Her kitap okuyucuyu bilgilendirmek ve yönlendirmek için yazılır. Yüce Allah’ın tarih boyunca bütün toplumlara kendi dilleriyle gönderdiği vahiyler de insanların bilgi ve kapasitelerine göre anlayacakları kitaplar olup onları bilgilendirmek ve yönlendirmek için indirilmiştir. Söylediklerini kabul ederek öğrettiği şekilde inanan ve yaşayanlar, Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanarak dünyada huzurlu ve ahirette mutlu olup kurtuluşa ererken, İblis ve dostlarının yaptığı gibi kabul etmeyip başka bilgiler ve yönlendirmelerle yaşayıp gidenler ise Allah’ın düşmanlığını kazanarak kendilerini karanlıklara gömer ve azaba atarlar. Çünkü “Mü’minler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tağut yolunda savaşırlar.” (4 Nisa/76) ayetinin belirttiği gibi insanlar ya Allah’ın öğretilerini kabul ederek onun gösterdiği yolda olurlar ya da şeytanın ve dostlarının yolunu tutarak tağutun yolunda olurlar. Her iki yolun sahiplerini nereye götüreceğini Yüce Allah açıklamıştır. Mesela:
“…Bundan sonra benden size bir yol gösterici geldiğinde ona uyanlar ne yolunu şaşırır ne de bedbaht olurlar. Ama ayetlerimden yüz çevirenler dünyada çok sıkıntılı bir hayata mahkûm olurlar. Kıyamet günü de onları mahşer yerinde kör olarak toplarız. ‘Rabbim, gözlerim gördüğü halde beni niçin kör olarak buraya getirdin?’ diyecektir. Allah ona, “Çünkü ayetlerimiz sana geldi ama sen onları hiç umursamadın, bugün sen de umursanmayanlardan olacaksın’ diyecektir. Evet, Allah’ın ayetlerini kabul etmeyip günah bataklığına saplananları böyle cezalandırırız. Ahiret azabı elbette daha çetin ve kalıcıdır.” (20 Taha/123-127, yine bkz. 2 Bakara/256-257; 18 Kehf/57 vd.)
İnsanlar arasında ayrışma, çatışma ve bölünme, vahyi kendi dilinden veya çevirisinden okumaktan değil, “…Bu, dosdoğru yolumdur, ona uyunuz, başka yollara uymayınız, değilse sizi ondan ayırır. Korunabilmeniz için size bunları tavsiye etti.” (6 En’am/153) ayetinin belirttiği gibi vahyin yolundan ayrılıp başka yolların tutulmasından ve izlenmesindendir. Bunlar da zaman içinde oluşan ve dinsellik boyası taşıyan türlü yollardır. Bunların büyük bir kısmı Kur’an’ın açıklamada yarar görmediği için belirsiz/müphem bıraktığı şeylerin polemik konusu yapılarak tartışılması ve bunların vahyin açık mesajının önüne geçirilmesinin sonucudur.
Mesela Kur’an, Salih Peygamber kıssasında kavmine bir ayet olarak gösterdiği bir deveden söz eder ama devenin nereden çıktığından, yaşından, cinsinden, hacminden, sahibinden, kısaca mahiyetinden söz etmediği halde Kur’an okuyup söylediklerini öğrenmek isteyenler ayetlerin vereceği mesajı anlamakla yetineceklerine, İsrail oğullarının kesilmesi istenen ineğin yaşını, rengini, cinsini vd. soruşturup durduğu gibi devenin özelliklerini polemik konusu yaparak olmadık ihtilaflara ve çatışmalara girerler. Bunu Musa’nın asası gibi Kur’an’ın müphem bıraktığı birçok konuda görüyoruz.
Vahyin farklı anlaşılmasından ve uygulanmasından kaynaklanan anlaşmazlıklar ise “Bir şeyde anlaşamıyorsanız, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Resulüne götürünüz. Bu hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzel olur.” (4 Nisa/59) ayeti gereği yine Kur’an’la ve onun uygulaması olan sünnetle sonuca bağlanır.
Bütün bunlarla beraber yine de sormak lazım; kendisinden veya çevirisinden okuyanlar acaba Kur’an’ı ne kadar anlayabilir?
Halen İlahiyat çevrelerinde egemen olan anlayışa göre âlim olmayanlar, Kur’an’ı okuyup nasıl inanacağını ve neyi nasıl yapacağını, Kur’an’ı anlaması mümkün olmadığı gibi -Kur’an’dan önce hadis diyenlerin kulakları çınlasın- hadisleri de anlayamazlar. Kendisi genel olarak mübin, ayetleri beyyinat/açık ve mübeyyinat/açıklayıcı olan, hidayet, sırat-ı müstakim ve rahmet olan, burhan, furkan, mizan olan, bir sınıfa veya hocalara değil, bütün insanlara gelen, Kur’an’a hakaret ve iftira değilse, ona aykırı olan bu sakat anlayışı görmek için aşağıdaki açıklamaya bakabiliriz:
“Kur’an ve hadisler ne olacak?” diye soranlar var. Elbette bu kutsal kaynaklar da olacaktır ama neye inanacağını ve neyi nasıl yapacağını sıradan bir müslümanın bu kaynaklardan çıkarması mümkün değildir. Ya birinci sınıf din âlimi (müçtehid) olacak veya böyle âlimlerin kitaplarından istifade edecektir. Tefsirin, hadisin, fıkhın usulünü okumadan, bilmeden meal ve tercüme hadis okuyarak sahih din öğrenilemez.”
Hemen belirtelim ki Kur’an’ın yirmi üç yıllık bir inşa sürecinin tescili/kaydı olduğunu ve bir arka plana dayandığını unutmadan, Yüce Allah’ın kurtuluş için öngördüğü hidayeti ve istikameti bulacak kadar herkes onu anlayabilir. Bunun için Allah ve Peygamber, iman ve küfür, tevhid ve şirk, dünya ve ahiret hayatı, diriliş, ceza ve mükâfat, cennet ve cehennem, adalet ve zulüm, hayır ve şer, helal ve haram, takva ve fücur, ibadetler ve haklar gibi konularda Kur’an’ın söylediklerini her düzeydeki okuyucu rahatlıkla anlayabilir ve Yüce Allah’ın öğrettiği istikamet yolunu izleyebilir.
Kur’an, felsefi ve kelami tartışmalara girmeden, herkesin görüp yaşadığı ve bildiği tabiattan, hayatın gerçeklerinden ve ümmetlerin tarihlerinden örneklerle en soyut gerçekleri akla, mantığa ve vicdana hitap ederek ortaya koymaktadır.
