Ömer b. Hattab bir gün Übeyy b. Kab’a takvayı sormuş, Übeyy de ona şöyle bir soru sormuştur:
-Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü, Ya Ömer?
– Evet yürüdüm.
– Peki ne yaptın?
– Elbisemi çemreledim ve dikenlerin bana zarar vermemesi için çabaladım.
– İşte Takva böyledir.
Modern yaşamlar içinde dağılan dikkatlerimiz, savrulan zihinlerimiz. Disipline edemediğimiz iç selliğimiz. Dalıp, dalıp çıktığımız gaflet anlarımız. Ve çıkarken gösterdiğimiz pişmanlıklarımız. Pişman olduğumuz ama bir o kadar da vazgeçemediğimiz yanlışlarımız. Altında ezildiğimiz kaygılarımız. Bir kez tökezledik mi tekrar kalkmaya cesaret edemediğimiz korkaklığımız.
“ Hayat nasıl gidiyor” sorusuna verilen buruk cevaplar. Geride kalan hedefler, hiç ulaşılamayan hayaller ve insanı ürküten dramatik cümleler. Yanlış ülküler ve yanlış amaçlar peşinde geçirilen seneler. Bir uyku haliyle görülüp uyanılan rüyalar. Ve sonra sancılar, sanrılar. Şikâyet üstüne şikâyetler…
Gerçekten, yaşamak böyle bir şey miydi? Böyle mi geçmeliydi dünya hayatı? Yaşam tasavvurumuz bu muydu yani: Geçici duygular peşinde oyalanmak ve dönüşü olmayan bir yolun gönüllü yolcusu olmak ?
Böyle pasifce, böyle dirençsizce kabullenecek miydik bize sunulan yanlış hayat tasavvurlarını? Biraz daha mı dağılacaktı dikkatlerimiz, biraz daha mı karışacaktı zihinlerimiz? Fıtratın safiyane duruşu biraz daha mı bozulacaktı? İnsan olmamızın en belirgin özelliklerinden olan kontrol mekanizmamız biraz daha mı zayıflayacaktı? Dikkatsiz, kontrolsüz, savruk zihinlilerle mi yaşayacaktık en büyük nimet olan hayatı…
“Dikkatimiz bize aittir. Her şeyin normal seyrettiği bir zamanda neye dikkat edeceğimizi biz seçeriz ve bu da bizim için neyin gerçekten önemli olduğunu gösterir.”
Bize lazım olan güç aslında kendi içimizde saklıydı. Bizi yaratan Rabbimiz öyle güzel ve özel güçler yerleştirmişti ki fıtratımıza. Biraz durup kendimizi tanımaya zaman ayırsaydık, güç ve yeteneklerimizi de fark ederdik. Nihayetinde bu hayatı bedbaht yaşamayanlar kendi içlerinde saklı olan bu güçleri ortaya çıkarabilenlerdi.
Hz. Peygamber’e, “İman nedir ya Resulullah ?” diye sorarlar. O da “ Seni dünyada mesut yaşatacak bir ahlak, Allah’ın haram kıldıklarından vazgeçirecek bir takva ve cahillerin cehaletinden uzak tutacak bir hilmdir” buyurur. (Taberani)
Yaşadığımız çağın zarar verici dikenleri içerisinde “takva “ denilen o büyük güce o kadar ihtiyacımız var ki. İnsanlığın her imtihan sorusunda biraz daha zayıf düşürdüğü karakterini, şahsiyetini tekrar inşa edip büyütmesi için acilen takvanın koruyucu gömleğini giyinmesi gerekiyor.
Bugün modern çağ, birçok disiplin ve kuramla, insanları yukarıda bahsettiğimiz içsel sıkıntılardan kurtarmaya çalışıyor. Kendini kontrol edebilmesi için farklı farklı reçeteler sunuyor.
Bu reçetelerin bazıları kişiye iyi gelse de birçoğunun da inandırıcı ve hayata geçirilmesinde yeterince başarı gösteremediği görülüyor. Çünkü gerçek bir inanç olmadan insanın kendini kontrol etmesi de, hazlarını ertelemesi de zor oluyor.
