“Öteki” sosyolojik bir terim olarak din, etnisite, dil ve kültür acısından farklı olan toplumsal kategorileri ifade etmektedir. Burada sorun ötekinin varlığı ile ilgili değil, onunla gerçekleştirilecek ilişkinin niteliğidir. Bir devleti totaliter veya demokratik hukuk devleti yapan da öteki olarak algılananlara karşı yürüttüğü politikalarla ilgilidir. Bir devlet öteki olarak algılananlara karşı üç değişik politika geliştirebilir:
1) Asimile etmek.
2) Yok etmek.
3) Olduğu gibi kabul etmek.
Birinci ve ikinci tavır totaliter devlet modelleri olan sosyalist, faşist ve her türlü askeri ve yarı askeri diktatörlüklerde görülür. Bu durumun en belirgin örneklerini Musolini dönemi İtalyan faşizminde ve Hitler dönemi Alman nasyonal sosyalizminde görmek mümkündür. Benzer bir etnik arındırma faaliyeti de Bosna savaşı sırasında uygulamaya konmuştur. Burada genel tavır; ‘farklı olan benim için tehdit oluşturduğundan yok edilmelidir’ tavrıdır. Her insanın yüreğini kanatan Filistin olayında da, İsrail’in aşırı ve ırkçı milliyetçileri, Filistinlilerin yok edilmesi gerektiğini savunarak etnik arındırmanın en kötü örneğini sergilemişlerdir. Ötekileri yok etmek ve asimile etmek tavrı İslâm-Türk geleneğinde hiçbir şekilde batıda görüleceği gibi olumsuz gerçekleşmemiştir. Lübnanlı Hıristiyan yazar Amin Maalouf’un tanıklığı buna en güzel örnektir. Maalouf, Lübnan’da yaşayan Hıristiyan olmak yerine, Endülüs’te yaşayan bir Müslüman olsaydı kökünün kazınacağından emindi. Bunun en büyük göstergesi bugün Lübnan nüfusunun yarısının Hıristiyan olmasına karşılık, Endülüs’te tek bir Müslümanın kalmamasıdır.
Hiç şüphesiz ötekini yok etmeyi temel politika haline getiren ırkçılık batı kaynaklıdır. Batı ırkçılığının gelişiminde Hegel felsefesinin ve Darwin teorisinin özel bir yeri vardır. Hegel’in tarihin öznesi olan “tin”in kendi ülkesini tercih ettiği teorisi, Hitler tarafından teoriden pratiğe geçirilerek daha sonraları nasyonel sosyalizm adını alacak olan Alman ırkçılığına en büyük katkıyı sağlamıştır. Darwin teorisi ise asıl etkisini bilinenin tam tersine biyoloji alanında değil, sosyolojide yapmıştır. Teoriyi sosyolojiye aktaran H.Spencer, doğal ayıklama teorisini toplumlara uygulamıştır. Mademki doğada güçlü olan zayıf olanı ezmektedir ve bu bilimseldir, aynı durum toplumlar için de geçerlidir; güçlü toplumların güçsüz olanları ezmesi olumsuz bir durum değil bilimsel bir gerçekliktir (Batının İsrail’e tavrı). Böylece Batı toplumlarının kendinden daha güçsüz olan toplumları sömürmelerinin önü açılmış oluyordu.
Türk toplumunda ise ırkçılık hiçbir zaman baskın bir ideoloji olmamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri İslâm’ın bütün inananları kardeş olarak gören yaklaşımıdır.
Ayrıca İslâm inanmamayı kişinin bireysel tercihine bırakmış ve bundan dolayı inanmayana karşı baskı yapmayı yasaklamıştır. Türk toplumunun ırkçı düşünceyi benimsememesinin bir diğer nedeni de yaşadığı coğrafyanın çok dinli ve çok etnisiteli oluşudur. Böyle bir coğrafyada ırkçılık yapmak için hiçbir neden yoktur. Türk ırkçılığının en büyük savunucularından biri olan Nihal Atsız’ın Kürtlerin asimile edilemediği takdirde Afrika’da bir yere sürme fikri çoğunluk tarafından kabul görmeyen marjinal bir fikir olarak kalmıştır.
