“Ben kendi işimi yapıyorum, sen kendi işini. Bu dünyaya senin beklentilerini karşılamaya gelmedim. Sen de bu dünyaya benim beklentilerime göre yaşamak zorun da değilsin. Sen sensin. Bende benim. Şans eseri birbirimizi bulursak, bu güzel.. Bulamazsak dert değil”. (Gestalt duası)
Ben merkezli bir hayatın içerisinde yaşamaya çalışan zihinlerin bencil olmamaları ya da bencil davranmamaları söz konusu bile olamaz. Galiba Gestalt’in yaptığı dua bu çağda karşılığını buldu.
Herkesin kendine yeteceği, kendini hep öncelemesi gerektiği; kendi çıkarlarını herkesin çıkarının üstünde tutması gerektiği, bir düşünce dünyası inşa ediliyor. Öyle ki hayatın merkezine sadece kendi benliğini koyup onun için gerekeni gözünü kırpmadan yapabiliyor. Bencil tarafını öyle bir besliyor; öyle bir devleştiriyor ki; kendi dışındakilere bir fedakârlık gerektiğinde, bütün benliği sarsılıyor. Kırılgan, alıngan, tahammülü az ve dirençsiz bir birey oluveriyor.
Çünkü sürekli şımartılan bir benlik olgunlaşamıyor. Zorluklara karşı mücadele azmi yetersiz kalıyor. Kendi kendine yetemeyeceği hissi onu zayıf düşürüyor.
“Ben”lik algısı öyle bir zihin inşa ediyor ki artık “biz” olgusu zihnin yol haritasında sınır dışında kalıyor.
Modern çağın bir düşünürü, ne güzel tarif etmişti modern çağın insanlarını: “modern çağın insanlarının en bariz özelliği olgunlaşmamak ve bebeksiliktir”.
Bu kutsanan benlik öyle bir hal alıyor ki; oyuncaklarının üstüne çömelip ağlayan çocuk misali “hepsi benim, kimseye vermem” yetişkin bağrışmaları toplumun dengesini, rutinini alt üst ediyor. Paylaşma duygusu, öz veri, vicdan, merhamet gibi duygular da bu sebepten her geçen gün etkisini yitiriyor.
Hep kendini önceleyen birey gerek bireysel bazda gerek toplum bazında ilişkilerinde sıkıntılar yaşamaya başlıyor. Çünkü birlikte yaşamak, hoşgörülü olmak, karşısındakine önem vermek; saygınlığı gerektirir.
İşte bencilleşen toplumun en belirgin yanılgısı; yaşadığı çağa, topluma, ihtimam göstermeyi ihmal etmesiydi. “Hep bana Rabbena” diyerek kendi elleriyle kendini yok eden bir canlıya dönüşüverdi. Oysa ihtimam; önemsemek… değer vermek… kıymetlendirmek… incitmemek… hassas davranmak ve özverili olmaktı…
Ve insanlığın ihyası için bunlar olmazsa olmazlarıydı. Çünkü insan kendine yetemezdi. Kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe, normalleşemez ve mutlu olamazdı. Kendini yeterli gördüğü an azar ve azgınlaşırdı. Yaşadığı çağın en tehlikeli canlısı olurdu.
“Geçtiğimiz on yıllarda olgunluk ve hikmet peşinde koşmak yerine, istediğimiz her şeye bir bedel ödemeden sahip olabileceğimizi var sayan, zembereğinden boşalmış bir kolektif zihniyete teslim olduk.” (Gerhardt)
Bu ihtimam ahlakını yitirmeye başladığımızdandır ki toplum olarak, olgunlaşamayan başaklar gibi ne öğüt alıyoruz nede öğütülüyoruz. Ne un olabiliyoruz ne de ekmek… Ne kimsenin sofrasına sevgi olabiliyoruz… Ne de dua…
Hep karamsar, kaotik bir sabaha gözümüzü açıyor ve kapatıyoruz. Çünkü sevdiklerimize ihtimam göstermiyoruz. Onların gözlerinin içine bakıp; “sen benim için çok önemlisin” bakışını yansıtamıyoruz. Nazarımızın ne sevgisi nede albenisi kaldı. Sosyal medyada, gösterdiğimiz albenili bakışları ailemize, dostlarımıza veremiyoruz.
Öyle bir bencillik algısı oluştu ki; anne, babalar bile çok sevdikleri evlatlarını yeri geldiğinde öteleyebiliyor; Kendilerini önceleyebiliyorlar. Bazen onların geleceği adına, bazen onların iyiliği için yaptıklarını söyleseler de, nihayetinde fedakârlık gösteremedikleri veya göstermek istemedikleri yer, haneleri ve huzurları oluyor.
