Dünyalılar sara hastalığına tutulmuş. İnsanlık cinnet üstüne cinnet geçiriyor.
Her taraftan insan kaynaklı krizlerin feryat –figanları yükseliyor.
Olan bitenin azıcık bir kısmına şahit oluyoruz, şoklar yaşıyoruz.
Tarihte de benzeri kriz nöbetleri yaşandı ve insanoğlu hemcinsini akla hayale gelmeyen yöntemlerle aşağıladı ve hayvanın hayvana verdiğinden çok daha büyük zararlar verdi. Bugün olan biteni anlamak çok zor.
Çevre topyekûn saldırı altında.
Mizanı bozan bir azgınlık revaçta.
Güçlüler zayıfları ezip sömürüyor, katlediyor ve tüm yapılan vahşetlerin maalesef felsefesi de var! Hem de azımsanmayacak taraftarıyla güçlü bir felsefe. Güçlüyü haklı kılan, acımasız, rekabetçi, zayıf söz konusu olunca adalet kavramını asla hatırlamayan bir felsefe. Küçük bir azınlığın kutsanmış çıkarları için dünyanın geri kalanını gözden çıkaran, vicdanı olmayan bir felsefe. Olabildiğince fırsatçı, fırsat eşitsizliğine hayran bir felsefe…
Bir de “güçlü devlet” meselesi var. Eli sürekli güçlenen egemenler…
Kutsanmış devlet algısının eli güçlendikçe emsalsiz zulümler için malzeme sunan terör, saldırı ve tehditleri boy boy yükseliyor yeryüzünün değişik coğrafyalarından… En çok da Müslümanların yaşadığı coğrafyalardan… Müslüman olan, anti-emperyalistlik iddiasında, İslamcılığa kendini adamış nice kesimler, pratikleriyle emperyalizmin değirmenine su taşımakla meşgul. Müslümanların aleyhine emperyalistlerin zulmetme iştahını kabartan, onlara malzeme ve gerekçe sunan bu kesimler, eninde sonunda, emperyalistlerin maşası olmaktan da kendilerini kurtaramıyorlar.
Batı, tarihî intikamlarını alma peşinde, bunu anlamak mümkün de Müslümanlar nasıl oldu da bu kadar zulme aracı oldular!? Birbirlerine karşı merhametli olduklarına dair Allah’ın ayetlerini okudular da nasıl oldu da bu denli merhametsiz oldular? Nasıl oldular da artık güvenilir değiller. Kan döktükçe aptallaşıyorlar, aptallaştıkça da kan döküp akıllarını yitiriyorlar. Akıldan uzaklaştıkça da üzerlerine pislik (rics) yağıyor.
Beşerin bugünkü temsilcileri; hayvana kıyasla üstün, insanî olana kıyasla hayvandan daha aşağılık bir durumdalar. Aşağıların aşağısında debelenip duruyor ve yücelerin yücesine çıkacak en değerli şeyden mahrum.
Vicdandan mahrum…
Yeryüzünde bir halife olacakken, tanımlı eşyanın ruhundan ve “bilmek”ten kopunca kan döken, fitne fesat çıkaran bir hüviyete büründü. Hem Allah’tan koptu hem de Allah’tan bir ses olan vicdandan koptu.
Vicdanını kaybedince Allah’ı bulamadı, O’nun sesine sağır oldu. Bu sesin yazıya dökülmüş olan metnine de körleşti doğal olarak. Aziz Kur’an’dan kopunca da artık yolunu bulamadı. Vicdansız kaldı yani. Bulmak= vicdan; kaybetmek/bulamamak= vicdansızlık.
“Ey iman edenler iman edin!”
Sahi bu ayet ne anlama geliyordu? İmanı bulmuş (gibi) lakin bir türlü bulamadığı bir iman mı gündemde? Emin olamadığı imanı mıdır onu “bulmak”tan yani vicdandan alıkoyan?
