Biliyor musun, Hz. Ali’nin çok güzel bir sözü vardır: ‘Kişi dilinin altında gizlidir.’ diye… Sana bu sözden kompozisyon yaz demeyeceğim. Seni eskimeyen tarihin sayfalarına götürüp halen dipdiri olan Hz. İbrahim’le birlikte bir zihin yolculuğuna çıkarmak istiyorum.
Hz. İbrahim putperest bir toplumun içinde doğmuştur. Babası Azer, put yapan ve yaptığı putlarla geçinen bir adamdır. Hz. İbrahim daha küçük yaşta ailesinin ve içinde bulunduğu toplum büyüklerinin bu taştan, kayadan yaptıkları putlara tapmasına anlam veremiyordu. Küçük zihni büyük sorular soruyordu kendisine ve gençlik yıllarında soruları, olgun insanların bile sormayı akıl edemediği kadar büyümüştü.
“Taş bunlar!” diyordu, “adı üstünde taş. Cansız, dilsiz, kör ve katı… Yontuyorsun ve tanrılaşıyor. Tuhaf, tanrı mı insanı yaratır yoksa insan mı tanrıyı? İlah, o başka biri olmalı. Taşa toprağa, ağaca ve bize benzemeyen biri olmalı…”
Hz. İbrahim’in soruları gittikçe artıyordu. Kendisini yaratan ilahı bulmak istiyordu. İşte bundan sonra genç İbrahim sorularının cevabını bulmak için gece gündüz çabaladı.
Kafa yordu. Hakikati bulmak istiyordu. Bunun içindir ki; önce doğan yıldıza, sonra aya ve güneşe yöneldi zihni ama onların da belli bir süre sonra yok olduklarını gördüğünde asıl hakikatin bunların ötesinde olduğunun idrakine vardı.
Böyle düzenli bir gökyüzü ve böyle ihtişamlı bir yeryüzü kendiliğinden olamazdı. İşte genç İbrahim’in sorularla yoğrulan bu yolculuğu, ılık bir rüzgâr gibi içine işleyen ilah sevgisiyle tatmin olmuştur. Onun görülmeyeceğini ama yarattığı her şeyde o büyük kudretin hissedileceğini anlamıştır. Tarifi mümkün olmayan bir huzurla, gözyaşları içinde; “Seni buldum Ey Rabbim. Seni gerçekten buldum. Seni hissediyorum, Seni tanıyorum. Sen Âlemlerin Rabbisin. Senin her şeye gücün yeter…” Hz. İbrahim’in yüreğinde ne bir kuşku ne de kaygı kalmıştı artık. İşte bundan sonra Hz. İbrahim bulduğu Rabbini önce ailesine sonra da toplumuna anlatacaktı. O’nu tanısalardı bu taştan yaptıkları putlara tapmayacaklardı. Hz. İbrahim çok heyecanlıydı. Koskocaman bir yanlışı düzeltmek için onları uyaracaktı ama İbrahim henüz çok gençti.
Sence ailesi ve toplumu onu dinler miydi ve anlamaya çalışır mıydı?
Hz. İbrahim Rabbini bulmanın sevinciyle eve geldi. Babasının putlara secde ettiğini görünce, onun duasını bitirmesini bekledi. Sonra usulca yanına gelerek “Sevgili babacığım!” dedi, “görmeyen, duymayan ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere neden tapıyorsun?” Babası şaşkındı, “Oğlum!” dedi, “bunlar benim ve atalarımın tanrılarıdır.” İbrahim, “Babacığım!” dedi, “senin habersiz olduğun birçok şeyi biliyorum, lütfen bana inan ve uy, seni doğru yola, Allah’a eriştireyim.” Babası, “Sen neler söylüyorsun İbrahim?” dedi, “henüz yaşın kaç, babandan daha çok şey bildiğini mi iddia ediyorsun? Sen mi beni doğru yola ileteceksin? Hem nedir o sözünü ettiğin yol?” İbrahim, “Şeytana uymaktan, ona tapınmaktan Allah’a sığınmalısın.” dedi, “çünkü o, Rabbine isyan etti, karşı geldi.” Babası, “Oğlum!” dedi, “sözünü ettiğin Rab kim? Yoksa tanrılarımızı inkâr mı ediyorsun?” İbrahim peygamber, “O tektir, babacığım.” dedi. “eşi ve benzeri yoktur. Zaman ve mekâna bağlı değildir. Her şeyi idare eden odur. O’nun izni olmadan tek bir kuş bile uçamaz.” Babası hiddetten köpürdü, “Hemen defol buradan!” diye bağırmaya başladı; “yoksa seni öldürürüm!” “Senin gibi düşün müyorum ben.” dedi İbrahim (as), “tehdidine karşılık, ‘sana selam olsun!’ diyorum. Rabbimden bağışlanmanı dilerim, çünkü o bağışlayan ve esirgeyendir.”