Hani hikâyeyi bilirsiniz: Yeni evli olan bir çift evliliklerinin, daha ilk aylarında hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Ama şimdilerde en ufak bir tartışma da aralarında kavga çıkıyordu. Bir akşam oturup ilişkilerini gözden geçirdiler. Her ikisi de boşanmayı istememekle beraber işlerin böyle gitmeyeceğinin de farkındaydılar.
Eşlerden biri: “Aklıma bir fikir geldi” dedi. “Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Ve o zamana kadar ayrı ayrı odalar da kalalım” dedi.
Bu ilginç fikir diğer eşinde hoşuna gitti. Ertesi gün bir meyve ağacı alıp, birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karşılaştılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu bir bidon vardı…”
Evet, maalesef “ben” kavramı “biz” olmadan toplum olarak ne kendimizle olan savaşımız nede birlikte yaşadıklarımızla olan sorunlarımız çözüm bulamaz. Karşılıklı gösterdiğimiz fedakârlıkların gölgesinde huzuru bulabilir; Birliktelikle ve ilişkilerimize ihtimam göstererek, kıymet vererek daha iyi ve yaşanılır evlerimiz ve sokaklarımız olabilir.
Kaçındığımız fedakârlıklar belki de kaçırdığımız mutluluklarımızdır. Çünkü bedeli olmayanın kıymeti de olmuyor. Şimdi tekrar soralım kendimize: etrafımızdakilere ne kadar ihtimam gösteriyoruz?
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Uykusuz gözlerini avcuyla ovuşturarak, biraz olsun kendine gelmeye çalıştı. Yüzüne odaklananlar, gözlerinin kırmızıya çalan rengini seçebiliyordu. Bu halde, ne kadar daha uykuyu mağlup edebilirdi? Evvelki geceyi de uykusuz geçirmiş, sadece kafilenin soluklanmak için durduğu sırada biraz kestirmişti. Ceketinden tabakasını çıkardı, son kırıntılarını dökmemek için metal kutuyu dikkatle dizlerine bıraktı.
Her çocuk tabii hilkat ile tertemiz yaratılır. İslam’ın aslıdır bu. Anasından doğduğu gibi yaşamaya devam edebilen her çocuk, müslüman olarak yaşar ve ölür. O nedenle ayrıca İslam fıtratı olarak belirtmek fıtratı tanımadığımızı gösterir. Zira İslam fıtratı diyecek olursak akabinde yahudi, hristiyan fıtratları da gündeme gelir ki bu fıtrat türlerini de kabul etmiş oluruz.
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz. Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat …
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Ne Kadar İhtimam Gösteriyoruz?
“Ben kendi işimi yapıyorum, sen kendi işini. Bu dünyaya senin beklentilerini karşılamaya gelmedim. Sen de bu dünyaya benim beklentilerime göre yaşamak zorun da değilsin. Sen sensin. Bende benim. Şans eseri birbirimizi bulursak, bu güzel.. Bulamazsak dert değil”. (Gestalt duası)
Ben merkezli bir hayatın içerisinde yaşamaya çalışan zihinlerin bencil olmamaları ya da bencil davranmamaları söz konusu bile olamaz. Galiba Gestalt’in yaptığı dua bu çağda karşılığını buldu.
Herkesin kendine yeteceği, kendini hep öncelemesi gerektiği; kendi çıkarlarını herkesin çıkarının üstünde tutması gerektiği, bir düşünce dünyası inşa ediliyor. Öyle ki hayatın merkezine sadece kendi benliğini koyup onun için gerekeni gözünü kırpmadan yapabiliyor. Bencil tarafını öyle bir besliyor; öyle bir devleştiriyor ki; kendi dışındakilere bir fedakârlık gerektiğinde, bütün benliği sarsılıyor. Kırılgan, alıngan, tahammülü az ve dirençsiz bir birey oluveriyor.
Çünkü sürekli şımartılan bir benlik olgunlaşamıyor. Zorluklara karşı mücadele azmi yetersiz kalıyor. Kendi kendine yetemeyeceği hissi onu zayıf düşürüyor.
“Ben”lik algısı öyle bir zihin inşa ediyor ki artık “biz” olgusu zihnin yol haritasında sınır dışında kalıyor.
Modern çağın bir düşünürü, ne güzel tarif etmişti modern çağın insanlarını: “modern çağın insanlarının en bariz özelliği olgunlaşmamak ve bebeksiliktir”.
Bu kutsanan benlik öyle bir hal alıyor ki; oyuncaklarının üstüne çömelip ağlayan çocuk misali “hepsi benim, kimseye vermem” yetişkin bağrışmaları toplumun dengesini, rutinini alt üst ediyor. Paylaşma duygusu, öz veri, vicdan, merhamet gibi duygular da bu sebepten her geçen gün etkisini yitiriyor.
