Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor. Çünkü şimdi başlamıyor hemen hiçbir şey. Pazardan aldığı iki kilo sebzeyi annesinin nikâhına bağlayan geçmiş ve köken sevdalılarıyız.
Bilim de geri durmuyor bu yarışta, söylenceler, masallar, anılar, tarih hatta din geçmişten hızlı trenler kaldırırken durmak ve teslim olmak bilime yakışmazdı zaten. Üç yüz beş yüz, hadi en kabadayısı üç bin, beş bin yıllık çok iddialı hamaset raporlarını iki parmağıyla tutup silkeliyor. Boğazını temizliyor ve şöyle başlıyor anlatmaya: “Hiçbir şey yokken, kabaca on dört milyar yıl önce, sıfır noktasında büyük bir patlama gerçekleşti.” Boşa koysak dolmuyor, doluya koysak kargalar korosu gülmek için nöbet tutuyor. Ne milyarlarca yılı anlayabiliyoruz, ne boşluktan fışkıran galaksileri. Merakla okumaya, bilimi dinlemeye devam edenler bakıyor ki, bunun birçok alternatifi de var. Meğer bilim kibirli değilmiş, bilim tarikatının postnişinleriymiş kibre doymayanlar, bilim tekelci de değilmiş, “şimdilik ulaşabildiğim en makul sonuç bu ama çalışıyorum daha” diyen çileci bir dervişmiş. Zihinleri kir pas içindeki yetişkinlere ulaşmak bilimi yorunca o da çareyi çocuklara seslenmekte bulmuş. İnsanlığın ortak birikimi olan bilimi olanca tevazusu ve derinliğiyle bilgeler ve çocuklar anlayabilirmiş.
Bu yazının devamı
218. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Düşlenen diyarlar ya da lanetlenen diyarlar; rüyalarımıza sinen cennet ya da kabuslarımızı yönlendiren cehennem! Ütopyaların ve distopyaların edebiyat içinde önemli bir yeri var. İçinde olduğumuz normdan, vasattan taşmak, onu kıyasıya eleştirmek için göz kamaştırıcı bir fırsattı bunlar.
Bu mektupta kelamdan konuşalım dedim, kavramdan, anlamdan, bizi ilgilendiren en önemli konuların birinden yazayım istedim. Öyle ya, anlaşmak ancak ve ancak, anlamaya durmak, anlatmaya çalışmakla mümkündür, bunun için de söze/kelama ihtiyaç vardır. Gündemi dolduran konular bazen gönlü yoruyor ama daha sonraki mektuplara ertelemek doğru olur düşüncesi ile gündemden bahsetmeyip, kelam hakkında dile gelebilenleri yazayım istedim etraflıca olamasa bile…
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış.
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor. Çünkü şimdi başlamıyor hemen hiçbir şey. Pazardan aldığı iki kilo sebzeyi annesinin nikâhına bağlayan geçmiş ve köken sevdalılarıyız.
Bilim de geri durmuyor bu yarışta, söylenceler, masallar, anılar, tarih hatta din geçmişten hızlı trenler kaldırırken durmak ve teslim olmak bilime yakışmazdı zaten. Üç yüz beş yüz, hadi en kabadayısı üç bin, beş bin yıllık çok iddialı hamaset raporlarını iki parmağıyla tutup silkeliyor. Boğazını temizliyor ve şöyle başlıyor anlatmaya: “Hiçbir şey yokken, kabaca on dört milyar yıl önce, sıfır noktasında büyük bir patlama gerçekleşti.” Boşa koysak dolmuyor, doluya koysak kargalar korosu gülmek için nöbet tutuyor. Ne milyarlarca yılı anlayabiliyoruz, ne boşluktan fışkıran galaksileri. Merakla okumaya, bilimi dinlemeye devam edenler bakıyor ki, bunun birçok alternatifi de var. Meğer bilim kibirli değilmiş, bilim tarikatının postnişinleriymiş kibre doymayanlar, bilim tekelci de değilmiş, “şimdilik ulaşabildiğim en makul sonuç bu ama çalışıyorum daha” diyen çileci bir dervişmiş. Zihinleri kir pas içindeki yetişkinlere ulaşmak bilimi yorunca o da çareyi çocuklara seslenmekte bulmuş. İnsanlığın ortak birikimi olan bilimi olanca tevazusu ve derinliğiyle bilgeler ve çocuklar anlayabilirmiş.
Bu yazının devamı 218. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Su İçinde Susuzluk: Aklına Tekme Atan İnsan
Düşlenen diyarlar ya da lanetlenen diyarlar; rüyalarımıza sinen cennet ya da kabuslarımızı yönlendiren cehennem! Ütopyaların ve distopyaların edebiyat içinde önemli bir yeri var. İçinde olduğumuz normdan, vasattan taşmak, onu kıyasıya eleştirmek için göz kamaştırıcı bir fırsattı bunlar.
Mektup II
Bu mektupta kelamdan konuşalım dedim, kavramdan, anlamdan, bizi ilgilendiren en önemli konuların birinden yazayım istedim. Öyle ya, anlaşmak ancak ve ancak, anlamaya durmak, anlatmaya çalışmakla mümkündür, bunun için de söze/kelama ihtiyaç vardır. Gündemi dolduran konular bazen gönlü yoruyor ama daha sonraki mektuplara ertelemek doğru olur düşüncesi ile gündemden bahsetmeyip, kelam hakkında dile gelebilenleri yazayım istedim etraflıca olamasa bile…
Afganistan’a Yolculuk ve Sabır Taşı’nın Çatlaması
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse
Masal Anlatmak: Dinleyen Kulağı Sulamak Hisseden Kalbe Söz Ekmek
Bir varmış bir yokmuş. Vara var, yoka yok diyen pek azmış. Ballandıra ballandıra anlatana “masal anlatma” diye çıkışılır, tek ayaküstünde on yalan atana Çin’den Maçin’e övgülerin en hası düzülürmüş. Devir değişti diye anlatılar tatsız tutsuzlaşmış.
Alışverişe devam et