Detaylar dışında bu alanlarda Kur’an’ın söylediklerini anlamayan aklı başında kimse olmaz.
Mesela, Yüce Allah, en soyut ve hiçbir şeye benzemeyen kendi kimliğini şu ifadelerle ortaya koyarak insanların onu bu şekilde bilmelerini istemekte ve kültürel anlatımlarla yönlendirilmiş yahut kalbinde sapma olanlar (3 Âli İmran/7) dışında herkes onu bu şekilde bilmekte ve tanımaktadır:
“O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’tır. O her zaman hayattadır ve egemendir. Onu ne uyuklama, ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde egemenlik onundur. Onun izni olmadan yanında kim şefaat edecekmiş? O, insanların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Bildirdiği dışında insanlar onun bilgisinden hiçbir şey kavrayamazlar. Kürsüsü yeri ve gökleri kuşatmıştır. Yeri ve gökleri ayakta tutmak ona zor gelmez. O yüceler yücesi, büyükler büyüğüdür.” (2 Bakara/255)
“O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’tır. Ğaybı/görülmeyeni de görüleni de bilendir. O, çok acıyandır, çok şefkatli olandır. O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’tır. Hükümdardır, kutsaldır, esenlik ve güvenlik verendir, egemendir, karşı konulmayacak şekilde güçlüdür, boyun eğmeyenlere boyun eğdirendir, ululuk taslayanlara karşı ululuğunu gösterendir. Müşriklerin ortak koşmalarından münezzehtir. Sıfırdan yaratandır, ortaya çıkarandır, şekil verendir. En güzel isimler onundur. Yerde ve göklerde ne varsa hepsi onun eksiklik ve olumsuzluklardan uzak olduğunu söyler. O, karşı konulmaz kadar güçlü ve her şeyi yerli yerinde sağlam yapandır.” (59 Haşr/22-24)
“Deki o Allah tektir, kendi kendine yeterli olup her türlü ihtiyaçtan münezzehtir, o ne doğurmuş, ne de doğmuştur, onun hiçbir dengi ve benzeri yoktur.” (112 İhlas/1-4)
Yüce Allah’ı niteleyen yukarıdaki ayetleri ve benzerlerini, yine çocuk edinmediğini (2 Bakara/116; 4 Nusa/171; 6 En’âm/101; 10 Yunus/68; 17 İsra/111; 19 Meryem/35, 88, 91, 92; 21 Enbiya/26; 23 Mu’minun/91 vd), mülkünde/yönetiminde ortağının bulunmadığını (6 En’âm/163; 13 Ra’d/16; 17 İsra/111; 25 Furkan/2 vd), eşinin olmadığını, doğmadığını ve doğurmadığını söyleyen (17 İsra/111; 19 Meryem/35, 92; 25 Furkan/2; 39 Zümer/4; 112 İhlas/1-4, vd) ayetlerini ve “Ona benzer hiçbir şey yoktur!” (42 Şura/11) anlatımlarını herkes anlar.
Mesela Yüce Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu (çok sayıda ayet), canlılara rızkı kendisinin verdiğini (çok sayıda ayet), öldürdüğünü ve dirilttiğini (çok sayıda ayet), iman eden ve salih amel işleyen kullarını ödüllendirdiğini ve cennetlere koyduğunu (çok sayıda ayet), kâfirlerin amellerinin ise boşa gideceğini (çok sayıda ayet) ve kâfir olarak ölenleri cezalandırıp ateşe atacağını (çok sayıda ayet), ateşe girenlerin orada ebedi olarak kaldığını (çok sayıda ayet), şirkin çok büyük bir haksızlık olduğunu (31 Lokman/13) ve tevbe edilmeyen şirk günahını asla bağışlamayacağını (4 Nisâ/47), gafûr ve rahim/çok bağışlayan, çok acıyan olduğunu (çok sayıda ayet), rahmetinin her şeyi kuşattığını ve onu takva sahibi olanlara/Allah’ın öğretilerini gözeterek kendilerini onun azabından koruyacak şekilde yaşayanlara vereceğini (7 A’râf/156), samimi tevbe edenlerin (66 Tahrim/8) bütün günahlarını affedeceğini (39 Zümer/53), yapılan iyilikleri katlayarak ödüllendireceğini (çok sayıda ayet), cennet ve cehennem hayatının mükemmel, cehennem azabının ise çok çetin olduğunu ve her ikisinin kalıcı olduğunu söyleyen (çok sayıda) ayetleri hangi mealden okursa okusun her okuyucu anlamaktadır.
Mesela kıyametin kopacağı, ahiret hayatının ve ölümden sonra dirilişin olduğu gelecekle ilgili ve ancak Allah’ın bildiği gaybi bir olayı hayattan herkesin yaşadığı, gördüğü ve inkâr edemeyeceği maddi olaylarla şöyle anlatır:
“Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğiniz konusunda bir şüpheniz varsa bilin ki biz sizi ilkin topraktan, (üreyip çoğalma aşamasında ise), her birinizi bir damla sudan/meniden, sonra bir kan pıhtısından, sonra belli belirsiz şekil almış bir et parçasından yarattık. Ölümden sonra nasıl dirilteceğimizi anlamanız için sizi yaratma gücümüzü böyle açıklıyoruz.
Biz dünyaya gelmesini dilediğimiz cenini rahimlerde belirli bir süre tutarız, sonra bir bebek olarak dünyaya gelmenizi sağlar ve büyüyüp gelişmenize imkân sağlarız. Bununla birlikte kiminiz hayatının baharında ölürken, kiminiz ise düşkünlük yaşına kadar yaşar ve daha önce bildiklerini bilmez/hiçbir şeyi hatırlamaz olur.
Kupkuru, hareketsiz iken üzerine yağmuru indirince toprağın da canlanıp kabardığını ve bin bir çeşit güzel bitkilerle donandığını görürsün.
İşte bütün bunlar ibadete layık tek ilahın Allah olduğunu gösterir. Hiç şüpheniz olmasın ki Allah ölüleri diriltecektir. Çünkü onun gücü her şeye yeter. Kıyamet saati mutlaka gelip çatacaktır. İşte o zaman Allah kabirlerde çürüyüp toprağa karışmış bedenleri yeniden diriltecektir.” (22 Hac/5-7).