İyi ve ahlâklı olmak, kendini önemseyip sorumluluk bilinci kazanmak; çok güçlü bir itkiyle mümkün olabiliyor. Ama küreselleşen dünyaya baktığımızda “hazzını tutma, kendini kontrol etme, doğru mu yanlış mı sorma” -yani tabiri caizse seni insan yapan bütün değer ve erdemlerini ardında bırak- telkini yapılıyor. Tabi bu değerler ve erdemler arkada kalınca, dünya yaşanmaz bir hal alıyor.
Oysa biz bu kendini tutma ve kontrol eğitimini daha küçük yaşta nebevi yöntemlerle öğreniyoruz. Belki farkında olarak belki olmayarak çocuklarımıza oruç, namaz gibi ibadetlerle; onlara, hayatın bir parçası ve kendilerini ait hissedecekleri güçlü bir dine mensubiyetlerini öğretiyoruz. Ve küçük bir çocuk, beş- altı saat aç kalarak hazlarını ertelemeyi zihnine öğretebiliyor. İmamın arkasında durup aynı ritüelleri yaparak aslında dikkatini toplamayı, sorumluluk sahibi olduğunu gösterebiliyor. Belki daha takvanın ne olduğunu bilip anlamadan takvayı öğrenmiş oluyor. Ve ileriki hayatında kendine zarar verecek hal ve davranışlardan uzak durmayı da daha iyi başarmış oluyor.
Bugün bilim de bunu çeşitli deneylerle ispatlamaya çalışıyor. Bir çok motivasyon ve kişisel gelişim kitaplarında bunları görüp okuyoruz. Adına “takva” diyemeseler de aslında “takva” insanın en büyük motivasyon kaynağıdır. Bu duygu halini yaşayıp, eylem ve amellerimize yansıttığımızda hem o yitirdiğimiz içsel huzuru, hem de daha yaşanılır bir hayatı yaşamaya aday oluyoruz. Çünkü muttakiler en çok disipline olmuş ve kendilerini kontrol edebilen insanlardır.
Übeyye b. Kab belirttiği gibi çağın dikenlerine, zararlarına karşı kendimizi koruyup yolumuza devam edebilmektir takva.
Takva, yolda olmaktır. Her zorluğa, her güçlüğe rağmen yolda kalabilmektir. Vazgeçmemektir takva, herkes yolunu değiştirse de, çeşitli savaklardan, sapaklardan başka başka yollara sapsa da istikrarla istikametten sapmamaktır.
Kimileyin kendisiyle yol alması, yolda kendini tanımasıdır. Kimileyin arkadaş ve dostlarını tanımasıdır.
Bazen kaygılarıyla, bazen dürtüleriyle, bazen hazlarıyla mücadele etmenin adıdır takva. Kendisine bahşedilen nimeti fark edip, nimeti yaymanın adıdır takva.
Vahyin, toplumun kendisine verdiği rolleri hakkıyla yerine getirip sorumluluk bilincinde olmaktır takva.
Takva; o günün ödevini, o günün görevini yerine getirmek için bütün gayretini seferber etmektir. Bugünün işini yarına bırakmamaktır. İş biriktirmek değil, iş bitirmektir.
Hassasiyettir takva, geldiği yolun ve gidilecek yolun sonunu düşünerek tedbir almaktır. İmtihanlarla dolu bu yaşam yolunun öyle gelişi güzel yürünmeyeceğinin fevkinde olup hazırlık yapmak, azık biriktirmektir. Bugünün yarının habercisi olduğunu bilip, zamanı zayi etmemenin adıdır.
Büyük umutlara, büyük hedeflere yelken açıp “Eni gökler ve yerler kadar olan ebedi cennet” için yarışmaktır, takva. Geçici hedef ve hazlarla dolu başarılara göz dikmeyip asıl hedefe kitlenebilmektir takva…
“…Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız Takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir. Haber alandır”.
