Ali Haydar Haksal’ın Aynamın Sonsuzluğundaki Sen adlı öyküsü, yazarın Aradan Geçen Uzun Yıllar kitabında yer alır. Öykü, kahraman anlatıcının kendine dönük içsel çözümlemelerde bulunduğu bir değişim durumunu konu edinir. Bu değişim durumu anlatıcının kendisi, etrafındakiler ve eşyalarla olan ilişkileri ile gelişim gösterir. Anlatıcı etrafında ilerleyen öykü, odak noktasında olan anlatıcının değişimi için de oldukça elverişli görünmektedir. Kahraman, bir nevi kendi hikâyesinin anlatıcısı konumundadır ve değişiminin ayak izlerini sürmektedir. Bu sayede anlatıcı, kendi iç dünyasına eğilmekte; tatminsizlikler, beklentiler, içsel ve dışsal çatışma unsurları ile öyküde yapıyı kurmaktadır. Ayrıca iç dünyasının derinlerine inmekle yer yer hâkim bakış açısından rol çalmakta ve anlatıcı olarak kendisine alan açmaktadır. Değişimi yaşayan kahraman anlatıcı, öyküde derin yapıyı “içsel ben” üzerinden sağlamakta ve böylece öyküyü yüzeysel yapıdan kurtarmaktadır.
Öykü, bir dörtlük ile başlar, iki kesit halinde gelişim göstererek sonlanır. Birinci kesitte eve dönüş hali, eşyaya ve mekâna dair fark edilen değişim ile değişmeyen durumlar verilir.
Bu yazının devamı
188. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Kendimce bir hayal kuruyorum: 1930’larda çocukluğumu yaşıyorum. Eve gelen gazetenin arka sayfalarında çocuklar için bir tefrika yayınlanıyor ve ben her gün ne olacak merakıyla babamın, aslında gazetenin yolunu gözlüyorum.
Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir?
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Yeşil ışığın gözleri kapanmak üzere. Can havliyle gaz pedalına asılanlar, başlarını omuzlarına çekerek ışığın öte yakasına geçmeye gayret ediyor. Birbirine karışıyor kornalar. Camdan dışarı uzanıveriyor eller. Ardından yanan sarı ışığın hüzünden ziyade korkuyu çağrıştıran soğukluğu gözlere yansıyor.
Ali Haydar Haksal’ın Aynamın Sonsuzluğundaki Sen Öyküsü Üzerine
Ali Haydar Haksal’ın Aynamın Sonsuzluğundaki Sen adlı öyküsü, yazarın Aradan Geçen Uzun Yıllar kitabında yer alır. Öykü, kahraman anlatıcının kendine dönük içsel çözümlemelerde bulunduğu bir değişim durumunu konu edinir. Bu değişim durumu anlatıcının kendisi, etrafındakiler ve eşyalarla olan ilişkileri ile gelişim gösterir. Anlatıcı etrafında ilerleyen öykü, odak noktasında olan anlatıcının değişimi için de oldukça elverişli görünmektedir. Kahraman, bir nevi kendi hikâyesinin anlatıcısı konumundadır ve değişiminin ayak izlerini sürmektedir. Bu sayede anlatıcı, kendi iç dünyasına eğilmekte; tatminsizlikler, beklentiler, içsel ve dışsal çatışma unsurları ile öyküde yapıyı kurmaktadır. Ayrıca iç dünyasının derinlerine inmekle yer yer hâkim bakış açısından rol çalmakta ve anlatıcı olarak kendisine alan açmaktadır. Değişimi yaşayan kahraman anlatıcı, öyküde derin yapıyı “içsel ben” üzerinden sağlamakta ve böylece öyküyü yüzeysel yapıdan kurtarmaktadır.
Öykü, bir dörtlük ile başlar, iki kesit halinde gelişim göstererek sonlanır. Birinci kesitte eve dönüş hali, eşyaya ve mekâna dair fark edilen değişim ile değişmeyen durumlar verilir.
Bu yazının devamı 188. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Bir Çocuğun Karakutusu Olarak Oyuncak ve Dünyanın Türlü Türlü Halleri
Kendimce bir hayal kuruyorum: 1930’larda çocukluğumu yaşıyorum. Eve gelen gazetenin arka sayfalarında çocuklar için bir tefrika yayınlanıyor ve ben her gün ne olacak merakıyla babamın, aslında gazetenin yolunu gözlüyorum.
Sanat Bizim Neyimiz Olur?
Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir?
Hep Aynı Sıradanlık
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Adaletin Amentüsü
Haykırıyor âdem evladı, dillerde adaletin amentüsü,
Dualarla örülüdür yeryüzündeki masumiyetin örtüsü.
Kaplumbağa Hızına Ulaşmak
Yeşil ışığın gözleri kapanmak üzere. Can havliyle gaz pedalına asılanlar, başlarını omuzlarına çekerek ışığın öte yakasına geçmeye gayret ediyor. Birbirine karışıyor kornalar. Camdan dışarı uzanıveriyor eller. Ardından yanan sarı ışığın hüzünden ziyade korkuyu çağrıştıran soğukluğu gözlere yansıyor.
Alışverişe devam et