“İnsan kendisini bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmeden apaçık bir hasım kesiliveriyor. Kendi yaratılışını unutarak aklı sıra bize bir örnek/ders vermek için “şu çürümüş kemiklere kim can verecek?” diyor. Deki, onu önce kim yarattıysa o can verecektir. O yaratmanın her türlüsünü en iyi bilir. Yaş ağaçtan size ateş çıkaran odur. İşte siz ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan Allah onları yarattığı gibi insanları da yeniden yaratmaya kadirdir. Çünkü o tekrar tekrar yaratmaya gücü yeten, her şeyi hakkıyla bilendir. O bir şeyin olmasını istediği anda ona sadece ‘ol’ der, o da oluverir/oluş sürecine girer. Her şeyin dizginleri elinde olan Allah bütün eksikliklerden münezzehtir. Hesap vermek üzere hepiniz sonunda onun huzuruna çıkacaksınız.” (36 Yasin/77-83)
“Allah’ın sınırsız kudretinin delillerinden biri de hareketsiz duran toprağın üzerine suyu indirince kabarıp hareketlenmesidir. Şüphesiz onu dirilten Allah ölüleri de diriltecektir. Onun gücü her şeye yeter.” (41 Fussılet/39)
Sonuç olarak, Yüce Allah, insanların akıllarına yatması ve birer gerçek olduğunu kabullenip anlamaları için en soyut gerçekleri herkesin görüp tanık olduğu ve kimsenin inkâr edemeyeceği somut olaylar ve örnekler üzerinden anlatır.
Mesela, “Gece ve gündüzün değişmesi, yerde ve göklerde yarattığı şeyler, Allah’a karşı gelmekten sakınan bir toplum için birer ayet/delildir.” (10 Yunus/6) (Yine bakınız; 30 Rûm/17-28)
Aynı şey iman, küfür, tevhid, şirk, dünya hayatı, ahiret hayatı, diriliş, ceza ve mükâfat, cennet ve cehennem, adalet ve zulüm, hayır ve şer, helal ve haram, takva ve fücur, ibadetler ve ahlâki davranışlar, haklar ve haksızlıklar vd konulardan söz eden ve insanın iç ve dış dünyasını düzenleyen bütün ayetler için de geçerlidir. Özellikle Kur’an İslamı’nı sapıklık olarak niteleyenlerin hemen hepsinin tasavvufa kucak açanlar olduğuna bakarak söylersek, nefs tezkiyesine ilişkin Kur’an’ın söylediklerinin çevre kültürlerinden devşirdikleriyle yönlendirmeye çalışan tasavvuf kültürünün söylediklerinden çok daha açık, anlaşılır ve uygulanabilir olduğunu söylüyoruz. Kur’an’ın bütün bu anlatımlarını herkes anlayabilir ve doğruya yol gösterici/hidayet olacak bilgileri alabilir. Onun için İslam’ı önce Kur’an’dan okuyup öğrenmemiz gerekir.
Fahreddin Razi, Kelam ve Felsefe bağlamında bunu şöyle belirtir:
“Kelam ilminin yollarını ve felsefesinin yöntemlerini hep denedim. Kur’an-ı Kerim sonsuz yüce Allah’a teslim olmaya çağırıyor ve aykırı olan görüşlerden doğacak itirazları ve tartışmaları engelliyor; çünkü onu vahyeden Allah biliyor ki, beşer aklı bu gizli yollarda ve dar geçitlerde kendini dağıtır, işe yaramaz hale gelir…”
Kur’an’ın kendisini mübin, yani açık ve anlaşılır olarak nitelemesi de bunu gösterir. Çünkü Kur’an aynı anda birden çok veya çelişkili anlamları kastederek ne söylediği belirsiz değil, bütün hitaplarında nokta atışı yaparak bir tane anlamı ifade etmiştir. Hitaplarından farklı anlamların çıkarılması dilde meydana gelen anlam genişlemesi yahut kayması ve kültürlerin yönlendirmesinin sonucudur. Aksi halde bir kelime ile birden çok şeyi veya zıt anlamları kastetmiş olması onun mübin olmasıyla çelişir. Çünkü Allah’ın bunlardan hangisini kastettiği belirsizliği veya karmaşası ortaya çıkar. Bu da kitapları ancak okunarak Kur’an’ın anlaşılabileceği ve doğru bir akaidin ancak onlarla olabileceği söylenen fırka, mezhep, meşrep, cemaat ve tarikat ulemasının din anlayışına ve ihtilaflarına götürür. Onun için dinin Kur’an’ın kendisinden değil; ulemanın kitaplarından ancak öğrenilebileceğini söyleyenlerin bu açıdan yeniden bir durum değerlendirmesi yapmaları gerekir.
Evet, Kur’an, ilk muhataplarına tekil veya çoğul, hakikat veya mecaz olarak yalnız bir anlamı ifade etmek için kelimeleri kullanmıştır. Bunun en açık delili, vahyi dinleyen ashabın kullanılan kelimeleri bir anlamda anlaması ve bunlardan hangi anlamda kullanıldığını anlamadan bocalayıp sormamasıdır. Onun için Kur’an dilinde birçok kelimenin yalın ve net olarak anlaşılamamasının sebebi orijinal hitabın belirsizliği değil, kültürün ortaya çıkardığı anlayışlardır.
Bir kelimenin mecaz, teşbih, istiare, kinaye, cinas vb anlamda olup olmadığı hitabın şeklinden yahut karinelerinden anlaşılır. Bu da kelimenin aynı anda hem ak hem kara hem erkek hem dişi hem tekil hem çoğul hem iyi hem kötü hem olumlu hem olumsuz vd anlamda kullanılması demek değildir. Sonuç olarak Kur’an’ın öğretmeyi amaçladığı hidayetin ve sırat-ı müstakimin, oluşturulan eşbah, nazair, müşterek, ezdad, mecaz, kinaye, istiare, müteşabih vd şeylerle bir ilgisi yoktur.
Kur’an’da Bazı Konuları Doğru Anlamak İçin Konu İle İlgili Âyetlerin Analiz ve Sentezini Yapabilecek Kadar Kur’an’a Vukûfiyet Gerekir:
Yukarıda belirttiğimiz gibi her düzeydeki okuyucu hidayet ve istikamet için gerekli mesajı Kur’an’dan alırken, bazı konularda ayetleri çatıştırmadan Kur’an’ın bütünlüğü içinde anlayıp analiz ve sentezini yapabilecek bilgiye sahip olmayan kişiler, meali geleneksel anlayışlarla ve parçacı olarak bu kültürle okuyacakları için mesela Allah-insan ilişkisi, insanın yaratılması ve çoğalması, cinsiyetinin oluşması, kader, takdir ve sünnetullah, insanın hürriyeti, imanı ve küfrü, hayrı ve şerri, hidayeti ve dalaleti, saadeti ve şekaveti, rızkı, çoluk çocuk sahibi olup olmaması, eceli, kalplerin mühürlenmesi, lanete uğramak, şefaat, cihad, cennetlik veya cehennemlik olmak, şehitlik, nefs, evliya, dünya ve ahiret hayatı, kitap ehli, Hz. Muhammed’le ilgili anlatımlar gibi birtakım konularda anlamakta zorlanacağını belirtmeliyiz. Çünkü 23 yıllık vahiy süreci boyunca yaşanan olaylar ve gelişmeler üzerine aynı konuya ilişkin aralıklarla gelerek Kur’an’da serpiştirilmiş ayetleri doğru anlamak için hepsini bir araya getirip analiz ve sentezini yapabilecek şekilde Kur’an’ın tümüne vukûfiyet yahut içeriğine ilişkin bilgi birikimine ihtiyaç vardır.
