden bile yoksun olabilir. Burada dikkati çeken önemli fark tembelliğin içeriğinin değişmişliğidir. On dokuzuncu yüzyılın tembelleri genellikle teselli için sanata, edebiyata veya doğaya yönelirdi (Oblomov şiiri ve kırsalın sessizliğini severdi). Günümüzün tembelliği, yapay zekâ tarafından derlenen içeriklerin sağladığı Nietzsche’nin “önemsiz zevkler” olarak adlandıracağı türden daha sığ tatminlerle karakterize edilebilir. Bu anlamda, yeni Oblomovizm’in potansiyel olarak daha yaygın ve tersine çevrilmesi daha zor olduğu söylenebilir, çünkü yüzeysel olarak çok daha rahat ve yatıştırıcıdır.
Sonuç olarak, günümüzü “İkinci Oblomovluk Dönemi” olarak adlandırmak, insan tembelliği ve motivasyon eksikliğinin yeni bir olgu olmadığını, hızlı değişim ve teknolojik gelişmelerin etkisiyle yeniden ortaya çıktığını hatırlatır. Sanayi Devrimi, eski elit kesimi yerinden ederek ve herkesin uyum sağlayamadığı yeni bir tür çılgınlığa değer vererek bir Oblomov yarattı. AI devrimi de benzer şekilde, teknolojik değişimin hızına ayak uyduramayanlar veya bunu yapmamayı tercih edenler arasında yeni Oblomovlar yaratıyor olabilir. Ya da bunun tam tersi olarak, kendisini, yaratıcılığını, üreticiliğini AI’ın “ellerine” bırakmak yolunu seçip insanın en kıymetli yönüne sırt dönmeyi tercih edebilirler. Nietzsche’nin “son insan” hakkındaki uyarısı son derece önemlidir: Artık yaratmanın veya arzuların ne anlama geldiğini bilmeyen, bunun yerine sadece rahatlık arayan bir toplum olma riskiyle karşı karşıyayız. Deleuze’ün görüşleri, bunun sadece kişisel bir zayıflık değil, insanları geleneksel çerçevelerden koparan yapısal güçlerin sonucu olduğuna işaret eder. Bu kalıpları tanımak, onlarla mücadele etmenin ilk adımıdır. Aksi takdirde, akıllı ekranların ışığı ve makinelerin sessiz uğultusu altında Oblomov’un hayaleti bizi takip etmeye devam edecektir.
Kaynaklar
Ahmad, S. F., Han, H., Alam, M. M., Rehmat, M. K., Irshad, M., Arraño-Muñoz, M., & Ariza-Montes, A. (2023). Impact of artificial intelligence on human loss in decision making, laziness and safety in education. Humanities and Social Sciences Communications, 10, 311. doi:10.1057/ s41599-023-01787-8.
Cama, S. (2022). Goncharov’s Oblomov: Metahistory to Metaphysics. International Journal of Creative Research Thoughts, 10(9). https://www.ijcrt.org/papers/IJCRT2209048.pdf
Deleuze, G., & Guattari, F. (2014). Anti-Ödipus Kapitalizm ve Şizofreni 1, Bilim ve Sosyalizm Yayınları. (İlk yayın yılı 1972)
Eryılmaz, A. (2016). The Impact of the Industrial Revolution on the Depiction of Isolation, Idleness and Indolence in Western Literature (Yayınlanmamış Bitirme Tezi, Boğaziçi Üniversitesi).
Nietzsche, F. (1874). The Challenge of Every Great Philosophy. In Marxists Internet Archive. Erişim adresi: https://www.marxists.org/reference/archive/nietzsche/1874/challenge.htm
Nietzsche, F. (2016). Böyle Buyurdu Zerdüşt, İş Bankası Kültür Yayınları. (İlk yayın yılı 1883)
Rutkowski, P. (2021). Decoding and deterritorialization: Capitalism and state in the thought of Gilles Deleuze and Félix Guattari. Studia Politologiczne, 60, 49–66.
İlgili Yazılar
Post-modernizm; Mikro Parçalanmışlık
Giriş Bu makalede post-modern düşüncenin mikro düzeydeki parçalanmışlığına dikkat çekilmeye çalışılacaktır. Her şeyiyle tamamen değişen bir dünyada, her şeyiyle tamamen değişen evrende ve insanda, bugünün popüler ve dahi küresel denebilecek post-modern düşüncenin etkisini görmemek mümkün değildir. Bireyden (insandan) başlayan ve akla gelebilecek her alanda ve olguda kendisini hissettiren post-modern düşünce, bu düşüncenin dayattığı hayat tasavvuru, …
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Her Sistemin Kendine Özgü Bir Meşruiyet Kaynağı Vardır
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
Müslümanların Düşünce Ve Fikir Üretmedeki Kısırlığının Nedenleri Ve Yeni Bir Müslüman Fikriyatın İmkânı Meselesi
Müslümanların son iki yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, fikri ve düşünce alanlarında bir çöküş yaşadığı konusunda Müslim- gayri Müslim herkes ittifak etmiş durumda. Bu önerme zorunlu olarak iki yüzyıl öncesinde Müslümanların bu alanlarda güçlü ve yetkin olduğu konusunda da bir ittifakın varlığına da işaret eder.
Yerleşimci Sömürgeci İsrail’in Kültürel Kodları
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.