Ali Haydar Haksal’ın Aynamın Sonsuzluğundaki Sen adlı öyküsü, yazarın Aradan Geçen Uzun Yıllar kitabında yer alır. Öykü, kahraman anlatıcının kendine dönük içsel çözümlemelerde bulunduğu bir değişim durumunu konu edinir. Bu değişim durumu anlatıcının kendisi, etrafındakiler ve eşyalarla olan ilişkileri ile gelişim gösterir. Anlatıcı etrafında ilerleyen öykü, odak noktasında olan anlatıcının değişimi için de oldukça elverişli görünmektedir. Kahraman, bir nevi kendi hikâyesinin anlatıcısı konumundadır ve değişiminin ayak izlerini sürmektedir. Bu sayede anlatıcı, kendi iç dünyasına eğilmekte; tatminsizlikler, beklentiler, içsel ve dışsal çatışma unsurları ile öyküde yapıyı kurmaktadır. Ayrıca iç dünyasının derinlerine inmekle yer yer hâkim bakış açısından rol çalmakta ve anlatıcı olarak kendisine alan açmaktadır. Değişimi yaşayan kahraman anlatıcı, öyküde derin yapıyı “içsel ben” üzerinden sağlamakta ve böylece öyküyü yüzeysel yapıdan kurtarmaktadır.
Öykü, bir dörtlük ile başlar, iki kesit halinde gelişim göstererek sonlanır. Birinci kesitte eve dönüş hali, eşyaya ve mekâna dair fark edilen değişim ile değişmeyen durumlar verilir. İkinci kesit ise zaman bakımından daha geriye doğru gider ve gidişin nedenselliğine inerek yaşanan karşılaşma durumuyla dönüşün mümkün olmasını imleyecek ifadelerle sona yaklaşır. Öyküde kırılma noktası, problem durumunu giderecek olan “sen” diye bahsedilen kişi ile karşılaşma ve onun etki gösterdiği anlatıcının değişimi ile gerçekleşmektedir. Yaşanan bunalımdan sahili selamete kavuşma, bir oluş durumu içerisinde verilerek öyküye zamansal genişlik kazandırılmıştır. Bu arada söylenecek ve sezdirilecek iletiler de öyküsel anlatımın imkânları eliyle araya serpiştirilmektedir. Sona doğru kahraman anlatıcı, kadın bir öğretmen olarak karşımıza çıkar. Öğrencilik yıllarına ve deneyimlerine, ev yaşantısına ve ilişkilere değinildikçe zamansal geçişlerle detaylar arasında bağlar örülür ve kurgusal bütünlük sağlanmaya çalışılır. Monolog tekniği ile ruhsal durumlar ve temas edilenlere ilişkin bir çözümleme gerçekleşir.
Bir dörtlük ile başlayan öykü, her edebi eserde olan problem durumuna işaret eder ve okuyucuyu ilerleyen kısımlara çeker. “İçimin yanan ateşini kimse anlayamaz” dizesi, verilen olumsuzluk durumu üzerine bir anlatıya hazır olunması gerektiği telkinini içerir. “Bir derin alevdir tutuşan/Beni benden alıp götüren” dizelerini “Ölümsüzlük ötesi bir şey bu” yargısı tamamlar. “Ölümsüzlük ötesi olan şey” okuyucuyu yalın gerçeklikten almakta ve metafizik bir atmosfer oluşturmaktadır. Bu giriş üzerine bina edilen “Uzun bir yoldan geldim” cümlesi ile yolculuk ve dönüşe dair aktarımlar kendini açar. Hâkim olan unsurlar “yolculuk ve ayrılık” tır. Bir de bu dönüş, öykünün ilerleyen kısımlarıyla ilişkili görülebilecek “oruç ayında” gerçekleşmektedir. Ayrılığa sebep olan, henüz bu ilk kısımda kendini ele vermese de “Beni kuşatan, ötelerden gelen sesler” ile açığa çıkar. Kahraman, anlattıkça bu sesin, kendisini içinde bulunduğu karmaşık yaşantıdan belirsiz de olsa çeken bir güç olduğu görülür. Başlangıçta ürperti içeren bu ses ve çağrılma durumu, öykünün sonuna doğru kötücül olanın, karmaşanın ve buhranın hayra vesile olmasına yorulur. Çünkü kendine gelmesi için bir kırılma yaşanmalı ve öylece dönüş yapılabilmesi mümkün olmalıdır. Hayır bilinenlerde şer, şer bilinenlerde hayır olmasını kanıtlar nitelikte olan bu durum, bilgiyi kişi düzleminden çekerek ilahi boyuta hasreder.