Bu tür konular ya Meal’in başında ya da kavram olarak ilgili ayetler ilk geçtiği yerde -mezheplerin ve kitapların kültürel anlayışlarıyla değil, Kur’an’ın söylediklerinin analiz ve sentezi yapılarak- öz ve anlaşılabilecek şekilde açıklanırsa, okuyucu mealleri okuduğunda mesela özgürlükçülük ile cebriyecilik arasında bocalamaktan, cihadı saldırı yahut savunma savaşı olarak anlamaktan, müşriklerin ve kitap ehlinin tümünü aynı statüde görüp hepsine hayat hakkı tanımamaktan ya da Allah’ı hayattan dışlayan deist gibi algılamaktan yahut Kur’an’da çelişkili bir anlatım olduğu düşüncesine kapılarak cebriyeci olmaktan veya kültürel açıklamaları ayetlerin kendi anlamı olarak görmekten kurtulur.
Bu açıklama genelde yapılmadığı için meal okuyan birçok kişinin okurken anlamakta zorlandığını veya kafasının karıştığını veya bocaladığını söylediğini görüyoruz. Yukarıda yaptığımız alıntıda
Dinin Kur’an’dan değil, ulemanın kitaplarından ancak doğru öğrenilebileceğini söyleyen Hayrettin Karaman hocamızın maksadını aşan bir ifade ile Kur’an’ın tümü için genelleme yaparken söylemek istediği belki de budur.
Kur’an’ın, okunup anlaşılması ve yaşanması için herkese gönderilen mübin/açık ve ayetlerinin beyyinat/açık (mesela bkz. 2 Bakara/99) ve mübeyyinat/açıklayıcı (mesela bkz. 24 Nur/34) bir kitap olması ile anlaşılabilmesi için ayrıca bir bilgi birikiminin gerekmesinin bağdaşıp bağdaşmadığı sorusu akla gelebilir.
Şüphesiz Kur’an, bütün insanların anlaması ve yaşaması için gönderilen bir kitap olmakla beraber yukarıda belirttiğimiz konularda olduğu gibi yirmi üç yıllık süreçte anlatılıp Kur’an’da serpiştirilen ve bir arka plana dayanan bazı konuların yeterli bilgiye sahip olmayanlar tarafından kolayca ve aynı düzeyde anlaşılamaması doğaldır. Çünkü Kur’an’ın içeriği hakkında herkesin bilgisi ve vukûfiyeti eşit olmadığı gibi, tek düze olup her düzeydeki kişiler tarafından aynı seviyede anlaşılan bir kitap da yoktur. Edebiyattan fiziğe, matematikten astronomiye, biyolojiden güzel sanatlara ve hepimizin din kadar olmasa da ister istemez bir şekilde ilgilendiğimiz tıbba kadar, bütün alanlarda yazılmış kitapların herkes tarafından aynı düzeyde anlaşılmadığı bir gerçektir. Hatta okul, öğretmen, kurs/dershane ve yardımcı kitap sistemi bunun için devreye girmektedir. Bunda bilgi yetersizliği, dilin yapısı, kültürün yönlendirmesi ve okuyucunun kapasitesi gibi etkenlerin rol oynadığı bilinmektedir.
Bu durum sıradan bir okuyucu için söz konusu olduğu gibi, hadis, siyer, fıkıh, kelam, tasavvuf, ahlâk, felsefe, tarih bilimlerinde yazılanlar ve anlatılanlarla zihni yönlendirilmiş okuyucular için de söz konusudur.
Bunu, bir yabancının ilk kez dolaşacağı bir coğrafyaya benzetebiliriz. Her düzeyden insan yeryüzünde seyahat edebilir ve gideceği yeri bir şekilde gezerek birtakım yerler hakkında gözlemler yapabilir ancak kişilerin yabancı yerlerde sağlıklı bir yolculuk yapabilmesi ve bilmedikleri yerleri kapsamlı ve doğru bir şekilde tanıyabilmesi için orası hakkında ya önceden biraz bilgi edindiği yahut harita ve tanıtıcı broşür aldığı veya rehber edindiği bilinmektedir.
Meal ve tefsirlerde yukarıda belirttiğimiz ve benzeri konularda ilgili ayetler analiz ve sentez edilerek verilecek özet bilgiler okuyucu için bu harita, broşür ve rehber işlevi görecek, böylece Kur’an’ın tümünü doğru ve rahat anlama imkânı olacaktır. Ancak bunun, önce kültür kitapları okunmadan yahut birileri rehberlik etmeden Kur’an’ın anlaşılamayacağı anlamına gelmediğini belirtmeliyiz.
[1] Hayrettin Karaman, Şeraitsız Tarikat Olmazı Yeni Şafak, 3 Temmuz 2016
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Yirmi yıla yakın zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olarak siyasal iktidarın başında bulunan Recep Tayyip Erdoğan, ülke sathındaki icraatlarını övgüyle kendi ağzından sıralarken, son birkaç yıldan bu yana, kültür ve eğitimde, sadece bu alanda pek başarılı olamadıklarını söylemektedir. Bunu aldığı eleştiriler üzerine mi yoksa sahiden kendi kaygısı olarak mı dile getirdiği bilinemez. Ancak görüldüğü kadarıyla ve öteden beri defalarca değinilen, konuşulan bir gerçektir bu noksanlık. Türkiye’de muhafazakâr kesimin kültür, sanat ve eğitim konularındaki tökezlemeleri hiç de son yirmi yılda başlamış değildir. Bağlı hatta bağımlı bulundukları geleneğin/genetiğin buna izin vermediğini görmedikleri, görmeye çalışmadıkları için doğmaktadır aslında söz konusu bir şey yapamamış olmaları.
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Introduction The reflections presented below are part of a broader research project (both theoretical and “interventionist”) devoted to the reconstruction and reaffirmation of the positive social and political philosophy of liberalism, with social development (human development) as its guiding principle. The most well-known, effective, and recognized variant of this broad intellectual family, which has achieved …
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
Kur’an’ı Herkes Anlayabilir Ama Nasıl?
