Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Umarım iyisindir, umarım iyilik iklimi için gayrettesindir. Yaşam ne ki zaten, belirlenen zaman içinde buralarda iyi ve doğru için gereği kadar gayret etmekten ibaret. Kötülük mü diyorsun, insan her kötülüğü önce kendine yapmıştır/yapmaktadır. Hesabı soracak olanın adaletine şükürler olsun ki, hiçbir şey gizli kalmayacak, hiçbir yanılma söz konusu olmayacak ve zerre adaletsizlik yaşanmayacaktır. Zerreyi soracak olana hamdolsun ki, o gün sevinenler bugün hakikat için gayret gösterenler olacaktır.
Ne çok şey duyuyoruz, bizi ilgilendiren/ilgilendirmeyen, bizim gelişmemize katkı sağlayacak ve gerilememize zemin oluşturacak ne çok şey duyuyoruz. Yoruluyor yürek, kirleniyor kulak, bozuluyor algı, tükeniyor enerji, tabiî izin verirsek… Umarım sen bu saydıklarımdan uzaksındır “Ama insanız, ne mümkün!” diyeceksin. Ben, itiraz edilen fikirlerim için doğruya aday bir duruşla dinlerim, yaz diyorum o nedenle, sen de yaz… Al istersen bir e-mail adresi; [email protected] Buraya yazarsan ben de hem senden haberdar olur, yüreğimi ve zihnimi beslerim hem de birliktelikten oluşacak o sohbetin zenginliğini yaşarız birlikte. Böyleyim ben, harekete geçince durmayı unutuyor gibiyim. Öyle ya, dal budak salmak büyümektir, doğruya aday olanlarla birlikte yazmak, yazışmak, konuşmak, anlaşmaya çalışmak en büyük zenginliklerden biridir.
Dediğim gibi kötülükler var zira kötüler var; ancak iyilikler devam ediyor, iyiler şükür ki var. İyiliklerin sayısını arttırdıkça kötülüklerin sınırları daralacak, iyiliklerden yana dünya huzur bulacaktır. Unutmadım, iyilik için uyananlar aklımda, inanıyorum ki iyilerin dualarının durdurduğu kötülükler sayıca çok fazla. Diğerinin sancısını hissederek hareket eden, kendisini diğerinin tebessümüyle sükûnete kavuşturan insanlar az değil, zira bazı azlar öyle çoklara karşı galip gelmiştir ki… Biliyorsundur ama ben de yazıyorum işte, bildiğim belli olsun diye.
Şu pandemi dönemi neler sakladı içinde, nasıl da saklandık evlerimizde. Ne denli çok şey barındırdı zihinlerde ve gönüllerde. Aile olmanın yeniden farkına vardık sanki.
Birbirimizi, biraz da kendimizi yeniden fark ettik sanki. Biz insanoğlu, anlaşılması zor varlıklarız, eğer insanlıkla aramızda kurduğumuz köprünün direkleri hakikate dayanmıyorsa çok çabuk zarar görüyor yollarımız ve yolculuklarımız.
Bu olaya bakarken bazen kendimden başladım, bazen diğerlerinden ama ilginç şeyler oldu/olmaya devam etmekte. Daha önce de kapıyı içeriden kilitlemek hep garip gelmiştir bana. Gerekli diyeceksin, bence de, işte gerekli olması mesele ya. Güvende değiliz, güvene duyduğumuz ihtiyaç adeta cezaevlerindeki kilitleri hatırlatırdı bana. Yok, ben cezaevinde yatmadım ama yatanları biliyorum, hadi söyleyeyim; televizyon bizim evde de var, orada da görüyorum. Sağlam bir izleyici değilim ama iz bırakıyor zihnimde birçoğumuzda olduğu gibi, iz bıraksın diye yapılıyor zira… Daha iyisine aday olanlar için mevcudu doğru anlama zorunluluğu vardır ya, o nedenle takip ediyorum ben de. Bildiğin gibi gençlerle çalışıyorum, dolayısıyla ortak dili oluşturmak için onların yanından bakmak diğer bir görevim. Bu takipte merak da var tabiî. Ne izlediğimi söylemeyeceğim lakin reklamları, tartışma programlarını, yarışmaları seyretmediğimi söyleyebilirim. Reklamlar bilgi vermekten uzak, yönlendirme ve pazarlamaya dönük oldukları için, tartışmada tartılanın ne olduğunu tartışanların bazılarının bilmediğini, tartışmadan öte kavga ettiklerini, böylece dikkat çekmeyi hedeflediklerini gözlemlediğim için, yarışmalar da barıştan uzak yaşandığı için… İstisnaları mı soruyorsun, tartışma programları için evet, istisnaları vardır eminim ama ben o açığı da internet aracılığı ile kapatıyorum zaten. Neyse bu konuyu daha sonra tekrar yazarım diye düşünerek burada keseyim. Hakikaten konuşurken de böyle konudan konuya geçiyorum diye eleştiriyorlar, ben de konular iç içe diyorum, bence böyle. Kendini savunuyorsun, hep bir savunma hali diyeceksin, aynen öyle hep savunma hali, doğrudur. Bu durum kendi eksikliğimden, anlatamıyorum endişesinden, inan seninle ilgisi yok. Sadece birkaç satır fazla okuyorsun, aldığım zamanın için hakkını helal et.