Kabul etmek gerekir ki, Ermeni tehciri, 6-7 Eylül olayları, Kürtlerle ilgili sorunlar ve Yahudi azınlığa karşı Aşkale sürgünü gibi olaylar İttihat ve Terakki Partisi ile başlayan Türkleştirme politikalarıyla ilgili olumsuz olaylardır. Bu olaylarda hukuk dışı yaklaşımlar olmuş ancak asla bir soykırım yaşanmamıştır. Nitekim bu olaylara karışanların önemli bir bölümü Osmanlı yönetimi tarafından yargılanmış ve çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Bu olaylar bir anlamda modern ulus devletin tekilci yapısıyla ilgilidir. Kabul etmek gerekir ki, demokratik bir devlet vatandaşlarının etnik, dini ve kültürel tercihleriyle ilgilenmez; hepsine temel haklar acısından eşit mesafede durur. Görülüyor ki, öteki olarak algılananlara karşı olumsuz tavır geliştirmenin temel faktörü mahalle değil devlet politikalarıdır.
Türkiye’de özellikle Suriyeli mültecilerle gündeme gelen sorun ötekileştirme ile doğrudan bağlantılıdır. Ötekileştirmenin temeli farklı siyasal, kültürel veya dini aidiyeti kendi kimliği açısından bir tehdit olarak görmekle başlamaktadır. Türkiye’de ötekileştirme sorunu, Cumhuriyet modernleşmesinin tanımladığı kültürle ilgilidir. Bu tanımla geleneksel öteki tanımı farklılaşmış, etnik olarak farklı kimliklere yönelmiştir. Arap kimliği ötekileştirilen kimliklerin başında gelmektedir. Bu durum, aslında, Türk modernleşmesinin hedeflediği Batılılaşma ideolojisi ile yakından bağlantılıdır.
Suriyeli ve Afganlı göçmenler etrafında tartışılan göç sorunu çok boyutlu bir sorundur. Bir taraftan zulme uğrayan ve yüzyıllardır yaşadıkları toprakları terk eden insanların çaresizliği, diğer yandan iyi yönetilmeyen süreçler yüzünden mültecilerin yarattığı sorunlar var.
Mültecilere karşı nasıl davranılacağı sorunu temelde bir ahlak sorunudur. Ancak her kesimde bireycilik ön planda olması, mültecilerin ekmeklerini azaltacağı kaygısı, mülteci karşıtı tavrı besliyor.
Bir de bunlara özellikle Arap ve İslam karşıtlığını da eklemek gerekir.
Yabancı karşıtlığı temelde faşizmin insanlığa bakiyesidir. Alman faşistler de, Türk ulusalcıların ileri sürdüğü tezin aynını söylüyor: ” Türklerin bu topraklarda yeri yok, ülkelerine dönsünler” Ülkeler ve insanlar değişse de faşizmin dili değişmiyor.
Aslına bakılırsa Babamız Hz. Adem, Annemiz Hz. Havva yeryüzüne düştüğü ( hubut) andan itibaren insanoğlu asıl vatanından kopan mültecilerdir. Yani hepimiz asıl vatanımızdan uzak mültecileriz.
Öte yandan, mülteci sorunun en önemli nedeni kendi ülkelerinin sorumsuz yöneticileridir. Şeffaf ve açıklıktan uzak, hukuk ve adaletin olmadığı, bireysel özgürlüklerin yok edildiği, otoriter ve baskıcı yönetimler sebep oldukları iç savaşlarla ülkelerini kan gölüne çeviriyorlar. Irak, Suriye, Afganistan bunun en açık örnekleridir. Bu ülkelerin yöneticileri sorumluluğu sadece dış faktörlere atarak kurtulamazlar.
Biz Türkler bu topraklara 1071 Malazgirt Savaşıyla ayak bastık. Sonra sırasıyla farklı etnik gruplardan çok sayıda insan çeşitli gerekçelerle bu topraklara geldi. Anadolu büyük ölçüde göçmenlerin yurdudur. İmparatorluk geleneği çok etnisiteli bir toplumda yaşamayı sorun yapmıyordu. Ancak ulus devletlerin inşası, milliyetçi politikaları temel aldığından, baskın bir etnisiteyi merkeze yerleştirdi. Bu da Türk milliyetçiliğini devletin resmi politikası olarak kurumsallaştırdı. Bu politika kendinden olmayanlara karşı nefreti, ötekileştirmeyi ve aşağılamayı doğurdu. Türk olmayanların sorunlu olduklarına dönük algı, kendini Türk olarak görmeyenlerin dilleri ve kültürlerinin yasaklanması olarak kendini gösterdi.
