Yaşlı teyzemizi ziyarete gittik. O da oradaydı. Seksen üç yaşında, görmüş geçirmiş bir teyze. Temiz, onurlu bir yüzü vardı. Yaşlılar ilgilenilmeyi, konuşmayı severler. Sorular sorarak onu konuşturmak istedim. Niyetim sadece hoşbeş etmekti. Kısaca hayatını özetledi. Etkilenmemek elde değil. Neler yaşıyor insanlar da hâlâ ayaktalar. “İnsan her acıya katlanabiliyor demek ki” demekten kendimi alamadım. Bir sonraki nesli yani bizleri ve bizden sonrakileri düşündüm. Zorluklara, sıkıntılara katlanabilme, sabretme özelliği gitgide azalıyordu. “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitapta önemli çıkarımlar yapılmıştı ve bana çok ilginç gelmişti yazarın bakış açısı. Yazar şöyle diyordu bir bölümünde özetle: “Yaşlılar gençlere değil, gençler yaşlılara gıpta etmeli. Onların yaşanmış bir hayatları var ve bu yaşanmışlığı kimse onların elinden almaya güç yetiremez. Gençlerin henüz ne yaşayacağı belli değil.” Karşımda, seksen üç senesini sıkıntılarla, acılarla geçirmiş bir teyze vardı. Ben onun, bu yaşadıklarından sonra hâlâ ayakta durabilmesine ve hatta kendi işlerini kendi yapabilmesine gıptayla baktım ve ona büyük bir saygı duydum. Herkesin farklı imtihanları var tabiî… Eşle, eşsizlikle, çocukla, çocuksuzlukla, anne babayla, geçim zorluğuyla, ölümlerle… Kimimiz başarıyla atlatıyor, kimimiz yolda tökezliyoruz. Farklı çözümler buluyoruz. Bazen isabet ediyoruz, bazen yanlışların içinde debelenip duruyoruz. Sabredilmeye çalışılsa da bazen isyana da düşebiliyor insan. Bazen işine geldiği gibi, nefsine veya çevre yönlendirmelerine göre davranıyor; dünyayı hedeflediği, ahireti uzak gördüğü veya önemsemediği için. Bazen belli bir “kurala, ölçüye” uymayı önemsiyor. Dünyanın bir imtihan yeri ve geçici olduğunun, asıl mutluluğun, rahatın ahirette olabileceği bilinciyle… Ahirete inanmayanların sıkıntı, dert çekmesi beni daha çok düşündürür, daha çok acırım onlara. “Yazık, bir dünyaları var, onda da sıkıntı çekiyorlar!” derim kendi kendime. Allah’a ve ahirete, doğru ve samimi inananlar için ise; “Sevinirler; şükrederler, üzülürler; sabrederler, sonuçta Cennete giderler.” diye fazla gam duymam. Allah rahmet etsin, Üstat Ali Ulvi Kurucu bunu ne güzel dile getirmiş: “Gam değildir, gide dünya kala din, Gam odur ki kala dünya gide din.” Teyzenin hayatını daha geniş anlatmak için, daha fazla sohbet etmek isterdim ama zamanımız bu kadarına yeterli değildi. Ben kısaca anlatayım ve aralarını siz doldurunuz. “On dört yaşında evlenmiş. İki kızı, bir oğlu olmuş. On beş yaşında anne olmuş yani. Hazır bezler, otomatik çamaşır makinaları, elektrik süpürgeleri, bulaşık makinaları vb. elektrikli ev aletlerinin kendileri değil; adının veya hayalinin bile olmadığı zamanlarda… 16 yıl sonra eşi denizde boğularak ölmüş. Kısaca eşinin birtakım sıkıntılarına katlandığını söyledi. Eşi tek çocuk olduğu için o öldükten sonra, kayınvalidesi ile birlikte çocuklarına bakmak istemiş. Kendi annesi bunu kabul etmemiş ve onu evlendirmek istemiş. İlkokulu bitirmiş