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.
Yolda Olmanın Adıdır Takva
Ömer b. Hattab bir gün Übeyy b. Kab’a takvayı sormuş, Übeyy de ona şöyle bir soru sormuştur:
-Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü, Ya Ömer?
– Evet yürüdüm.
– Peki ne yaptın?
– Elbisemi çemreledim ve dikenlerin bana zarar vermemesi için çabaladım.
– İşte Takva böyledir.
Modern yaşamlar içinde dağılan dikkatlerimiz, savrulan zihinlerimiz. Disipline edemediğimiz iç selliğimiz. Dalıp, dalıp çıktığımız gaflet anlarımız. Ve çıkarken gösterdiğimiz pişmanlıklarımız. Pişman olduğumuz ama bir o kadar da vazgeçemediğimiz yanlışlarımız. Altında ezildiğimiz kaygılarımız. Bir kez tökezledik mi tekrar kalkmaya cesaret edemediğimiz korkaklığımız.
“ Hayat nasıl gidiyor” sorusuna verilen buruk cevaplar. Geride kalan hedefler, hiç ulaşılamayan hayaller ve insanı ürküten dramatik cümleler. Yanlış ülküler ve yanlış amaçlar peşinde geçirilen seneler. Bir uyku haliyle görülüp uyanılan rüyalar. Ve sonra sancılar, sanrılar. Şikâyet üstüne şikâyetler…
Gerçekten, yaşamak böyle bir şey miydi? Böyle mi geçmeliydi dünya hayatı? Yaşam tasavvurumuz bu muydu yani: Geçici duygular peşinde oyalanmak ve dönüşü olmayan bir yolun gönüllü yolcusu olmak ?
Böyle pasifce, böyle dirençsizce kabullenecek miydik bize sunulan yanlış hayat tasavvurlarını? Biraz daha mı dağılacaktı dikkatlerimiz, biraz daha mı karışacaktı zihinlerimiz? Fıtratın safiyane duruşu biraz daha mı bozulacaktı? İnsan olmamızın en belirgin özelliklerinden olan kontrol mekanizmamız biraz daha mı zayıflayacaktı? Dikkatsiz, kontrolsüz, savruk zihinlilerle mi yaşayacaktık en büyük nimet olan hayatı…
“Dikkatimiz bize aittir. Her şeyin normal seyrettiği bir zamanda neye dikkat edeceğimizi biz seçeriz ve bu da bizim için neyin gerçekten önemli olduğunu gösterir.”
Bize lazım olan güç aslında kendi içimizde saklıydı. Bizi yaratan Rabbimiz öyle güzel ve özel güçler yerleştirmişti ki fıtratımıza. Biraz durup kendimizi tanımaya zaman ayırsaydık, güç ve yeteneklerimizi de fark ederdik. Nihayetinde bu hayatı bedbaht yaşamayanlar kendi içlerinde saklı olan bu güçleri ortaya çıkarabilenlerdi.
Hz. Peygamber’e, “İman nedir ya Resulullah ?” diye sorarlar. O da “ Seni dünyada mesut yaşatacak bir ahlak, Allah’ın haram kıldıklarından vazgeçirecek bir takva ve cahillerin cehaletinden uzak tutacak bir hilmdir” buyurur. (Taberani)
Yaşadığımız çağın zarar verici dikenleri içerisinde “takva “ denilen o büyük güce o kadar ihtiyacımız var ki. İnsanlığın her imtihan sorusunda biraz daha zayıf düşürdüğü karakterini, şahsiyetini tekrar inşa edip büyütmesi için acilen takvanın koruyucu gömleğini giyinmesi gerekiyor.
Bu reçetelerin bazıları kişiye iyi gelse de birçoğunun da inandırıcı ve hayata geçirilmesinde yeterince başarı gösteremediği görülüyor. Çünkü gerçek bir inanç olmadan insanın kendini kontrol etmesi de, hazlarını ertelemesi de zor oluyor.