Kahraman, daha sonra bir dönüş hali içinde olur. Bu aşamada mitolojik metinlerdeki arketipsel dönüşü hatırlayabilmek mümkündür; fakat aktarımın ruhsal planda eşyayla temas kurma biçimi, modern bir anlatı havasının dağılmasına izin vermez. Bu dönüş, kararlı ama sessiz bir dönüş olmuştur. Kararlılık sona doğru ortaya çıkarken, sessizlik içten içe işlenir. Eve dair aktarımlarda, bir ayı aşkın ayrılık durumu, yıllar geçmişçesine verilerek bilinmezci ve gizemli bir hava hissettirilir: “Kapı ve pencereler kapalı olmasına karşın tozlanmış. … Bunlar kaç yılın tozlarıdır.” Ayrıca eşyanın statik yapısı ile kendisindeki değişim durumu bir zıtlık içinde verilerek öyküde karşıtlık durumuna ilişkin dokunuşlar yapılır. “Her şey bir ana bağlıymış. Boşuna ‘tebdili mekânda ferahlık vardır’ dememişler” ifadeleriyle öyküde kurgusal bir önem taşıyan söz açık edilir. Fakat gerilim “… özlem duyulan bir geçmiş içindir bu. Beni değiştiren şey nedir bilmiyorum. Bir şey var, bu bir şeyin ne olduğunu bende bilmiyorum” sözleriyle devam ettirilir. Kimi yerlerde yaşantının bir düzelme durumuna kavuştuğu ve ruhsal dinginlik kendini gösterir:
“Bu küçücük eve geldiğimden beri küçük bir kutuya kapatılmış gibi düşünmedim kendimi. En azından evin işleri beni korkutmuyor. Şimdi daha farklı bakıyorum.
Her şeye daha dikkatle mi bakmamı gerektiriyor bu yeni zaman. … Bir zaman aynasındayım her zamanki gibi. Önceki ben ile şimdiki arasında dağlar kadar fark var.”
Öykünün bu ilk kesitinde, şahıs kadrosuyla da karşılaşılır. Kahraman anlatıcı üzerine bina edilen öyküde, bu diğer kişiler sadece bahsedilme düzeyinde kalır. Fakat bunların öykünün anlatıcısı üzerinde kimi izler bırakmaları bakımından silik veya figüratif oldukları söylenemez. Özellikle baba, olumlu bir planda öyküde yer alırken anne ve kız kardeşe mesafe hissedilmekte, babaanneye ise sevgisel bir yaklaşım sergilenmektedir. Baba, kahraman anlatıcının güçlü olmasını sağlayan yaklaşımlarıyla olumlu bir portre çizer: “Bana en yakın sanırım ki babam. Beni bir kızı gibi değil, bir oğlu gibi görüyor. … Belleğimde o büyüdükçe büyüyor.” Anne, kuşak çatışmasının örneğini ortaya koyar. Anne-kız ilişkisini belirleyen hususlardan biri evliliğe yükledikleri anlamdan ileri gelmektedir. Babaanne, müşfik özelliği ile sığınılabilecek bir şekilde anlatılır. Fakat yaşlılık emareleri ve ölüme yaklaşma durumu, kahraman anlatıcıyı üzüntü ve ürperti içine çekerken, babaanneyi edilgen bir konuma itmektedir. Kız kardeş ise “abla”ya karşı sürekli kardeş konumunda olmakla anlatıcının derdini anlayacak veya paylaşacak bir özellik taşımamaktadır. İkinci kesitte geçen iş arkadaşları da günlük yaşamın ve sıradanlıkların bir parçası halinde resmedilir.