kızını da yanında götürerek kendinden yirmi iki yaş büyük imam biriyle evlenmiş. İlk önce kızı için “başım gözüm üstüne” dediği halde kısa bir zaman sonra istemediğini, evde sofra kaldırması dâhil hiçbir şey yapmasına izin vermediğini, kızının annesine yani kendisine yaklaşmasını, sarılmasını bile istemediğini söyledi iç çekerek. “Görenler baban mı, kayınpederin mi diye soruyorlardı, eşim onlara cevap vermeme bile kızardı.” diyor teyze. Kıskançlıktan olsa gerek… Üstelik bu eşinin bir-iki tane daha hanımı varmış. Maddi, manevi bir sürü zorluklar… “Niye çektin? Nasıl çektin?” sorusuna cevabı “Ne yapacaktım, nereye gidecektim?” oldu. “İnsan her acıya katlanabilirmiş.” Böyle söylüyordu esir kamplarında dayanılmaz acılar karşısında hâlâ ölmediklerini gören yazar. İnleye inleye katlanmış teyze. Sanırım depresyon ilacı (!) da almamış. Psikiyatriste (!) de gitmemiş. Herhalde eskilerin yaptığı gibi bir küpe sırrını, acılarını söyleyip söyleyip kapatmış ağzını küpün ve rahatlamış. Acıların doldurduğu bu küpün basınç yapıp patlamaması için şöyle bir hava aldırayım da rahatlasın dedim de ancak birazı çıktı dışarıya. Yirmi dört sene yaşamış böylesi bir hayatı… Sonra on üç sene başka bir eşle yaşamış. Bu hayatından şikâyeti yoktu. Çocukları evliymiş ve gelip gittikçe çocuklarına iyi davranmış bu eşi. Üç eşinin de ölümünü görmüş teyze. Bu kadar değil… Oğlunu faili meçhul bir trafik kazasında kaybetmiş. On üç sene önce. Bir kızı on sene önce kanserden ölmüş. Bir kızı zaman zaman annesinin yanına geliyor, bazen de oturduğu şehre alıp götürüyor. Apartmanlarında eşlerini kaybedip yalnız kalmış birkaç teyzeyle gidip gelip can sıkıntılarını gideriyorlar. O gün o da teyzemizin evindeydi. Biz gelince hemen gitmek istedi, rahatsızlık vermemek için. Yaşadığı acılar belki bedenini zayıflatmıştı ama aklı, onuru, asaleti hâlâ sapasağlamdı. Bütün bu çektikleri için kocalarına hakkını helâl etmeyecekti ama “Birinin maaşını alıyorum, birinin aldığı evde oturuyorum, helâl ettim gitti.” dedi, sonunda. Bence zulmedenlerin hesabı bu kadar kolay olmayacak! Ama o öyle bilsin. Kafasını karıştırmayayım bu yaşta teyzenin. O son günlerini, kendisi affettiği, hakkını helal ettiği için eşinin affedileceği mutluluğuyla yaşasın! Dileriz ki affedilsinler. Onların ceza görmesi bizi mutlu etmez elbet. Din gününün sahibi Allah’tır. Ve biz inanıyoruz ki Allah hem âdildir hem de merhametlilerin en merhametlisidir.
Bu gerçek hayat hikâyesini niye anlattım? Daha acı ve zor yaşanmış hikâyeler de var, biliyorum. Bu hikâyeden herkes farklı bir ders de çıkaracak; farkındayım. Ama ben olaya farklı bir yönden bakmayı deneyeceğim. Genel bir değerlendirme yaparsak: Herkesin çekebileceği yük miktarı, kapasitesi farklıdır. “Çekemeyeceğimiz yükü yükleme!” diye dua da ediyoruz Allah’a. Herkesten aynı yükü kaldırmasının istenmesi haksızlık olabilir. Fakat bütün bunlara rağmen günümüzde ağır basan şekliyle meselenin maddiyatla değerlendirilmesinin doğru olmadığını düşünüyorum.