Bir yerden başka bir yere göç etmemin zorluğunu en iyi mülteciler ve göçmenler bilir. Çünkü yüzyıllardır yaşadığı topraklardan zorunlu olarak ayrılmak zorunda kalan her insan için zordur.
Mülteci sorunu ulus devlet paradigması içinden çözülemez. Yüzde doksanı göçmen olan ve büyük gücü göçmenler olan bu topraklarda mültecilere karşı bu kadar açık nefretin oluşması gerçekten çok garip. Bolu Belediye Başkanının hiçbir insanı ve ahlaki değere sığmayan sözlerini bile benimseyen insanlar var. Bu durum topluma boca edilen milliyetçiliğin ne kadar sorunlu zihinler ürettiğini gösteriyor. Bolu Belediye Başkanının zihin haritasını oluşturan faşizmi ve ırkçılığı besleyen toplumsal zemini iyi araştırmak gerekir.
Soru açık: Mültecilere bakışımızı belirleyen ölçütler ulus devletin mi, yoksa İslam’ı anlayışın ışığında mı şekilleniyor? Bu soruya verilecek cevap zihin kodlarımızı oluşturan değerleri belirlemek açısından önemlidir. Dolayısıyla mülteci sorunu sahip olduğumuz ideolojik paradigma ile yakından bağlantılıdır. Çünkü, sahip olduğumuz paradigma bize bir değerler sistemi verir. Biz tepkilerimizi bu değerlerin ışığı altında değerlendiririz. Kabul ettiğimiz paradigma milliyetçilik gibi öteki kültürleri dışlayıcı değerler içeriyorsa tepkilerimizde ona göre şekilleniyor. Aslında bu da sorunun salt ekonomik ve siyasal değil, temelde bir zihniyet sorunu olduğunu göstermektedir. Nitekim bazı kimseler dışarıdan gelen mültecileri Türk ve Türk olmayan diye ayırmakta, Türk olanlara daha onaylayıcı bakmaktadır. Türklerin dışında gelenler arasında en büyük tepkiyi ise Araplar görmektedir.
Türkiye’de Suriyeli göçmenlere en sert biçimde karşı çıkanların çok değil iki yüz yıl önceden beri bu topraklara yerleşen göçmenler arasından çıkması sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir sorun. Göçmenlerin diğer göçmenleri daha iyi anlaması gerekmez mi? Kuşkusuz bu tavrın altında belirli bir sosyolojik zemin vardır.
Öte yandan Cumhuriyet modernleşmesi boyunca toplumsal merkezin dışında kalan Kürt ve Müslümanlar Suriyeli muamelesi gördü. 28 Şubat bu anlayışa sahip olanların toplumu dizayn etme mücadelesi idi. Ancak Müslüman ve Kürt toplumsal dinamiğini merkezden uzak tutup Suriyelileştirmek sosyolojiye sığmıyordu. Suriyelileştirmek, kendini bu devletin sahibi sanan bürokratik seçkinlerin sosyolojisidir. Unutmayın laik elitist modernleşmeciler, sizi de bu topluma ait olmayan zihin yapısı taşıyan Suriyeli gibi görüyor ve kodluyor.
Öte yandan mülteci sorununun birincil sorumlusu Afrika ve İslam ülkelerinin kaynaklarını sömüren Batı’dır. Kapitalizm kendi ülkesindekilere refah sağlarken dünyanın geri kalanını açlığa mahkûm etti. Bu düzen ahlaksız ve eşitsiz bir düzendir. Sömürgecilik sona ermeden mülteci sorunu çözülemez.
Sonuç olarak göç sorunu iyi idare edilmesi gereken ekonomik, toplumsal, siyasal ve güvenlik boyutları olan çok boyutlu bir konudur. Bu konu indirgemeci, ötekileştirici, dışlayıcı, ulusalcı politikalarla çözülemez. Mültecilerin yaşadıkları topraklarda barışı tesis etmeden sorunu kalıcı olarak çözmekte zor görülüyor. Öncelikle mülteci yaratan sosyolojiyi değiştirmek gerekiyor.
