“Göklerin ve yeriğn yaratılışı üzerinde düşünürler. Rabbimiz, elbette sen bütün bunları boşuna yaratmadın; sen bütün eksikliklerden uzak ve yücesin; bizi cehennem azabından koru(derler).”
Âl-i İmrân, 191
“İyi yaşamak, iyi hayat geçirmek için iyi hayatın ne olduğunu ve iş bu hayatta ne gibi şeyler yapmak, neleri yapmamak ve nelerden sakınmak gerektiğini anlamak gerekir. Bütün milletlerin en âlim, derin bilgi sahipleri, en feylesof ve en iyi hayat geçiren insanları, yeryüzündeki meseleleri her asırda bütün insanlara ve bütün âleme anlattılar, öğrettiler. İşte bu âlim, faziletli ilim ehli ve bilgili tefekkür sahibi olan bu büyük adamların tüm öğrettikleri esaslı bir noktada toplanmaktadır. Bütün insanlar için, insan hayatının ne olduğu [anlamı] ve bu hayatı nasıl sürdürmek gerektiği hakkındaki tüm bilgi ve dersler, gerçekçi hakiki bir iman ve itikada ve dîn[e işaret etmekte]dir.”
L. N. Tolstoy, İmân ve İtikâd
‘Hakikat’ ve ‘Bilgi’ Üzerine Kısa Bir Mülâhaza
İnsan ekmekle doyar, hakikatle yaşar. Hakikate dair sorularını artırdığı ve ona adım adım yaklaştığı oranda yaşamına nitelik katar, gerçek saadeti bulur.
Fârâbî erdemli şehrin insanını gerçek saadet, ahlâk, hikmet ve mutluluğun peşinde olan insanların oluşturduğu şehirler olarak tanımlarken cahil şehri ve insanlarını da şöyle tanımlar: “Öyle bir şehirdir ki, halkı ne saadeti tanır ne düşünür. Kendilerine öğretilse bile ne onu kabul ederler ne de ona inanırlar. Onlar ancak sıhhat, servet, şehvet, saygı ve itibar kazanmak gibi zevahire bakarlar. Onların en büyük saadetleri de bütün bu şeylerin bir arada toplanmasıdır. Onlara göre saadetin zıddı, bedbahtlık, hastalık, fakirlik, lezzetlerden mahrum olmak, istediklerini yapamamak ve itibarsız kalmaktır” der. Ve şehevî duyguların, somut zevklerin peşinde gezen, dünyanın menfaat ve çıkarlarını hedef hâline getiren insanları cahil şehrin insanları, şehri de cahil şehir olarak nitelendirir. Fârâbî, en başta söylediğimiz şeyi önceler ‘insanın hakikatin peşinde gitme ödevi’…
Konuyu asıl taşımak istediğim yer, 18. yüzyılda insanın düşünsel ve felsefî düzlemde yaşadığı bir ray değişimi… Bilginin – epistemenin –, bütünlüklü bir hikmet arayışıyla kesilen irtibatı… Varlığa ve varoluşa –ontolojiye– dair tüm meselelerin insan, gayb, metafizik ve tevhidle irtibatları üzerinden anlaşılmasının tekmelendiği yeni ‘modern ontolojinin’ inşası sürecine getirmek istiyorum meseleyi.
İnsanın Önceliği Meselesi
İnsanın önceliği ‘Hakikat’ mi, yoksa ‘bilgi’ midir? Niçin hakikatle bilgiyi, sanki biri diğerine tercih edilebilirmiş gibi karşı karşıya getirdim? Kalemimin sınırları el verdikçe bunu izah etmeye çalışacağım. Soruyu bir adım ileri taşımak istiyorum: İnsan, varlığın niteliğine, kendi ve çevresindeki tüm varoluşların gayesine dönük sorularına ve dünya saadeti arayışına doğru cevabı nerede arayacaktır? Bu hususta görünmeyen (metafizik) bir şeyin rolü ve etkisi olabilir mi? Modern ontolojiye göre, hayır! Varlık bir değerle izah edilemez. Varlığı bir gayeye bağlamaz, diğer varlıklarla ilişkilendirip bir tefekküre dönüştürmediği gibi bunu yadırgar, çünkü varlık görünenden hareketle bilgiyi üretmek, derinleştirmek ve çoğaltmaktır. Varlık, insanın dışına itilmiştir. Vahiyden, Allah’tan, insanın derin idrakinden koparılmış bir süreç başlamıştır artık. Bu ontolojiye göre ‘hakikat’ de görünen, tarif ve tasvir edilenden ibarettir.