İkinci kesit, “Evden çıktığım, başımı alıp gittiğim bir gündü” ile başlar. Ayrılık durumu, ruh hali, içsel ve çevresel faktörlerle anlatım ilerler. “Yol mu beni çekiyordu, ben mi gidiyordum farkında değildim” denilerek hem bilinmezci hem de kaderci bir hava sezdirilir. “Kuşlar orada daha çok özgürdürler.” sözüyle gidiş ve kapılma durumu anlamlandırılır ve anlatıcının özgür olma isteği belli edilir. Bu sırada kendisine dair özellikleri fark etmesini sağlayan “sen” diye bahsedilen kişi çıkar ve rutin havayı dağıtır. Bu kişinin anlatımın işaret ettiği üzere erkek bir karakter olduğu görülür. İkinci kesitin ortalarına doğru anlatıcıya söyledikleri ve ona etkisi ile bu kişi, öyküde babadan sonra ikinci güç olarak yer alır:
“Saçlarımın bir anlamının olduğunu sonradan fark ettim. Bir gözün onu görmesi, bana söylemesi gerekiyormuş. ‘Saçların çok güzel’ dediğinde şaşırmıştım. Saçlarım ve ben. Bugüne değin kimseden bunu duymamıştım. İlk karşılaşmalarımda, bana yönelen gözler benim başka yönlerime dikkat kesilirdi. Kimi, maaşlı biri olduğum için geleceğini maddi olarak garanti altına mı almak istiyordu. Onun karşıma çıkışı bende çok şeyin değişmesine neden oldu.”
Bu karşılaşma “Sadece benim gözlerim bana yetmiyormuş kendimi görmem için; anlamam ve bilmem için beni bilen bir gözün olması gerekiyormuş. Buna ne çok ihtiyacım varmış şimdi anlıyorum” sözleriyle bir çıkışa varır. Âdem ve Havva’nın fıtrat ekseninde birbirileriyle karşılaşmalarını andırır bu boyut; anlatıcının kendi varlığının bilincine varması şeklinde işlenir ve ilahî eksene bağlanır:
“Hem saçların ne anlamı varmış ki diye yıllar yılı düşünmedim değil. Başımın üzerinde bir yük gibi düşünürdüm. … Hiçbir şey nedensiz yaratılmamış. Hiçbir şey nedensiz köklü bir geleneğe dönüşmemiş. Bunları düşünmeye başladım. Bir gün ona: Başkalarıyla konuşurken seni ölçü alıyorum. Hiç kimse senin gibi olamıyor. Sen başkasın, dediğimde. Bana, sen abartıyorsun, dedi. Kendimi tutamadım, sen beni intiharın eşiğinden çevirdin. Sana çok şey borçluyum.”
Öyküde anlatımı güçlü kılan birtakım unsurlar söz konusudur. Bunlardan ilk göze çarpan, daha evvel işaret ettiği üzere iki “ben”dir. Birinci ben, baştan beri anlatıcı konumunda olan ben’dir ve memnuniyetsizliği yaşamaktadır.
Arayışla yoklanan ikinci ben ise sığınılacak konumdadır: “Bazen kendimden bıkardım, gene de kendime bakmaktan asla vazgeçmezdim, çünkü benim benden başka bir başka sığınağım yoktu.” Öyküdeki güçlü bir unsur olan “içsel beni” Yunus Emre ile ilişkilendirerek anlamak mümkündür. Yunus’un dillere pelesenk olmuş “Bir ben vardır benden içeri” sözü ile işaret ettiği gerçeklik ve hakikat ilişkisi, bu öykü etrafında da ortaya konan yolculuk, değişim ve arayış çabaları ile bağdaştırılabilir. Sen diye bahsedilen kişinin etkisiyle eski benden sıyrılma söz konusu olmaktadır: “O eski benimi eşyamdaki tozu silkeler gibi silkeleyip atmıştım. Artık ben, yeni benleydim.” Ayrıca bazı yerlerde, öyküdeki ben’lere bağlı olarak kimi dilsel oyunlara da başvurulduğu görülür: “Bendeki benler benim birer parçamdı da ben onların dışındaydım. Yüzümdeki benleri bana anımsattığında onlara daha dikkatle bakmaya başladım.”