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
Zor yıllarda aydın olmak… Ya da aydına ihtiyaç duymak… Cesaretin budandığı, korkunun egemen kılındığı zamanlarda… Bid’atlerle kucaklaşıldığı, düş kurulmasına bile engellerin çıktığı zamanlarda… Sarsıcı, dönüştürücü, yozlaştırıcı, bir değişim sürecinden geçilmektedir. Bu değişim sürecinde özellikle Müslüman aydınlarda, öncü kadrolarda düşünsel bakımdan yalpalamalar yaşanmakta, görece olumluluklara razı olmanın, bazı imkânlar elde etmenin etkisiyle sistem içi değişime eklemlenmeler …
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
Çocuk edebiyatı alanındaki nitelikli ürünlerden söz edebilmek için eserler, bütüncül bir bakışla ele alınmalıdır. Kitabın biçimsel yapısından, içeriğine doğru bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu alanda üretilen metinlerin çocuğun yazıyla, yazın dünyasıyla ilk karşılaşması ve yaşamı boyunca onun kitaba bakışını, yaklaşımını şekillendiren ilk örnekler olduğu unutulmamalıdır. Bu bağlamda, kitabın hikâyesinden önce kapak kalitesi, kullanılan hamur, kapak tasarımı, içerik tasarımı, çizimler, renk tercihleri… gibi her bir ayrıntı çok daha önemli bir hale gelmektedir.
Hamdi Yazır tefsirini yetmişli yılların başında okumaya başlayınca, tam dokuz ay hiç ara vermeksizin, mektebi filan da unutarak, adeta zorunlu ders gibi aralıksız sürdürmüştüm. Aynı tarihlerde tefsirden birinci elden öğrendiklerimi de arkadaşlarım arasında, değişik vesilelerle buluşmalarımızda aktarmaya başlamıştım. Anlattıklarım mevcut geleneksel din anlayışına büyük ekseriyetle muhalif düşmekteydi. Benim arkam sağlamdı. Söylediklerime karşı duranlara tefsirin adını andığımda şöyle bir duraklıyor, düşünmeye başlıyor, muhtemelen benim anlamadığıma yoruyorlardı. Fakat asla kaynağına bakma ihtiyacı duymuyorlardı. Genetik ezberleri, alışkanlıkları ve korkuları buna mani oluyordu.
Ötekileştirme Ve Göç Sorunu
“Öteki” sosyolojik bir terim olarak din, etnisite, dil ve kültür acısından farklı olan toplumsal kategorileri ifade etmektedir. Burada sorun ötekinin varlığı ile ilgili değil, onunla gerçekleştirilecek ilişkinin niteliğidir. Bir devleti totaliter veya demokratik hukuk devleti yapan da öteki olarak algılananlara karşı yürüttüğü politikalarla ilgilidir. Bir devlet öteki olarak algılananlara karşı üç değişik politika geliştirebilir:
1) Asimile etmek.
2) Yok etmek.
3) Olduğu gibi kabul etmek.
Birinci ve ikinci tavır totaliter devlet modelleri olan sosyalist, faşist ve her türlü askeri ve yarı askeri diktatörlüklerde görülür. Bu durumun en belirgin örneklerini Musolini dönemi İtalyan faşizminde ve Hitler dönemi Alman nasyonal sosyalizminde görmek mümkündür. Benzer bir etnik arındırma faaliyeti de Bosna savaşı sırasında uygulamaya konmuştur. Burada genel tavır; ‘farklı olan benim için tehdit oluşturduğundan yok edilmelidir’ tavrıdır. Her insanın yüreğini kanatan Filistin olayında da, İsrail’in aşırı ve ırkçı milliyetçileri, Filistinlilerin yok edilmesi gerektiğini savunarak etnik arındırmanın en kötü örneğini sergilemişlerdir. Ötekileri yok etmek ve asimile etmek tavrı İslâm-Türk geleneğinde hiçbir şekilde batıda görüleceği gibi olumsuz gerçekleşmemiştir. Lübnanlı Hıristiyan yazar Amin Maalouf’un tanıklığı buna en güzel örnektir. Maalouf, Lübnan’da yaşayan Hıristiyan olmak yerine, Endülüs’te yaşayan bir Müslüman olsaydı kökünün kazınacağından emindi. Bunun en büyük göstergesi bugün Lübnan nüfusunun yarısının Hıristiyan olmasına karşılık, Endülüs’te tek bir Müslümanın kalmamasıdır.