İyi ve ahlâklı olmak, kendini önemseyip sorumluluk bilinci kazanmak; çok güçlü bir itkiyle mümkün olabiliyor. Ama küreselleşen dünyaya baktığımızda “hazzını tutma, kendini kontrol etme, doğru mu yanlış mı sorma” -yani tabiri caizse seni insan yapan bütün değer ve erdemlerini ardında bırak- telkini yapılıyor. Tabi bu değerler ve erdemler arkada kalınca, dünya yaşanmaz bir hal alıyor.
Oysa biz bu kendini tutma ve kontrol eğitimini daha küçük yaşta nebevi yöntemlerle öğreniyoruz. Belki farkında olarak belki olmayarak çocuklarımıza oruç, namaz gibi ibadetlerle; onlara, hayatın bir parçası ve kendilerini ait hissedecekleri güçlü bir dine mensubiyetlerini öğretiyoruz. Ve küçük bir çocuk, beş- altı saat aç kalarak hazlarını ertelemeyi zihnine öğretebiliyor. İmamın arkasında durup aynı ritüelleri yaparak aslında dikkatini toplamayı, sorumluluk sahibi olduğunu gösterebiliyor. Belki daha takvanın ne olduğunu bilip anlamadan takvayı öğrenmiş oluyor. Ve ileriki hayatında kendine zarar verecek hal ve davranışlardan uzak durmayı da daha iyi başarmış oluyor.
Bugün bilim de bunu çeşitli deneylerle ispatlamaya çalışıyor. Bir çok motivasyon ve kişisel gelişim kitaplarında bunları görüp okuyoruz. Adına “takva” diyemeseler de aslında “takva” insanın en büyük motivasyon kaynağıdır. Bu duygu halini yaşayıp, eylem ve amellerimize yansıttığımızda hem o yitirdiğimiz içsel huzuru, hem de daha yaşanılır bir hayatı yaşamaya aday oluyoruz. Çünkü muttakiler en çok disipline olmuş ve kendilerini kontrol edebilen insanlardır.
Übeyye b. Kab belirttiği gibi çağın dikenlerine, zararlarına karşı kendimizi koruyup yolumuza devam edebilmektir takva.
Kimileyin kendisiyle yol alması, yolda kendini tanımasıdır. Kimileyin arkadaş ve dostlarını tanımasıdır.
Bazen kaygılarıyla, bazen dürtüleriyle, bazen hazlarıyla mücadele etmenin adıdır takva. Kendisine bahşedilen nimeti fark edip, nimeti yaymanın adıdır takva.
Vahyin, toplumun kendisine verdiği rolleri hakkıyla yerine getirip sorumluluk bilincinde olmaktır takva.
Takva; o günün ödevini, o günün görevini yerine getirmek için bütün gayretini seferber etmektir. Bugünün işini yarına bırakmamaktır. İş biriktirmek değil, iş bitirmektir.
Hassasiyettir takva, geldiği yolun ve gidilecek yolun sonunu düşünerek tedbir almaktır. İmtihanlarla dolu bu yaşam yolunun öyle gelişi güzel yürünmeyeceğinin fevkinde olup hazırlık yapmak, azık biriktirmektir. Bugünün yarının habercisi olduğunu bilip, zamanı zayi etmemenin adıdır.
Büyük umutlara, büyük hedeflere yelken açıp “Eni gökler ve yerler kadar olan ebedi cennet” için yarışmaktır, takva. Geçici hedef ve hazlarla dolu başarılara göz dikmeyip asıl hedefe kitlenebilmektir takva…
“…Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız Takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir. Haber alandır”.
Yazar
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Bir Çocuğun Karakutusu Olarak Oyuncak ve Dünyanın Türlü Türlü Halleri
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Ölümsüzler Köyü
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Küçürek Öyküler
Tekasür
– Bu kabristan çok büyümüş.
– Say say bitmiyor, sorma…
1980’li Yıllarda Türkiye’de Öğretmen (1988) Olmak
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.