Ali Şeriati’den vereceğim örnek meseleyi daha somut düzeyde izah edecektir. Şeriati, Mısır ziyaretinde piramitleri görmek ister ve fırsatını bulur. Büyük heyecan içinde rehberi dinlemektedir. Piramitlerin yapımı için 800 milyonu aşkın taş kütlesinin 980 millik yoldan köleler tarafından taşındığını duyunca şaşırmaması imkânsızdır. Hem de bu taşlar firavun cesetleri için mezar yapılsın diye taşınmıştırlar. Duvarlarda göze çarpan ufak tefek taşlar da vardır. Nedir bu taşlar diye sorulunca rehber önce ‘hiç’ der, sonra da onların köle kemiklerinin gömüldüğü yerler olduğunu söyler: “Köle oldukları için öyle değersizlermiş ki bir hendeğe yüzlercesi birden gömülmüş. Ölmeyenlerse taşları taşımak için yaşıyormuş.” Bunları duyan Şeriati’deki merak, hayranlık ve şaşkınlık yerini lanetlemeye bırakmıştır, bu mel’un medeniyeti… Hayranlık ve şevkin yerini nefret ateşi almıştır.
Şeriati’deki başta salt varlık tanımlaması iken, sonrasındaki nefret kendi varlık ve varoluşuna dair durduğu zeminden taşan öfkedir. Buradaki öfke, imanî bir ontolojik yoruma yaslanmaktadır.
***
Felsefenin klasik döneminde metafizik olarak dile getirilen ontoloji, varlığı, varoluşu tanıma ve mâhiyetini anlamaya çalışmakla ilgili bir sistematiktir. Varlık dünyasına dair olaylar, kavramlar ve her şey birbiriyle irtibatlandırılarak izah edilir, hikmete dönüştürülür. Tüm bilgi, bilim ve olayların birbirleriyle irtibatı üzerinde düşünülür.
Zaman zaman hepimiz şöyle birini okuyor veya duyuyoruzdur. Bir filozofun, aynı zamanda bir hekim, astronomi bilgini, kâşif, siyasete dair iddia sahibi ve ‘ilahiyat’ uzmanı olduğunu okuduğumuzda veya duyduğumuzda yaşadığımız şaşkınlığı düşünün. Şöyle bir duruyoruz ve bakıyoruz ki ömrü neredeyse bizim ömrümüze denk, yaşadığı dönemin şartları, gerek yaşam konforu gerekse ‘bilgiye ulaşma’ hızı ve kolaylığı açısından dezavantajlı… Peki, bunun izahı nedir? Bu kadarcık ömre bu kadar alanı nasıl sığdırmıştır? Anlayabilmek için mucizevî izahlar mı getirmeliyiz, yoksa bu kişilerin ‘insan-üstü’ olduklarına mı hükmetmeliyiz? Yoksa kendi kapasitemizde bir kusur mu aramalıyız? Bunların hiçbirisi karşılaştığımız bu olayı izah etmeye yetmiyor bence. Böyle durumlarda görünenin dışında hangi pencere, hangi soru bana kapılarını açar diye düşünmeliyiz. Ben şöyle bir pencere açmak istiyorum, şaşkınlığımızın ne kadarını izah edebilecek ona bakalım.
Acaba, ‘hakikat’, ‘bilgi’ ve ‘yöntem’ arasında bizim tecrübe etmediğimiz bir talim ve tedris üzerinde hareket ettiklerinden olabilir mi? Varlık ve varoluşa dair tüm alanlar arasında bağlantılar kurarak ilerlediklerinden, bir alandaki soruya başka alanlardan da destek alarak cevab aradıklarından, hikmet ve hakikati keşfe koyulduklarından olabilir mi? Evet, yukarıda yaşadığımız şaşkınlığın izahlarından en önemlisi burada yatmaktadır bence: ‘Yöntem’… Varlığı bir bütün olarak düşünmek, öyle kavramak ve aralarındaki irtibatı kurabilmek… Var olan her şeyin, her eşyanın mahiyetini diğeriyle ilişkilendirerek kavramaya çalışmak… Peki, bu bütünlük ne oldu, nasıl oldu da dağıldı? Geri dönüp cevaplamak üzere bu soruyu buraya iliştirip devam edelim.
Görülmektedir ki, konuları tasnif etmek için kullanılan ontoloji – epistemoloji diye bir ayrıma başvurulsa da asla birbirinden ayrılabilir, biri diğerine tercih edilebilir sistematikler değillerdir?