Hz. İbrahim, babasıyla bu diyaloğundan sonra, halkın içine karışıp onları putları terk ederek Allah’a inanmaya çağırıyordu. Her fırsatta, tek ilahın olması gerektiğini, kendi elleriyle yaptıkları bu taştan putların onlara fayda sağlamayacağını anlatıyordu. Öyle ki bir gün o dönemin hükümdarı Nemrut’un huzuruna giderek ona, putlara secde etmekten vazgeçmesini söyledi. Nemrut ve adamlarına, “Neden bu putlara tapıyorsunuz?” diye sordu. “Atalarımızın yolunda gidiyoruz. Onlar gibi biz de tanrılarımıza ibadet ediyoruz.” diye cevapladı hükümdar. “Yemin ederim ki” dedi Hz. İbrahim, “büyük bir yanlış yapıyorsunuz. Atalarınız taptı diye sizin de mi tapmanız gerekiyor?” “Sen aklını mı kaçırdın?” dedi Nemrut, “bizimle alay mı ediyorsun?” “Hayır!” dedi İbrahim peygamber “size gerçeği bildiriyorum. Rabbiniz yerleri ve gökleri yaratan yüce Allah’ tır. Her şeyin sahibi O’dur. Nemrut, “Peki!” dedi, “senin Rabbinin işleri nedir?” Hz. İbrahim, “O, öldürür ve diriltir.” dedi. Nemrut, “O da bir şey mi?” diye güldü. “Ben de öldürür ve diriltirim.”
Ardından adamlarına, iki kişi getirmelerini söyledi. Sonra onlardan birini idam etmelerini diğerini ise serbest bırakmalarını emretti. Sonra Hz. İbrahim’e dönerek, “Gördün mü?” dedi, “birini öldürdüm, diğerini dirilttim.” İbrahim (as), “Ey Nemrut!” dedi, “benim Rabbim güneşi doğudan yükseltir. Gücün varsa onu batıdan doğdur.” Nemrut bocaladı, cevap veremedi, öfkelendi; adamlarına, “Atın şunu dışarı!” diye bağırdı. Hz. İbrahim, Nemrut’un sarayından kovulduktan sonra dışarıda bekledi. Putlara tapınan saray halkı, puthaneyi yani put evini terk edince de bir balta alarak gizlice içeri girdi; putları bir bir kırmaya başladı. Putların tümünü devirerek paramparça etti. En büyük puta ise dokunmadı. Baltayı onun boynuna asarak put evinden çıktı. Evine giderek huzurlu bir uykuya daldı. Ertesi gün put evine giren Nemrut’un adamları şaşkınlık ve korku için de bağırdılar; “Kim yaptı? Bu hainliği kim yaptı putlarımıza?” Düşünüp taşındılar ve kendilerini Allah’ın birliğine çağıran Hz. İbrahim’in yapmış olabileceğine karar verdiler. Doğruca gidip onu evinden getirdiler. “Bunu sen mi yaptın?” diye sordular. Hz. İbrahim, kırmayıp baltayı boynuna astığı büyük putu göstererek, “Belki o yapmıştır!” dedi, “baksanıza balta onda, gidip sorun bakalım ne diyecek?” İçlerinden biri, “Bence İbrahim doğru söylüyor.” dedi. Bir başkası, “Saçmalama!” diye çıkıştı, “putlar konuşur mu hiç! Bu işi o yapmış olamaz.” Hz. İbrahim, “Konuşmayan, kendisini bile koruyamayan putlara neden tapıyorsunuz? Allah’ı bırakıp bu dilsiz ve korumasız taşlara nasıl kulluk edersiniz? Size de, kendileri için Allah’ı terk ettiğiniz putlarınıza da yazıklar olsun!” deyince Nemrut kızdı, “Yakalayın bu küstahı!” diye bağırdı.
