Yeşil ışığın gözleri kapanmak üzere. Can havliyle gaz pedalına asılanlar, başlarını omuzlarına çekerek ışığın öte yakasına geçmeye gayret ediyor. Birbirine karışıyor kornalar. Camdan dışarı uzanıveriyor eller. Ardından yanan sarı ışığın hüzünden ziyade korkuyu çağrıştıran soğukluğu gözlere yansıyor. Nihayet korkulan başa geliyor. Beklemenin rengi, altmış-yetmiş saniyelik yerini alıyor. Kimi eller tespihle kimi eller pet şişeyle buluşuyor. Makyaj düzeltmek için yardıma çağrılan eller de var. Hepsinden daha fazla “akıllı cihazlara” dokunan eller… Baş parmağın misyonu büyük. Gündemi kaçırmak istemeyenlerin imdadına yetişiyor. Bir sonraki ışıklara kadar, arkada okunmamış bildirim bırakmamalı. Bir şekilde geçecek altmış saniye. Geçmeli. Çünkü beklemek “kırmızı”dan daha fazlası. Yeşil ışıktan daha çabuk davranan ellerin kulaklara servis ettiği korna sesleri tekrar yankılandığında bir “eziyet” bitiyor öteki başlıyor. Hayallerin, bilincin, tefekkürün trafiği de pek farklı değil. Kimilerinin “ahir zaman” kimilerinin “akışkan modernite” diye adlandırdığı bir eksenin dışına çıkabilmek ne kadar mümkün? Yavaşlamanın bir zaaf belirtisi olarak teşhir edildiği yerde, durup düşünmek kolay olmasa gerek.
*
Şehrin meydanında buluşan arkadaşlardan biri, diğerine: “Beni bu kadar bekletmeye hakkın yoktu” diyor. Muhatabının hikayesini dinlemeden, gecikme sebebini açıklamasına müsaade etmeden. Nakdi bir karşılığa dönüşemediği sürece hikayelere pek kulak asılmıyor.
“Bana masal anlatma” diyenler Küçük Prens’in hikayesini küçümsüyor. Bir işi bitirince diğerine başlamanın diriltici soluğu, gözleri saat kulelerine bitişik olanların nefesine değemiyor. Su götürmez biçimde, hız istencinin en doruğa ulaştığı zamanlarda yaşıyoruz. Michelangelo Antonioni’nin 1995 yapımı “Par dela les Nuages” (Bulutların Ötesinde) adlı filminde geçen bir sahneyi hatırlayalım. Afrika’da kayıp bir şehrin izini süren arkeolaglara yerli halktan birileri de eşlik etmektedir. Zorlu iklim koşullarında, balta girmemiş ormanlarda uzun mesafeler kat edilir. Ancak yerli halktan bazıları görünürde durmayı gerektirecek bir sebep yokken, yüklerini indirirler ve öylece beklemeye başlarlar. Yeni bir şehri keşfetmek tutkusuyla yola koyulan Batılı arkeolaglar, buna bir anlam veremez. Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekler. Bu anlaşılmaz durumu, yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekilde ifade eder:
“Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor.”
Muazzam ve baş döndürücü bu hikâye, “sürekli ilerleme mit”ini bir kere daha düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Hepimiz bir anlamda, doğrudan yahut dolaylı biçimde “hız kurbanları”yız. Ruhlarından ayrı vadilere düşen bedenleriz.
