“Ey ekin peşindeki kardeşim, tohumu Kendi tarlandan da uzaklara saç Gün gelir, uzun yollar düşerse menziline Sana doğru haykıran sesler de duyacaksın” demekteydi. Muhsin de öyle yaptı ve tohumlarını, gücünün yettiği en uzak topraklara kadar saçmaya çalıştı.
Şimdi ise o tohumlar boy vermiş, bereketli bir başak misali karşısında duruyor ve kendi saçtığı tohumları anlatıyordu.
Muhsin, uzun yıllar görmediği arkadaşı İlyas’la karşılaşmış ve onu dinledikçe Mâlik B. Nebi’nin ne kadar isabetli tespitlerde bulunduğunu bir kez daha kavramıştı. Çünkü İlyas kendisinden binlerce kilometre uzakta öğretmenlik yapmakta ve kendi yaşadığı süreçlere başka insanları dâhil etmekteydi.
İlyas hararetle Muhsin’e tecrübelerini anlatmakta ve onu da yaşanmışlıklarının içine çekmek istemekteydi. Bu, Muhsin’in de içinde bulunduğu bir tecrübeydi çünkü.
İlyas’ın öğretmen olmasında en önemli etkenlerden biri Muhsin’di. Lise son sınıfta iken tanışmışlar ve Muhsin, İlyas’ın hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri olmuştu. Muhsin’in İlyas’a kattığı en değerli özellik; karşısındaki insanı anlamaya çalışmaktı. Şimdi ise İlyas anlamaya çalışıyordu; (kendini tanıyabildiği ölçüde) karşısındakileri.
Uzun yıllar sonra birbirini gören iki arkadaş(tan öte kardeş) biriktirdiklerini paylaşmaya başlamışlardı. İlyas başından geçen ve onu çok etkileyen bir olayı hiç zaman kaybetmeden Muhsin’e anlatmaya başlamıştı:
“Pencere değiştikçe manzara değişir.” demişti değerli bir öğretmen arkadaşım ve sözlerin hayata dokunduğunda daha büyük anlamlar ifade ettiğini biz kez daha anlamıştım Muhsin abi.
Öğretmenliğimin ikinci yılı olmasına rağmen birçok olayla karşılaşmış ve bu olaylarla birlikte kendime göre birçok tecrübe edinmiştim. Fakat hiçbir olay beni bu denli sarsmamış ve üzerimde böylesi bir etki bırakmamıştı.
Güzel bir söz yankılanır sürekli kulaklarımda: “Yürümekle varılmaz lakin varanlar yürüyenlerdir.” Adımlarımın menzile varacağından şüpheli olsam da, menzile ulaşmanın tek yolu olduğunu biliyordum; yolda olmak.
“Dünyayı sen mi değiştireceksin”, “böyle gelmiş böyle gider”, “birkaç yıl sonra bu idealist tavırlarından eser kalmaz” söylemlerine kulak asmadan, olana değil olması gerekene endeksli bir görev hayatı sürmeye çalışıyordum. Fakat bununla birlikte; yapmış olduğum görevin birçok farklı etken sebebiyle yer yer zorluklara muhatap olduğunu söylediğimde bana hak vereceğini de biliyorum.
Belki de üzerinde en çok durmamız gereken zorluklardan biri de; post-modern çağın, genç yaşta olan öğrenci kardeşlerimizi sınırsız özgürlük söylemleri ile kendilerine ve çevrelerine zarar verebilecek eylemlere yönlendirmesiydi.
Uyuşturucu madde kullanımının bile sıradanlaştığı veya sıradanlaştırılmaya çalışıldığı günümüzde, sigara gibi zararlı maddeler ehven-i şer olarak görülmekte veyahut görmezlikten gelinmekte. Dileğim, insana ve insanlığa zarar veren bu gibi maddelerin tamamen ortadan kaldırılması olsa da; gerçeklikten kopuk bir şekilde hareket edemezdim ve buna gücümün yetmeyeceğini de çok iyi biliyordum. Ben de hiç değilse elimin uzanabildiği yere dokunmalıyım diyerek hareket ediyor ve Peygamberin dediği gibi bir kötülük gördüğümde onu elimle düzeltmeye çalışıyordum.