Evet canımın içi, şimdi okuduğun bu tarihî hikâyeyi burada bitiriyorum. Elbette biliyorsundur, bu hikâye daha devam ediyor ama benim üzerinde durmak istediğim konu, sözlerimin başında da belirttiğim gibi; sorgulayacak bir zihin oluşturman. Yaptığımız eylemlerin, davranışların arkasındaki sebebi araştırman. Tıpkı İbrahim gibi ‘Neden?’ ve ‘Niçin?’ sorularını sorabilmen… Yoksa ‘uydum kalabalığa’ cümlesi maalesef her zaman bizi doğruya ulaştırmıyor. ‘Herkesler öyle yapıyor.’ ya da ‘moda böyle’ diye yapılan yanlışlar ilerideki hayatımızda telâfisi mümkün olmayan yaralara sebep olabiliyor.
Hayat, ezberden okunacak bir şiir ya da sözlerden ibaret bir kitap değil. Onu sen kendi cümlelerinle, kendi yorumunla, kendi bakış açınla yaşayacağın bir boş deftere benzetebilirsin.
Öğrendiklerini hayata geçirmek için mutlaka bir ölçün olmalı. İşte İbrahim kıssası burada sana güzel bir ölçü olsun, çünkü bizi yaratan bizi ölçüsüz, başıboş bırakmamış. Üzerine düşüneceğimiz bir hayat rehberi de göndermiş. Aklımız, bizi diğer yaratılmış her şeyden ayıran ölçümüz. Onun sayesinde dengeli ve düzenli bir hayat yaşayabiliriz ama onu kullanmasını bilirsek tabiî. Sakın aklını kullanmaktan korkma ve çekinme! Doğruluğuna inandığın ve emin olduğun düşüncelerinin arkasında ol! Herkes yanlış yapıyor diye bu sana yanlış yapmayı güzel göstermesin! Bu, şu örneğe benzer; büyüklerin sigara içmesi sigaranın faydalı olduğunu hiçbir zaman göstermez, zarar zarardır. Yetişkinlerin bu zararlı şeyi yapmaları onu faydalı olduğu ve yanlış olmadığı anlamına gelmez. Bunun gibi maalesef hayatımızda büyüklerin ‘yapmayın’ dedikleri ama kendilerinin yaptığı daha birçok yanlışla karşılaşacaksın. Senden isteğim; İbrahim gibi, doğru ve faydalı olanın peşinden git. Yanlış yapan büyüklerini, ağabey ve ablalarını örnek almayacağın gibi… Yeri geldiğinde de onları uyarabilmelisin, aynen Hz. İbrahim gibi… Yaşının küçük olduğuna bakmaksızın doğruların arkasında ol. Biliyorsun, akıl yaşta değil başta imiş.
Sen de kendi çağının, kendi toplumunun yanlışlarına karşı bir İbrahim olmalısın. Yanlışların değil, doğruların bir parçası olmak için uğraşmalısın. Nasıl ki bir taşa, bir tahtaya tapmak, ondan bir şeyler beklemek sana mantıklı gelmiyorsa bu çağda…
Unutma ki, her çağın kendince putları vardır. Bunu büyüdükçe, yaşın olgunlaştıkça fark edeceksin. Kendini ilah sananları, bazı şeylerin nasıl yüceltilip putlaştırıldıklarını… İşte sen de Hz. İbrahim’in mücadele verdiği hakikatin bu çağdaki temsilcisisin. Yüzyıllar öncesinden kaldı sana bu miras. Böyle güzel, böyle yumuşak, böyle cesur, tek başına ümmet olabilen bir peygamberin olduğu için çok şanslısın.
Aklını doğru kullanıp anlamlı ve huzurlu bir hayat yaşamak senin elinde. Duam o ki, İbrahim kıssasında anlattığımız bu tarihî anekdotlar bir ömür sana arkadaşlık etsin ve bu çağda -tek başına da olsa- yanlışlara rağbet etmeyen bir İbrahim yürekli de sen olursun inşallah…
Selam olsun İbrahim’e… Selam olsun ailesine… Selam olsun onu takip eden genç yüreklere…
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir?