Öykünün adını ve içeriğini belirleyen önemli bir metafor olarak “ayna”dan bahsetmek gerekir. “Ben, sen, yolculuk, ayrılık, değişim” gibi unsurları, yüzleşme konumuna taşıyan ana nesne aynadır. Bu ayna, sonsuzluğu barındırmakta ve sonsuzluğun bir ucunda “ben”, diğer ucunda ise “sen” yer almaktadır. Değişimin öznesi konumunda olan sen, aynaya bakan faili, nesne konumuna çekmekte ve bu etkileşim sayesinde “ben”in “içsel ben”ine kavuşmasını muhtemel kılmaktadır. İkinci önemli metafor ise “ev”dir. Ev de tıpkı ayna gibi bilindik çağrışımlar üzerinden bir genişleme yaşamaktadır. Olumlu bir nitelik taşıyan ev, varlığın gerçek adresi olarak yaşanan bir ayrılık durumundan sonra dönülen yerdir. Dolayısıyla kurucu rol üstlenen bir mekân bakımından varlıkla özdeş bir değer taşımaktadır. Öykü de özellikle hissettirilmeye çalışılan şey, yaşanan bunalım ve terkin sonrasında yapılan dönüşün eve yani kendisine olduğudur.
Zaman, teknik bir zorunluluk dışında asli bir unsur olarak öyküde yer alır. Teknik bakımdan geçmiş ve şimdi arasında iki kesit, geriye dönüş ile verilerek zaman bozuma uğratılır ve parçaların tamamlanması okuyucuya bırakılır. Ö
te yandan zaman, öykünün asli unsurlarından biri şeklinde kahraman anlatıcının yaşadığı değişimin arka planındaki ağır özne konumundadır. “Bir zaman aynasındayım” vurgusu ile değişimin seyri derinleştirilmek istenir. Öyküde başlangıçta okuyucuyu karşılayan ve belirgin bir hareket unsuru olan “dönüş” de “oruç ayı”nda olmuştur. Bunun da, insan değişimine dönük ilahî bir etki şeklinde okunması mümkündür.
Öyküde söz konusu olumluluklar yanında anlatıma bağlı bazı eksikliklerden de bahsedilebilir. Özellikle anlatıcı benin kimi yerlerde okuyucudan rol çalacak bir yaklaşımla detaylara girdiği görülmektedir. Detay, öyküde malzeme boyutuna indiğinde kötü sonuçlar doğurur. Hissi bir uzama sahip olduğunda ise öyküye güç katar. Eşyanın genişlemesi veya çeşitlenmesi ancak anlatımın işaretiyle mümkündür. Okuyucunun adımlarını takip eden bir öykü, İsmail Süphan Dağı’nın metin eleştirilerinde yer verdiği üzere okuyucuya özgürleştirici bir etkide bulunmaz. Nitekim örnek öyküde kahraman anlatıcının içinde bulunduğu buhran durumu, bazen bir farkındalığa dönüşerek çelişkili bir şekilde anlatıma gölge düşürür:
“Okulun koridorlarına girince bir başka bene bürünürdüm. Öğrencilerimle yüzleştiğimde gergin yüzümü gevşetir, şöyle bir gülümserdim. Onları geçince yüzüm eski halini alırdı. Bunun farkındaydım.”
Sonuç olarak “Aynamın Sonsuzluğundaki Sen” öyküsü, anlatıcı ben merkezinde bir değişim durumuna odaklanmakta ve bireysel/ruhsal bir iyileşmenin nabzını tutarak yaşam içerisinde kimi durumlar ve ilişkileri hikmetli bir okumaya tabi tutmaktadır. Yaşam bireysel ve toplumsal anlamda ağır imtihanlarla dolu iken, kişinin arınması ve ilahi eksende kendini keşfetmesi oldukça önemlidir. Hem başkaları için de bir şeyler yapabilmenin yolu da öncelikle kişinin kendini dönmesi ve kendisiyle yüzleşmesinden geçmektedir. Ancak bu sayede karşınsa geçilen aynada iki kişinin görünmesi mümkün olur.
