“Herkesten öğreneceğimiz mutlaka bir şeyler vardır.” Bunu ısrarla söylüyorum. Bazen çok basit gibi gelen konuşmalardan, yaşanan olaylardan dersler alır ve hayatın ilerleyen zamanlarında o anları hatırlayıp bazı çıkarımlarda bulunuruz. Bugünlerde, akademisyenlerin ihtilaflı konulardaki müzakerelerinin bir araya getirildiği ağır bir kitabı okurken, içimden gayr-i ihtiyarî “bunların işi de bayağı zor” deyiverdim. Ve kendi kendime güldüm. Çünkü aynı sözü seneler önce bir bayan bana söylemişti: Hac öncesi “güzel, mebrur bir hac için” yaptığım okumalara, oraya gittiğimde otel odasında da devam ediyordum. Aynı odayı paylaştığımız bir ablanın diğer odadaki arkadaşı sık sık bizim odaya gelir ve beni kitap okurken bulurdu. Bir defasında artık dayanamadı ve: — Senin işin de bayağı zor, dedi. Oda arkadaşım ve beyi, beş altı teyzenin de sorumluluğunu alarak hacca gelmişlerdi. O teyzeler okuma yazma bilmiyorlardı muhtemelen. Hacla ilgili hiçbir bilgileri yoktu. Hac öncesinde verilen seminerlere dahi katılmamışlardı. Başlarındaki beyefendi ne derse onu yapıyor, nereye giderse oraya gidiyorlardı. Çok önemli bir ibadeti yerine getirebilmek için, başlarında böyle bir kişinin olması onlar için büyük bir lütuftu. Herkes kapasitesinden, imkânından sorumludur elbette. Bu kadar maddî ve manevî zorlukları aşarak oraya gelmeleri bile takdire şayandı. Beyiyle gelen oda arkadaşımın, benim sürekli kitap okumam karşısındaki tavrı ise daha akıllıcaydı: — Bir daha gelirsem, ben ne yapacağımı biliyorum. Herkesin çabası kendineymiş, dedi. Hacdan sonra birkaç defa daha görüştük. Kısa bir zaman sonra da kanserden vefat ettiği haberini aldım. Bir daha gitmesi nasip olmadı ama niyeti güzeldi. Eminim ki bir daha gidebilse, kitaplar okuyacak, bilgi edinecek, bütün ibadetlerini daha bilinçli yapacak, nereye gittiğini, ne yapacağını, ne anlama geldiğini bilmeden beyinin arkasına takılmayacaktı. Her zaman söylerim, “Bizim insanımız samimi, gayretli ama ne yapacağını çok iyi bilmiyor.” diye. Her türlü zorluğa rağmen hacca gidenler, otelsiz, yiyecek içeceksiz oralarda kalanlar, geceyi uyumadan Mescid-i Haram’da geçirenler… Sabah namazına ne kadar erken gidersek gidelim, daha erken davranıp gelenleri veya otele hiç gitmeyenleri gördükçe hep o düşünceler geçerdi zihnimden ve şöyle dua ederdim: “Allah’ım! Bilinçlilerimize samimiyet, samimilerimize bilinç ver!” Odamdaki samimi teyzelerin bilgiye gösterdikleri teslimiyet de beni çok etkileyen bir anı olarak hâlâ hafızamda durur:
Dönüş günü ikindi namazının yolda veya havaalanında kılma zorluğu olacağından onlara kolaylık olsun diye öğle namazı ile beraber kılarak cem yapabileceğimizi bildirdim. Hayatlarında hiç duymadıkları ve yapmadıkları bir şeydi.