Sinema ile yaşanmışlıklar arasında sıkı bir bağ olduğu gibi, sinemasal konjonktür ile gerçeklik, temsil ve ideolojilerin aktarımı üçgeninde de önemli bağlantılar mevcuttur. Sinema filmleri tarihsel olayları ve toplumsal vakaları yeniden irdelerken kurgu devreye girmektedir. Hakikat böylece filmsel bir gerçekliğe devşirilmiş olur ve tarihsel vakaların ters yüz edilebilme olasılığı ortaya çıkar.
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor; şimdide kalın, anda kalın, geçmişe takılmayın gelecek için de kaygılanmayın. Anda kalmanın değeri medeniyetimiz ve inancımızla da sabit ama sıfır birler gezegenindeki hayali arsaları hayali paralarla satın aldığımız acayip günlere doğru giderken ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi düşünmeye daha çok ihtiyaç duyacağız gibime geliyor.
Hayatın anlamlı olması, başkalarınca anlamlı görülmesi için ne yapmak gerekiyor? İyi bir iş; gül yetiştiriciliği olur mu mesela, hatta kaygı gidericiliği, belki de tebessüm dağıtıcılığı kim bilir! İyi bir ev; ilk eşyasının sürekli ertelendiği, duvarları sevgi geçirgeni, nefret sızdırmaz bir alan mı kastettiğiniz? İyi bir eş; gerçeklerdeki ayrı düşüşün umursanmadığı, hayallerin birlikte kurulduğu, kendini ondan bildiğin, kendisini ona bildirdiğin bir artı bir eşittir bir kişilik birliktelik… Güneş başıma geçmiş olmalı, baksanıza ne de çok saçmalamışım. Gerçeğe sırtımı dönmüş, hayatta çuvallamışım. Ne şişkin banka hesaplarından ne kocaman villadan ne de sen, ben, sen dalaşından söz açmışım. Oysa hayat böyle mi?..
İbrahim Gibi Sorular Sormak
Biliyor musun, Hz. Ali’nin çok güzel bir sözü vardır: ‘Kişi dilinin altında gizlidir.’ diye… Sana bu sözden kompozisyon yaz demeyeceğim. Seni eskimeyen tarihin sayfalarına götürüp halen dipdiri olan Hz. İbrahim’le birlikte bir zihin yolculuğuna çıkarmak istiyorum.
Hz. İbrahim putperest bir toplumun içinde doğmuştur. Babası Azer, put yapan ve yaptığı putlarla geçinen bir adamdır. Hz. İbrahim daha küçük yaşta ailesinin ve içinde bulunduğu toplum büyüklerinin bu taştan, kayadan yaptıkları putlara tapmasına anlam veremiyordu. Küçük zihni büyük sorular soruyordu kendisine ve gençlik yıllarında soruları, olgun insanların bile sormayı akıl edemediği kadar büyümüştü.
“Taş bunlar!” diyordu, “adı üstünde taş. Cansız, dilsiz, kör ve katı… Yontuyorsun ve tanrılaşıyor. Tuhaf, tanrı mı insanı yaratır yoksa insan mı tanrıyı? İlah, o başka biri olmalı. Taşa toprağa, ağaca ve bize benzemeyen biri olmalı…”
Kafa yordu. Hakikati bulmak istiyordu. Bunun içindir ki; önce doğan yıldıza, sonra aya ve güneşe yöneldi zihni ama onların da belli bir süre sonra yok olduklarını gördüğünde asıl hakikatin bunların ötesinde olduğunun idrakine vardı.