*
Kanaat ekonomisi yerine anamalcı bir anlayışı benimseyen ve tüketimi kışkırtmak için her yolu mubah sayan telakkilerin elinde insan sıkışıp kalmıştır. Ahmet Haşim’in tam da yüzyıl evvel kaleme aldığı ve latif üslubuyla süslediği “Müslüman Saati”nin ibresini görmek bizlere nasip olmadı. Biraz da bu yüzden hız kurbanıyız. Kurulan hayallerin, görülen rüyaların gece vardiyalarına terk edilmesiyle başlayan bir yarıştayız. Kamburumuz öyle belirgin bir hale geldi ki, geride kalan ruhlarımızdan o kadar uzaklaştık ki, reçeteler aramaya koyulduk. Bu nedenle “yavaşlık\yavaşlama felsefesi” son dönemlerin hatırı sayılır duraklarından. Bu alanda yazılan kitapların, verilen seminerlerin “hızla” arttığı görülüyor. Bu çoğalma, kimi sektörlere yağlı kapılar olarak eklemlenecek mi, yoksa yaralarımıza derman mı olacak, kestirmek güç. Bir yandan da değil. Rağbetimizin yönü sahih arayışlara doğru oldukça birbirimizin derdini ve yükünü paylaşabileceğiz. Tavşana kaç, tazıya tut denilen oyunda; kaplumbağaya yer açmaya çalışmanın kolay olmadığının farkındayım. Ama kadim hikâyenin sonunda bitiş çizgisine, hızın sembolü tavşandan daha evvel varan kaplumbağa bize bir şeyler anlatıyor. Yavaşlayabilmek belki de modern zamanların en büyük kerameti. “Hayallerin ve inançların işgal altına alındığı” bir vasatta, Malatya yöresine ait şu türküye bir kez olsun kulak vermeli:
Ben Rachel kırk üç yaşında
Aklımın sivri kalbinse yeğnik
Olacağı belliymiş önceden
Çıtalardan uçurtmalar yontarak
Rüzgâra karşı duracağım
Sınırları cetvelsiz çizeceğim
Nöbet yerini çocuklara bırakacağım
Yine uzun uzun yollar yürüdükten sonra seyyahın yolu bir kasabaya varmış. Bu kasaba; ormanın içinde, ince toprak yolları olan, evleri birbirine mesafeli, güzel, ferah bir yermiş. Kış artık kendini iyice hissettirdiğinden, seyyah hemen kendine kalacak yer bulma kaygısına düşmüş. Şöyle bir çevresine bakınmış ama gördüğü ilk evle diğer ev arasında bayağı uzaklık olduğundan, ilk evin kapısını tıklamak zorunda kalmış. Bahçesindeki yemyeşil çamlarıyla mini bir ormanın içinde olduğunu düşündüren bu evin kapısını yaşlı bir bey açmış. Beyaz sakalları, maviye çalan gözleriyle ‘ihtiyar’ dedin mi ilk gözünde canlanacak çehreye sahipmiş.
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Medeniyet yüzyıllar boyu güneydeydi, sıcağa yakın ılıklık ve soğuktan uzak serinlik zihinlerin olduğu gibi tarımın, ticaretin bereketli ve selamette kalmasını sağlıyordu. Kuzey bilinmeyendi, sertlikti, barbarlıktı, öcüler diyarıydı, ilkesizlik, ölçüsüzlüktü. Gel zaman git zaman, doğudan ve güneyden uzaklaşarak kuzeye ve batıya göç etti medeniyet. Kavgada kazandıktan sonra bunun teorisini oluşturmakta, bilgi iktidarını köklü bir şekilde kurmakta gecikmedi kuzeyli ve batılılar.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Kamlumbağa Hızına Ulaşmak
Yeşil ışığın gözleri kapanmak üzere. Can havliyle gaz pedalına asılanlar, başlarını omuzlarına çekerek ışığın öte yakasına geçmeye gayret ediyor. Birbirine karışıyor kornalar. Camdan dışarı uzanıveriyor eller. Ardından yanan sarı ışığın hüzünden ziyade korkuyu çağrıştıran soğukluğu gözlere yansıyor. Nihayet korkulan başa geliyor. Beklemenin rengi, altmış-yetmiş saniyelik yerini alıyor. Kimi eller tespihle kimi eller pet şişeyle buluşuyor. Makyaj düzeltmek için yardıma çağrılan eller de var. Hepsinden daha fazla “akıllı cihazlara” dokunan eller… Baş parmağın misyonu büyük. Gündemi kaçırmak istemeyenlerin imdadına yetişiyor. Bir sonraki ışıklara kadar, arkada okunmamış bildirim bırakmamalı. Bir şekilde geçecek altmış saniye. Geçmeli. Çünkü beklemek “kırmızı”dan daha fazlası. Yeşil ışıktan daha çabuk davranan ellerin kulaklara servis ettiği korna sesleri tekrar yankılandığında bir “eziyet” bitiyor öteki başlıyor. Hayallerin, bilincin, tefekkürün trafiği de pek farklı değil. Kimilerinin “ahir zaman” kimilerinin “akışkan modernite” diye adlandırdığı bir eksenin dışına çıkabilmek ne kadar mümkün? Yavaşlamanın bir zaaf belirtisi olarak teşhir edildiği yerde, durup düşünmek kolay olmasa gerek.
*
“Bana masal anlatma” diyenler Küçük Prens’in hikayesini küçümsüyor. Bir işi bitirince diğerine başlamanın diriltici soluğu, gözleri saat kulelerine bitişik olanların nefesine değemiyor. Su götürmez biçimde, hız istencinin en doruğa ulaştığı zamanlarda yaşıyoruz. Michelangelo Antonioni’nin 1995 yapımı “Par dela les Nuages” (Bulutların Ötesinde) adlı filminde geçen bir sahneyi hatırlayalım. Afrika’da kayıp bir şehrin izini süren arkeolaglara yerli halktan birileri de eşlik etmektedir. Zorlu iklim koşullarında, balta girmemiş ormanlarda uzun mesafeler kat edilir. Ancak yerli halktan bazıları görünürde durmayı gerektirecek bir sebep yokken, yüklerini indirirler ve öylece beklemeye başlarlar. Yeni bir şehri keşfetmek tutkusuyla yola koyulan Batılı arkeolaglar, buna bir anlam veremez. Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekler. Bu anlaşılmaz durumu, yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekilde ifade eder:
“Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor.”