Yolculara tanınan bu kolaylığı öğrendiklerinde hemen cem ettiler. Havaalanında herkesin abdest ve namaz yetiştirme telaşesini görünce, teyzelerin yüzlerindeki rahatlık ve mutmainlik hem sevince hem de takdire değerdi. “İşimiz zor!” demiştim ya! Bir yandan bilgimizi artırırken, bu karmaşa arasında boğulmak ve samimiyetimizi kaybetmek tehlikesi var. Bir yandan da bu çok samimi insanları bilgilendirip bilinçlendirmek sorumluluğumuz var. Her şeyi akılla değerlendirip duygusuz bir şekilde hac ve umre yapanları duyunca içim acıyor. Oralara kadar gitmişken bu fırsat nasıl kaçırılır? Samimiyetin ve duygunun hâkim olacağı, meşakkatin zahmet değil rahmet olacağı bir ibadette, akılların sonraki sorunları çözmek üzere biraz memlekette bırakılması herkesin hayrına olacaktır. Orada her şeyi sorgulamak yerine, binlerce yıldır devam eden tevhidî geleneğin devamı olan sembolik hareketlerin anlamını bilmek ve teslim olmak, yapılması gereken en önemli şeydir. Değilse; ya semboller bilinçsizlikten tapılan putlara dönüşür ya da her şey anlamsız ve saçma gelerek duygular ölür. Yine oraya kendimizi beğenmek, başkalarını küçümsemek gibi hacca ve bir Müslümana yakışmayacak özelliklerden arınarak gitmek gerekir. Bunun en güzel yollarından biri de, yanımızdaki her kim ve nasıl olursa olsun, onun Allah katında bizden daha iyi biri olduğunu/olabileceğini düşünmektir. Değilse hacdan veya umreden döndüğümüzde heybemizde biriktirdiklerimiz mebrur bir hac veya umreyi zedeleyen şeyler olacaktır. “İşimiz zor”a yaşadığımız başka bir örnek de yine hacdan: Oteldeki odamızı, arkadaşından dolayı zaman zaman ziyaret eden bir teyze ihram yasaklarından o zamana kadar bilmediğim, okumadığım bir şeyi söyledi. Ben şaşırdım ve şüphede kaldım. Kitaplardan araştırdığımda bulamadım ve Kâbe’deki görevli Arap hocalara sorduk. Öyle bir şey olmadığını söylediler. Teyzeyi tekrar gördüğümde bunu nereden öğrendiğini, hocaların böyle bir şey olmadığını söylediklerini bildirdim. Bizi o kadar şüpheye, sıkıntıya ve zahmete sokan o değilmiş gibi gayet sakin, şöyle cevap vermesin mi? — Ne bileyim, bir sürü yasak var, bu da yasaktır zannettim! Bir de orada bazı insanları büyük bir yükten (!) kurtarabilirsiniz.
Mekke ve Medine’ye giderken geride kalanlar size bazı şeyler ısmarlayabilirler. Dua isterler, hatimlerini ve selamlarını yollarlar. Kendileri için bir umre veya tavaf yapmanızı isterler.
Üç ay orada kalan bir teyze başkaları için yaptığı tavaflardan yorulmuş bir vaziyette, -aklına da pek yatmamış olacak ki- bana bunun, bu yaptıklarının geçerli olup olmadığını sordu. Ben de gücü yetenlerin gelip yapmalarını, gücü yetmeyenlere bir sorumluluk olmadığını, onlar için dua edebileceğimizi söyledim. Yükten kurtulmanın rahatlığıyla bana öyle bir “Allah razı olsun.” dedi ki bunu duyan arkadaşım, “Herhalde bu sevap sana yeter.” demekten kendini alamadı. Laf lafı açar; bazen küçük bir söz bizi seneler öncesine, kilometreler ötesine götürür. Zihnimizde canlanan o hatıraları yakınlarımıza tekrar tekrar anlatırız. Birlikte olduğumuz insanlardan bir şeyler öğrenmez veya biz onlara öğretmezsek; yaşadığımız olayları sadece “lâf olsun” diye anlatır, bir ders veya ibret almazsak, işte o zaman gerçekten; İŞİMİZ ZOR!
1963 yılında Düzce’de doğdu. Hayatının farklı dönemlerinde Konya ve Ankara’da yaşadı. Hâlen İstanbul’da ikamet etmektedir. Yedi çocuk annesidir.
Ailesiyle birlikte 1999-2002 yılları arasında aylık yayımlanan Adak Çocuk dergisini çıkardı.
Yazarın; Bana Bir Hastalık Dokundu, Meryemler Mabedi Terk Ederse ve çocuk eğitimi üzerine kaleme aldığı Göz Aydınlığı: Çocuklar İçin Anne Babalara Tavsiyeler adlı kitapları bulunmaktadır. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
İslam, bireysel hayattan toplumsal hayata, inançtan ibadete, ahlâktan siyasete, sanattan iktisada kadar hayatın her yönünü bütünüyle ele alan bir dindir. İslam’ın diğer alanlarının öğrenilmesi, uygulanması ne kadar önemliyse iktisada ait hükümlerin öğrenilmesi, uygulanması da o kadar önemlidir.Bazı Müslüman âlimler tarafından 1970’lerin başlarında, sömürge sonrası, Müslümanların inancına uygun iktisadi alanda bir sistem oluşturma amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. …
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
İşimiz Zor!