O sıralar doğu bölgesinde yaşanan terör olayları sebebiyle yüzlerce aile ve insan mağdur olmuş ve bulunduğum ile göç etmek zorunda kalmıştı. Bazı meslek lisesi bölümlerinin ilde yalnızca görev yaptığım okulda bulunması ve okulumun fiziki açıdan yeterli imkânlara sahip olmaması sebebiyle belirli bir süre yetmiş kişilik sınıfta ders anlattığımı hatırlıyorum.
Hangi ay olduğunu net olarak hatırlayamasam da o sıralar ellerimin soğuktan çatladığını ve bahçe nöbetine çıkarken montumu almadan nöbet yerime gidemediğimi ifade edebilirim.
Yine bir bahçe nöbeti esnasında öğrencilerin, bahçede nöbetçi öğretmen olduğumu görünce kendi aralarında “Bugün İlyas hoca nöbetçi, bahçede sigara içemeyeceğiz” sözlerini birbirlerine fısıldar olduklarını duyabiliyordum.
Ben ise bir tanesini bile olsa kendilerine ve çevrelerine yansıtabilecek oldukları yanlış davranışlardan engelleyebilmenin çabası içerisindeydim. Yine okulumuza mağduriyet sebebiyle gelmiş olan bir öğrencimiz vardı. Dersine girmiyor ve ismini bilmiyordum fakat nöbetçi öğretmen olduğumda ve teneffüs aralarında koridorlarda konuşuyor, muhabbet ediyorduk. O kısa süreli konuşmalarımızda dahi efendiliği ve saygılı duruşundan, ona karşı içimde beliren derin muhabbeti ifade etmekte güçlük çekiyor, uygun kelimeleri bulmakta zorlanıyorum.
Bahçe nöbetçisi olduğum esnada taş zemin üzerinde yer alan ve etrafı tel örgülerle çevirili olan basketbol sahasının tellerinin kopartıldığını ve o tellerden kaçarak bazı öğrencilerin duvar dibindeki kör noktada sigara içtiklerini gerek öğrencilerden duyuyor gerekse de bazen şahit oluyordum.
Yukarıda bahsettiğim öğrencimin, yanında iki arkadaşıyla birlikte tel örgüden geçerek duvar dibine doğru gittiklerini fark edip hemen o yöne doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladım fakat bir yandan da o derin muhabbet beslediğim öğrenciyi uygunsuz bir vaziyette görmemek için dua ediyordum. Yırtılan tellerden dışarı çıkıp yanlarına vardığımda, neyse ki suçüstü yakalamadım diyerek kendi kendimi avuttuktan sonra “Hayrola arkadaşlar, burada ne işiniz var?” sorusunu yönelttim. Onlar ise hiçbir şey söylemeden sadece birbirlerine baktılar ve sözlerime devam ettim: “Ceketlerinizi açın, arama yapacağım!” Öğrenci ise; “Hocam beni tanıyorsunuz, koridorlarda muhabbet ediyoruz, biz yanlış bir şey yapmayız!” dedi. Ben de; “Evet, sana karşı olumsuz bir düşünce beslemiyorum fakat yine de kalbim tatmin olsun, açın ceketlerinizin önünü, arama yapacağım!” dedim ve ceketlerini açtıklarında, görmüş olduğum manzara karşısında büyük bir mahcubiyet ve üzüntü yaşadım. O an söylediğim ve düşündüğüm her şey gözlerimin önünden film şeridi gibi geçmeye başladı.
Ceketlerinin içerisinde poğaça ve meyve suyu vardı. “Neden bunları burada yiyorsunuz?” diye sorarken, birden bir tanesinin yırtık ayakkabısına takıldı gözlerim istemsiz bir şekilde. Ardından aldığım cevap bir kez daha irkilmemi sağladı: “Bunları devlet bize veriyor mağduriyetimizden dolayı ve alamayan arkadaşlarımız olabilir diye onların gözleri önünde yemek istemedik ve buraya geldik.” Evet! Pencere değiştikçe manzara değişiyordu. Acaba olumsuz bir şey yapan öğrenci var mı penceresinden baktığımda gördüğüm manzara ile acaba bir ihtiyacı, sıkıntısı olan bir öğrenci var mı penceresinden gördüğüm manzaralar aynı değildi Muhsin abi!
“Evet” dedi Muhsin ve devam etti “Hayata İslâm’ın penceresinden baktığımızda gördüklerimiz ile kendi hevâ ve heveslerimiz penceresinden baktığımızda gördüklerimiz farklılaşacaktır.”