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında Ahmet Hamdi Tanpınar Bir hayatın nabzını tutmak çoğu zaman biyografilerle karşımıza çıkar. Hatıratlar, günlükler insanın bütün bir ömür içerisinde belleğine kaydettiği kendince önemli anları bir başkasına anlatmanın yolu olmuştur. Zaman geçerken geride bırakılamayan hatıralar, tecrübeler ve anlar bir fotoğraf karesinin …
Ali Haydar Haksal’ın Aynamın Sonsuzluğundaki Sen Öyküsü Üzerine
Ali Haydar Haksal’ın Aynamın Sonsuzluğundaki Sen adlı öyküsü, yazarın Aradan Geçen Uzun Yıllar kitabında yer alır. Öykü, kahraman anlatıcının kendine dönük içsel çözümlemelerde bulunduğu bir değişim durumunu konu edinir. Bu değişim durumu anlatıcının kendisi, etrafındakiler ve eşyalarla olan ilişkileri ile gelişim gösterir. Anlatıcı etrafında ilerleyen öykü, odak noktasında olan anlatıcının değişimi için de oldukça elverişli görünmektedir. Kahraman, bir nevi kendi hikâyesinin anlatıcısı konumundadır ve değişiminin ayak izlerini sürmektedir. Bu sayede anlatıcı, kendi iç dünyasına eğilmekte; tatminsizlikler, beklentiler, içsel ve dışsal çatışma unsurları ile öyküde yapıyı kurmaktadır. Ayrıca iç dünyasının derinlerine inmekle yer yer hâkim bakış açısından rol çalmakta ve anlatıcı olarak kendisine alan açmaktadır. Değişimi yaşayan kahraman anlatıcı, öyküde derin yapıyı “içsel ben” üzerinden sağlamakta ve böylece öyküyü yüzeysel yapıdan kurtarmaktadır.
Öykü, bir dörtlük ile başlar, iki kesit halinde gelişim göstererek sonlanır. Birinci kesitte eve dönüş hali, eşyaya ve mekâna dair fark edilen değişim ile değişmeyen durumlar verilir. İkinci kesit ise zaman bakımından daha geriye doğru gider ve gidişin nedenselliğine inerek yaşanan karşılaşma durumuyla dönüşün mümkün olmasını imleyecek ifadelerle sona yaklaşır. Öyküde kırılma noktası, problem durumunu giderecek olan “sen” diye bahsedilen kişi ile karşılaşma ve onun etki gösterdiği anlatıcının değişimi ile gerçekleşmektedir. Yaşanan bunalımdan sahili selamete kavuşma, bir oluş durumu içerisinde verilerek öyküye zamansal genişlik kazandırılmıştır. Bu arada söylenecek ve sezdirilecek iletiler de öyküsel anlatımın imkânları eliyle araya serpiştirilmektedir. Sona doğru kahraman anlatıcı, kadın bir öğretmen olarak karşımıza çıkar. Öğrencilik yıllarına ve deneyimlerine, ev yaşantısına ve ilişkilere değinildikçe zamansal geçişlerle detaylar arasında bağlar örülür ve kurgusal bütünlük sağlanmaya çalışılır. Monolog tekniği ile ruhsal durumlar ve temas edilenlere ilişkin bir çözümleme gerçekleşir.
Bir dörtlük ile başlayan öykü, her edebi eserde olan problem durumuna işaret eder ve okuyucuyu ilerleyen kısımlara çeker. “İçimin yanan ateşini kimse anlayamaz” dizesi, verilen olumsuzluk durumu üzerine bir anlatıya hazır olunması gerektiği telkinini içerir. “Bir derin alevdir tutuşan/Beni benden alıp götüren” dizelerini “Ölümsüzlük ötesi bir şey bu” yargısı tamamlar. “Ölümsüzlük ötesi olan şey” okuyucuyu yalın gerçeklikten almakta ve metafizik bir atmosfer oluşturmaktadır. Bu giriş üzerine bina edilen “Uzun bir yoldan geldim” cümlesi ile yolculuk ve dönüşe dair aktarımlar kendini açar. Hâkim olan unsurlar “yolculuk ve ayrılık” tır. Bir de bu dönüş, öykünün ilerleyen kısımlarıyla ilişkili görülebilecek “oruç ayında” gerçekleşmektedir. Ayrılığa sebep olan, henüz bu ilk kısımda kendini ele vermese de “Beni kuşatan, ötelerden gelen sesler” ile açığa çıkar. Kahraman, anlattıkça bu sesin, kendisini içinde bulunduğu karmaşık yaşantıdan belirsiz de olsa çeken bir güç olduğu görülür. Başlangıçta ürperti içeren bu ses ve çağrılma durumu, öykünün sonuna doğru kötücül olanın, karmaşanın ve buhranın hayra vesile olmasına yorulur. Çünkü kendine gelmesi için bir kırılma yaşanmalı ve öylece dönüş yapılabilmesi mümkün olmalıdır. Hayır bilinenlerde şer, şer bilinenlerde hayır olmasını kanıtlar nitelikte olan bu durum, bilgiyi kişi düzleminden çekerek ilahi boyuta hasreder.