“Herkesten öğreneceğimiz mutlaka bir şeyler vardır.”
Bunu ısrarla söylüyorum. Bazen çok basit gibi gelen konuşmalardan, yaşanan olaylardan dersler alır ve hayatın ilerleyen zamanlarında o anları hatırlayıp bazı çıkarımlarda bulunuruz.
Bugünlerde, akademisyenlerin ihtilaflı konulardaki müzakerelerinin bir araya getirildiği ağır bir kitabı okurken, içimden gayr-i ihtiyarî “bunların işi de bayağı zor” deyiverdim. Ve kendi kendime güldüm. Çünkü aynı sözü seneler önce bir bayan bana söylemişti:
Hac öncesi “güzel, mebrur bir hac için” yaptığım okumalara, oraya gittiğimde otel odasında da devam ediyordum. Aynı odayı paylaştığımız bir ablanın diğer odadaki arkadaşı sık sık bizim odaya gelir ve beni kitap okurken bulurdu. Bir defasında artık dayanamadı ve:
— Senin işin de bayağı zor, dedi.
Oda arkadaşım ve beyi, beş altı teyzenin de sorumluluğunu alarak hacca gelmişlerdi. O teyzeler okuma yazma bilmiyorlardı muhtemelen. Hacla ilgili hiçbir bilgileri yoktu. Hac öncesinde verilen seminerlere dahi katılmamışlardı. Başlarındaki beyefendi ne derse onu yapıyor, nereye giderse oraya gidiyorlardı. Çok önemli bir ibadeti yerine getirebilmek için, başlarında böyle bir kişinin olması onlar için büyük bir lütuftu. Herkes kapasitesinden, imkânından sorumludur elbette. Bu kadar maddî ve manevî zorlukları aşarak oraya gelmeleri bile takdire şayandı.
Beyiyle gelen oda arkadaşımın, benim sürekli kitap okumam karşısındaki tavrı ise daha akıllıcaydı:
— Bir daha gelirsem, ben ne yapacağımı biliyorum. Herkesin çabası kendineymiş, dedi.
Hacdan sonra birkaç defa daha görüştük. Kısa bir zaman sonra da kanserden vefat ettiği haberini aldım.
Bir daha gitmesi nasip olmadı ama niyeti güzeldi. Eminim ki bir daha gidebilse, kitaplar okuyacak, bilgi edinecek, bütün ibadetlerini daha bilinçli yapacak, nereye gittiğini, ne yapacağını, ne anlama geldiğini bilmeden beyinin arkasına takılmayacaktı.
Her zaman söylerim, “Bizim insanımız samimi, gayretli ama ne yapacağını çok iyi bilmiyor.” diye.
Her türlü zorluğa rağmen hacca gidenler, otelsiz, yiyecek içeceksiz oralarda kalanlar, geceyi uyumadan Mescid-i Haram’da geçirenler…
Sabah namazına ne kadar erken gidersek gidelim, daha erken davranıp gelenleri veya otele hiç gitmeyenleri gördükçe hep o düşünceler geçerdi zihnimden ve şöyle dua ederdim:
“Allah’ım! Bilinçlilerimize samimiyet, samimilerimize bilinç ver!”
Odamdaki samimi teyzelerin bilgiye gösterdikleri teslimiyet de beni çok etkileyen bir anı olarak hâlâ hafızamda durur:
Yolculara tanınan bu kolaylığı öğrendiklerinde hemen cem ettiler. Havaalanında herkesin abdest ve namaz yetiştirme telaşesini görünce, teyzelerin yüzlerindeki rahatlık ve mutmainlik hem sevince hem de takdire değerdi.
“İşimiz zor!” demiştim ya!
Bir yandan bilgimizi artırırken, bu karmaşa arasında boğulmak ve samimiyetimizi kaybetmek tehlikesi var. Bir yandan da bu çok samimi insanları bilgilendirip bilinçlendirmek sorumluluğumuz var.
Her şeyi akılla değerlendirip duygusuz bir şekilde hac ve umre yapanları duyunca içim acıyor. Oralara kadar gitmişken bu fırsat nasıl kaçırılır?
Samimiyetin ve duygunun hâkim olacağı, meşakkatin zahmet değil rahmet olacağı bir ibadette, akılların sonraki sorunları çözmek üzere biraz memlekette bırakılması herkesin hayrına olacaktır.