Her kitap okuyucuyu bilgilendirmek ve yönlendirmek için yazılır. Yüce Allah’ın tarih boyunca bütün toplumlara kendi dilleriyle gönderdiği vahiyler de insanların bilgi ve kapasitelerine göre anlayacakları kitaplar olup onları bilgilendirmek ve yönlendirmek için indirilmiştir. Söylediklerini kabul ederek öğrettiği şekilde inanan ve yaşayanlar, Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanarak dünyada huzurlu ve ahirette mutlu olup kurtuluşa ererken, İblis ve dostlarının yaptığı gibi kabul etmeyip başka bilgiler ve yönlendirmelerle yaşayıp gidenler ise Allah’ın düşmanlığını kazanarak kendilerini karanlıklara gömer ve azaba atarlar. Çünkü “Mü’minler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tağut yolunda savaşırlar.” (4 Nisa/76) ayetinin belirttiği gibi insanlar ya Allah’ın öğretilerini kabul ederek onun gösterdiği yolda olurlar ya da şeytanın ve dostlarının yolunu tutarak tağutun yolunda olurlar. Her iki yolun sahiplerini nereye götüreceğini Yüce Allah açıklamıştır. Mesela:
“…Bundan sonra benden size bir yol gösterici geldiğinde ona uyanlar ne yolunu şaşırır ne de bedbaht olurlar. Ama ayetlerimden yüz çevirenler dünyada çok sıkıntılı bir hayata mahkûm olurlar. Kıyamet günü de onları mahşer yerinde kör olarak toplarız. ‘Rabbim, gözlerim gördüğü halde beni niçin kör olarak buraya getirdin?’ diyecektir. Allah ona, “Çünkü ayetlerimiz sana geldi ama sen onları hiç umursamadın, bugün sen de umursanmayanlardan olacaksın’ diyecektir. Evet, Allah’ın ayetlerini kabul etmeyip günah bataklığına saplananları böyle cezalandırırız. Ahiret azabı elbette daha çetin ve kalıcıdır.” (20 Taha/123-127, yine bkz. 2 Bakara/256-257; 18 Kehf/57 vd.)
İnsanlar arasında ayrışma, çatışma ve bölünme, vahyi kendi dilinden veya çevirisinden okumaktan değil, “…Bu, dosdoğru yolumdur, ona uyunuz, başka yollara uymayınız, değilse sizi ondan ayırır. Korunabilmeniz için size bunları tavsiye etti.” (6 En’am/153) ayetinin belirttiği gibi vahyin yolundan ayrılıp başka yolların tutulmasından ve izlenmesindendir. Bunlar da zaman içinde oluşan ve dinsellik boyası taşıyan türlü yollardır. Bunların büyük bir kısmı Kur’an’ın açıklamada yarar görmediği için belirsiz/müphem bıraktığı şeylerin polemik konusu yapılarak tartışılması ve bunların vahyin açık mesajının önüne geçirilmesinin sonucudur.
Mesela Kur’an, Salih Peygamber kıssasında kavmine bir ayet olarak gösterdiği bir deveden söz eder ama devenin nereden çıktığından, yaşından, cinsinden, hacminden, sahibinden, kısaca mahiyetinden söz etmediği halde Kur’an okuyup söylediklerini öğrenmek isteyenler ayetlerin vereceği mesajı anlamakla yetineceklerine, İsrail oğullarının kesilmesi istenen ineğin yaşını, rengini, cinsini vd. soruşturup durduğu gibi devenin özelliklerini polemik konusu yaparak olmadık ihtilaflara ve çatışmalara girerler. Bunu Musa’nın asası gibi Kur’an’ın müphem bıraktığı birçok konuda görüyoruz.
Vahyin farklı anlaşılmasından ve uygulanmasından kaynaklanan anlaşmazlıklar ise “Bir şeyde anlaşamıyorsanız, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Resulüne götürünüz. Bu hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzel olur.” (4 Nisa/59) ayeti gereği yine Kur’an’la ve onun uygulaması olan sünnetle sonuca bağlanır.
Bütün bunlarla beraber yine de sormak lazım; kendisinden veya çevirisinden okuyanlar acaba Kur’an’ı ne kadar anlayabilir?
Halen İlahiyat çevrelerinde egemen olan anlayışa göre âlim olmayanlar, Kur’an’ı okuyup nasıl inanacağını ve neyi nasıl yapacağını, Kur’an’ı anlaması mümkün olmadığı gibi -Kur’an’dan önce hadis diyenlerin kulakları çınlasın- hadisleri de anlayamazlar. Kendisi genel olarak mübin, ayetleri beyyinat/açık ve mübeyyinat/açıklayıcı olan, hidayet, sırat-ı müstakim ve rahmet olan, burhan, furkan, mizan olan, bir sınıfa veya hocalara değil, bütün insanlara gelen, Kur’an’a hakaret ve iftira değilse, ona aykırı olan bu sakat anlayışı görmek için aşağıdaki açıklamaya bakabiliriz:
“Kur’an ve hadisler ne olacak?” diye soranlar var. Elbette bu kutsal kaynaklar da olacaktır ama neye inanacağını ve neyi nasıl yapacağını sıradan bir müslümanın bu kaynaklardan çıkarması mümkün değildir. Ya birinci sınıf din âlimi (müçtehid) olacak veya böyle âlimlerin kitaplarından istifade edecektir. Tefsirin, hadisin, fıkhın usulünü okumadan, bilmeden meal ve tercüme hadis okuyarak sahih din öğrenilemez.”
Hemen belirtelim ki Kur’an’ın yirmi üç yıllık bir inşa sürecinin tescili/kaydı olduğunu ve bir arka plana dayandığını unutmadan, Yüce Allah’ın kurtuluş için öngördüğü hidayeti ve istikameti bulacak kadar herkes onu anlayabilir. Bunun için Allah ve Peygamber, iman ve küfür, tevhid ve şirk, dünya ve ahiret hayatı, diriliş, ceza ve mükâfat, cennet ve cehennem, adalet ve zulüm, hayır ve şer, helal ve haram, takva ve fücur, ibadetler ve haklar gibi konularda Kur’an’ın söylediklerini her düzeydeki okuyucu rahatlıkla anlayabilir ve Yüce Allah’ın öğrettiği istikamet yolunu izleyebilir.
Detaylar dışında bu alanlarda Kur’an’ın söylediklerini anlamayan aklı başında kimse olmaz.