Ontoloji, insanın varoluşu ve çevresinde var olan her şeyin ne oldukları, neden, niçin var oldukları, var olanlar arasındaki ilişkilere dair köklü bir arayıştır. Epistemoloji ise, bu varlık düzleminde insanın arayışına, teşbih yerindeyse arayış değirmenine taşınan sudur, bilgidir; varoluşun daha iyi, daha doğru yorumlanabilmesi için bilginin tasnifi ve bilginin üretimidir. Peki akıl, akletmek nedir? El feneridir. Karanlığa tuttuğumuz el feneri… desem akla ve akletmeye bir kusur, bir zaafiyet izafe etmiş olur muyum acaba diye endişeliyim? Karanlık dehlizlerde önümüzü görüp yanlış bir yere basmamak, bir sapağı kaçırmamak, emrârımıza engel ve halel getirecek şeylerden uzak durmak için olmazsa olmaz el fenerimiz… Akıl, varlık ve varoluştaki teklik, yani tevhitte kıvamını bulmuştur.
İnsanın İlk Değil, 18. Yüzyıl Kibri
Bir kırılma yaşadı insan. İlk kırılma değildi muhakkak, son da olmayacağı gibi…
İnsan, yaşadığı âlemi keşfe koyulan, her zaman yeni keşiflere yelken açan, keşfettikçe yeryüzünde sorumluluk alan ihtişamlı bir varlık olarak yaratıldı. Çünkü o düşünebiliyor, varlık dünyasını anlamaya koyuluyor, varoluşu izah etmeye çabalıyor, bunun karşısında birbirine zıt iki duyguyu, hem de aynı anda yaşayabiliyordu: Bir yanda anlamanın ve keşfetmenin özgüven ve gururu; diğer yandaysa varlık dünyasının kendine hayran bırakan ve boyun eğidiren derinliği karşısındaki acziyet hissi…
Üretken, gururlu bir acziyet hissi… Sünepece değil izzetine izzet katan onurlu ve güçlü bir acziyet hissi… Kendini ‘egemen’ gören değil; o muhteşem egemenliğe râm eden bir acziyet hissi…
Bu zıtlık insanda ancak varlık ve varoluşta gördüğü ahenk, uyum ve inanılmaz derinlikle bir araya gelebilirdi.
18.yüzyıl kibri dedik, neden? Çünkü bu kibir türünde bilgi, insanın doğaya egemenlik taslamasına hizmet ettiği oranında değer görecekti. Ama insan ‘egemen’ değil, ‘bu ihtişam karşısında ihtişamı var edene boyun eğme ve keşfe koyulma, keşfettikçe teslimiyetini derin kılma’ temayülüyle yaratılmıştı. İnsan bu ihtişam karşısındaki konumunu ancak bu yolculuğunda görebilirdi.
Yukarıda bahsettiğimiz kibirle, her biri birer âyet, işaret olan matematik, fizik, astronomi ve aklınıza gelen tüm alanlara dair bilgi ve bilgi üretim sürecini insan ‘egemenlik kurma, tahahkküm etme’ yolunda kullanmaya yeltendi.
18.yüzyılın kibri, bilgisini, hafızasını, yöntemini, varlığı ve varoluşunu tanıma değil; tanımlama, değer biçme kibridir. F. Bacon’a atfedilen motto cümlede cem olan ‘bilmek egemen olmaktır’ kibridir. ‘Ben öldürür ve ben diriltirim’ kibrine ne de çok benziyor.
Oysaki bilgi ve bilgiye dair tüm konu ve üretim, varlık âlemi ve varlık âlemine dair soru ve sorunları çözmesinde insana yardımcıydı. Artık ‘yöntem’ değişmişti. Bu çok radikal kopuşla insanı ‘bilge’liğe değil ‘bilgiç’liğe davet etmekteydi.
Artık bilgi, yani episteme, varlığı anlamaya değil biçimlendirmeye, varoluşu ve var edeni, var ettikleri arasındaki ilişkiyi kavramaya çalışırken keşfe koyulma yolunda değil; var eden kendisiymişcesine varlığa şekil verme yolunu açmıştır önüne.
Çünkü bilgi, varlık ve varoluşa dair sorulardan bağımsızlaşmış ve farklı bir görevle tanımlanmıştı. Evet, ‘bilgi güçtür’. Ne için, neye ulaşmak için ve nasıl bir güç? Bu sorular önemlidir.
Yukarıda, iliştirip bıraktığımız bir soru vardı: Bir ilim insanını matematikten astronomiye, tıptan siyasete birçok alanda ilmen mütemekkin kılan bütünlük ne oldu, nasıl oldu da dağıldı?