Döneyim pandemi döneminin getirdiklerine, dün ile gün arasına çizdiği o kocaman çizgiye. Öyle bir çizgi ki, nicelerinin canı ağır yandı, çok ağır yandı. Vefat edenleri rakamla anlatmak hep zor gelmiştir bana. Bir kişi göçer buradan, sadece o mudur eksilen? Ah can, onunla gider hayaller, planlar… Sıkışır yürek, daralır dünya. Sen gitti dersin, arada hatırlarsın ama o yakını yanan yakını yok mu, onun için durum her andır… Güzel bir zaman yaşarsın, o yok, eksik kalır güzellik. Zor bir an yaşarsın, o yok, daha ağırlaşır yük. Ben annem gidince öyle şaşırmıştım ki, sanki vefat bir ilkti benim için, sanki hiç duymadım daha önce, sanki burada misafir olduğumuz gerçeği ilk defa beynimden gönlüme aktı, yerleşti, taşlaştı. En çok da, “Şimdi annem gibi kimse bakmayacak bana!” düşüncesi dağıttı bütün bakışların anlamını. Kendimi yalçın kayalıkta korunmasız, onun duası perde olmayacak diye kötülüklere karşı savunmasız hissettim. Bir de cenazelerin gömülme şekilleri çok ağırdı eminim yakınları için, düşünüyorum da zor yani… Biliyorum, biliyorum da ruhun ölümsüzlüğünü, bedenin toprak olacağını ama seven için bu ama yürekten yana, yürekte yangın gibi geliyor bana…
Tüm vefat edenlere rahmet, dünyada kalanlara sabr-ı cemil temenni ediyorum. Diğer yandan toprak ya mayamız, topraktan uzak yaşamak yoruyor gönlümüzü, ruhumuzu, bedenimizi…
En azından bana öyle geliyor, işte bu pandemide bunu da çok yoğun yaşadık diye düşünüyorum. Bir dairede -ki o daire değil ya kare, ya dikdörtgen ama öyle demiş birisi- yaşamak özellikle çocuk ve gençler için zor oldu. Onlar zorlandı diye düşünmüyorum, işin kendisi zordu. Tabiî ki ebeveynler için de durum bambaşka zorluklar barındırdı. Ama insanoğlu, neler neler başarmış, bunu da en az zararla geçiriyoruz şükürler olsun…
Diğer yandan eğitim başka bir atmosfer, hastaneler başka bir hüzün-telaşe, hastaların durumu bambaşka manzara… Bir de esnaf, onların hali de yine başka bir zorluk… Hep zorluktan bahsediyorum gibi gelmesin sana, yaşananlar zor ya o nedenle… Gerçeğin kendisini doğru teşhis, tedavide tek dayanaktır diye düşünerek, affa layık olmaya gayretteyim. Kaldı ki ben bu zorluklarla doğru mücadelenin gayretindeyim.
Bir yandan tebrik edilecek halleri tebrik edelim, tedbir alınacaklar için tedbire gayret edelim, daha iyisi için motivasyonda tek yol olan yaradana yönelelim diyorum.
Sağlıcakla kal, dostça kal, dostlarla doğru yollarda ayak izlerin olsun…
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Yeşil ışığın gözleri kapanmak üzere. Can havliyle gaz pedalına asılanlar, başlarını omuzlarına çekerek ışığın öte yakasına geçmeye gayret ediyor. Birbirine karışıyor kornalar. Camdan dışarı uzanıveriyor eller. Ardından yanan sarı ışığın hüzünden ziyade korkuyu çağrıştıran soğukluğu gözlere yansıyor. Nihayet korkulan başa geliyor. Beklemenin rengi, altmış-yetmiş saniyelik yerini alıyor. Kimi eller tespihle kimi eller pet şişeyle buluşuyor. Makyaj düzeltmek için yardıma çağrılan eller de var. Hepsinden daha fazla “akıllı cihazlara” dokunan eller…
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz . Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını anlamak, araştırmak gerekmektedir.