Mesela, Yüce Allah, en soyut ve hiçbir şeye benzemeyen kendi kimliğini şu ifadelerle ortaya koyarak insanların onu bu şekilde bilmelerini istemekte ve kültürel anlatımlarla yönlendirilmiş yahut kalbinde sapma olanlar (3 Âli İmran/7) dışında herkes onu bu şekilde bilmekte ve tanımaktadır:
“O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’tır. O her zaman hayattadır ve egemendir. Onu ne uyuklama, ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde egemenlik onundur. Onun izni olmadan yanında kim şefaat edecekmiş? O, insanların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Bildirdiği dışında insanlar onun bilgisinden hiçbir şey kavrayamazlar. Kürsüsü yeri ve gökleri kuşatmıştır. Yeri ve gökleri ayakta tutmak ona zor gelmez. O yüceler yücesi, büyükler büyüğüdür.” (2 Bakara/255)
“O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’tır. Ğaybı/görülmeyeni de görüleni de bilendir. O, çok acıyandır, çok şefkatli olandır. O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’tır. Hükümdardır, kutsaldır, esenlik ve güvenlik verendir, egemendir, karşı konulmayacak şekilde güçlüdür, boyun eğmeyenlere boyun eğdirendir, ululuk taslayanlara karşı ululuğunu gösterendir. Müşriklerin ortak koşmalarından münezzehtir. Sıfırdan yaratandır, ortaya çıkarandır, şekil verendir. En güzel isimler onundur. Yerde ve göklerde ne varsa hepsi onun eksiklik ve olumsuzluklardan uzak olduğunu söyler. O, karşı konulmaz kadar güçlü ve her şeyi yerli yerinde sağlam yapandır.” (59 Haşr/22-24)
“Deki o Allah tektir, kendi kendine yeterli olup her türlü ihtiyaçtan münezzehtir, o ne doğurmuş, ne de doğmuştur, onun hiçbir dengi ve benzeri yoktur.” (112 İhlas/1-4)
Yüce Allah’ı niteleyen yukarıdaki ayetleri ve benzerlerini, yine çocuk edinmediğini (2 Bakara/116; 4 Nusa/171; 6 En’âm/101; 10 Yunus/68; 17 İsra/111; 19 Meryem/35, 88, 91, 92; 21 Enbiya/26; 23 Mu’minun/91 vd), mülkünde/yönetiminde ortağının bulunmadığını (6 En’âm/163; 13 Ra’d/16; 17 İsra/111; 25 Furkan/2 vd), eşinin olmadığını, doğmadığını ve doğurmadığını söyleyen (17 İsra/111; 19 Meryem/35, 92; 25 Furkan/2; 39 Zümer/4; 112 İhlas/1-4, vd) ayetlerini ve “Ona benzer hiçbir şey yoktur!” (42 Şura/11) anlatımlarını herkes anlar.
Mesela Yüce Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu (çok sayıda ayet), canlılara rızkı kendisinin verdiğini (çok sayıda ayet), öldürdüğünü ve dirilttiğini (çok sayıda ayet), iman eden ve salih amel işleyen kullarını ödüllendirdiğini ve cennetlere koyduğunu (çok sayıda ayet), kâfirlerin amellerinin ise boşa gideceğini (çok sayıda ayet) ve kâfir olarak ölenleri cezalandırıp ateşe atacağını (çok sayıda ayet), ateşe girenlerin orada ebedi olarak kaldığını (çok sayıda ayet), şirkin çok büyük bir haksızlık olduğunu (31 Lokman/13) ve tevbe edilmeyen şirk günahını asla bağışlamayacağını (4 Nisâ/47), gafûr ve rahim/çok bağışlayan, çok acıyan olduğunu (çok sayıda ayet), rahmetinin her şeyi kuşattığını ve onu takva sahibi olanlara/Allah’ın öğretilerini gözeterek kendilerini onun azabından koruyacak şekilde yaşayanlara vereceğini (7 A’râf/156), samimi tevbe edenlerin (66 Tahrim/8) bütün günahlarını affedeceğini (39 Zümer/53), yapılan iyilikleri katlayarak ödüllendireceğini (çok sayıda ayet), cennet ve cehennem hayatının mükemmel, cehennem azabının ise çok çetin olduğunu ve her ikisinin kalıcı olduğunu söyleyen (çok sayıda) ayetleri hangi mealden okursa okusun her okuyucu anlamaktadır.
Mesela kıyametin kopacağı, ahiret hayatının ve ölümden sonra dirilişin olduğu gelecekle ilgili ve ancak Allah’ın bildiği gaybi bir olayı hayattan herkesin yaşadığı, gördüğü ve inkâr edemeyeceği maddi olaylarla şöyle anlatır:
“Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğiniz konusunda bir şüpheniz varsa bilin ki biz sizi ilkin topraktan, (üreyip çoğalma aşamasında ise), her birinizi bir damla sudan/meniden, sonra bir kan pıhtısından, sonra belli belirsiz şekil almış bir et parçasından yarattık. Ölümden sonra nasıl dirilteceğimizi anlamanız için sizi yaratma gücümüzü böyle açıklıyoruz.
Biz dünyaya gelmesini dilediğimiz cenini rahimlerde belirli bir süre tutarız, sonra bir bebek olarak dünyaya gelmenizi sağlar ve büyüyüp gelişmenize imkân sağlarız. Bununla birlikte kiminiz hayatının baharında ölürken, kiminiz ise düşkünlük yaşına kadar yaşar ve daha önce bildiklerini bilmez/hiçbir şeyi hatırlamaz olur.
Kupkuru, hareketsiz iken üzerine yağmuru indirince toprağın da canlanıp kabardığını ve bin bir çeşit güzel bitkilerle donandığını görürsün.
İşte bütün bunlar ibadete layık tek ilahın Allah olduğunu gösterir. Hiç şüpheniz olmasın ki Allah ölüleri diriltecektir. Çünkü onun gücü her şeye yeter. Kıyamet saati mutlaka gelip çatacaktır. İşte o zaman Allah kabirlerde çürüyüp toprağa karışmış bedenleri yeniden diriltecektir.” (22 Hac/5-7).