Böyle düzenli bir gökyüzü ve böyle ihtişamlı bir yeryüzü kendiliğinden olamazdı. İşte genç İbrahim’in sorularla yoğrulan bu yolculuğu, ılık bir rüzgâr gibi içine işleyen ilah sevgisiyle tatmin olmuştur. Onun görülmeyeceğini ama yarattığı her şeyde o büyük kudretin hissedileceğini anlamıştır. Tarifi mümkün olmayan bir huzurla, gözyaşları içinde; “Seni buldum Ey Rabbim. Seni gerçekten buldum. Seni hissediyorum, Seni tanıyorum. Sen Âlemlerin Rabbisin. Senin her şeye gücün yeter…” Hz. İbrahim’in yüreğinde ne bir kuşku ne de kaygı kalmıştı artık. İşte bundan sonra Hz. İbrahim bulduğu Rabbini önce ailesine sonra da toplumuna anlatacaktı. O’nu tanısalardı bu taştan yaptıkları putlara tapmayacaklardı. Hz. İbrahim çok heyecanlıydı. Koskocaman bir yanlışı düzeltmek için onları uyaracaktı ama İbrahim henüz çok gençti.
Sence ailesi ve toplumu onu dinler miydi ve anlamaya çalışır mıydı?
Hz. İbrahim Rabbini bulmanın sevinciyle eve geldi. Babasının putlara secde ettiğini görünce, onun duasını bitirmesini bekledi. Sonra usulca yanına gelerek “Sevgili babacığım!” dedi, “görmeyen, duymayan ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere neden tapıyorsun?” Babası şaşkındı, “Oğlum!” dedi, “bunlar benim ve atalarımın tanrılarıdır.” İbrahim, “Babacığım!” dedi, “senin habersiz olduğun birçok şeyi biliyorum, lütfen bana inan ve uy, seni doğru yola, Allah’a eriştireyim.” Babası, “Sen neler söylüyorsun İbrahim?” dedi, “henüz yaşın kaç, babandan daha çok şey bildiğini mi iddia ediyorsun? Sen mi beni doğru yola ileteceksin? Hem nedir o sözünü ettiğin yol?” İbrahim, “Şeytana uymaktan, ona tapınmaktan Allah’a sığınmalısın.” dedi, “çünkü o, Rabbine isyan etti, karşı geldi.” Babası, “Oğlum!” dedi, “sözünü ettiğin Rab kim? Yoksa tanrılarımızı inkâr mı ediyorsun?” İbrahim peygamber, “O tektir, babacığım.” dedi. “eşi ve benzeri yoktur. Zaman ve mekâna bağlı değildir. Her şeyi idare eden odur. O’nun izni olmadan tek bir kuş bile uçamaz.” Babası hiddetten köpürdü, “Hemen defol buradan!” diye bağırmaya başladı; “yoksa seni öldürürüm!” “Senin gibi düşün müyorum ben.” dedi İbrahim (as), “tehdidine karşılık, ‘sana selam olsun!’ diyorum. Rabbimden bağışlanmanı dilerim, çünkü o bağışlayan ve esirgeyendir.”
Hz. İbrahim, babasıyla bu diyaloğundan sonra, halkın içine karışıp onları putları terk ederek Allah’a inanmaya çağırıyordu. Her fırsatta, tek ilahın olması gerektiğini, kendi elleriyle yaptıkları bu taştan putların onlara fayda sağlamayacağını anlatıyordu. Öyle ki bir gün o dönemin hükümdarı Nemrut’un huzuruna giderek ona, putlara secde etmekten vazgeçmesini söyledi. Nemrut ve adamlarına, “Neden bu putlara tapıyorsunuz?” diye sordu. “Atalarımızın yolunda gidiyoruz. Onlar gibi biz de tanrılarımıza ibadet ediyoruz.” diye cevapladı hükümdar. “Yemin ederim ki” dedi Hz. İbrahim, “büyük bir yanlış yapıyorsunuz. Atalarınız taptı diye sizin de mi tapmanız gerekiyor?” “Sen aklını mı kaçırdın?” dedi Nemrut, “bizimle alay mı ediyorsun?” “Hayır!” dedi İbrahim peygamber “size gerçeği bildiriyorum. Rabbiniz yerleri ve gökleri yaratan yüce Allah’ tır. Her şeyin sahibi O’dur. Nemrut, “Peki!” dedi, “senin Rabbinin işleri nedir?” Hz. İbrahim, “O, öldürür ve diriltir.” dedi. Nemrut, “O da bir şey mi?” diye güldü. “Ben de öldürür ve diriltirim.”