“Teyzenin maddi imkânı olsaydı, bir mesleği olup kendi ayakları üzerinde durmayı becerseydi, bu kadar acıları çekmezdi!” diyebilirdik değil mi?
Ama ben şunu itiraf etmeliyim ki, teyzenin gözlerinde, boşanmış birçok kadının gözlerindeki hınç, öfke, yenilmişlik, terk edilmişlik, hırs, acı, pişmanlık, hüzün duygularından hiçbirine rastlamadım. Sadece yaşananlara sabretmenin tatlı yorgunluğunu ve ölüm gibi Allah’tan gelenden razı olmanın mutmainliğini hissettim o kadar. Söylemek istediğim şey; her şey maddiyatla, meslek, kariyer sahibi olmakla bitmiyor. Desteksiz yaşamak zor. Erkek için de kadın için de… Hele desteğini basit sebeplerle kırmışsan, vicdan azabı da eklenir acılarına. Hiç kimse, hiçbir şey dolduramaz yerini. Herkesin yeri başkadır çünkü.
Yaşananlar ders olmalı duyanlara, görenlere. Her şey tecrübe edinerek yaşanmaz. Kıymet bilmek için kaybetmek gerekmez. Akılla ve kalple düşünmek lazım. Sadece kendi aklı da yetmez insanın, danışmak da lazım.
Bunları düşünmeme, ibret almama, yazmama vesile olduğu için belki bir daha göremeyeceğim bu teyzeye, sevdikleri ile beraber cennette beraber olmalarını ve orada bu yaşadıklarını cenneti kazanmaya vesile olan tatlı bir hatıra gibi yâd etmesini diliyorum.
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” (Haşr 10)
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
İnsan Her Acıya Katlanabilir Mi
Yaşlı teyzemizi ziyarete gittik.
O da oradaydı.
Seksen üç yaşında, görmüş geçirmiş bir teyze. Temiz, onurlu bir yüzü vardı.
Yaşlılar ilgilenilmeyi, konuşmayı severler.
Sorular sorarak onu konuşturmak istedim. Niyetim sadece hoşbeş etmekti.
Kısaca hayatını özetledi. Etkilenmemek elde değil. Neler yaşıyor insanlar da hâlâ ayaktalar.
“İnsan her acıya katlanabiliyor demek ki” demekten kendimi alamadım.
Bir sonraki nesli yani bizleri ve bizden sonrakileri düşündüm. Zorluklara, sıkıntılara katlanabilme, sabretme özelliği gitgide azalıyordu.
“İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitapta önemli çıkarımlar yapılmıştı ve bana çok ilginç gelmişti yazarın bakış açısı.
Yazar şöyle diyordu bir bölümünde özetle:
“Yaşlılar gençlere değil, gençler yaşlılara gıpta etmeli. Onların yaşanmış bir hayatları var ve bu yaşanmışlığı kimse onların elinden almaya güç yetiremez. Gençlerin henüz ne yaşayacağı belli değil.”
Karşımda, seksen üç senesini sıkıntılarla, acılarla geçirmiş bir teyze vardı. Ben onun, bu yaşadıklarından sonra hâlâ ayakta durabilmesine ve hatta kendi işlerini kendi yapabilmesine gıptayla baktım ve ona büyük bir saygı duydum.
Herkesin farklı imtihanları var tabiî…
Eşle, eşsizlikle, çocukla, çocuksuzlukla, anne babayla, geçim zorluğuyla, ölümlerle…
Kimimiz başarıyla atlatıyor, kimimiz yolda tökezliyoruz. Farklı çözümler buluyoruz. Bazen isabet ediyoruz, bazen yanlışların içinde debelenip duruyoruz.
Sabredilmeye çalışılsa da bazen isyana da düşebiliyor insan.
Bazen işine geldiği gibi, nefsine veya çevre yönlendirmelerine göre davranıyor; dünyayı hedeflediği, ahireti uzak gördüğü veya önemsemediği için.
Bazen belli bir “kurala, ölçüye” uymayı önemsiyor.