Hiç şüphesiz ötekini yok etmeyi temel politika haline getiren ırkçılık batı kaynaklıdır. Batı ırkçılığının gelişiminde Hegel felsefesinin ve Darwin teorisinin özel bir yeri vardır. Hegel’in tarihin öznesi olan “tin”in kendi ülkesini tercih ettiği teorisi, Hitler tarafından teoriden pratiğe geçirilerek daha sonraları nasyonel sosyalizm adını alacak olan Alman ırkçılığına en büyük katkıyı sağlamıştır. Darwin teorisi ise asıl etkisini bilinenin tam tersine biyoloji alanında değil, sosyolojide yapmıştır. Teoriyi sosyolojiye aktaran H.Spencer, doğal ayıklama teorisini toplumlara uygulamıştır. Mademki doğada güçlü olan zayıf olanı ezmektedir ve bu bilimseldir, aynı durum toplumlar için de geçerlidir; güçlü toplumların güçsüz olanları ezmesi olumsuz bir durum değil bilimsel bir gerçekliktir (Batının İsrail’e tavrı). Böylece Batı toplumlarının kendinden daha güçsüz olan toplumları sömürmelerinin önü açılmış oluyordu.
Ayrıca İslâm inanmamayı kişinin bireysel tercihine bırakmış ve bundan dolayı inanmayana karşı baskı yapmayı yasaklamıştır. Türk toplumunun ırkçı düşünceyi benimsememesinin bir diğer nedeni de yaşadığı coğrafyanın çok dinli ve çok etnisiteli oluşudur. Böyle bir coğrafyada ırkçılık yapmak için hiçbir neden yoktur. Türk ırkçılığının en büyük savunucularından biri olan Nihal Atsız’ın Kürtlerin asimile edilemediği takdirde Afrika’da bir yere sürme fikri çoğunluk tarafından kabul görmeyen marjinal bir fikir olarak kalmıştır.
Kabul etmek gerekir ki, Ermeni tehciri, 6-7 Eylül olayları, Kürtlerle ilgili sorunlar ve Yahudi azınlığa karşı Aşkale sürgünü gibi olaylar İttihat ve Terakki Partisi ile başlayan Türkleştirme politikalarıyla ilgili olumsuz olaylardır. Bu olaylarda hukuk dışı yaklaşımlar olmuş ancak asla bir soykırım yaşanmamıştır. Nitekim bu olaylara karışanların önemli bir bölümü Osmanlı yönetimi tarafından yargılanmış ve çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Bu olaylar bir anlamda modern ulus devletin tekilci yapısıyla ilgilidir. Kabul etmek gerekir ki, demokratik bir devlet vatandaşlarının etnik, dini ve kültürel tercihleriyle ilgilenmez; hepsine temel haklar acısından eşit mesafede durur. Görülüyor ki, öteki olarak algılananlara karşı olumsuz tavır geliştirmenin temel faktörü mahalle değil devlet politikalarıdır.
Türkiye’de özellikle Suriyeli mültecilerle gündeme gelen sorun ötekileştirme ile doğrudan bağlantılıdır. Ötekileştirmenin temeli farklı siyasal, kültürel veya dini aidiyeti kendi kimliği açısından bir tehdit olarak görmekle başlamaktadır. Türkiye’de ötekileştirme sorunu, Cumhuriyet modernleşmesinin tanımladığı kültürle ilgilidir. Bu tanımla geleneksel öteki tanımı farklılaşmış, etnik olarak farklı kimliklere yönelmiştir. Arap kimliği ötekileştirilen kimliklerin başında gelmektedir. Bu durum, aslında, Türk modernleşmesinin hedeflediği Batılılaşma ideolojisi ile yakından bağlantılıdır.
Suriyeli ve Afganlı göçmenler etrafında tartışılan göç sorunu çok boyutlu bir sorundur. Bir taraftan zulme uğrayan ve yüzyıllardır yaşadıkları toprakları terk eden insanların çaresizliği, diğer yandan iyi yönetilmeyen süreçler yüzünden mültecilerin yarattığı sorunlar var.
Bir de bunlara özellikle Arap ve İslam karşıtlığını da eklemek gerekir.