Kalbi mutmain değil, nefsi üzerindeki basiretini yitiriyor, mutmain değil yani vicdansız… Ona yolunu gösterecek her şeyden mahrum… İç sesten mahrum. Zavallı. Nefissiz. Zilletli. İlletli. Ahlâkilik alanlarının çoğunda illetli yani… Yaptıkları üzerinde oto kontrol sağlayacak o ahlâki sesten yoksun kalınca marazı sürekli artış gösteren bir illetli. Şiddet dinine mensup olabiliyor mesela.
Vicdanı yok ki rahatsızlık duysun…
Tüm insanlık için bu sorun gündemde olabilir lakin insanlığa örneklik sınavını yitiren Müslümanadır sözümüz. Davranışlarını temelleyecek, davranışlar arası kıyası aklın sınırları içinde yapabilecek, davranışlarını ahlâki temellere oturtacak vicdan sorunu Müslüman’ın yakasından düşmüyor.
Kendisine dönecekleri o sorgulayıcı nefisleri yani vicdanları yok.
“Nefislerine döndüler ve dediler ki zalimlersiniz!” (Enbiya 64) ifadesindeki gibi dönecekleri bir nefisleri kalmamış.
Vicdan var olmaktan gelince vicdanını kaybedince de var olamıyor.
Netice olarak; var olmak için, başta ahlâki olmak üzere, değer üretemiyor. Vicdanı kaybedince güçlü bir iç hesapçının yol göstericiliğinden yararlanamıyor. Koskoca coğrafyada Batı’nın kuklası olmaktan, kendisini asla sevmeyecek olanlardan yakasını kurtaramıyor ve kabul edilmemiş ibadet ve mukaddimelerinden ötürü de, Kabil misali, kardeşlerini boğazlıyor. Bir de bu yaptıklarını kamera kayıtlarıyla dünyaya servis ediyor!
Vicdan yitik bir değer oldu…
Vicdan Müslümanın yitik malı hükmünde ise çözüm nere(ler)de aranacaktır? Dinin sosyal ilişkilerdeki yansıması vicdani temellere de dayanıyorken, vicdan yitimi sorunu yaşayanların bir örneklik oluşturacak medeni insanlar olması, ne tür bir sürece tâbi olacaktır? Allah’tan kendisine üflenen ruh onu hangi şartlarda yüceltmeye başlayacaktır? Vicdansızlığa hüküm giymiş bu mahkûmun, vicdanın sesine tekrar dönmesi için ne tür çevresel, sosyal, psikolojik ön şarta ihtiyacı vardır? “Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin!” ayeti ne zaman onun için de geçerli olacaktır? Sürekli pişmanlık aşamalarından geçerek, kabul edilir tövbe düzeyine erişmesi ne tür kolektif çabaların eseri olacaktır?
“Vicdan ile sorun yaşama hali” İslam aleminin çok ciddi sorunlarından biri hükmündeyken, yüzünü Allah’a dönecek olan bu insanların, Allah’ın her bireye esasen vicdani kanallardan hitap ettiğini ve bu hitabının sürekli olduğunu bilmeleri, fıtratlarına telkin edilen nötr zemin dolayısıyla mümkündür.
Allah, sürekli olarak “vicdani kanallar” üzerinden, kelam sıfatı hükmüyle muhatap olmaktadır. Bu demektir ki yüzünü Allah’a dönmeleri halinde Allah’ın kendileriyle irtibatını yeniden hissedecekler, merhamet duyguları gelişecek, vicdanları depreşecektir.
Tekrardan Müslüman kardeşini sevmeye başlayacak, bu sevginin “cennete girmenin ön koşulu” olduğunu bilerek, imanlarıyla kendisini geçenler için dualar edecek, kardeşini nefsine tercih ettikçe onu öldürme şeytani dürtüsünden kurtulacak, geçmiş kötü amelleri için pişmanlıklarını derinden hissedecektir. Dua ederek icabeti hak etmeyi bekleyecektir. Hevasını ilah edinmeyeceğinin çabasıyla da Allah’ın kendisine merhametini gözlemleyebilecektir. Zira her azgın, ilk önce hevasını ilah edinmeye başlayarak azgınlaşma eğilimini sürdürmüştür.