İlyas’ın, doğru manzarayı görebilmesi için doğru pencereden bakması gerekiyordu ve o pencereye işaret eden ise Muhsin olmuştu. Şimdi ise Muhsin’in yapmış olduğu işi İlyas yerine getiriyordu… İlyas, öğrencisiyle yaşadığı tecrübe ile Muhsin’e kendisinin üzerinde ne kadar emeği olduğunu aktarırken belki de Muhsin de İlyas’da kendini görüyordu…
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Bazen bir filmin mesajını tamamen anladığımızı sanırız, oysa bu o kadar basit olamayabilir. Edward Said’in de belirttiği gibi bir metindeki örtük anlam her zaman açığa çıkarılmaz, okuyucuya ya da izleyiciye o konuda kesin bir bilgi verilmez. Çoğu zaman onu bulup çıkarmak, deşifre etmek gerekir. Anlamı oluşturan söylemler, çeşitli katmanlar arasına gizlendiği için derinlikli bir bakış açısı ve eleştirel bir analizle meseleyi değerlendirmek icap edebilir.
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Oyun bozuldu ve sokaklar boşaldı. Fakat eve dönen de olmadı. Mevsimler karıştı. Çiçeklerin adı unutuldu.
Kardeşlerden biri hasta olursa, diğeri pencereden seyrederdi karın sessizliğini. Şimdi kardeşlerin pencereleri sırt sırta. En güzel top oynayan işte onunki süper kahraman desenli bir perde, hiç açılmıyor artık . Eski sokağa bakan diğer pencerede de bir rüzgar gülü duruyor.
Her sabah kardeşler, erkenden kayboluyorlar ortalıktan.
Pencere Değiştikçe Manzara Değişir
Malik b. Nebi, Rumuzlu Neşîdeler adlı şiirinde:
“Ey ekin peşindeki kardeşim, tohumu
Kendi tarlandan da uzaklara saç
Gün gelir, uzun yollar düşerse menziline
Sana doğru haykıran sesler de duyacaksın” demekteydi. Muhsin de öyle yaptı ve tohumlarını, gücünün yettiği en uzak topraklara kadar saçmaya çalıştı.
Şimdi ise o tohumlar boy vermiş, bereketli bir başak misali karşısında duruyor ve kendi saçtığı tohumları anlatıyordu.
Muhsin, uzun yıllar görmediği arkadaşı İlyas’la karşılaşmış ve onu dinledikçe Mâlik B. Nebi’nin ne kadar isabetli tespitlerde bulunduğunu bir kez daha kavramıştı. Çünkü İlyas kendisinden binlerce kilometre uzakta öğretmenlik yapmakta ve kendi yaşadığı süreçlere başka insanları dâhil etmekteydi.
İlyas hararetle Muhsin’e tecrübelerini anlatmakta ve onu da yaşanmışlıklarının içine çekmek istemekteydi. Bu, Muhsin’in de içinde bulunduğu bir tecrübeydi çünkü.
İlyas’ın öğretmen olmasında en önemli etkenlerden biri Muhsin’di. Lise son sınıfta iken tanışmışlar ve Muhsin, İlyas’ın hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri olmuştu. Muhsin’in İlyas’a kattığı en değerli özellik; karşısındaki insanı anlamaya çalışmaktı. Şimdi ise İlyas anlamaya çalışıyordu; (kendini tanıyabildiği ölçüde) karşısındakileri.
Uzun yıllar sonra birbirini gören iki arkadaş(tan öte kardeş) biriktirdiklerini paylaşmaya başlamışlardı. İlyas başından geçen ve onu çok etkileyen bir olayı hiç zaman kaybetmeden Muhsin’e anlatmaya başlamıştı:
“Pencere değiştikçe manzara değişir.” demişti değerli bir öğretmen arkadaşım ve sözlerin hayata dokunduğunda daha büyük anlamlar ifade ettiğini biz kez daha anlamıştım Muhsin abi.
Öğretmenliğimin ikinci yılı olmasına rağmen birçok olayla karşılaşmış ve bu olaylarla birlikte kendime göre birçok tecrübe edinmiştim. Fakat hiçbir olay beni bu denli sarsmamış ve üzerimde böylesi bir etki bırakmamıştı.