Yabancı karşıtlığı temelde faşizmin insanlığa bakiyesidir. Alman faşistler de, Türk ulusalcıların ileri sürdüğü tezin aynını söylüyor: ” Türklerin bu topraklarda yeri yok, ülkelerine dönsünler” Ülkeler ve insanlar değişse de faşizmin dili değişmiyor.
Aslına bakılırsa Babamız Hz. Adem, Annemiz Hz. Havva yeryüzüne düştüğü ( hubut) andan itibaren insanoğlu asıl vatanından kopan mültecilerdir. Yani hepimiz asıl vatanımızdan uzak mültecileriz.
Öte yandan, mülteci sorunun en önemli nedeni kendi ülkelerinin sorumsuz yöneticileridir. Şeffaf ve açıklıktan uzak, hukuk ve adaletin olmadığı, bireysel özgürlüklerin yok edildiği, otoriter ve baskıcı yönetimler sebep oldukları iç savaşlarla ülkelerini kan gölüne çeviriyorlar. Irak, Suriye, Afganistan bunun en açık örnekleridir. Bu ülkelerin yöneticileri sorumluluğu sadece dış faktörlere atarak kurtulamazlar.
Biz Türkler bu topraklara 1071 Malazgirt Savaşıyla ayak bastık. Sonra sırasıyla farklı etnik gruplardan çok sayıda insan çeşitli gerekçelerle bu topraklara geldi. Anadolu büyük ölçüde göçmenlerin yurdudur. İmparatorluk geleneği çok etnisiteli bir toplumda yaşamayı sorun yapmıyordu. Ancak ulus devletlerin inşası, milliyetçi politikaları temel aldığından, baskın bir etnisiteyi merkeze yerleştirdi. Bu da Türk milliyetçiliğini devletin resmi politikası olarak kurumsallaştırdı. Bu politika kendinden olmayanlara karşı nefreti, ötekileştirmeyi ve aşağılamayı doğurdu. Türk olmayanların sorunlu olduklarına dönük algı, kendini Türk olarak görmeyenlerin dilleri ve kültürlerinin yasaklanması olarak kendini gösterdi.
Bir yerden başka bir yere göç etmemin zorluğunu en iyi mülteciler ve göçmenler bilir. Çünkü yüzyıllardır yaşadığı topraklardan zorunlu olarak ayrılmak zorunda kalan her insan için zordur.
Mülteci sorunu ulus devlet paradigması içinden çözülemez. Yüzde doksanı göçmen olan ve büyük gücü göçmenler olan bu topraklarda mültecilere karşı bu kadar açık nefretin oluşması gerçekten çok garip. Bolu Belediye Başkanının hiçbir insanı ve ahlaki değere sığmayan sözlerini bile benimseyen insanlar var. Bu durum topluma boca edilen milliyetçiliğin ne kadar sorunlu zihinler ürettiğini gösteriyor. Bolu Belediye Başkanının zihin haritasını oluşturan faşizmi ve ırkçılığı besleyen toplumsal zemini iyi araştırmak gerekir.
Soru açık: Mültecilere bakışımızı belirleyen ölçütler ulus devletin mi, yoksa İslam’ı anlayışın ışığında mı şekilleniyor? Bu soruya verilecek cevap zihin kodlarımızı oluşturan değerleri belirlemek açısından önemlidir. Dolayısıyla mülteci sorunu sahip olduğumuz ideolojik paradigma ile yakından bağlantılıdır. Çünkü, sahip olduğumuz paradigma bize bir değerler sistemi verir. Biz tepkilerimizi bu değerlerin ışığı altında değerlendiririz. Kabul ettiğimiz paradigma milliyetçilik gibi öteki kültürleri dışlayıcı değerler içeriyorsa tepkilerimizde ona göre şekilleniyor. Aslında bu da sorunun salt ekonomik ve siyasal değil, temelde bir zihniyet sorunu olduğunu göstermektedir. Nitekim bazı kimseler dışarıdan gelen mültecileri Türk ve Türk olmayan diye ayırmakta, Türk olanlara daha onaylayıcı bakmaktadır. Türklerin dışında gelenler arasında en büyük tepkiyi ise Araplar görmektedir.
Türkiye’de Suriyeli göçmenlere en sert biçimde karşı çıkanların çok değil iki yüz yıl önceden beri bu topraklara yerleşen göçmenler arasından çıkması sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir sorun. Göçmenlerin diğer göçmenleri daha iyi anlaması gerekmez mi? Kuşkusuz bu tavrın altında belirli bir sosyolojik zemin vardır.