Dünyanın bir imtihan yeri ve geçici olduğunun, asıl mutluluğun, rahatın ahirette olabileceği bilinciyle…
Ahirete inanmayanların sıkıntı, dert çekmesi beni daha çok düşündürür, daha çok acırım onlara. “Yazık, bir dünyaları var, onda da sıkıntı çekiyorlar!” derim kendi kendime.
Allah’a ve ahirete, doğru ve samimi inananlar için ise; “Sevinirler; şükrederler, üzülürler; sabrederler, sonuçta Cennete giderler.” diye fazla gam duymam.
Allah rahmet etsin, Üstat Ali Ulvi Kurucu bunu ne güzel dile getirmiş:
“Gam değildir, gide dünya kala din,
Gam odur ki kala dünya gide din.”
Teyzenin hayatını daha geniş anlatmak için, daha fazla sohbet etmek isterdim ama zamanımız bu kadarına yeterli değildi.
Ben kısaca anlatayım ve aralarını siz doldurunuz.
“On dört yaşında evlenmiş. İki kızı, bir oğlu olmuş. On beş yaşında anne olmuş yani.
Hazır bezler, otomatik çamaşır makinaları, elektrik süpürgeleri, bulaşık makinaları vb. elektrikli ev aletlerinin kendileri değil; adının veya hayalinin bile olmadığı zamanlarda…
16 yıl sonra eşi denizde boğularak ölmüş. Kısaca eşinin birtakım sıkıntılarına katlandığını söyledi. Eşi tek çocuk olduğu için o öldükten sonra, kayınvalidesi ile birlikte çocuklarına bakmak istemiş. Kendi annesi bunu kabul etmemiş ve onu evlendirmek istemiş.
İlkokulu bitirmiş kızını da yanında götürerek kendinden yirmi iki yaş büyük imam biriyle evlenmiş. İlk önce kızı için “başım gözüm üstüne” dediği halde kısa bir zaman sonra istemediğini, evde sofra kaldırması dâhil hiçbir şey yapmasına izin vermediğini, kızının annesine yani kendisine yaklaşmasını, sarılmasını bile istemediğini söyledi iç çekerek.
“Görenler baban mı, kayınpederin mi diye soruyorlardı, eşim onlara cevap vermeme bile kızardı.” diyor teyze. Kıskançlıktan olsa gerek… Üstelik bu eşinin bir-iki tane daha hanımı varmış. Maddi, manevi bir sürü zorluklar…
“Niye çektin? Nasıl çektin?” sorusuna cevabı “Ne yapacaktım, nereye gidecektim?” oldu.
“İnsan her acıya katlanabilirmiş.” Böyle söylüyordu esir kamplarında dayanılmaz acılar karşısında hâlâ ölmediklerini gören yazar.
İnleye inleye katlanmış teyze. Sanırım depresyon ilacı (!) da almamış. Psikiyatriste (!) de gitmemiş. Herhalde eskilerin yaptığı gibi bir küpe sırrını, acılarını söyleyip söyleyip kapatmış ağzını küpün ve rahatlamış. Acıların doldurduğu bu küpün basınç yapıp patlamaması için şöyle bir hava aldırayım da rahatlasın dedim de ancak birazı çıktı dışarıya.
Yirmi dört sene yaşamış böylesi bir hayatı…
Sonra on üç sene başka bir eşle yaşamış. Bu hayatından şikâyeti yoktu. Çocukları evliymiş ve gelip gittikçe çocuklarına iyi davranmış bu eşi.
Üç eşinin de ölümünü görmüş teyze.
Bu kadar değil…
Oğlunu faili meçhul bir trafik kazasında kaybetmiş. On üç sene önce.
Bir kızı on sene önce kanserden ölmüş.
Bir kızı zaman zaman annesinin yanına geliyor, bazen de oturduğu şehre alıp götürüyor.