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Mektup IV
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Umarım iyisindir, umarım iyilik iklimi için gayrettesindir. Yaşam ne ki zaten, belirlenen zaman içinde buralarda iyi ve doğru için gereği kadar gayret etmekten ibaret. Kötülük mü diyorsun, insan her kötülüğü önce kendine yapmıştır/yapmaktadır. Hesabı soracak olanın adaletine şükürler olsun ki, hiçbir şey gizli kalmayacak, hiçbir yanılma söz konusu olmayacak ve zerre adaletsizlik yaşanmayacaktır. Zerreyi soracak olana hamdolsun ki, o gün sevinenler bugün hakikat için gayret gösterenler olacaktır.
Ne çok şey duyuyoruz, bizi ilgilendiren/ilgilendirmeyen, bizim gelişmemize katkı sağlayacak ve gerilememize zemin oluşturacak ne çok şey duyuyoruz. Yoruluyor yürek, kirleniyor kulak, bozuluyor algı, tükeniyor enerji, tabiî izin verirsek… Umarım sen bu saydıklarımdan uzaksındır “Ama insanız, ne mümkün!” diyeceksin. Ben, itiraz edilen fikirlerim için doğruya aday bir duruşla dinlerim, yaz diyorum o nedenle, sen de yaz… Al istersen bir e-mail adresi; [email protected] Buraya yazarsan ben de hem senden haberdar olur, yüreğimi ve zihnimi beslerim hem de birliktelikten oluşacak o sohbetin zenginliğini yaşarız birlikte. Böyleyim ben, harekete geçince durmayı unutuyor gibiyim. Öyle ya, dal budak salmak büyümektir, doğruya aday olanlarla birlikte yazmak, yazışmak, konuşmak, anlaşmaya çalışmak en büyük zenginliklerden biridir.
Dediğim gibi kötülükler var zira kötüler var; ancak iyilikler devam ediyor, iyiler şükür ki var. İyiliklerin sayısını arttırdıkça kötülüklerin sınırları daralacak, iyiliklerden yana dünya huzur bulacaktır. Unutmadım, iyilik için uyananlar aklımda, inanıyorum ki iyilerin dualarının durdurduğu kötülükler sayıca çok fazla. Diğerinin sancısını hissederek hareket eden, kendisini diğerinin tebessümüyle sükûnete kavuşturan insanlar az değil, zira bazı azlar öyle çoklara karşı galip gelmiştir ki… Biliyorsundur ama ben de yazıyorum işte, bildiğim belli olsun diye.
Birbirimizi, biraz da kendimizi yeniden fark ettik sanki. Biz insanoğlu, anlaşılması zor varlıklarız, eğer insanlıkla aramızda kurduğumuz köprünün direkleri hakikate dayanmıyorsa çok çabuk zarar görüyor yollarımız ve yolculuklarımız.
Bu olaya bakarken bazen kendimden başladım, bazen diğerlerinden ama ilginç şeyler oldu/olmaya devam etmekte. Daha önce de kapıyı içeriden kilitlemek hep garip gelmiştir bana. Gerekli diyeceksin, bence de, işte gerekli olması mesele ya. Güvende değiliz, güvene duyduğumuz ihtiyaç adeta cezaevlerindeki kilitleri hatırlatırdı bana. Yok, ben cezaevinde yatmadım ama yatanları biliyorum, hadi söyleyeyim; televizyon bizim evde de var, orada da görüyorum. Sağlam bir izleyici değilim ama iz bırakıyor zihnimde birçoğumuzda olduğu gibi, iz bıraksın diye yapılıyor zira… Daha iyisine aday olanlar için mevcudu doğru anlama zorunluluğu vardır ya, o nedenle takip ediyorum ben de. Bildiğin gibi gençlerle çalışıyorum, dolayısıyla ortak dili oluşturmak için onların yanından bakmak diğer bir görevim. Bu takipte merak da var tabiî. Ne izlediğimi söylemeyeceğim lakin reklamları, tartışma programlarını, yarışmaları seyretmediğimi söyleyebilirim. Reklamlar bilgi vermekten uzak, yönlendirme ve pazarlamaya dönük oldukları için, tartışmada tartılanın ne olduğunu tartışanların bazılarının bilmediğini, tartışmadan öte kavga ettiklerini, böylece dikkat çekmeyi hedeflediklerini gözlemlediğim için, yarışmalar da barıştan uzak yaşandığı için… İstisnaları mı soruyorsun, tartışma programları için evet, istisnaları vardır eminim ama ben o açığı da internet aracılığı ile kapatıyorum zaten. Neyse bu konuyu daha sonra tekrar yazarım diye düşünerek burada keseyim. Hakikaten konuşurken de böyle konudan konuya geçiyorum diye eleştiriyorlar, ben de konular iç içe diyorum, bence böyle. Kendini savunuyorsun, hep bir savunma hali diyeceksin, aynen öyle hep savunma hali, doğrudur. Bu durum kendi eksikliğimden, anlatamıyorum endişesinden, inan seninle ilgisi yok. Sadece birkaç satır fazla okuyorsun, aldığım zamanın için hakkını helal et.