Öte yandan Cumhuriyet modernleşmesi boyunca toplumsal merkezin dışında kalan Kürt ve Müslümanlar Suriyeli muamelesi gördü. 28 Şubat bu anlayışa sahip olanların toplumu dizayn etme mücadelesi idi. Ancak Müslüman ve Kürt toplumsal dinamiğini merkezden uzak tutup Suriyelileştirmek sosyolojiye sığmıyordu. Suriyelileştirmek, kendini bu devletin sahibi sanan bürokratik seçkinlerin sosyolojisidir. Unutmayın laik elitist modernleşmeciler, sizi de bu topluma ait olmayan zihin yapısı taşıyan Suriyeli gibi görüyor ve kodluyor.
Öte yandan mülteci sorununun birincil sorumlusu Afrika ve İslam ülkelerinin kaynaklarını sömüren Batı’dır. Kapitalizm kendi ülkesindekilere refah sağlarken dünyanın geri kalanını açlığa mahkûm etti. Bu düzen ahlaksız ve eşitsiz bir düzendir. Sömürgecilik sona ermeden mülteci sorunu çözülemez.
Sonuç olarak göç sorunu iyi idare edilmesi gereken ekonomik, toplumsal, siyasal ve güvenlik boyutları olan çok boyutlu bir konudur. Bu konu indirgemeci, ötekileştirici, dışlayıcı, ulusalcı politikalarla çözülemez. Mültecilerin yaşadıkları topraklarda barışı tesis etmeden sorunu kalıcı olarak çözmekte zor görülüyor. Öncelikle mülteci yaratan sosyolojiyi değiştirmek gerekiyor.
İlgili Yazılar
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok mu?
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
Kurulu Sistemlerin Truva Atı Olmak
Zor yıllarda aydın olmak… Ya da aydına ihtiyaç duymak… Cesaretin budandığı, korkunun egemen kılındığı zamanlarda… Bid’atlerle kucaklaşıldığı, düş kurulmasına bile engellerin çıktığı zamanlarda… Sarsıcı, dönüştürücü, yozlaştırıcı, bir değişim sürecinden geçilmektedir. Bu değişim sürecinde özellikle Müslüman aydınlarda, öncü kadrolarda düşünsel bakımdan yalpalamalar yaşanmakta, görece olumluluklara razı olmanın, bazı imkânlar elde etmenin etkisiyle sistem içi değişime eklemlenmeler …
Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
Çocuk Yazınında Nitelikli Kitap Sorunu
Çocuk edebiyatı alanındaki nitelikli ürünlerden söz edebilmek için eserler, bütüncül bir bakışla ele alınmalıdır. Kitabın biçimsel yapısından, içeriğine doğru bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu alanda üretilen metinlerin çocuğun yazıyla, yazın dünyasıyla ilk karşılaşması ve yaşamı boyunca onun kitaba bakışını, yaklaşımını şekillendiren ilk örnekler olduğu unutulmamalıdır. Bu bağlamda, kitabın hikâyesinden önce kapak kalitesi, kullanılan hamur, kapak tasarımı, içerik tasarımı, çizimler, renk tercihleri… gibi her bir ayrıntı çok daha önemli bir hale gelmektedir.
Hamdi Yazır Tefsirinden Kavramsal İzdüşümler
Hamdi Yazır tefsirini yetmişli yılların başında okumaya başlayınca, tam dokuz ay hiç ara vermeksizin, mektebi filan da unutarak, adeta zorunlu ders gibi aralıksız sürdürmüştüm. Aynı tarihlerde tefsirden birinci elden öğrendiklerimi de arkadaşlarım arasında, değişik vesilelerle buluşmalarımızda aktarmaya başlamıştım. Anlattıklarım mevcut geleneksel din anlayışına büyük ekseriyetle muhalif düşmekteydi. Benim arkam sağlamdı. Söylediklerime karşı duranlara tefsirin adını andığımda şöyle bir duraklıyor, düşünmeye başlıyor, muhtemelen benim anlamadığıma yoruyorlardı. Fakat asla kaynağına bakma ihtiyacı duymuyorlardı. Genetik ezberleri, alışkanlıkları ve korkuları buna mani oluyordu.