Sonuç olarak; her insan için gerekli ama Müslüman’ın yitiklerinden olması bakımından da en bilinçli uyanıklık hali olan vicdan, yeniden değer üretmenin anahtarı hükmündedir. Yapageldiklerinden henüz kalbi mühürlenmemişse, bu demektir ki uykudan uyanacaktır. Bu uyanış beşeri mânâda tüm uyanışları harekete geçirerek onu yeniden izzetli/şerefli kılacaktır. Böylece kan dökmek ve fitne çıkarmak kısır döngülerinden arınmış olarak yeniden “Halife” konumuna kavuşacaktır. Kurşunlardan binaların birbirine tutunmaları misali kardeşleriyle kol kola, omuz omuza, yeryüzünü imar etmeye başlayacaktır. Yeryüzünün zenginlikleri olan “insana ait farklılıklar” kardeşçe yaşamanın belirleyicisi olacaktır. Zayıf olanın hakkı güvence altına alınacaktır.
Tüm bunlar evrensel mesajlar içeren vicdani uyanışın eseri olacaktır. Yeter ki Müslümanlar vicdanlılar olarak şu içinde debelendikleri bataklıklardan çıkmayı başarabilsin. Yitik değer olan vicdan ile Allah’ın mesajlarını ruhlarında hissedebilsinler…
Böylece, akıllanan, tüm pisliklerden arınanların eli ve emeğiyle medeni toplumların inşası belki mümkün olabilecektir.
Cümle ümmet-i İslam’ın gözü aydın, farklı düşündüğü için bir insanı daha, teolojik bir farklı yorumu daha linç ederek istifa etmesine vesile olduk. Linçin şehvet düzeyi, kışkırtma kat sayısı o kadar yüksekti ki sosyal medyada küfrün, hakaretin, tehdidin binlercesi, onlarca saat sürdü. Herhangi bir ibadetinde erişemediği iştiyakı bir insanı linç etmek için kullanan “biz”ler, “insanlıktan çıkma başarımıza” bir yenisini daha eklemiş bulunuyoruz.
Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir. Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk? Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı?
“Kulluk nedir?” diye sorulduğunda ise; ‘Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik; O’nun sınırlarını aşmayan, emirlerini ise eksiltmeyen bir yaşam biçimi’ olduğu dile getirilebilir. O’nun rızası gözetilerek ortaya koyulan her iş, oluş, eylem kulluğun bir parçası hâline gelmektedir. Bu tanımın, kulluğun yapılabilecek en geniş anlamdaki tanımı olduğu söylenebilir. Kulluğun bir cüz’ü olarak ise; Allah’ın kullarına belirli zamanlarda ve belirli şekillerde yapılmasını emrettiği fiiller olan (namaz, oruç, hac, zekât vb.) ibadetlerden bahsedilebilir.
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
Çocuk edebiyatı alanındaki nitelikli ürünlerden söz edebilmek için eserler, bütüncül bir bakışla ele alınmalıdır. Kitabın biçimsel yapısından, içeriğine doğru bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu alanda üretilen metinlerin çocuğun yazıyla, yazın dünyasıyla ilk karşılaşması ve yaşamı boyunca onun kitaba bakışını, yaklaşımını şekillendiren ilk örnekler olduğu unutulmamalıdır. Bu bağlamda, kitabın hikâyesinden önce kapak kalitesi, kullanılan hamur, kapak tasarımı, içerik tasarımı, çizimler, renk tercihleri… gibi her bir ayrıntı çok daha önemli bir hale gelmektedir.
Müslümanların Yitik Değeri: Vicdan
Dünyalılar sara hastalığına tutulmuş. İnsanlık cinnet üstüne cinnet geçiriyor.
Her taraftan insan kaynaklı krizlerin feryat –figanları yükseliyor.