Döneyim pandemi döneminin getirdiklerine, dün ile gün arasına çizdiği o kocaman çizgiye. Öyle bir çizgi ki, nicelerinin canı ağır yandı, çok ağır yandı. Vefat edenleri rakamla anlatmak hep zor gelmiştir bana. Bir kişi göçer buradan, sadece o mudur eksilen? Ah can, onunla gider hayaller, planlar… Sıkışır yürek, daralır dünya. Sen gitti dersin, arada hatırlarsın ama o yakını yanan yakını yok mu, onun için durum her andır… Güzel bir zaman yaşarsın, o yok, eksik kalır güzellik. Zor bir an yaşarsın, o yok, daha ağırlaşır yük. Ben annem gidince öyle şaşırmıştım ki, sanki vefat bir ilkti benim için, sanki hiç duymadım daha önce, sanki burada misafir olduğumuz gerçeği ilk defa beynimden gönlüme aktı, yerleşti, taşlaştı. En çok da, “Şimdi annem gibi kimse bakmayacak bana!” düşüncesi dağıttı bütün bakışların anlamını. Kendimi yalçın kayalıkta korunmasız, onun duası perde olmayacak diye kötülüklere karşı savunmasız hissettim. Bir de cenazelerin gömülme şekilleri çok ağırdı eminim yakınları için, düşünüyorum da zor yani… Biliyorum, biliyorum da ruhun ölümsüzlüğünü, bedenin toprak olacağını ama seven için bu ama yürekten yana, yürekte yangın gibi geliyor bana…
En azından bana öyle geliyor, işte bu pandemide bunu da çok yoğun yaşadık diye düşünüyorum. Bir dairede -ki o daire değil ya kare, ya dikdörtgen ama öyle demiş birisi- yaşamak özellikle çocuk ve gençler için zor oldu. Onlar zorlandı diye düşünmüyorum, işin kendisi zordu. Tabiî ki ebeveynler için de durum bambaşka zorluklar barındırdı. Ama insanoğlu, neler neler başarmış, bunu da en az zararla geçiriyoruz şükürler olsun…
Diğer yandan eğitim başka bir atmosfer, hastaneler başka bir hüzün-telaşe, hastaların durumu bambaşka manzara… Bir de esnaf, onların hali de yine başka bir zorluk… Hep zorluktan bahsediyorum gibi gelmesin sana, yaşananlar zor ya o nedenle… Gerçeğin kendisini doğru teşhis, tedavide tek dayanaktır diye düşünerek, affa layık olmaya gayretteyim. Kaldı ki ben bu zorluklarla doğru mücadelenin gayretindeyim.
Bir yandan tebrik edilecek halleri tebrik edelim, tedbir alınacaklar için tedbire gayret edelim, daha iyisi için motivasyonda tek yol olan yaradana yönelelim diyorum.
Sağlıcakla kal, dostça kal, dostlarla doğru yollarda ayak izlerin olsun…
İlgili Yazılar
Entelektüel Bir Haslet Olarak Eleştirellik
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Kamlumbağa Hızına Ulaşmak
Yeşil ışığın gözleri kapanmak üzere. Can havliyle gaz pedalına asılanlar, başlarını omuzlarına çekerek ışığın öte yakasına geçmeye gayret ediyor. Birbirine karışıyor kornalar. Camdan dışarı uzanıveriyor eller. Ardından yanan sarı ışığın hüzünden ziyade korkuyu çağrıştıran soğukluğu gözlere yansıyor. Nihayet korkulan başa geliyor. Beklemenin rengi, altmış-yetmiş saniyelik yerini alıyor. Kimi eller tespihle kimi eller pet şişeyle buluşuyor. Makyaj düzeltmek için yardıma çağrılan eller de var. Hepsinden daha fazla “akıllı cihazlara” dokunan eller…
Zeyniler Köyü ve Çalıkuşu’nun İzinde Bir Yolculuk
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Wall-E& Kutu
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz . Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını anlamak, araştırmak gerekmektedir.
Bay Şavşan ve Basit’in Karmakarışık Oyunları
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.