Kahraman, daha sonra bir dönüş hali içinde olur. Bu aşamada mitolojik metinlerdeki arketipsel dönüşü hatırlayabilmek mümkündür; fakat aktarımın ruhsal planda eşyayla temas kurma biçimi, modern bir anlatı havasının dağılmasına izin vermez. Bu dönüş, kararlı ama sessiz bir dönüş olmuştur. Kararlılık sona doğru ortaya çıkarken, sessizlik içten içe işlenir. Eve dair aktarımlarda, bir ayı aşkın ayrılık durumu, yıllar geçmişçesine verilerek bilinmezci ve gizemli bir hava hissettirilir: “Kapı ve pencereler kapalı olmasına karşın tozlanmış. … Bunlar kaç yılın tozlarıdır.” Ayrıca eşyanın statik yapısı ile kendisindeki değişim durumu bir zıtlık içinde verilerek öyküde karşıtlık durumuna ilişkin dokunuşlar yapılır. “Her şey bir ana bağlıymış. Boşuna ‘tebdili mekânda ferahlık vardır’ dememişler” ifadeleriyle öyküde kurgusal bir önem taşıyan söz açık edilir. Fakat gerilim “… özlem duyulan bir geçmiş içindir bu. Beni değiştiren şey nedir bilmiyorum. Bir şey var, bu bir şeyin ne olduğunu bende bilmiyorum” sözleriyle devam ettirilir. Kimi yerlerde yaşantının bir düzelme durumuna kavuştuğu ve ruhsal dinginlik kendini gösterir:
“Bu küçücük eve geldiğimden beri küçük bir kutuya kapatılmış gibi düşünmedim kendimi. En azından evin işleri beni korkutmuyor. Şimdi daha farklı bakıyorum.
Her şeye daha dikkatle mi bakmamı gerektiriyor bu yeni zaman. … Bir zaman aynasındayım her zamanki gibi. Önceki ben ile şimdiki arasında dağlar kadar fark var.”
Öykünün bu ilk kesitinde, şahıs kadrosuyla da karşılaşılır. Kahraman anlatıcı üzerine bina edilen öyküde, bu diğer kişiler sadece bahsedilme düzeyinde kalır. Fakat bunların öykünün anlatıcısı üzerinde kimi izler bırakmaları bakımından silik veya figüratif oldukları söylenemez. Özellikle baba, olumlu bir planda öyküde yer alırken anne ve kız kardeşe mesafe hissedilmekte, babaanneye ise sevgisel bir yaklaşım sergilenmektedir. Baba, kahraman anlatıcının güçlü olmasını sağlayan yaklaşımlarıyla olumlu bir portre çizer: “Bana en yakın sanırım ki babam. Beni bir kızı gibi değil, bir oğlu gibi görüyor. … Belleğimde o büyüdükçe büyüyor.” Anne, kuşak çatışmasının örneğini ortaya koyar. Anne-kız ilişkisini belirleyen hususlardan biri evliliğe yükledikleri anlamdan ileri gelmektedir. Babaanne, müşfik özelliği ile sığınılabilecek bir şekilde anlatılır. Fakat yaşlılık emareleri ve ölüme yaklaşma durumu, kahraman anlatıcıyı üzüntü ve ürperti içine çekerken, babaanneyi edilgen bir konuma itmektedir. Kız kardeş ise “abla”ya karşı sürekli kardeş konumunda olmakla anlatıcının derdini anlayacak veya paylaşacak bir özellik taşımamaktadır. İkinci kesitte geçen iş arkadaşları da günlük yaşamın ve sıradanlıkların bir parçası halinde resmedilir.