İşte bencilleşen toplumun en belirgin yanılgısı; yaşadığı çağa, topluma, ihtimam göstermeyi ihmal etmesiydi. “Hep bana Rabbena” diyerek kendi elleriyle kendini yok eden bir canlıya dönüşüverdi. Oysa ihtimam; önemsemek… değer vermek… kıymetlendirmek… incitmemek… hassas davranmak ve özverili olmaktı…
Ve insanlığın ihyası için bunlar olmazsa olmazlarıydı. Çünkü insan kendine yetemezdi. Kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe, normalleşemez ve mutlu olamazdı. Kendini yeterli gördüğü an azar ve azgınlaşırdı. Yaşadığı çağın en tehlikeli canlısı olurdu.
“Geçtiğimiz on yıllarda olgunluk ve hikmet peşinde koşmak yerine, istediğimiz her şeye bir bedel ödemeden sahip olabileceğimizi var sayan, zembereğinden boşalmış bir kolektif zihniyete teslim olduk.” (Gerhardt)
Bu ihtimam ahlakını yitirmeye başladığımızdandır ki toplum olarak, olgunlaşamayan başaklar gibi ne öğüt alıyoruz nede öğütülüyoruz. Ne un olabiliyoruz ne de ekmek… Ne kimsenin sofrasına sevgi olabiliyoruz… Ne de dua…
Hep karamsar, kaotik bir sabaha gözümüzü açıyor ve kapatıyoruz. Çünkü sevdiklerimize ihtimam göstermiyoruz. Onların gözlerinin içine bakıp; “sen benim için çok önemlisin” bakışını yansıtamıyoruz. Nazarımızın ne sevgisi nede albenisi kaldı. Sosyal medyada, gösterdiğimiz albenili bakışları ailemize, dostlarımıza veremiyoruz.
Öyle bir bencillik algısı oluştu ki; anne, babalar bile çok sevdikleri evlatlarını yeri geldiğinde öteleyebiliyor; Kendilerini önceleyebiliyorlar. Bazen onların geleceği adına, bazen onların iyiliği için yaptıklarını söyleseler de, nihayetinde fedakârlık gösteremedikleri veya göstermek istemedikleri yer, haneleri ve huzurları oluyor.
Hani hikâyeyi bilirsiniz: Yeni evli olan bir çift evliliklerinin, daha ilk aylarında hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Ama şimdilerde en ufak bir tartışma da aralarında kavga çıkıyordu. Bir akşam oturup ilişkilerini gözden geçirdiler. Her ikisi de boşanmayı istememekle beraber işlerin böyle gitmeyeceğinin de farkındaydılar.
Eşlerden biri: “Aklıma bir fikir geldi” dedi. “Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Ve o zamana kadar ayrı ayrı odalar da kalalım” dedi.
Bu ilginç fikir diğer eşinde hoşuna gitti. Ertesi gün bir meyve ağacı alıp, birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karşılaştılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu bir bidon vardı…”
Evet, maalesef “ben” kavramı “biz” olmadan toplum olarak ne kendimizle olan savaşımız nede birlikte yaşadıklarımızla olan sorunlarımız çözüm bulamaz. Karşılıklı gösterdiğimiz fedakârlıkların gölgesinde huzuru bulabilir; Birliktelikle ve ilişkilerimize ihtimam göstererek, kıymet vererek daha iyi ve yaşanılır evlerimiz ve sokaklarımız olabilir.
Kaçındığımız fedakârlıklar belki de kaçırdığımız mutluluklarımızdır. Çünkü bedeli olmayanın kıymeti de olmuyor. Şimdi tekrar soralım kendimize: etrafımızdakilere ne kadar ihtimam gösteriyoruz?
İlgili Yazılar
Zenofobiye Edebi Bir Bakış
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Sınırın Ardı
Uykusuz gözlerini avcuyla ovuşturarak, biraz olsun kendine gelmeye çalıştı. Yüzüne odaklananlar, gözlerinin kırmızıya çalan rengini seçebiliyordu. Bu halde, ne kadar daha uykuyu mağlup edebilirdi? Evvelki geceyi de uykusuz geçirmiş, sadece kafilenin soluklanmak için durduğu sırada biraz kestirmişti. Ceketinden tabakasını çıkardı, son kırıntılarını dökmemek için metal kutuyu dikkatle dizlerine bıraktı.
Bir Annenin Rüyası
Her çocuk tabii hilkat ile tertemiz yaratılır. İslam’ın aslıdır bu. Anasından doğduğu gibi yaşamaya devam edebilen her çocuk, müslüman olarak yaşar ve ölür. O nedenle ayrıca İslam fıtratı olarak belirtmek fıtratı tanımadığımızı gösterir. Zira İslam fıtratı diyecek olursak akabinde yahudi, hristiyan fıtratları da gündeme gelir ki bu fıtrat türlerini de kabul etmiş oluruz.
Oyun
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz. Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat …
Her Şeye Rağmen Hayat Güzel
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!