İlk önce bilgi insandan yalıtıldı. Sonra kendi içinde birbirinden yalıtıldı ve bilgi yalnızlaştı. Bilginin yalnızlaşması… Bilgi küçük parçacıklara, tikel meselelere odaklanmasıyla insanlık tarihinde eşine rastlanmayacak denli muazzam bir bilgi üretimi başladı. Ve bugün her bir bilim kendi içerisinde en ufak parçacıklarına kadar ayrılmış durumda. Ve ucunu göremediğimiz derecede bir bilgi yığınıyla karşı karşıyayız. Her biri kendi içinde değerli ama bütünle irtibatı kurulamayan bilgiler… “Ne kadar parçalarsak o kadar iyi tanırız.” İnsanı incelerken bile insandan uzaklaştırılmış bilgiler…
Bunca bilgi bir imkâna dönüşütürülebilir mi? Pek tabii ki. Ama nasıl?
“Ve (Allah) Âdem’e her şeyin ismini öğretti…”
Âdem… Ve ona öğretilen isimler… İnsandan başkasına öğretilmeyen isimler… Meleklerin dahi bilmediği, sadece yeryüzü halifesi insana verilen isimler…
Âdem’e öğretilen esmâ, acaba ‘eşyanın kıymet, değeri keşfetme, Allah tarafından tanınan bir takdir edebilme’ yetkisi ve yeteneği miydi?
Yoksa ‘sen bunları boşuna yaratmadın…’ diyerek varlık âleminin tek egemeni olan Allah’ın insana, ‘sana öğrettiklerim üzerinden artık her şeyin kıymetini keşfedebilirsin’ diyerek verdiği örnekler miydi? Bu örnekler ki tevhidî ontolojinin belkemiği örnekler… Kendisine akletme ve irade etme yetileri sunulan Âdem’e, tevhidî ontolojiyi öğretmek ve bu ontolojinin kendisinde kökleşmesi için verilen örnekler miydi? Âdem’e öğretilen esmâ, sonrasında gelen tüm elçilere de öğretilecek olan tevhid’in felsefî, insanî, siyasî ontolojisini ortaya koyan örnekler olmuş olmasın!..
Eşya varlıksa, varlığı tanımaya, bilmeye dair bilgi episteme; onun değer ve ederini anlamaya, yorumlamaya dönük kuvvet ve kudretse ‘tevhidî ontolojidir’dir. Ve bu anlama çabasının muhatabı ‘akleden’, anlama ve keşfe koyulma yönününde aklının tüm kabiliyetlerini kullanan ve diz çökmesi gereken yerde diklenmeyen insandır…
Tevhidî ontoloji, varlığa dışarıdan yüklenen bir şey değil; varlıkta mündemiç, varlık dünyasıyla el ele, kol kola uyumlu bir ontolojidir.
Varlık ve varoluş dünyasıyla başlatılan kavga, kazanan ve kaybedeni baştan belli bir kavgadır.
Allah, varlık dünyasını insana kendisine yetecek kadar örnek üzerinden tanıtır. Tarihten, coğrafyadan, insnaın hâllerinden, toplumların hâl ve akıbetlerinden örneklerle ona ontolojik bir bakış sunar. Sundukları insanların karşılaşacaklarının yanında pek azdır, ama insan için bu örnekler yeterlidir.
Âdem’in hubutu/düşüşü de eşyanın değerini keşfedemeyip, akletmeyip, emre boyun eğmediğinde başına gelecek durumdur. Yaratıcının indindeki değerinden, kıymetinden düşmek… Pek acı bir durum.
Ontolojik Şiddeti, Epistemik Şiddetle Perdelemek
Yukarıdan beri bahsettiğimiz varlık ve varoluş alanına dair asıl şiddet, epistemik yani bilgi temelli bir şiddet değil ontolojik alana dair bir şiddettir. Kendi dışında varlık alanına tepeden bakan, harsı ve nesli yok eden bir ontolojik zemin epistemik bazı kabullere yaslanmaktadır.
Yaratıcıya ‘yöntem’ dayatmak, var oluşu anlamaya çalışmak değil kendi matematiğini varlık âlemine ‘uydurmak’tır. Bu da insanın korkunçlaşmış hâlidir.