Güzel bir söz yankılanır sürekli kulaklarımda: “Yürümekle varılmaz lakin varanlar yürüyenlerdir.” Adımlarımın menzile varacağından şüpheli olsam da, menzile ulaşmanın tek yolu olduğunu biliyordum; yolda olmak.
“Dünyayı sen mi değiştireceksin”, “böyle gelmiş böyle gider”, “birkaç yıl sonra bu idealist tavırlarından eser kalmaz” söylemlerine kulak asmadan, olana değil olması gerekene endeksli bir görev hayatı sürmeye çalışıyordum. Fakat bununla birlikte; yapmış olduğum görevin birçok farklı etken sebebiyle yer yer zorluklara muhatap olduğunu söylediğimde bana hak vereceğini de biliyorum.
Belki de üzerinde en çok durmamız gereken zorluklardan biri de; post-modern çağın, genç yaşta olan öğrenci kardeşlerimizi sınırsız özgürlük söylemleri ile kendilerine ve çevrelerine zarar verebilecek eylemlere yönlendirmesiydi.
Uyuşturucu madde kullanımının bile sıradanlaştığı veya sıradanlaştırılmaya çalışıldığı günümüzde, sigara gibi zararlı maddeler ehven-i şer olarak görülmekte veyahut görmezlikten gelinmekte. Dileğim, insana ve insanlığa zarar veren bu gibi maddelerin tamamen ortadan kaldırılması olsa da; gerçeklikten kopuk bir şekilde hareket edemezdim ve buna gücümün yetmeyeceğini de çok iyi biliyordum. Ben de hiç değilse elimin uzanabildiği yere dokunmalıyım diyerek hareket ediyor ve Peygamberin dediği gibi bir kötülük gördüğümde onu elimle düzeltmeye çalışıyordum.
O sıralar doğu bölgesinde yaşanan terör olayları sebebiyle yüzlerce aile ve insan mağdur olmuş ve bulunduğum ile göç etmek zorunda kalmıştı. Bazı meslek lisesi bölümlerinin ilde yalnızca görev yaptığım okulda bulunması ve okulumun fiziki açıdan yeterli imkânlara sahip olmaması sebebiyle belirli bir süre yetmiş kişilik sınıfta ders anlattığımı hatırlıyorum.
Hangi ay olduğunu net olarak hatırlayamasam da o sıralar ellerimin soğuktan çatladığını ve bahçe nöbetine çıkarken montumu almadan nöbet yerime gidemediğimi ifade edebilirim.
Yine bir bahçe nöbeti esnasında öğrencilerin, bahçede nöbetçi öğretmen olduğumu görünce kendi aralarında “Bugün İlyas hoca nöbetçi, bahçede sigara içemeyeceğiz” sözlerini birbirlerine fısıldar olduklarını duyabiliyordum.
Ben ise bir tanesini bile olsa kendilerine ve çevrelerine yansıtabilecek oldukları yanlış davranışlardan engelleyebilmenin çabası içerisindeydim.
Yine okulumuza mağduriyet sebebiyle gelmiş olan bir öğrencimiz vardı. Dersine girmiyor ve ismini bilmiyordum fakat nöbetçi öğretmen olduğumda ve teneffüs aralarında koridorlarda konuşuyor, muhabbet ediyorduk. O kısa süreli konuşmalarımızda dahi efendiliği ve saygılı duruşundan, ona karşı içimde beliren derin muhabbeti ifade etmekte güçlük çekiyor, uygun kelimeleri bulmakta zorlanıyorum.
Bahçe nöbetçisi olduğum esnada taş zemin üzerinde yer alan ve etrafı tel örgülerle çevirili olan basketbol sahasının tellerinin kopartıldığını ve o tellerden kaçarak bazı öğrencilerin duvar dibindeki kör noktada sigara içtiklerini gerek öğrencilerden duyuyor gerekse de bazen şahit oluyordum.