“İnsan kendisini bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmeden apaçık bir hasım kesiliveriyor. Kendi yaratılışını unutarak aklı sıra bize bir örnek/ders vermek için “şu çürümüş kemiklere kim can verecek?” diyor. Deki, onu önce kim yarattıysa o can verecektir. O yaratmanın her türlüsünü en iyi bilir. Yaş ağaçtan size ateş çıkaran odur. İşte siz ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan Allah onları yarattığı gibi insanları da yeniden yaratmaya kadirdir. Çünkü o tekrar tekrar yaratmaya gücü yeten, her şeyi hakkıyla bilendir. O bir şeyin olmasını istediği anda ona sadece ‘ol’ der, o da oluverir/oluş sürecine girer. Her şeyin dizginleri elinde olan Allah bütün eksikliklerden münezzehtir. Hesap vermek üzere hepiniz sonunda onun huzuruna çıkacaksınız.” (36 Yasin/77-83)
“Allah’ın sınırsız kudretinin delillerinden biri de hareketsiz duran toprağın üzerine suyu indirince kabarıp hareketlenmesidir. Şüphesiz onu dirilten Allah ölüleri de diriltecektir. Onun gücü her şeye yeter.” (41 Fussılet/39)
Sonuç olarak, Yüce Allah, insanların akıllarına yatması ve birer gerçek olduğunu kabullenip anlamaları için en soyut gerçekleri herkesin görüp tanık olduğu ve kimsenin inkâr edemeyeceği somut olaylar ve örnekler üzerinden anlatır.
Mesela, “Gece ve gündüzün değişmesi, yerde ve göklerde yarattığı şeyler, Allah’a karşı gelmekten sakınan bir toplum için birer ayet/delildir.” (10 Yunus/6) (Yine bakınız; 30 Rûm/17-28)
Aynı şey iman, küfür, tevhid, şirk, dünya hayatı, ahiret hayatı, diriliş, ceza ve mükâfat, cennet ve cehennem, adalet ve zulüm, hayır ve şer, helal ve haram, takva ve fücur, ibadetler ve ahlâki davranışlar, haklar ve haksızlıklar vd konulardan söz eden ve insanın iç ve dış dünyasını düzenleyen bütün ayetler için de geçerlidir. Özellikle Kur’an İslamı’nı sapıklık olarak niteleyenlerin hemen hepsinin tasavvufa kucak açanlar olduğuna bakarak söylersek, nefs tezkiyesine ilişkin Kur’an’ın söylediklerinin çevre kültürlerinden devşirdikleriyle yönlendirmeye çalışan tasavvuf kültürünün söylediklerinden çok daha açık, anlaşılır ve uygulanabilir olduğunu söylüyoruz. Kur’an’ın bütün bu anlatımlarını herkes anlayabilir ve doğruya yol gösterici/hidayet olacak bilgileri alabilir. Onun için İslam’ı önce Kur’an’dan okuyup öğrenmemiz gerekir.
Fahreddin Razi, Kelam ve Felsefe bağlamında bunu şöyle belirtir:
“Kelam ilminin yollarını ve felsefesinin yöntemlerini hep denedim. Kur’an-ı Kerim sonsuz yüce Allah’a teslim olmaya çağırıyor ve aykırı olan görüşlerden doğacak itirazları ve tartışmaları engelliyor; çünkü onu vahyeden Allah biliyor ki, beşer aklı bu gizli yollarda ve dar geçitlerde kendini dağıtır, işe yaramaz hale gelir…”
Kur’an’ın kendisini mübin, yani açık ve anlaşılır olarak nitelemesi de bunu gösterir. Çünkü Kur’an aynı anda birden çok veya çelişkili anlamları kastederek ne söylediği belirsiz değil, bütün hitaplarında nokta atışı yaparak bir tane anlamı ifade etmiştir. Hitaplarından farklı anlamların çıkarılması dilde meydana gelen anlam genişlemesi yahut kayması ve kültürlerin yönlendirmesinin sonucudur. Aksi halde bir kelime ile birden çok şeyi veya zıt anlamları kastetmiş olması onun mübin olmasıyla çelişir. Çünkü Allah’ın bunlardan hangisini kastettiği belirsizliği veya karmaşası ortaya çıkar. Bu da kitapları ancak okunarak Kur’an’ın anlaşılabileceği ve doğru bir akaidin ancak onlarla olabileceği söylenen fırka, mezhep, meşrep, cemaat ve tarikat ulemasının din anlayışına ve ihtilaflarına götürür. Onun için dinin Kur’an’ın kendisinden değil; ulemanın kitaplarından ancak öğrenilebileceğini söyleyenlerin bu açıdan yeniden bir durum değerlendirmesi yapmaları gerekir.
Evet, Kur’an, ilk muhataplarına tekil veya çoğul, hakikat veya mecaz olarak yalnız bir anlamı ifade etmek için kelimeleri kullanmıştır. Bunun en açık delili, vahyi dinleyen ashabın kullanılan kelimeleri bir anlamda anlaması ve bunlardan hangi anlamda kullanıldığını anlamadan bocalayıp sormamasıdır. Onun için Kur’an dilinde birçok kelimenin yalın ve net olarak anlaşılamamasının sebebi orijinal hitabın belirsizliği değil, kültürün ortaya çıkardığı anlayışlardır.
Bir kelimenin mecaz, teşbih, istiare, kinaye, cinas vb anlamda olup olmadığı hitabın şeklinden yahut karinelerinden anlaşılır. Bu da kelimenin aynı anda hem ak hem kara hem erkek hem dişi hem tekil hem çoğul hem iyi hem kötü hem olumlu hem olumsuz vd anlamda kullanılması demek değildir. Sonuç olarak Kur’an’ın öğretmeyi amaçladığı hidayetin ve sırat-ı müstakimin, oluşturulan eşbah, nazair, müşterek, ezdad, mecaz, kinaye, istiare, müteşabih vd şeylerle bir ilgisi yoktur.
Kur’an’da Bazı Konuları Doğru Anlamak İçin Konu İle İlgili Âyetlerin Analiz ve Sentezini Yapabilecek Kadar Kur’an’a Vukûfiyet Gerekir:
Yukarıda belirttiğimiz gibi her düzeydeki okuyucu hidayet ve istikamet için gerekli mesajı Kur’an’dan alırken, bazı konularda ayetleri çatıştırmadan Kur’an’ın bütünlüğü içinde anlayıp analiz ve sentezini yapabilecek bilgiye sahip olmayan kişiler, meali geleneksel anlayışlarla ve parçacı olarak bu kültürle okuyacakları için mesela Allah-insan ilişkisi, insanın yaratılması ve çoğalması, cinsiyetinin oluşması, kader, takdir ve sünnetullah, insanın hürriyeti, imanı ve küfrü, hayrı ve şerri, hidayeti ve dalaleti, saadeti ve şekaveti, rızkı, çoluk çocuk sahibi olup olmaması, eceli, kalplerin mühürlenmesi, lanete uğramak, şefaat, cihad, cennetlik veya cehennemlik olmak, şehitlik, nefs, evliya, dünya ve ahiret hayatı, kitap ehli, Hz. Muhammed’le ilgili anlatımlar gibi birtakım konularda anlamakta zorlanacağını belirtmeliyiz. Çünkü 23 yıllık vahiy süreci boyunca yaşanan olaylar ve gelişmeler üzerine aynı konuya ilişkin aralıklarla gelerek Kur’an’da serpiştirilmiş ayetleri doğru anlamak için hepsini bir araya getirip analiz ve sentezini yapabilecek şekilde Kur’an’ın tümüne vukûfiyet yahut içeriğine ilişkin bilgi birikimine ihtiyaç vardır.