“Hayır, hayır! Eğer o, bu davranışından vazgeçmezse, and olsun ki biz, onu perçeminden, o günahkâr, [kibirli] ve yalancı perçeminden tutup cehenneme sürükleriz.” (Alak Sûresi, 15-16)
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır. Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır. Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
Kibrin ve Şiddetin ‘Yöntemine’ Karşı Bilgi, Hakikat ve Tevhidin Ontolojisi Üzerine Düşünceler
“Göklerin ve yeriğn yaratılışı üzerinde düşünürler. Rabbimiz, elbette sen bütün bunları boşuna yaratmadın; sen bütün eksikliklerden uzak ve yücesin; bizi cehennem azabından koru(derler).”
Âl-i İmrân, 191
“İyi yaşamak, iyi hayat geçirmek için iyi hayatın ne olduğunu ve iş bu hayatta ne gibi şeyler yapmak, neleri yapmamak ve nelerden sakınmak gerektiğini anlamak gerekir. Bütün milletlerin en âlim, derin bilgi sahipleri, en feylesof ve en iyi hayat geçiren insanları, yeryüzündeki meseleleri her asırda bütün insanlara ve bütün âleme anlattılar, öğrettiler. İşte bu âlim, faziletli ilim ehli ve bilgili tefekkür sahibi olan bu büyük adamların tüm öğrettikleri esaslı bir noktada toplanmaktadır. Bütün insanlar için, insan hayatının ne olduğu [anlamı] ve bu hayatı nasıl sürdürmek gerektiği hakkındaki tüm bilgi ve dersler, gerçekçi hakiki bir iman ve itikada ve dîn[e işaret etmekte]dir.”
L. N. Tolstoy, İmân ve İtikâd
‘Hakikat’ ve ‘Bilgi’ Üzerine Kısa Bir Mülâhaza
İnsan ekmekle doyar, hakikatle yaşar. Hakikate dair sorularını artırdığı ve ona adım adım yaklaştığı oranda yaşamına nitelik katar, gerçek saadeti bulur.
Fârâbî erdemli şehrin insanını gerçek saadet, ahlâk, hikmet ve mutluluğun peşinde olan insanların oluşturduğu şehirler olarak tanımlarken cahil şehri ve insanlarını da şöyle tanımlar: “Öyle bir şehirdir ki, halkı ne saadeti tanır ne düşünür. Kendilerine öğretilse bile ne onu kabul ederler ne de ona inanırlar. Onlar ancak sıhhat, servet, şehvet, saygı ve itibar kazanmak gibi zevahire bakarlar. Onların en büyük saadetleri de bütün bu şeylerin bir arada toplanmasıdır. Onlara göre saadetin zıddı, bedbahtlık, hastalık, fakirlik, lezzetlerden mahrum olmak, istediklerini yapamamak ve itibarsız kalmaktır” der. Ve şehevî duyguların, somut zevklerin peşinde gezen, dünyanın menfaat ve çıkarlarını hedef hâline getiren insanları cahil şehrin insanları, şehri de cahil şehir olarak nitelendirir. Fârâbî, en başta söylediğimiz şeyi önceler ‘insanın hakikatin peşinde gitme ödevi’…
Konuyu asıl taşımak istediğim yer, 18. yüzyılda insanın düşünsel ve felsefî düzlemde yaşadığı bir ray değişimi… Bilginin – epistemenin –, bütünlüklü bir hikmet arayışıyla kesilen irtibatı… Varlığa ve varoluşa –ontolojiye– dair tüm meselelerin insan, gayb, metafizik ve tevhidle irtibatları üzerinden anlaşılmasının tekmelendiği yeni ‘modern ontolojinin’ inşası sürecine getirmek istiyorum meseleyi.
İnsanın Önceliği Meselesi
İnsanın önceliği ‘Hakikat’ mi, yoksa ‘bilgi’ midir? Niçin hakikatle bilgiyi, sanki biri diğerine tercih edilebilirmiş gibi karşı karşıya getirdim? Kalemimin sınırları el verdikçe bunu izah etmeye çalışacağım. Soruyu bir adım ileri taşımak istiyorum: İnsan, varlığın niteliğine, kendi ve çevresindeki tüm varoluşların gayesine dönük sorularına ve dünya saadeti arayışına doğru cevabı nerede arayacaktır? Bu hususta görünmeyen (metafizik) bir şeyin rolü ve etkisi olabilir mi? Modern ontolojiye göre, hayır! Varlık bir değerle izah edilemez. Varlığı bir gayeye bağlamaz, diğer varlıklarla ilişkilendirip bir tefekküre dönüştürmediği gibi bunu yadırgar, çünkü varlık görünenden hareketle bilgiyi üretmek, derinleştirmek ve çoğaltmaktır. Varlık, insanın dışına itilmiştir. Vahiyden, Allah’tan, insanın derin idrakinden koparılmış bir süreç başlamıştır artık. Bu ontolojiye göre ‘hakikat’ de görünen, tarif ve tasvir edilenden ibarettir.