Ardından adamlarına, iki kişi getirmelerini söyledi. Sonra onlardan birini idam etmelerini diğerini ise serbest bırakmalarını emretti. Sonra Hz. İbrahim’e dönerek, “Gördün mü?” dedi, “birini öldürdüm, diğerini dirilttim.” İbrahim (as), “Ey Nemrut!” dedi, “benim Rabbim güneşi doğudan yükseltir. Gücün varsa onu batıdan doğdur.” Nemrut bocaladı, cevap veremedi, öfkelendi; adamlarına, “Atın şunu dışarı!” diye bağırdı. Hz. İbrahim, Nemrut’un sarayından kovulduktan sonra dışarıda bekledi. Putlara tapınan saray halkı, puthaneyi yani put evini terk edince de bir balta alarak gizlice içeri girdi; putları bir bir kırmaya başladı. Putların tümünü devirerek paramparça etti. En büyük puta ise dokunmadı. Baltayı onun boynuna asarak put evinden çıktı. Evine giderek huzurlu bir uykuya daldı. Ertesi gün put evine giren Nemrut’un adamları şaşkınlık ve korku için de bağırdılar; “Kim yaptı? Bu hainliği kim yaptı putlarımıza?” Düşünüp taşındılar ve kendilerini Allah’ın birliğine çağıran Hz. İbrahim’in yapmış olabileceğine karar verdiler. Doğruca gidip onu evinden getirdiler. “Bunu sen mi yaptın?” diye sordular. Hz. İbrahim, kırmayıp baltayı boynuna astığı büyük putu göstererek, “Belki o yapmıştır!” dedi, “baksanıza balta onda, gidip sorun bakalım ne diyecek?” İçlerinden biri, “Bence İbrahim doğru söylüyor.” dedi. Bir başkası, “Saçmalama!” diye çıkıştı, “putlar konuşur mu hiç! Bu işi o yapmış olamaz.” Hz. İbrahim, “Konuşmayan, kendisini bile koruyamayan putlara neden tapıyorsunuz? Allah’ı bırakıp bu dilsiz ve korumasız taşlara nasıl kulluk edersiniz? Size de, kendileri için Allah’ı terk ettiğiniz putlarınıza da yazıklar olsun!” deyince Nemrut kızdı, “Yakalayın bu küstahı!” diye bağırdı.
Evet canımın içi, şimdi okuduğun bu tarihî hikâyeyi burada bitiriyorum. Elbette biliyorsundur, bu hikâye daha devam ediyor ama benim üzerinde durmak istediğim konu, sözlerimin başında da belirttiğim gibi; sorgulayacak bir zihin oluşturman. Yaptığımız eylemlerin, davranışların arkasındaki sebebi araştırman. Tıpkı İbrahim gibi ‘Neden?’ ve ‘Niçin?’ sorularını sorabilmen… Yoksa ‘uydum kalabalığa’ cümlesi maalesef her zaman bizi doğruya ulaştırmıyor. ‘Herkesler öyle yapıyor.’ ya da ‘moda böyle’ diye yapılan yanlışlar ilerideki hayatımızda telâfisi mümkün olmayan yaralara sebep olabiliyor.
Öğrendiklerini hayata geçirmek için mutlaka bir ölçün olmalı. İşte İbrahim kıssası burada sana güzel bir ölçü olsun, çünkü bizi yaratan bizi ölçüsüz, başıboş bırakmamış. Üzerine düşüneceğimiz bir hayat rehberi de göndermiş. Aklımız, bizi diğer yaratılmış her şeyden ayıran ölçümüz. Onun sayesinde dengeli ve düzenli bir hayat yaşayabiliriz ama onu kullanmasını bilirsek tabiî. Sakın aklını kullanmaktan korkma ve çekinme! Doğruluğuna inandığın ve emin olduğun düşüncelerinin arkasında ol! Herkes yanlış yapıyor diye bu sana yanlış yapmayı güzel göstermesin! Bu, şu örneğe benzer; büyüklerin sigara içmesi sigaranın faydalı olduğunu hiçbir zaman göstermez, zarar zarardır. Yetişkinlerin bu zararlı şeyi yapmaları onu faydalı olduğu ve yanlış olmadığı anlamına gelmez. Bunun gibi maalesef hayatımızda büyüklerin ‘yapmayın’ dedikleri ama kendilerinin yaptığı daha birçok yanlışla karşılaşacaksın. Senden isteğim; İbrahim gibi, doğru ve faydalı olanın peşinden git. Yanlış yapan büyüklerini, ağabey ve ablalarını örnek almayacağın gibi… Yeri geldiğinde de onları uyarabilmelisin, aynen Hz. İbrahim gibi… Yaşının küçük olduğuna bakmaksızın doğruların arkasında ol. Biliyorsun, akıl yaşta değil başta imiş.