Orada her şeyi sorgulamak yerine, binlerce yıldır devam eden tevhidî geleneğin devamı olan sembolik hareketlerin anlamını bilmek ve teslim olmak, yapılması gereken en önemli şeydir.
Değilse; ya semboller bilinçsizlikten tapılan putlara dönüşür ya da her şey anlamsız ve saçma gelerek duygular ölür.
Yine oraya kendimizi beğenmek, başkalarını küçümsemek gibi hacca ve bir Müslümana yakışmayacak özelliklerden arınarak gitmek gerekir. Bunun en güzel yollarından biri de, yanımızdaki her kim ve nasıl olursa olsun, onun Allah katında bizden daha iyi biri olduğunu/olabileceğini düşünmektir. Değilse hacdan veya umreden döndüğümüzde heybemizde biriktirdiklerimiz mebrur bir hac veya umreyi zedeleyen şeyler olacaktır.
“İşimiz zor”a yaşadığımız başka bir örnek de yine hacdan:
Oteldeki odamızı, arkadaşından dolayı zaman zaman ziyaret eden bir teyze ihram yasaklarından o zamana kadar bilmediğim, okumadığım bir şeyi söyledi. Ben şaşırdım ve şüphede kaldım. Kitaplardan araştırdığımda bulamadım ve Kâbe’deki görevli Arap hocalara sorduk. Öyle bir şey olmadığını söylediler. Teyzeyi tekrar gördüğümde bunu nereden öğrendiğini, hocaların böyle bir şey olmadığını söylediklerini bildirdim. Bizi o kadar şüpheye, sıkıntıya ve zahmete sokan o değilmiş gibi gayet sakin, şöyle cevap vermesin mi?
— Ne bileyim, bir sürü yasak var, bu da yasaktır zannettim!
Bir de orada bazı insanları büyük bir yükten (!) kurtarabilirsiniz.
Üç ay orada kalan bir teyze başkaları için yaptığı tavaflardan yorulmuş bir vaziyette, -aklına da pek yatmamış olacak ki- bana bunun, bu yaptıklarının geçerli olup olmadığını sordu. Ben de gücü yetenlerin gelip yapmalarını, gücü yetmeyenlere bir sorumluluk olmadığını, onlar için dua edebileceğimizi söyledim.
Yükten kurtulmanın rahatlığıyla bana öyle bir “Allah razı olsun.” dedi ki bunu duyan arkadaşım, “Herhalde bu sevap sana yeter.” demekten kendini alamadı.
Laf lafı açar; bazen küçük bir söz bizi seneler öncesine, kilometreler ötesine götürür. Zihnimizde canlanan o hatıraları yakınlarımıza tekrar tekrar anlatırız.
Birlikte olduğumuz insanlardan bir şeyler öğrenmez veya biz onlara öğretmezsek; yaşadığımız olayları sadece “lâf olsun” diye anlatır, bir ders veya ibret almazsak, işte o zaman gerçekten;
İŞİMİZ ZOR!
Yazar
1963 yılında Düzce’de doğdu. Hayatının farklı dönemlerinde Konya ve Ankara’da yaşadı. Hâlen İstanbul’da ikamet etmektedir. Yedi çocuk annesidir.
Ailesiyle birlikte 1999-2002 yılları arasında aylık yayımlanan Adak Çocuk dergisini çıkardı.
Yazarın; Bana Bir Hastalık Dokundu, Meryemler Mabedi Terk Ederse ve çocuk eğitimi üzerine kaleme aldığı Göz Aydınlığı: Çocuklar İçin Anne Babalara Tavsiyeler adlı kitapları bulunmaktadır. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
İlgili Yazılar
Her Sistemin Kendine Özgü Bir Meşruiyet Kaynağı Vardır
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
İslam İktisadı
İslam, bireysel hayattan toplumsal hayata, inançtan ibadete, ahlâktan siyasete, sanattan iktisada kadar hayatın her yönünü bütünüyle ele alan bir dindir. İslam’ın diğer alanlarının öğrenilmesi, uygulanması ne kadar önemliyse iktisada ait hükümlerin öğrenilmesi, uygulanması da o kadar önemlidir.Bazı Müslüman âlimler tarafından 1970’lerin başlarında, sömürge sonrası, Müslümanların inancına uygun iktisadi alanda bir sistem oluşturma amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. …
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Gazze’nin Hatırlattıkları ve Gösterdikleri
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok mu?
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…