Yukarıda bahsettiğim öğrencimin, yanında iki arkadaşıyla birlikte tel örgüden geçerek duvar dibine doğru gittiklerini fark edip hemen o yöne doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladım fakat bir yandan da o derin muhabbet beslediğim öğrenciyi uygunsuz bir vaziyette görmemek için dua ediyordum. Yırtılan tellerden dışarı çıkıp yanlarına vardığımda, neyse ki suçüstü yakalamadım diyerek kendi kendimi avuttuktan sonra “Hayrola arkadaşlar, burada ne işiniz var?” sorusunu yönelttim. Onlar ise hiçbir şey söylemeden sadece birbirlerine baktılar ve sözlerime devam ettim: “Ceketlerinizi açın, arama yapacağım!” Öğrenci ise; “Hocam beni tanıyorsunuz, koridorlarda muhabbet ediyoruz, biz yanlış bir şey yapmayız!” dedi. Ben de; “Evet, sana karşı olumsuz bir düşünce beslemiyorum fakat yine de kalbim tatmin olsun, açın ceketlerinizin önünü, arama yapacağım!” dedim ve ceketlerini açtıklarında, görmüş olduğum manzara karşısında büyük bir mahcubiyet ve üzüntü yaşadım. O an söylediğim ve düşündüğüm her şey gözlerimin önünden film şeridi gibi geçmeye başladı.
Ceketlerinin içerisinde poğaça ve meyve suyu vardı. “Neden bunları burada yiyorsunuz?” diye sorarken, birden bir tanesinin yırtık ayakkabısına takıldı gözlerim istemsiz bir şekilde. Ardından aldığım cevap bir kez daha irkilmemi sağladı: “Bunları devlet bize veriyor mağduriyetimizden dolayı ve alamayan arkadaşlarımız olabilir diye onların gözleri önünde yemek istemedik ve buraya geldik.”
Evet! Pencere değiştikçe manzara değişiyordu. Acaba olumsuz bir şey yapan öğrenci var mı penceresinden baktığımda gördüğüm manzara ile acaba bir ihtiyacı, sıkıntısı olan bir öğrenci var mı penceresinden gördüğüm manzaralar aynı değildi Muhsin abi!
“Evet” dedi Muhsin ve devam etti “Hayata İslâm’ın penceresinden baktığımızda gördüklerimiz ile kendi hevâ ve heveslerimiz penceresinden baktığımızda gördüklerimiz farklılaşacaktır.”
İlyas’ın, doğru manzarayı görebilmesi için doğru pencereden bakması gerekiyordu ve o pencereye işaret eden ise Muhsin olmuştu. Şimdi ise Muhsin’in yapmış olduğu işi İlyas yerine getiriyordu…
İlyas, öğrencisiyle yaşadığı tecrübe ile Muhsin’e kendisinin üzerinde ne kadar emeği olduğunu aktarırken belki de Muhsin de İlyas’da kendini görüyordu…
İlgili Yazılar
Sözümü Özümü Tartın Öyle Yargılayın Beni
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Uçurtma Avcısı’nda Av Ve Avcılar
Bazen bir filmin mesajını tamamen anladığımızı sanırız, oysa bu o kadar basit olamayabilir. Edward Said’in de belirttiği gibi bir metindeki örtük anlam her zaman açığa çıkarılmaz, okuyucuya ya da izleyiciye o konuda kesin bir bilgi verilmez. Çoğu zaman onu bulup çıkarmak, deşifre etmek gerekir. Anlamı oluşturan söylemler, çeşitli katmanlar arasına gizlendiği için derinlikli bir bakış açısı ve eleştirel bir analizle meseleyi değerlendirmek icap edebilir.
Yoldan Öyküler
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Kar/Anlık Ağlıyor
Kalabalık, gün be gün kaş üstünde göz arar oldu. Ben gün be gün kabuğuma çekilmekten kabuğum kavladı, çıplak kaldım. Yaşlı anam ve ben, bu uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında, üstünde biriken karlardan beli bükülmüş bu ihtiyar damda, yalnızlığın kandiline katran olduk. Pili zayıflayan radyonun fersiz sesi, sönmeye yüz tutmuş sobanın cılız çıtırtısı, anamın yorgan altında ovduğu dizlerindeki müzmin sızı; yalnızlığı ve çaresizliği yüzümüze soğuk bir şamar gibi çarpıyordu.
Kardeşlerim
Oyun bozuldu ve sokaklar boşaldı. Fakat eve dönen de olmadı. Mevsimler karıştı. Çiçeklerin adı unutuldu.
Kardeşlerden biri hasta olursa, diğeri pencereden seyrederdi karın sessizliğini. Şimdi kardeşlerin pencereleri sırt sırta. En güzel top oynayan işte onunki süper kahraman desenli bir perde, hiç açılmıyor artık . Eski sokağa bakan diğer pencerede de bir rüzgar gülü duruyor.
Her sabah kardeşler, erkenden kayboluyorlar ortalıktan.