Ali Şeriati’den vereceğim örnek meseleyi daha somut düzeyde izah edecektir. Şeriati, Mısır ziyaretinde piramitleri görmek ister ve fırsatını bulur. Büyük heyecan içinde rehberi dinlemektedir. Piramitlerin yapımı için 800 milyonu aşkın taş kütlesinin 980 millik yoldan köleler tarafından taşındığını duyunca şaşırmaması imkânsızdır. Hem de bu taşlar firavun cesetleri için mezar yapılsın diye taşınmıştırlar. Duvarlarda göze çarpan ufak tefek taşlar da vardır. Nedir bu taşlar diye sorulunca rehber önce ‘hiç’ der, sonra da onların köle kemiklerinin gömüldüğü yerler olduğunu söyler: “Köle oldukları için öyle değersizlermiş ki bir hendeğe yüzlercesi birden gömülmüş. Ölmeyenlerse taşları taşımak için yaşıyormuş.” Bunları duyan Şeriati’deki merak, hayranlık ve şaşkınlık yerini lanetlemeye bırakmıştır, bu mel’un medeniyeti… Hayranlık ve şevkin yerini nefret ateşi almıştır.
Şeriati’deki başta salt varlık tanımlaması iken, sonrasındaki nefret kendi varlık ve varoluşuna dair durduğu zeminden taşan öfkedir. Buradaki öfke, imanî bir ontolojik yoruma yaslanmaktadır.
***
Felsefenin klasik döneminde metafizik olarak dile getirilen ontoloji, varlığı, varoluşu tanıma ve mâhiyetini anlamaya çalışmakla ilgili bir sistematiktir. Varlık dünyasına dair olaylar, kavramlar ve her şey birbiriyle irtibatlandırılarak izah edilir, hikmete dönüştürülür. Tüm bilgi, bilim ve olayların birbirleriyle irtibatı üzerinde düşünülür.
Zaman zaman hepimiz şöyle birini okuyor veya duyuyoruzdur. Bir filozofun, aynı zamanda bir hekim, astronomi bilgini, kâşif, siyasete dair iddia sahibi ve ‘ilahiyat’ uzmanı olduğunu okuduğumuzda veya duyduğumuzda yaşadığımız şaşkınlığı düşünün. Şöyle bir duruyoruz ve bakıyoruz ki ömrü neredeyse bizim ömrümüze denk, yaşadığı dönemin şartları, gerek yaşam konforu gerekse ‘bilgiye ulaşma’ hızı ve kolaylığı açısından dezavantajlı… Peki, bunun izahı nedir? Bu kadarcık ömre bu kadar alanı nasıl sığdırmıştır? Anlayabilmek için mucizevî izahlar mı getirmeliyiz, yoksa bu kişilerin ‘insan-üstü’ olduklarına mı hükmetmeliyiz? Yoksa kendi kapasitemizde bir kusur mu aramalıyız? Bunların hiçbirisi karşılaştığımız bu olayı izah etmeye yetmiyor bence. Böyle durumlarda görünenin dışında hangi pencere, hangi soru bana kapılarını açar diye düşünmeliyiz. Ben şöyle bir pencere açmak istiyorum, şaşkınlığımızın ne kadarını izah edebilecek ona bakalım.
Acaba, ‘hakikat’, ‘bilgi’ ve ‘yöntem’ arasında bizim tecrübe etmediğimiz bir talim ve tedris üzerinde hareket ettiklerinden olabilir mi? Varlık ve varoluşa dair tüm alanlar arasında bağlantılar kurarak ilerlediklerinden, bir alandaki soruya başka alanlardan da destek alarak cevab aradıklarından, hikmet ve hakikati keşfe koyulduklarından olabilir mi? Evet, yukarıda yaşadığımız şaşkınlığın izahlarından en önemlisi burada yatmaktadır bence: ‘Yöntem’… Varlığı bir bütün olarak düşünmek, öyle kavramak ve aralarındaki irtibatı kurabilmek… Var olan her şeyin, her eşyanın mahiyetini diğeriyle ilişkilendirerek kavramaya çalışmak… Peki, bu bütünlük ne oldu, nasıl oldu da dağıldı? Geri dönüp cevaplamak üzere bu soruyu buraya iliştirip devam edelim.
Görülmektedir ki, konuları tasnif etmek için kullanılan ontoloji – epistemoloji diye bir ayrıma başvurulsa da asla birbirinden ayrılabilir, biri diğerine tercih edilebilir sistematikler değillerdir?