Sen de kendi çağının, kendi toplumunun yanlışlarına karşı bir İbrahim olmalısın. Yanlışların değil, doğruların bir parçası olmak için uğraşmalısın. Nasıl ki bir taşa, bir tahtaya tapmak, ondan bir şeyler beklemek sana mantıklı gelmiyorsa bu çağda…
Unutma ki, her çağın kendince putları vardır. Bunu büyüdükçe, yaşın olgunlaştıkça fark edeceksin. Kendini ilah sananları, bazı şeylerin nasıl yüceltilip putlaştırıldıklarını… İşte sen de Hz. İbrahim’in mücadele verdiği hakikatin bu çağdaki temsilcisisin. Yüzyıllar öncesinden kaldı sana bu miras. Böyle güzel, böyle yumuşak, böyle cesur, tek başına ümmet olabilen bir peygamberin olduğu için çok şanslısın.
Aklını doğru kullanıp anlamlı ve huzurlu bir hayat yaşamak senin elinde. Duam o ki, İbrahim kıssasında anlattığımız bu tarihî anekdotlar bir ömür sana arkadaşlık etsin ve bu çağda -tek başına da olsa- yanlışlara rağbet etmeyen bir İbrahim yürekli de sen olursun inşallah…
Selam olsun İbrahim’e… Selam olsun ailesine… Selam olsun onu takip eden genç yüreklere…
Yazar
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Sanat Bizim Neyimiz Olur?
Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir?
Süreyya’yı Sinemada Taşlamak
Sinema ile yaşanmışlıklar arasında sıkı bir bağ olduğu gibi, sinemasal konjonktür ile gerçeklik, temsil ve ideolojilerin aktarımı üçgeninde de önemli bağlantılar mevcuttur. Sinema filmleri tarihsel olayları ve toplumsal vakaları yeniden irdelerken kurgu devreye girmektedir. Hakikat böylece filmsel bir gerçekliğe devşirilmiş olur ve tarihsel vakaların ters yüz edilebilme olasılığı ortaya çıkar.
Beşinci Olma Helak Olursun…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Kargaşaya Bir “Ma” Arası: Miyazaki Sineması
Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor; şimdide kalın, anda kalın, geçmişe takılmayın gelecek için de kaygılanmayın. Anda kalmanın değeri medeniyetimiz ve inancımızla da sabit ama sıfır birler gezegenindeki hayali arsaları hayali paralarla satın aldığımız acayip günlere doğru giderken ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi düşünmeye daha çok ihtiyaç duyacağız gibime geliyor.
Anlam Dolu Hayatın Harika Anları: Jacominus’nün Hayırlı Ömrü
Hayatın anlamlı olması, başkalarınca anlamlı görülmesi için ne yapmak gerekiyor? İyi bir iş; gül yetiştiriciliği olur mu mesela, hatta kaygı gidericiliği, belki de tebessüm dağıtıcılığı kim bilir! İyi bir ev; ilk eşyasının sürekli ertelendiği, duvarları sevgi geçirgeni, nefret sızdırmaz bir alan mı kastettiğiniz? İyi bir eş; gerçeklerdeki ayrı düşüşün umursanmadığı, hayallerin birlikte kurulduğu, kendini ondan bildiğin, kendisini ona bildirdiğin bir artı bir eşittir bir kişilik birliktelik… Güneş başıma geçmiş olmalı, baksanıza ne de çok saçmalamışım. Gerçeğe sırtımı dönmüş, hayatta çuvallamışım. Ne şişkin banka hesaplarından ne kocaman villadan ne de sen, ben, sen dalaşından söz açmışım. Oysa hayat böyle mi?..