Bir zamanlar sadece Web vardı… Bilgi temeli üzerine kurulan yapısının sınırları zorlanana kadar “insan bilişimi”, kısmen tedirgin edici de olsa genellikle iyimser yaklaşımlara ev sahipliği yapan geniş bir alandı. 2000/2001 yılında internet ekonomisi adı verilen balonun patlaması ve bunun üzerine kurulan çok sayıda şirketin iflasıyla tetiklenen kriz Amerika’da başladığındaysa buralar hep tarlaydı… Bize göre dünyanın bir ‘ucu’nda meydana gelen bu finansal krizin yarattığı domino etkisi, küreselleşmenin lojistik desteğiyle pek çok yerde olduğu gibi bu ucun küçük uydularında da hissedildi. Sanırım, fırlatılan anayasa kitapçığı, bu etkinin yerelleştirilmiş ve maniple edilmiş farklı bir yüzüydü. Teorisyenlere göre balonun şişirilmesi de patlatılması da doğacak yeni versiyona ikna için bir fırsattı. Sonrasında krizden etkilenen ya da krizi görüp internet macerasına girmekten çekinenlerin ikna edilmesi ve yatırım yapmalarının sağlanması için nur topu gibi bir Web 2.0 piyasaya sürüldü. Doğacak iş fırsatları ve canlanacak ekonomi için oluşturulan modeller artık çorap söküğü gibi gelebilirdi. Bunun için en temel argüman, “insan düşünce ve niyetlerinin şimdiye dek gözlerden uzak kalmış yönleri”nin pazara açık hâle getirilebilme ihtimaliydi. Selefi Web 1.0’ın ‘bilgi’si yerine, ‘iletişim’ merkezli dizayn edilen bu yeni sürüm, kendi isimlendirmesindeki rakamsal değişime nazire yaparcasına pek çok kavramı ve duyguyu hızla dönüştürdü. Tarihsel seyri içinde teknolojide yaşanan gelişmeler, doğurdukları sonuçlara bağlı olarak tüm gelişenler/yenilenenler gibi iyimser temennilerle doluydu ve pek çoğunun gerçekleşmesi de mümkün olmamıştı; olamazdı… Buna rağmen toplumların ikna edilmesi için “aktif olarak yer alınan iletişim” ağında bilginin “iki yönlü” olması gibi kazanımların sürece dahil edilerek kurgulanan ön kabullere eklemlenmesi gerekiyordu. Ekonomik belirleyiciler açısından bakıldığında çizilen resim daha da matlaşırken ve işler daha karmaşık hâle gelirken, egemenlik ve güç açısından bakıldığındaysa toplumsal karmaşanın ince kuyrukları birbirine değmeye başlamıştı. Tüm bunlara rağmen insana dair görüntü aslında netleşiyordu.
Netliği odaktan çıkarmak ve farklı sanrılar etrafında döndürmek gerektiğinden, günümüzde veriye odaklanmanın önemi ve bu önemin pratiklerinin piyasaya sürülme hızına ayak uydurmanın gerekliliği sürekli parlatılmakta. Bilgi yığınları altında ezilen ve her an zihni daha fazla karışan insanın doğru/yanlış farkını ayıramıyor olması, kendini idrak edememesi de bu yeni ürünlerle tasarlanmakta. Ağ ve iletişim teknolojileriyle toplumsal ilişkilerini hızla düzenleyerek “zaman ve mekân” sınırlandırmalarını aşan insanın, küreselleşmeye tabi kıldığı bu düzenleme içinde yer alan varlığını, sosyal ağlar üzerinden yeniden tanımladığını ya da tanımlanmaya zorlandığını görüyoruz. Bu kurgusal medyatik iletişimde, sosyal medyanın içinde filizlendiği siber dünya ise ortaya çıktığı günlerden bugüne dek insanın üzerinde bir “denetim aracı” olan her türlü gözetleme/gözetlenme için yakalanmış büyük bir fırsat olarak yer edindi. “Denetleyici”lerine karşı geriye düştüğü yarışta onlarla aynı hizaya geldiği ve “demokratik katılım” fırsatları ile onları ikna edebileceği sanrısı hoşuna giden insanın, neo-liberalizmin lütfettiği piyasa serbestliği ve özgürlük modellemeleri eşliğinde denetleyicilerin aralarında yeniden dağıtılan rollerinden kendisine bahşedilenle yakaladığı fırsatı tatlı rüyalarını süslemek için kullanması ise