Ontoloji, insanın varoluşu ve çevresinde var olan her şeyin ne oldukları, neden, niçin var oldukları, var olanlar arasındaki ilişkilere dair köklü bir arayıştır. Epistemoloji ise, bu varlık düzleminde insanın arayışına, teşbih yerindeyse arayış değirmenine taşınan sudur, bilgidir; varoluşun daha iyi, daha doğru yorumlanabilmesi için bilginin tasnifi ve bilginin üretimidir. Peki akıl, akletmek nedir? El feneridir. Karanlığa tuttuğumuz el feneri… desem akla ve akletmeye bir kusur, bir zaafiyet izafe etmiş olur muyum acaba diye endişeliyim? Karanlık dehlizlerde önümüzü görüp yanlış bir yere basmamak, bir sapağı kaçırmamak, emrârımıza engel ve halel getirecek şeylerden uzak durmak için olmazsa olmaz el fenerimiz… Akıl, varlık ve varoluştaki teklik, yani tevhitte kıvamını bulmuştur.
İnsanın İlk Değil, 18. Yüzyıl Kibri
Bir kırılma yaşadı insan. İlk kırılma değildi muhakkak, son da olmayacağı gibi…
İnsan, yaşadığı âlemi keşfe koyulan, her zaman yeni keşiflere yelken açan, keşfettikçe yeryüzünde sorumluluk alan ihtişamlı bir varlık olarak yaratıldı. Çünkü o düşünebiliyor, varlık dünyasını anlamaya koyuluyor, varoluşu izah etmeye çabalıyor, bunun karşısında birbirine zıt iki duyguyu, hem de aynı anda yaşayabiliyordu: Bir yanda anlamanın ve keşfetmenin özgüven ve gururu; diğer yandaysa varlık dünyasının kendine hayran bırakan ve boyun eğidiren derinliği karşısındaki acziyet hissi…
Bu zıtlık insanda ancak varlık ve varoluşta gördüğü ahenk, uyum ve inanılmaz derinlikle bir araya gelebilirdi.
18.yüzyıl kibri dedik, neden? Çünkü bu kibir türünde bilgi, insanın doğaya egemenlik taslamasına hizmet ettiği oranında değer görecekti. Ama insan ‘egemen’ değil, ‘bu ihtişam karşısında ihtişamı var edene boyun eğme ve keşfe koyulma, keşfettikçe teslimiyetini derin kılma’ temayülüyle yaratılmıştı. İnsan bu ihtişam karşısındaki konumunu ancak bu yolculuğunda görebilirdi.
Yukarıda bahsettiğimiz kibirle, her biri birer âyet, işaret olan matematik, fizik, astronomi ve aklınıza gelen tüm alanlara dair bilgi ve bilgi üretim sürecini insan ‘egemenlik kurma, tahahkküm etme’ yolunda kullanmaya yeltendi.
18.yüzyılın kibri, bilgisini, hafızasını, yöntemini, varlığı ve varoluşunu tanıma değil; tanımlama, değer biçme kibridir. F. Bacon’a atfedilen motto cümlede cem olan ‘bilmek egemen olmaktır’ kibridir. ‘Ben öldürür ve ben diriltirim’ kibrine ne de çok benziyor.
Oysaki bilgi ve bilgiye dair tüm konu ve üretim, varlık âlemi ve varlık âlemine dair soru ve sorunları çözmesinde insana yardımcıydı. Artık ‘yöntem’ değişmişti. Bu çok radikal kopuşla insanı ‘bilge’liğe değil ‘bilgiç’liğe davet etmekteydi.
Artık bilgi, yani episteme, varlığı anlamaya değil biçimlendirmeye, varoluşu ve var edeni, var ettikleri arasındaki ilişkiyi kavramaya çalışırken keşfe koyulma yolunda değil; var eden kendisiymişcesine varlığa şekil verme yolunu açmıştır önüne.
Çünkü bilgi, varlık ve varoluşa dair sorulardan bağımsızlaşmış ve farklı bir görevle tanımlanmıştı. Evet, ‘bilgi güçtür’. Ne için, neye ulaşmak için ve nasıl bir güç? Bu sorular önemlidir.
Yukarıda, iliştirip bıraktığımız bir soru vardı: Bir ilim insanını matematikten astronomiye, tıptan siyasete birçok alanda ilmen mütemekkin kılan bütünlük ne oldu, nasıl oldu da dağıldı?