Apartmanlarında eşlerini kaybedip yalnız kalmış birkaç teyzeyle gidip gelip can sıkıntılarını gideriyorlar. O gün o da teyzemizin evindeydi. Biz gelince hemen gitmek istedi, rahatsızlık vermemek için. Yaşadığı acılar belki bedenini zayıflatmıştı ama aklı, onuru, asaleti hâlâ sapasağlamdı.
Bütün bu çektikleri için kocalarına hakkını helâl etmeyecekti ama “Birinin maaşını alıyorum, birinin aldığı evde oturuyorum, helâl ettim gitti.” dedi, sonunda.
Bence zulmedenlerin hesabı bu kadar kolay olmayacak!
Ama o öyle bilsin. Kafasını karıştırmayayım bu yaşta teyzenin. O son günlerini, kendisi affettiği, hakkını helal ettiği için eşinin affedileceği mutluluğuyla yaşasın!
Dileriz ki affedilsinler. Onların ceza görmesi bizi mutlu etmez elbet.
Din gününün sahibi Allah’tır. Ve biz inanıyoruz ki Allah hem âdildir hem de merhametlilerin en merhametlisidir.
Bu gerçek hayat hikâyesini niye anlattım?
Daha acı ve zor yaşanmış hikâyeler de var, biliyorum.
Bu hikâyeden herkes farklı bir ders de çıkaracak; farkındayım.
Ama ben olaya farklı bir yönden bakmayı deneyeceğim.
Genel bir değerlendirme yaparsak:
Herkesin çekebileceği yük miktarı, kapasitesi farklıdır. “Çekemeyeceğimiz yükü yükleme!” diye dua da ediyoruz Allah’a. Herkesten aynı yükü kaldırmasının istenmesi haksızlık olabilir.
Fakat bütün bunlara rağmen günümüzde ağır basan şekliyle meselenin maddiyatla değerlendirilmesinin doğru olmadığını düşünüyorum.
“Teyzenin maddi imkânı olsaydı, bir mesleği olup kendi ayakları üzerinde durmayı becerseydi, bu kadar acıları çekmezdi!” diyebilirdik değil mi?
Ama ben şunu itiraf etmeliyim ki, teyzenin gözlerinde, boşanmış birçok kadının gözlerindeki hınç, öfke, yenilmişlik, terk edilmişlik, hırs, acı, pişmanlık, hüzün duygularından hiçbirine rastlamadım.
Sadece yaşananlara sabretmenin tatlı yorgunluğunu ve ölüm gibi Allah’tan gelenden razı olmanın mutmainliğini hissettim o kadar.
Söylemek istediğim şey; her şey maddiyatla, meslek, kariyer sahibi olmakla bitmiyor.
Desteksiz yaşamak zor. Erkek için de kadın için de…
Hele desteğini basit sebeplerle kırmışsan, vicdan azabı da eklenir acılarına.
Hiç kimse, hiçbir şey dolduramaz yerini. Herkesin yeri başkadır çünkü.
Yaşananlar ders olmalı duyanlara, görenlere. Her şey tecrübe edinerek yaşanmaz.
Kıymet bilmek için kaybetmek gerekmez. Akılla ve kalple düşünmek lazım. Sadece kendi aklı da yetmez insanın, danışmak da lazım.
Bunları düşünmeme, ibret almama, yazmama vesile olduğu için belki bir daha göremeyeceğim bu teyzeye, sevdikleri ile beraber cennette beraber olmalarını ve orada bu yaşadıklarını cenneti kazanmaya vesile olan tatlı bir hatıra gibi yâd etmesini diliyorum.
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” (Haşr 10)
İlgili Yazılar
Kısa Filmlerde Eğitimin Katmanlı Boyutlarına Bakmak
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Kudüs Bakışlı Çocuğa Minnetle
Ey çağın ebabili,
Kudüs gülüşlü çocuk
Öğrettiğin onca şey için
Sana minnettarız
Tuz Basılan
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Neo-Liberal Zincirler: Gig Ekonomisinin Görünmez Prangaları ve Kurye Hayatları
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Göz, Şiir ve Yedi
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.