Toplumsal düşünce tarihimizde devleti ve toplumu ele alan iki düşünürümüzden biri Farabi, diğeri de İbn Haldun’dur. Bu iki teorisyen de devlet başta olmak üzere siyasal ve toplumsal olgulara farklı açılardan yaklaşmışlardır. İlki teorik ve normatif bir çerçevede devletin nasıl olması gerektiğine odaklanırken, ikincisi daha çok betimleyici ve açıklayıcı bir çerçevede devletin ne olduğunu araştırmıştır. Başka bir deyişle Farabi bir ideolog olarak devleti inşa ederken, İbn-i Haldun bir bilim adamı olarak devleti olduğu gibi ele almaya ve anlatmaya çalışmıştır. Bununla birlikte İbn-i Haldun zaman zaman kendi görüşlerini de beyan etmiş ve ideal olarak devletten ne anladığını ifade etmeye çalışmıştır. Burada söylemek istediğimiz şey, onun temel yaklaşımının Farabi’den farklı olmasıdır. İbn-i Haldun, felsefi olarak Aristocu ve Platoncu gelenekten ziyade, daha çok günümüz sosyal bilim insanlarına ve yaklaşımlarına yakın bir yerde durmaktadır. Amacı, devleti olduğu gibi anlamak ve açıklamaktır. Bu yazımızda biz onun devlete ilişkin yaklaşımlarını bazı sorular çerçevesinde ele almaya çalışacağız.
1- Devlet Nedir ve Neden Zorunludur?
Devlet ya da onun deyimiyle “Mülk”, İbn-i Haldun düşüncesinin en temel kavramlarından birisidir. “Mülk, sözlükte sahip olmak ve tasarrufta bulunmak manasına gelir. Melik ve malik (hükümdar) ise sahip ve mutasarrıf demektir. Burada mülkten maksat devlettir.” (2004:I/351). Onun siyaset ve siyaset sosyolojisine ait görüşleri, bu ana kavram etrafında biçimlenmiştir. Bu nedenle ünlü eseri “Mukaddime”de devletin doğası, türleri, riyaset ve devlet arasındaki fark, devletin doğuşu, temelleri, tavırları, devletteki mertebe ve unvanlar, devletin sınırları, devletin ömrü ve buna etki eden etmenler üzerinde uzun uzadıya durmuştur.
Bu yazının devamı
212. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
“Biz düşünemeyiz; büyüklerimizin dediklerini sorgulayamayız. Onlar böyle karar verdilerse vardır bir bildikleri. Bize düşen mukallit olarak bize denileni yapmamızdır” gibi örneklerini arttırabileceğimiz cümleleri ifade eden zihniyeti en çok korkutan şeylerden birisi eleştirel düşüncedir. Dikkat edilirse bu zihniyetin de kendi içinde bir mantığa ve dolayısıyla akıl yürütmeye sahip olduğu görülebilir. Ancak bu akıl yürütme, kendi içinde mutlak öncüllerden yine kendisini doğrulayan bir işleyişe sahiptir.
Bugün ise Oblomov başka bir kılıkta karşımıza çıkar: “Yatağından çıkmayan Oblomov” gitmiş, yerine “ajandasından çıkamayan Oblomov” gelmiştir. Bu yeni figür, sürekli meşgul, yorgun ve tükenmiş olmasına rağmen anlam, sorumluluk
İbn-i Haldun’a Göre Devlet: Doğası, Kuruluşu, Gelişimi ve Tavırları
Toplumsal düşünce tarihimizde devleti ve toplumu ele alan iki düşünürümüzden biri Farabi, diğeri de İbn Haldun’dur. Bu iki teorisyen de devlet başta olmak üzere siyasal ve toplumsal olgulara farklı açılardan yaklaşmışlardır. İlki teorik ve normatif bir çerçevede devletin nasıl olması gerektiğine odaklanırken, ikincisi daha çok betimleyici ve açıklayıcı bir çerçevede devletin ne olduğunu araştırmıştır. Başka bir deyişle Farabi bir ideolog olarak devleti inşa ederken, İbn-i Haldun bir bilim adamı olarak devleti olduğu gibi ele almaya ve anlatmaya çalışmıştır. Bununla birlikte İbn-i Haldun zaman zaman kendi görüşlerini de beyan etmiş ve ideal olarak devletten ne anladığını ifade etmeye çalışmıştır. Burada söylemek istediğimiz şey, onun temel yaklaşımının Farabi’den farklı olmasıdır. İbn-i Haldun, felsefi olarak Aristocu ve Platoncu gelenekten ziyade, daha çok günümüz sosyal bilim insanlarına ve yaklaşımlarına yakın bir yerde durmaktadır. Amacı, devleti olduğu gibi anlamak ve açıklamaktır. Bu yazımızda biz onun devlete ilişkin yaklaşımlarını bazı sorular çerçevesinde ele almaya çalışacağız.
1- Devlet Nedir ve Neden Zorunludur?
Devlet ya da onun deyimiyle “Mülk”, İbn-i Haldun düşüncesinin en temel kavramlarından birisidir. “Mülk, sözlükte sahip olmak ve tasarrufta bulunmak manasına gelir. Melik ve malik (hükümdar) ise sahip ve mutasarrıf demektir. Burada mülkten maksat devlettir.” (2004:I/351). Onun siyaset ve siyaset sosyolojisine ait görüşleri, bu ana kavram etrafında biçimlenmiştir. Bu nedenle ünlü eseri “Mukaddime”de devletin doğası, türleri, riyaset ve devlet arasındaki fark, devletin doğuşu, temelleri, tavırları, devletteki mertebe ve unvanlar, devletin sınırları, devletin ömrü ve buna etki eden etmenler üzerinde uzun uzadıya durmuştur.
Bu yazının devamı 212. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Şii Fıkıh Geleneğinde İctihadın Anlam Değişimi ve kabulü: Masum İmamlara Rağmen İctihad Mümkün mü?
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
İktidarın Gücü İle Gücün İktidarı Arasında Meşruiyet Sorunsalı
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
İslam’ın Ahlâki İlkeleri Bir Hukuka Dönüşsün Yeter ki
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
Müslüman Doğu’nun Eleştirel Düşünce Eksikliği
“Biz düşünemeyiz; büyüklerimizin dediklerini sorgulayamayız. Onlar böyle karar verdilerse vardır bir bildikleri. Bize düşen mukallit olarak bize denileni yapmamızdır” gibi örneklerini arttırabileceğimiz cümleleri ifade eden zihniyeti en çok korkutan şeylerden birisi eleştirel düşüncedir. Dikkat edilirse bu zihniyetin de kendi içinde bir mantığa ve dolayısıyla akıl yürütmeye sahip olduğu görülebilir. Ancak bu akıl yürütme, kendi içinde mutlak öncüllerden yine kendisini doğrulayan bir işleyişe sahiptir.
Ajandadaki Oblomov: Koştururken Tükenen Modern Erkeğin Portresi
Bugün ise Oblomov başka bir kılıkta karşımıza çıkar: “Yatağından çıkmayan Oblomov” gitmiş, yerine “ajandasından çıkamayan Oblomov” gelmiştir. Bu yeni figür, sürekli meşgul, yorgun ve tükenmiş olmasına rağmen anlam, sorumluluk
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.