uzun sürmedi. “Gözler önünde çözülen” anlamların ve değerlerin parçalanmışlığı, bu rüya uğrunda ufak bir bedel olarak kabullenildi. İnsan her şeyi ile ortaya saçılmış analiz kümelerine dönüşürken; internet, sosyal paylaşım platformlarına evrildi. İyi niyetle ödendiğine inanılan bu bedellerin tarihsel süreci ve zihin yapısı görmezden gelindiğinde yanlış gidenlere rağmen teknolojinin bilgiyi, bilginin teknolojiyi yenilediği sarmalın içinde, gücün kaynağının “bilgi” olduğunu rahatlıkla kabul edebiliriz. Ancak parmak uçlarıyla taşınan bu “malûmat”, taktığı enformasyon maskesi sayesinde edindiği itibarla insanı, ortaya saçılan mahremiyeti sayesinde mutlu yaşayabileceğine ikna eden bir araca dönüşüyor. Artık dinlemek ve dikizlemek gözetlemenin bir dalı, paylaşmak ve beğenmek meyvesi, ifşa ve teşhir gübresi olabilmekte, hızlanan bilginin ‘sanrı ve zaaf’ geçer akçeleri ile tahakküm altına aldığı kullanıcılar, kuşatıldıkları “vazgeçilmezlik” içinde keyif sürebilmektedirler. Keyfiyet içinde sıra, kendilerini gözetleyenleri gözetleyebilmenin verdiği olanaklarla elde ettiklerini hazmetmeye geldiğinde, meyve ve gübre birbirine karışmakta, ‘kendi olabilme’nin sınırları saydamlaşmaktadır. Geçirgenliğe müsait kılınmış olması, ekranların çizdiği yeni sınırlar altında mahremiyetini farklı bakış açılarına göre tanzim etmesini kolaylaştırabilmektedir. İzlenene karşı uyandırılan birliktelik hissine eklenen “izlenenin kendisiyle ilgili verdiği” bilgi, samimiyetin ve birlikteliğin ölçüsü olabilmekte, yaratılan mahremiyet algısı gözetim esnasında görünmezlik yanılgısını beslemektedir. Evlere arkasından girmeyi maharet kabul eden anlayışı toplumun ortak şuuru hâline getirerek dönüştüren ve yönlendiren sanal mecralar, insanı, koluna girerek orada burada dolaştırmaktadır. Nerede olduğu, ne yaptığı, ne yediği ve ne hissettiği ile ilgili bilgiyi ondan almakta, günlük yaşamı içinde denetlenme ve izlenme normalleşmekte, “hayatının mahremiyeti sona ermekte”, ortada bir rahatsızlık kalmamakta, sosyal medyanın gözetimi meşru kabul edilmektedir. Bu aşamaya gelene kadar üzerinden hızla geçilen yeni çağın gerekleri, iş ve günlük hayatın olağanlığı içinde “görmezden gelinen” ve “kabullenilen” gözetim tarafından belirginleştirilerek küresel ağa dahil edilmekteydi.
Dijital saatler, dijital fotoğraflar, dijital belgeler, makinelerle olan arkadaşlığımıza uzanan ve hayatımızı kolaylaştıran araçlar, ‘sosyallik’ yanılgısı içinde gerekliliğe vurgu yapılarak üretilmekte.
Ancak bu sosyalliğin hiçbiri bedava değil; en temel yaklaşım “ödeme yapmadığınız bir şey için ürün olan sizsiniz” olsa da artık ödeme yapılmış bile olsa ürün olmaktan çıkamıyoruz. Oldukça ‘değerli olan veri’yi üreten ‘zavallı’ kullanıcıların, bu üretimden elde edilen maddi karşılıkları görmesi için hatırı sayılır firmaların ekonomik değerlerini basitçe kontrol etmeleri bile yeterli. Ancak bu üretimde yüksek kâr elde etmelerini sağlayan verileri işlemeye muktedir olanların bu ‘zavallılar’ı, ‘adamlar yapmışlar helal olsun’ modunda, yarattıkları havuzların diplerinde, ücretsiz sundukları uygulamalarla, farklı ve maliyetsiz doyumlar eşliğinde tutmaları gerekiyor. Bu doyum sanrısı içinde insan, zaaflarını kazanç hanesinde gördüğü büyük bir sanallığın kurbanı oluyor. “Hangi elektronik cihazı alıp almayacağına” özgürce karar vermesi kadar özgürce ‘kendi’ni sanal dünyaya yerleştirerek, “gözlerden uzak yönlerinin” sosyal/ekonomik hedefleri gözeten algoritmaların tasnifine rıza gösteriyor.