İkinci kesit, “Evden çıktığım, başımı alıp gittiğim bir gündü” ile başlar. Ayrılık durumu, ruh hali, içsel ve çevresel faktörlerle anlatım ilerler. “Yol mu beni çekiyordu, ben mi gidiyordum farkında değildim” denilerek hem bilinmezci hem de kaderci bir hava sezdirilir. “Kuşlar orada daha çok özgürdürler.” sözüyle gidiş ve kapılma durumu anlamlandırılır ve anlatıcının özgür olma isteği belli edilir. Bu sırada kendisine dair özellikleri fark etmesini sağlayan “sen” diye bahsedilen kişi çıkar ve rutin havayı dağıtır. Bu kişinin anlatımın işaret ettiği üzere erkek bir karakter olduğu görülür. İkinci kesitin ortalarına doğru anlatıcıya söyledikleri ve ona etkisi ile bu kişi, öyküde babadan sonra ikinci güç olarak yer alır:
“Saçlarımın bir anlamının olduğunu sonradan fark ettim. Bir gözün onu görmesi, bana söylemesi gerekiyormuş. ‘Saçların çok güzel’ dediğinde şaşırmıştım. Saçlarım ve ben. Bugüne değin kimseden bunu duymamıştım. İlk karşılaşmalarımda, bana yönelen gözler benim başka yönlerime dikkat kesilirdi. Kimi, maaşlı biri olduğum için geleceğini maddi olarak garanti altına mı almak istiyordu. Onun karşıma çıkışı bende çok şeyin değişmesine neden oldu.”
Bu karşılaşma “Sadece benim gözlerim bana yetmiyormuş kendimi görmem için; anlamam ve bilmem için beni bilen bir gözün olması gerekiyormuş. Buna ne çok ihtiyacım varmış şimdi anlıyorum” sözleriyle bir çıkışa varır. Âdem ve Havva’nın fıtrat ekseninde birbirileriyle karşılaşmalarını andırır bu boyut; anlatıcının kendi varlığının bilincine varması şeklinde işlenir ve ilahî eksene bağlanır:
“Hem saçların ne anlamı varmış ki diye yıllar yılı düşünmedim değil. Başımın üzerinde bir yük gibi düşünürdüm. … Hiçbir şey nedensiz yaratılmamış. Hiçbir şey nedensiz köklü bir geleneğe dönüşmemiş. Bunları düşünmeye başladım. Bir gün ona: Başkalarıyla konuşurken seni ölçü alıyorum. Hiç kimse senin gibi olamıyor. Sen başkasın, dediğimde. Bana, sen abartıyorsun, dedi. Kendimi tutamadım, sen beni intiharın eşiğinden çevirdin. Sana çok şey borçluyum.”
Arayışla yoklanan ikinci ben ise sığınılacak konumdadır: “Bazen kendimden bıkardım, gene de kendime bakmaktan asla vazgeçmezdim, çünkü benim benden başka bir başka sığınağım yoktu.” Öyküdeki güçlü bir unsur olan “içsel beni” Yunus Emre ile ilişkilendirerek anlamak mümkündür. Yunus’un dillere pelesenk olmuş “Bir ben vardır benden içeri” sözü ile işaret ettiği gerçeklik ve hakikat ilişkisi, bu öykü etrafında da ortaya konan yolculuk, değişim ve arayış çabaları ile bağdaştırılabilir. Sen diye bahsedilen kişinin etkisiyle eski benden sıyrılma söz konusu olmaktadır: “O eski benimi eşyamdaki tozu silkeler gibi silkeleyip atmıştım. Artık ben, yeni benleydim.” Ayrıca bazı yerlerde, öyküdeki ben’lere bağlı olarak kimi dilsel oyunlara da başvurulduğu görülür: “Bendeki benler benim birer parçamdı da ben onların dışındaydım. Yüzümdeki benleri bana anımsattığında onlara daha dikkatle bakmaya başladım.”