Muazzam ve baş döndürücü bu hikâye, “sürekli ilerleme mit”ini bir kere daha düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Hepimiz bir anlamda, doğrudan yahut dolaylı biçimde “hız kurbanları”yız. Ruhlarından ayrı vadilere düşen bedenleriz.
*
Kanaat ekonomisi yerine anamalcı bir anlayışı benimseyen ve tüketimi kışkırtmak için her yolu mubah sayan telakkilerin elinde insan sıkışıp kalmıştır. Ahmet Haşim’in tam da yüzyıl evvel kaleme aldığı ve latif üslubuyla süslediği “Müslüman Saati”nin ibresini görmek bizlere nasip olmadı. Biraz da bu yüzden hız kurbanıyız. Kurulan hayallerin, görülen rüyaların gece vardiyalarına terk edilmesiyle başlayan bir yarıştayız. Kamburumuz öyle belirgin bir hale geldi ki, geride kalan ruhlarımızdan o kadar uzaklaştık ki, reçeteler aramaya koyulduk. Bu nedenle “yavaşlık\yavaşlama felsefesi” son dönemlerin hatırı sayılır duraklarından. Bu alanda yazılan kitapların, verilen seminerlerin “hızla” arttığı görülüyor. Bu çoğalma, kimi sektörlere yağlı kapılar olarak eklemlenecek mi, yoksa yaralarımıza derman mı olacak, kestirmek güç. Bir yandan da değil. Rağbetimizin yönü sahih arayışlara doğru oldukça birbirimizin derdini ve yükünü paylaşabileceğiz. Tavşana kaç, tazıya tut denilen oyunda; kaplumbağaya yer açmaya çalışmanın kolay olmadığının farkındayım. Ama kadim hikâyenin sonunda bitiş çizgisine, hızın sembolü tavşandan daha evvel varan kaplumbağa bize bir şeyler anlatıyor. Yavaşlayabilmek belki de modern zamanların en büyük kerameti. “Hayallerin ve inançların işgal altına alındığı” bir vasatta, Malatya yöresine ait şu türküye bir kez olsun kulak vermeli:
“Bu dünyada ölüm var /
Ne seni kor ne beni/
Dur dur dursene/
Dur bir haber versene”
İlgili Yazılar
Rachel’lere
Ben Rachel kırk üç yaşında
Aklımın sivri kalbinse yeğnik
Olacağı belliymiş önceden
Çıtalardan uçurtmalar yontarak
Rüzgâra karşı duracağım
Sınırları cetvelsiz çizeceğim
Nöbet yerini çocuklara bırakacağım
Seyyah II
Yine uzun uzun yollar yürüdükten sonra seyyahın yolu bir kasabaya varmış. Bu kasaba; ormanın içinde, ince toprak yolları olan, evleri birbirine mesafeli, güzel, ferah bir yermiş. Kış artık kendini iyice hissettirdiğinden, seyyah hemen kendine kalacak yer bulma kaygısına düşmüş. Şöyle bir çevresine bakınmış ama gördüğü ilk evle diğer ev arasında bayağı uzaklık olduğundan, ilk evin kapısını tıklamak zorunda kalmış. Bahçesindeki yemyeşil çamlarıyla mini bir ormanın içinde olduğunu düşündüren bu evin kapısını yaşlı bir bey açmış. Beyaz sakalları, maviye çalan gözleriyle ‘ihtiyar’ dedin mi ilk gözünde canlanacak çehreye sahipmiş.
Kalk Kendi Önünden
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Çocuk Özerkliği Olarak Makul Medeniyet
Medeniyet yüzyıllar boyu güneydeydi, sıcağa yakın ılıklık ve soğuktan uzak serinlik zihinlerin olduğu gibi tarımın, ticaretin bereketli ve selamette kalmasını sağlıyordu. Kuzey bilinmeyendi, sertlikti, barbarlıktı, öcüler diyarıydı, ilkesizlik, ölçüsüzlüktü. Gel zaman git zaman, doğudan ve güneyden uzaklaşarak kuzeye ve batıya göç etti medeniyet. Kavgada kazandıktan sonra bunun teorisini oluşturmakta, bilgi iktidarını köklü bir şekilde kurmakta gecikmedi kuzeyli ve batılılar.
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.