Endüstrisinin kendi içinde düzenlemiş olduğu kapitalist üretim yapısı, kullanıcıların sömürülmesini ve verilerinin metalaştırılmasını piyasalardaki rekabet koşullarını öne sürerek olağanlaştırmakta; artırılan kullanıcı odaklı tüketimin, sömürge modellemeleri içinde makineleşen zihin yapısı tarafından kabulü sağlanmaktadır. Bu durumda olan insan artık bir ‘sermaye’dir. “Ayartılarak” piyasanın içine çekilen, gözetlenen, denetlenen, ürettiği demografik ve psikolojik veriyle davranışları analiz edilen, sonrasında tüketim kararları “data oligarkları” lehine yönlendirilen hedeftir. Talep ve tüketim kontrolünün sağlanması, hedefli reklamların elde edilen verilere göre ulaştırılması, farklılaştırılan “ürünler ve marka bağımlılığı”, tüketicinin “kontrolü ve yönlendirilmesiyle” mümkün olabilmektedir. Bu kontrol, servis sağlayıcıların gözlemledikleri tüketicinin, günlük hayatındaki gözetimini yoğunlaştırmasını gerekli kılar. Uykudaki veriye bile talip olan bu yaklaşımın elde ettiği kişisel bilgiler üzerinden hassas(!) bir şekilde dokunduğu insan kendini, veri tabanlarına gönüllü bir şekilde özgürlük yanılgısı ile teslim eder. “Şebekelere” entegre olmaya ikna edilmiş zihinlerin bu gönüllülüğü, yeni medya tarafından hassasiyetlerini bina eden düşkünlükleri etrafında şekillendirilir. Kulluğun yenilenmiş arayüzlerine rahatlık ya da güvenlik adına teslimiyetini sunan insanın “yanlış bir şey yapmadığı sürece saklayacak bir şeyi” olmama özgürlüğünü sonuna kadar kullanması, konfor ve tasarruf hakkını elinde bulundurduğu izlenimi ile kolayca sağlanır.
Kendi kararını kendi veren ama tıklamalarıyla izlendiğinden habersiz, güvenliğini egemenlerin ‘siber’ uzamına emanet eden ama kazanımları uğruna yitirdiklerini göremeyen, tüketici kodlaması yapılmış insanın, çevresinde olup bitenleri, hakkında ne düşüneceğine karar veren enformasyon teknolojisinin uzantıları ile değerlendirmesi, sorunlarına ilave ettiklerine rağmen çözümü yine ondan bekleme tutarsızlığını göstermesini sağlar. Her an alışkanlıklarını ve tercihlerini, yeniden şekillendirilmiş olan mahremiyet algısının sınırlarını bile zorlayarak ve utanmadan pek çok kez “veri merkezlerine bildiren”, ‘kendi kendinin sahibi’ olma sanrısı ile özgürlüğünün tadını çıkaran insanın, içine düştüğü sefaleti, ‘zamanın kaçınılmazlığı’ ve ‘mecburiyet’ kolaycılığı ile kabullenmesi normalleşir. “Kamuya açılan” ve sömürgeleştirilen özgürlük talepleri, veri madenciliğinin makine gürültüsü eşliğinde yankısını bulmaya çalışırken, sözleşmelerin yasal düzenlemeleri nabza göre düzenlenmiş uyuşturuculara rahatlıkla dönüştürülebilir. Affediciliğin yitirimiyle, arama motorlarında çakılı dijital iz yığınları, beğen/paylaş butonları ile kayıt altına alınmış kabuk bağlayacak yaraların sürekli kaşınmasını merhametsiz parmakların uçlarına teslim eder. “İzlerin bir araya getirilmesi sayesinde” oluşturulan “dijital gölgeler” peşini bırakmadıkları benliklerle özdeşleşerek birden fazla kişilikleri rahatlıkla inşâ edebilmektedir. İnsanın ‘kendi’ gerçekliği, kaldırılan örtülerin ardında sırıtan haysiyeti ve onuru, “bağışlayan ve unutan insan” hafızasından farklı olan belleklerin silinmez kayıtlarında arşivlenerek sanallaşırken, unutulma hakkı artık, dijitalleşen ‘tevbe alma’lar için ‘saklayıcı’ otoritelere devrediliyor. Bu otoriteler etrafa saçılmış düşünce demetlerimizden, fotoğraf karelerimizden elde ettikleri verilerle oluşturdukları profil analizleriyle bağışlamayı ve unutmayı kural ve kaidelere -bir adım ötesi, bu profilleri paylaşma anlaşması yaptıkları egemenlerin yasal düzenlemelerine- bağlayarak kendi zaviyelerinden ‘masum ama potansiyel suçlu’ imajını meşrulaştırıyorlar.