Öykünün adını ve içeriğini belirleyen önemli bir metafor olarak “ayna”dan bahsetmek gerekir. “Ben, sen, yolculuk, ayrılık, değişim” gibi unsurları, yüzleşme konumuna taşıyan ana nesne aynadır. Bu ayna, sonsuzluğu barındırmakta ve sonsuzluğun bir ucunda “ben”, diğer ucunda ise “sen” yer almaktadır. Değişimin öznesi konumunda olan sen, aynaya bakan faili, nesne konumuna çekmekte ve bu etkileşim sayesinde “ben”in “içsel ben”ine kavuşmasını muhtemel kılmaktadır. İkinci önemli metafor ise “ev”dir. Ev de tıpkı ayna gibi bilindik çağrışımlar üzerinden bir genişleme yaşamaktadır. Olumlu bir nitelik taşıyan ev, varlığın gerçek adresi olarak yaşanan bir ayrılık durumundan sonra dönülen yerdir. Dolayısıyla kurucu rol üstlenen bir mekân bakımından varlıkla özdeş bir değer taşımaktadır. Öykü de özellikle hissettirilmeye çalışılan şey, yaşanan bunalım ve terkin sonrasında yapılan dönüşün eve yani kendisine olduğudur.
te yandan zaman, öykünün asli unsurlarından biri şeklinde kahraman anlatıcının yaşadığı değişimin arka planındaki ağır özne konumundadır. “Bir zaman aynasındayım” vurgusu ile değişimin seyri derinleştirilmek istenir. Öyküde başlangıçta okuyucuyu karşılayan ve belirgin bir hareket unsuru olan “dönüş” de “oruç ayı”nda olmuştur. Bunun da, insan değişimine dönük ilahî bir etki şeklinde okunması mümkündür.
Öyküde söz konusu olumluluklar yanında anlatıma bağlı bazı eksikliklerden de bahsedilebilir. Özellikle anlatıcı benin kimi yerlerde okuyucudan rol çalacak bir yaklaşımla detaylara girdiği görülmektedir. Detay, öyküde malzeme boyutuna indiğinde kötü sonuçlar doğurur. Hissi bir uzama sahip olduğunda ise öyküye güç katar. Eşyanın genişlemesi veya çeşitlenmesi ancak anlatımın işaretiyle mümkündür. Okuyucunun adımlarını takip eden bir öykü, İsmail Süphan Dağı’nın metin eleştirilerinde yer verdiği üzere okuyucuya özgürleştirici bir etkide bulunmaz. Nitekim örnek öyküde kahraman anlatıcının içinde bulunduğu buhran durumu, bazen bir farkındalığa dönüşerek çelişkili bir şekilde anlatıma gölge düşürür:
“Okulun koridorlarına girince bir başka bene bürünürdüm. Öğrencilerimle yüzleştiğimde gergin yüzümü gevşetir, şöyle bir gülümserdim. Onları geçince yüzüm eski halini alırdı. Bunun farkındaydım.”
Sonuç olarak “Aynamın Sonsuzluğundaki Sen” öyküsü, anlatıcı ben merkezinde bir değişim durumuna odaklanmakta ve bireysel/ruhsal bir iyileşmenin nabzını tutarak yaşam içerisinde kimi durumlar ve ilişkileri hikmetli bir okumaya tabi tutmaktadır. Yaşam bireysel ve toplumsal anlamda ağır imtihanlarla dolu iken, kişinin arınması ve ilahi eksende kendini keşfetmesi oldukça önemlidir. Hem başkaları için de bir şeyler yapabilmenin yolu da öncelikle kişinin kendini dönmesi ve kendisiyle yüzleşmesinden geçmektedir. Ancak bu sayede karşınsa geçilen aynada iki kişinin görünmesi mümkün olur.
İlgili Yazılar
Samimiyetin Hüneri
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Kalk Kendi Önünden
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Kudüs Bakışlı Çocuğa Minnetle
Ey çağın ebabili,
Kudüs gülüşlü çocuk
Öğrettiğin onca şey için
Sana minnettarız
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Bir Ömrün Güncesi: 11’e 10 kala…
Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında Ahmet Hamdi Tanpınar Bir hayatın nabzını tutmak çoğu zaman biyografilerle karşımıza çıkar. Hatıratlar, günlükler insanın bütün bir ömür içerisinde belleğine kaydettiği kendince önemli anları bir başkasına anlatmanın yolu olmuştur. Zaman geçerken geride bırakılamayan hatıralar, tecrübeler ve anlar bir fotoğraf karesinin …