Bu tür konular ya Meal’in başında ya da kavram olarak ilgili ayetler ilk geçtiği yerde -mezheplerin ve kitapların kültürel anlayışlarıyla değil, Kur’an’ın söylediklerinin analiz ve sentezi yapılarak- öz ve anlaşılabilecek şekilde açıklanırsa, okuyucu mealleri okuduğunda mesela özgürlükçülük ile cebriyecilik arasında bocalamaktan, cihadı saldırı yahut savunma savaşı olarak anlamaktan, müşriklerin ve kitap ehlinin tümünü aynı statüde görüp hepsine hayat hakkı tanımamaktan ya da Allah’ı hayattan dışlayan deist gibi algılamaktan yahut Kur’an’da çelişkili bir anlatım olduğu düşüncesine kapılarak cebriyeci olmaktan veya kültürel açıklamaları ayetlerin kendi anlamı olarak görmekten kurtulur.
Bu açıklama genelde yapılmadığı için meal okuyan birçok kişinin okurken anlamakta zorlandığını veya kafasının karıştığını veya bocaladığını söylediğini görüyoruz. Yukarıda yaptığımız alıntıda
Kur’an’ın, okunup anlaşılması ve yaşanması için herkese gönderilen mübin/açık ve ayetlerinin beyyinat/açık (mesela bkz. 2 Bakara/99) ve mübeyyinat/açıklayıcı (mesela bkz. 24 Nur/34) bir kitap olması ile anlaşılabilmesi için ayrıca bir bilgi birikiminin gerekmesinin bağdaşıp bağdaşmadığı sorusu akla gelebilir.
Şüphesiz Kur’an, bütün insanların anlaması ve yaşaması için gönderilen bir kitap olmakla beraber yukarıda belirttiğimiz konularda olduğu gibi yirmi üç yıllık süreçte anlatılıp Kur’an’da serpiştirilen ve bir arka plana dayanan bazı konuların yeterli bilgiye sahip olmayanlar tarafından kolayca ve aynı düzeyde anlaşılamaması doğaldır. Çünkü Kur’an’ın içeriği hakkında herkesin bilgisi ve vukûfiyeti eşit olmadığı gibi, tek düze olup her düzeydeki kişiler tarafından aynı seviyede anlaşılan bir kitap da yoktur. Edebiyattan fiziğe, matematikten astronomiye, biyolojiden güzel sanatlara ve hepimizin din kadar olmasa da ister istemez bir şekilde ilgilendiğimiz tıbba kadar, bütün alanlarda yazılmış kitapların herkes tarafından aynı düzeyde anlaşılmadığı bir gerçektir. Hatta okul, öğretmen, kurs/dershane ve yardımcı kitap sistemi bunun için devreye girmektedir. Bunda bilgi yetersizliği, dilin yapısı, kültürün yönlendirmesi ve okuyucunun kapasitesi gibi etkenlerin rol oynadığı bilinmektedir.
Bu durum sıradan bir okuyucu için söz konusu olduğu gibi, hadis, siyer, fıkıh, kelam, tasavvuf, ahlâk, felsefe, tarih bilimlerinde yazılanlar ve anlatılanlarla zihni yönlendirilmiş okuyucular için de söz konusudur.
Bunu, bir yabancının ilk kez dolaşacağı bir coğrafyaya benzetebiliriz. Her düzeyden insan yeryüzünde seyahat edebilir ve gideceği yeri bir şekilde gezerek birtakım yerler hakkında gözlemler yapabilir ancak kişilerin yabancı yerlerde sağlıklı bir yolculuk yapabilmesi ve bilmedikleri yerleri kapsamlı ve doğru bir şekilde tanıyabilmesi için orası hakkında ya önceden biraz bilgi edindiği yahut harita ve tanıtıcı broşür aldığı veya rehber edindiği bilinmektedir.
Meal ve tefsirlerde yukarıda belirttiğimiz ve benzeri konularda ilgili ayetler analiz ve sentez edilerek verilecek özet bilgiler okuyucu için bu harita, broşür ve rehber işlevi görecek, böylece Kur’an’ın tümünü doğru ve rahat anlama imkânı olacaktır. Ancak bunun, önce kültür kitapları okunmadan yahut birileri rehberlik etmeden Kur’an’ın anlaşılamayacağı anlamına gelmediğini belirtmeliyiz.
[1] Hayrettin Karaman, Şeraitsız Tarikat Olmazı Yeni Şafak, 3 Temmuz 2016
[2] Karaman A.g.m.
İlgili Yazılar
Ölen Kim’dir
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Eleştirinin Maliyetine Giriş
Yirmi yıla yakın zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olarak siyasal iktidarın başında bulunan Recep Tayyip Erdoğan, ülke sathındaki icraatlarını övgüyle kendi ağzından sıralarken, son birkaç yıldan bu yana, kültür ve eğitimde, sadece bu alanda pek başarılı olamadıklarını söylemektedir. Bunu aldığı eleştiriler üzerine mi yoksa sahiden kendi kaygısı olarak mı dile getirdiği bilinemez. Ancak görüldüğü kadarıyla ve öteden beri defalarca değinilen, konuşulan bir gerçektir bu noksanlık. Türkiye’de muhafazakâr kesimin kültür, sanat ve eğitim konularındaki tökezlemeleri hiç de son yirmi yılda başlamış değildir. Bağlı hatta bağımlı bulundukları geleneğin/genetiğin buna izin vermediğini görmedikleri, görmeye çalışmadıkları için doğmaktadır aslında söz konusu bir şey yapamamış olmaları.
Hukuk: Devletin Manipülatif Bir Aracı mı Yoksa Toplumsal Düzenin Temeli mi?
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Islam and Islamophobia in the post-liberal world of late democracy. Neo-real-political foundations of racism
Introduction The reflections presented below are part of a broader research project (both theoretical and “interventionist”) devoted to the reconstruction and reaffirmation of the positive social and political philosophy of liberalism, with social development (human development) as its guiding principle. The most well-known, effective, and recognized variant of this broad intellectual family, which has achieved …
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı: Ahlâkın Görünmez Toprağı
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…