Olan bitenin azıcık bir kısmına şahit oluyoruz, şoklar yaşıyoruz.
Tarihte de benzeri kriz nöbetleri yaşandı ve insanoğlu hemcinsini akla hayale gelmeyen yöntemlerle aşağıladı ve hayvanın hayvana verdiğinden çok daha büyük zararlar verdi. Bugün olan biteni anlamak çok zor.
Çevre topyekûn saldırı altında.
Mizanı bozan bir azgınlık revaçta.
Güçlüler zayıfları ezip sömürüyor, katlediyor ve tüm yapılan vahşetlerin maalesef felsefesi de var! Hem de azımsanmayacak taraftarıyla güçlü bir felsefe. Güçlüyü haklı kılan, acımasız, rekabetçi, zayıf söz konusu olunca adalet kavramını asla hatırlamayan bir felsefe. Küçük bir azınlığın kutsanmış çıkarları için dünyanın geri kalanını gözden çıkaran, vicdanı olmayan bir felsefe. Olabildiğince fırsatçı, fırsat eşitsizliğine hayran bir felsefe…
Bir de “güçlü devlet” meselesi var. Eli sürekli güçlenen egemenler…
Kutsanmış devlet algısının eli güçlendikçe emsalsiz zulümler için malzeme sunan terör, saldırı ve tehditleri boy boy yükseliyor yeryüzünün değişik coğrafyalarından… En çok da Müslümanların yaşadığı coğrafyalardan… Müslüman olan, anti-emperyalistlik iddiasında, İslamcılığa kendini adamış nice kesimler, pratikleriyle emperyalizmin değirmenine su taşımakla meşgul. Müslümanların aleyhine emperyalistlerin zulmetme iştahını kabartan, onlara malzeme ve gerekçe sunan bu kesimler, eninde sonunda, emperyalistlerin maşası olmaktan da kendilerini kurtaramıyorlar.
Batı, tarihî intikamlarını alma peşinde, bunu anlamak mümkün de Müslümanlar nasıl oldu da bu kadar zulme aracı oldular!? Birbirlerine karşı merhametli olduklarına dair Allah’ın ayetlerini okudular da nasıl oldu da bu denli merhametsiz oldular? Nasıl oldular da artık güvenilir değiller. Kan döktükçe aptallaşıyorlar, aptallaştıkça da kan döküp akıllarını yitiriyorlar. Akıldan uzaklaştıkça da üzerlerine pislik (rics) yağıyor.
Beşerin bugünkü temsilcileri; hayvana kıyasla üstün, insanî olana kıyasla hayvandan daha aşağılık bir durumdalar. Aşağıların aşağısında debelenip duruyor ve yücelerin yücesine çıkacak en değerli şeyden mahrum.
Vicdandan mahrum…
Yeryüzünde bir halife olacakken, tanımlı eşyanın ruhundan ve “bilmek”ten kopunca kan döken, fitne fesat çıkaran bir hüviyete büründü. Hem Allah’tan koptu hem de Allah’tan bir ses olan vicdandan koptu.
Vicdan, VE-CE-DE/V-C-D (buldu) fiil kökünden geliyor.
Vicdanını kaybedince Allah’ı bulamadı, O’nun sesine sağır oldu. Bu sesin yazıya dökülmüş olan metnine de körleşti doğal olarak. Aziz Kur’an’dan kopunca da artık yolunu bulamadı. Vicdansız kaldı yani. Bulmak= vicdan; kaybetmek/bulamamak= vicdansızlık.
“Ey iman edenler iman edin!”
Sahi bu ayet ne anlama geliyordu? İmanı bulmuş (gibi) lakin bir türlü bulamadığı bir iman mı gündemde? Emin olamadığı imanı mıdır onu “bulmak”tan yani vicdandan alıkoyan?