İlk önce bilgi insandan yalıtıldı. Sonra kendi içinde birbirinden yalıtıldı ve bilgi yalnızlaştı. Bilginin yalnızlaşması… Bilgi küçük parçacıklara, tikel meselelere odaklanmasıyla insanlık tarihinde eşine rastlanmayacak denli muazzam bir bilgi üretimi başladı. Ve bugün her bir bilim kendi içerisinde en ufak parçacıklarına kadar ayrılmış durumda. Ve ucunu göremediğimiz derecede bir bilgi yığınıyla karşı karşıyayız. Her biri kendi içinde değerli ama bütünle irtibatı kurulamayan bilgiler… “Ne kadar parçalarsak o kadar iyi tanırız.” İnsanı incelerken bile insandan uzaklaştırılmış bilgiler…
Bunca bilgi bir imkâna dönüşütürülebilir mi? Pek tabii ki. Ama nasıl?
“Ve (Allah) Âdem’e her şeyin ismini öğretti…”
Âdem… Ve ona öğretilen isimler… İnsandan başkasına öğretilmeyen isimler… Meleklerin dahi bilmediği, sadece yeryüzü halifesi insana verilen isimler…
Âdem’e öğretilen esmâ, acaba ‘eşyanın kıymet, değeri keşfetme, Allah tarafından tanınan bir takdir edebilme’ yetkisi ve yeteneği miydi?
Yoksa ‘sen bunları boşuna yaratmadın…’ diyerek varlık âleminin tek egemeni olan Allah’ın insana, ‘sana öğrettiklerim üzerinden artık her şeyin kıymetini keşfedebilirsin’ diyerek verdiği örnekler miydi? Bu örnekler ki tevhidî ontolojinin belkemiği örnekler… Kendisine akletme ve irade etme yetileri sunulan Âdem’e, tevhidî ontolojiyi öğretmek ve bu ontolojinin kendisinde kökleşmesi için verilen örnekler miydi? Âdem’e öğretilen esmâ, sonrasında gelen tüm elçilere de öğretilecek olan tevhid’in felsefî, insanî, siyasî ontolojisini ortaya koyan örnekler olmuş olmasın!..
Eşya varlıksa, varlığı tanımaya, bilmeye dair bilgi episteme; onun değer ve ederini anlamaya, yorumlamaya dönük kuvvet ve kudretse ‘tevhidî ontolojidir’dir. Ve bu anlama çabasının muhatabı ‘akleden’, anlama ve keşfe koyulma yönününde aklının tüm kabiliyetlerini kullanan ve diz çökmesi gereken yerde diklenmeyen insandır…
Varlık ve varoluş dünyasıyla başlatılan kavga, kazanan ve kaybedeni baştan belli bir kavgadır.
Allah, varlık dünyasını insana kendisine yetecek kadar örnek üzerinden tanıtır. Tarihten, coğrafyadan, insnaın hâllerinden, toplumların hâl ve akıbetlerinden örneklerle ona ontolojik bir bakış sunar. Sundukları insanların karşılaşacaklarının yanında pek azdır, ama insan için bu örnekler yeterlidir.
Âdem’in hubutu/düşüşü de eşyanın değerini keşfedemeyip, akletmeyip, emre boyun eğmediğinde başına gelecek durumdur. Yaratıcının indindeki değerinden, kıymetinden düşmek… Pek acı bir durum.
Ontolojik Şiddeti, Epistemik Şiddetle Perdelemek
Yukarıdan beri bahsettiğimiz varlık ve varoluş alanına dair asıl şiddet, epistemik yani bilgi temelli bir şiddet değil ontolojik alana dair bir şiddettir. Kendi dışında varlık alanına tepeden bakan, harsı ve nesli yok eden bir ontolojik zemin epistemik bazı kabullere yaslanmaktadır.
Yaratıcıya ‘yöntem’ dayatmak, var oluşu anlamaya çalışmak değil kendi matematiğini varlık âlemine ‘uydurmak’tır. Bu da insanın korkunçlaşmış hâlidir.
“Hayır, hayır! Eğer o, bu davranışından vazgeçmezse, and olsun ki biz, onu perçeminden, o günahkâr, [kibirli] ve yalancı perçeminden tutup cehenneme sürükleriz.” (Alak Sûresi, 15-16)
Yazar
İlgili Yazılar
İslam’ın Ahlâki İlkeleri Bir Hukuka Dönüşsün Yeter ki
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
İslam Dinin’de Tevhid-Adalet İlişkisi
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır. Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır. Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Ahlâkın Neliği Üzerine
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Seküler Bir Ahlâkın İmkânı Nedir?
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Gündelik Dil Felsefesi
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.