Kalbi mutmain değil, nefsi üzerindeki basiretini yitiriyor, mutmain değil yani vicdansız… Ona yolunu gösterecek her şeyden mahrum… İç sesten mahrum. Zavallı. Nefissiz. Zilletli. İlletli. Ahlâkilik alanlarının çoğunda illetli yani… Yaptıkları üzerinde oto kontrol sağlayacak o ahlâki sesten yoksun kalınca marazı sürekli artış gösteren bir illetli. Şiddet dinine mensup olabiliyor mesela.
Vicdanı yok ki rahatsızlık duysun…
Tüm insanlık için bu sorun gündemde olabilir lakin insanlığa örneklik sınavını yitiren Müslümanadır sözümüz. Davranışlarını temelleyecek, davranışlar arası kıyası aklın sınırları içinde yapabilecek, davranışlarını ahlâki temellere oturtacak vicdan sorunu Müslüman’ın yakasından düşmüyor.
Kendisine dönecekleri o sorgulayıcı nefisleri yani vicdanları yok.
“Nefislerine döndüler ve dediler ki zalimlersiniz!” (Enbiya 64) ifadesindeki gibi dönecekleri bir nefisleri kalmamış.
Nefissiz…
İzzeti kaybetmiş…
Farkındalık şuuru eksik olduğundan, kendisine tuzak kuranları tanıyamıyor, bilincini toparlayamadığından, kadim Batılı düşmanlarının tuzağından kurtulamıyor.
Vicdan var olmaktan gelince vicdanını kaybedince de var olamıyor.
Netice olarak; var olmak için, başta ahlâki olmak üzere, değer üretemiyor. Vicdanı kaybedince güçlü bir iç hesapçının yol göstericiliğinden yararlanamıyor. Koskoca coğrafyada Batı’nın kuklası olmaktan, kendisini asla sevmeyecek olanlardan yakasını kurtaramıyor ve kabul edilmemiş ibadet ve mukaddimelerinden ötürü de, Kabil misali, kardeşlerini boğazlıyor. Bir de bu yaptıklarını kamera kayıtlarıyla dünyaya servis ediyor!
Vicdan yitik bir değer oldu…
Vicdan Müslümanın yitik malı hükmünde ise çözüm nere(ler)de aranacaktır? Dinin sosyal ilişkilerdeki yansıması vicdani temellere de dayanıyorken, vicdan yitimi sorunu yaşayanların bir örneklik oluşturacak medeni insanlar olması, ne tür bir sürece tâbi olacaktır? Allah’tan kendisine üflenen ruh onu hangi şartlarda yüceltmeye başlayacaktır? Vicdansızlığa hüküm giymiş bu mahkûmun, vicdanın sesine tekrar dönmesi için ne tür çevresel, sosyal, psikolojik ön şarta ihtiyacı vardır? “Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin!” ayeti ne zaman onun için de geçerli olacaktır? Sürekli pişmanlık aşamalarından geçerek, kabul edilir tövbe düzeyine erişmesi ne tür kolektif çabaların eseri olacaktır?
“Vicdan ile sorun yaşama hali” İslam aleminin çok ciddi sorunlarından biri hükmündeyken, yüzünü Allah’a dönecek olan bu insanların, Allah’ın her bireye esasen vicdani kanallardan hitap ettiğini ve bu hitabının sürekli olduğunu bilmeleri, fıtratlarına telkin edilen nötr zemin dolayısıyla mümkündür.
Tekrardan Müslüman kardeşini sevmeye başlayacak, bu sevginin “cennete girmenin ön koşulu” olduğunu bilerek, imanlarıyla kendisini geçenler için dualar edecek, kardeşini nefsine tercih ettikçe onu öldürme şeytani dürtüsünden kurtulacak, geçmiş kötü amelleri için pişmanlıklarını derinden hissedecektir. Dua ederek icabeti hak etmeyi bekleyecektir. Hevasını ilah edinmeyeceğinin çabasıyla da Allah’ın kendisine merhametini gözlemleyebilecektir. Zira her azgın, ilk önce hevasını ilah edinmeye başlayarak azgınlaşma eğilimini sürdürmüştür.
Sonuç olarak; her insan için gerekli ama Müslüman’ın yitiklerinden olması bakımından da en bilinçli uyanıklık hali olan vicdan, yeniden değer üretmenin anahtarı hükmündedir. Yapageldiklerinden henüz kalbi mühürlenmemişse, bu demektir ki uykudan uyanacaktır. Bu uyanış beşeri mânâda tüm uyanışları harekete geçirerek onu yeniden izzetli/şerefli kılacaktır. Böylece kan dökmek ve fitne çıkarmak kısır döngülerinden arınmış olarak yeniden “Halife” konumuna kavuşacaktır. Kurşunlardan binaların birbirine tutunmaları misali kardeşleriyle kol kola, omuz omuza, yeryüzünü imar etmeye başlayacaktır. Yeryüzünün zenginlikleri olan “insana ait farklılıklar” kardeşçe yaşamanın belirleyicisi olacaktır. Zayıf olanın hakkı güvence altına alınacaktır.
Tüm bunlar evrensel mesajlar içeren vicdani uyanışın eseri olacaktır. Yeter ki Müslümanlar vicdanlılar olarak şu içinde debelendikleri bataklıklardan çıkmayı başarabilsin. Yitik değer olan vicdan ile Allah’ın mesajlarını ruhlarında hissedebilsinler…
Böylece, akıllanan, tüm pisliklerden arınanların eli ve emeğiyle medeni toplumların inşası belki mümkün olabilecektir.
İlgili Yazılar
Eleştiri Kültürümüzün Eleştirisi: Yok Edilmesi Gereken “Öteki”lere Karşı Kahraman “Biz”ler
Cümle ümmet-i İslam’ın gözü aydın, farklı düşündüğü için bir insanı daha, teolojik bir farklı yorumu daha linç ederek istifa etmesine vesile olduk. Linçin şehvet düzeyi, kışkırtma kat sayısı o kadar yüksekti ki sosyal medyada küfrün, hakaretin, tehdidin binlercesi, onlarca saat sürdü. Herhangi bir ibadetinde erişemediği iştiyakı bir insanı linç etmek için kullanan “biz”ler, “insanlıktan çıkma başarımıza” bir yenisini daha eklemiş bulunuyoruz.
Zihniyet Daralması Karşısında Islahı Yeniden Kuşanmak
Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir. Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk? Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı?
Kulluğun Bir Cüz’ü Olarak Oruç ve Ramazan
“Kulluk nedir?” diye sorulduğunda ise; ‘Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik; O’nun sınırlarını aşmayan, emirlerini ise eksiltmeyen bir yaşam biçimi’ olduğu dile getirilebilir. O’nun rızası gözetilerek ortaya koyulan her iş, oluş, eylem kulluğun bir parçası hâline gelmektedir. Bu tanımın, kulluğun yapılabilecek en geniş anlamdaki tanımı olduğu söylenebilir. Kulluğun bir cüz’ü olarak ise; Allah’ın kullarına belirli zamanlarda ve belirli şekillerde yapılmasını emrettiği fiiller olan (namaz, oruç, hac, zekât vb.) ibadetlerden bahsedilebilir.
İslam Dünyasının “Geri” Kalması ve İslam Hukukunda İçtihat Kapısı
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
Çocuk Yazınında Nitelikli Kitap Sorunu
Çocuk edebiyatı alanındaki nitelikli ürünlerden söz edebilmek için eserler, bütüncül bir bakışla ele alınmalıdır. Kitabın biçimsel yapısından, içeriğine doğru bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu alanda üretilen metinlerin çocuğun yazıyla, yazın dünyasıyla ilk karşılaşması ve yaşamı boyunca onun kitaba bakışını, yaklaşımını şekillendiren ilk örnekler olduğu unutulmamalıdır. Bu bağlamda, kitabın hikâyesinden önce kapak kalitesi, kullanılan hamur, kapak tasarımı, içerik tasarımı, çizimler, renk tercihleri… gibi her bir ayrıntı çok daha önemli bir hale gelmektedir.