‘Kamusal ve özel alan’ ayrımıyla birliği paramparça edildikten sonra özel alanını da kamusal alanın içine dahil etmesi için “yumuşak denetim”i profesyonelce içine sindiren ve takip edilme tedirginliği ile kuşatılan insan, bütün bunlara sadece indirgendiği sayısallık içinde, sanal dünyanın yararları uğruna katlanmamakta. “Günah işlemesinin engellenmesi” ve “kendine daha fazla zarar vermemesi” için oligarklarına duyduğu minnet; bilgi teknolojilerinin öznesi ama denetleyenlerin nesnesi olarak gözden kaçamamanın çaresiz uysallığı ve müdahil olamayacağı, kendinden bağımsız gerçekleşen güç odaklarının değişimleri, bu katlanabilirliğe olan kayıtsızlığını haklı göstermekte. Haklarını devrettiklerinin sofralarında yaşananlar, yeniden düzenlenmiş davranışlarla sanrılarını mecburiyetlere, zaaflarını olağanlığa dönüştürmekte ve aidiyetini sunduğu “hayali cemaat”lerin sanallığını kutsallaştırmakta. Her kutsama ise, “şüphe ve suçlama, rekabet ve bireyselleştirme” kültürünü geliştirmiş, oluşturulan korku kültürü sayesinde piyasa serbestliğini, “ulusal güvenliğin, sermayenin ve mülkiyetin” konusu kılmıştır. Üretilen hukuki savlar “medyanın panik ve güvensizlik pompaladığı” alanların peşine takılarak insanı, güvendiği köşelerde de sıkıştırmıştır. Burada makbul olmanın kriterleri devreye girmekte, sorumluluklarını yerine getiren tebaa mensupluğu gözetlenmeyi iktidar-birey arasında egemenlik ve disiplin aracı olarak kullanmaktadır. Bu nokta, sosyal medya üzerinden üretilen içeriklerin, “demokratik katılım”a uzanan büyük umutlarını yine kendi tanımsal çaresizliğine mahkûm etmeye yeterlidir. “İki yönlü bilgi akışı”nın sekteye uğradığı pek çok alan birbirine denk olmayan “iki tarafı” sanal bir eşitlikle eşitlemekte, efendi ve köle bu alanlarda serbestçe dolaştırılmakta, aralarında “iktisadi, siyasi ve toplumsal açıdan büyük farklılıklar” olan tarafların bu denklemi, “katılım” tutarsızlığını ispatlamaktadır. Sosyal medya tam da burada az eşit olanların debelendikleri, daha çok üretmek ve tüketmek, daha fazla beğenilmek ve paylaşım sağlamak, ‘hit’ yapan izlemelerin sürekliliğini sağlamak ve çoklaşmak için bir alan olmaktadır. Üretilen gözetim tarafından gözetlenen üretim, üreticilere imkân bahşedenlerin sağladığı devasa veriler sayesinde mekanizmasını devam ettirmektedir. Gözetim toplumunda devlet/şirket, iktidar/kurul, kamu/özel ayrımı nabza göre düzenlenmiş ve sınırları sanal çizgilerle çizilmiş isimlendirmeler olarak sırıtmaktadır. Oluşturulan küresel ağın kompartımanlarında arada sırada patlak veren skandallar, dilenen özürler ve oluşturulan hukuki savların gerektirdiği para cezaları ile kapatılmakta; özür dileyicilerin “verileri bir daha saklamama” taahhütleri içtenlikle kabul edilerek ağa kendi tercihleri ile katılanların gönüllerine su serpilmektedir. “Hesapların sunucularından kalıcı olarak silinmesine izin vermemeye” karar verenlerin “kopan fırtına sonrası” yasal düzenlemelerin “yamalı örtüsü” altında gönül rahatlığıyla bu politikadan vazgeçtiğine inanmamızın isteniyor olması, her şekilde yedeklemenin mümkün olduğu teknolojik gelişmeleri görmeyecek kadar kör, ‘vazgeçtim’ diyenlere inanacak kadar saf olmamızı gerekli kılıyor. ‘Uçtan uca şifreleme yöntemi entegre edilen uygulamalar’da kullanıma izin verilen verinin “yanlış kişilerin eline geçmesini engelledikleri” konusundaki rahatlık, ‘doğru kişilerin’ kimler olduğu sorusuna aranan cevaplarla anlamsızlaşıyor. Sosyal medya şirketlerinin gizlilik ve güvenlik vaatlerini denetleyen mercilerin, şirketlerin ellerindeki verilerle ‘ilgili ve alâkadar’ olması, gözetimin kime ve nasıl uygulanabileceğine dair ipuçları vermekte. Sonuçta egemenlik ve tahakküm bağlamında da tam bir endüstri kimliği edinerek hedef kitleleri, onların “tarihini, yapısını, kültürünü, isteklerini ve tercihlerini” kullanarak ikna eden ideoloji kimliği kazanmış olan gözetim, koyduğu kuralları teknolojik imkânları ile denetlemekte; denetlenenler onayları alınarak ya da alınmış gibi yapılarak sürekli beslenen zaafları sayesinde ortaya konulan cazibelere kapılmaktadır. Denetim kabulleri yerini cezbelere bırakırken, görünür olmanın hazzı ahlaki olarak yanlış görünenlerin imaj değişimlerini sağlayan “gösteri”lere dönüşmektedir. Sosyal medya “dikizleme kültürünü” erişebilirlik üzerinden takipçi ve tıklama oranlarıyla ölçümlemekte, kendini gösterme ve kanıtlama çabasında olan kullanıcıları varoluşlarını devam ettirebilmek için bu kültüre özendirmektedir. “Herkes hakkında her şeyi bilme arzusu”nun karşılanması karşılığında herkesi her şeyinden haberdar etme sorumluluğu, tüm zaafları, yenilenmiş arayüzleri ve güncellenmiş sürümleri kabullenmeyi sağlamaktadır. Veri sağlanan depolardan sosyal iştah karşılanmakta, gözetime ‘uysal’lıkla gerekçe bulunmakta, şiddetin ‘öğretilen yüzü’ olarak parlatılan “ahlaki panik” ‘insansız ve ümitsiz’ geleceklere ikna olunmasını kolaylaştırmaktadır. ‘Çevrimiçi’nin yüksek perdeli ‘savaş’ söylemleri şüyu vukuundan beter bir hâlde, servis edilenler tarafından, söylemlerin kapsadığı özneleri içerecek şekilde sorgusuzca kabullenilmektedir. Aktörsel davranışlar, açıklanan düşüncelerin ortaya çıkaracağı etki ve tepkinin dozajının hesaplanması ve yerleştiği mekândan dışlanma korkusu ile geliştirilirken, ikircilik hâli, unutulan ‘özür dileme ve pişman olma’nın yerine geçerek trajikomikleşmektedir. Zihinlerde, yapılan paylaşımların sorgulanmayan nedenselliği, medyada var olma alışkanlığını doğurmakta; okunmayan yazıların, izlenmeyen videoların, sorgulanmayan haberlerin “beğen/paylaş” ile peşinatı ödenmiş doyumları sağlaması beklenmektedir. Dijitalin odak noktası, dağılan dikkatleri yeni bir akışkanlık içinde kaydırmakta, bağımlı kılınanlar robot yazılımların açtığı etiketler üzerinden belirlenen gündemlerle meşgul edilmektedirler. Meşguliyetler, rahatlığın ve kolaycılığın aracılık hizmetleriyle hızla akıp giden ekranlarında oyun ve eğlence ile yer değiştirerek, keyif verici bağımlılıkların, oyalanma ve kaçmaya dönük düşkünlüğünü doyum malzemesi olarak kullanmaktadır. Rekabet ve risk, eğlence endüstrisinin hatırı sayılır müşterilerini, ‘özel hissettiren’ imajsal vurgularla kendi “simülasyon evreninde” nesneleştirmekte, ortaya çıkan yaşam tarzları ‘gerçek’te olanla çakışarak, zâfiyetlerini üreten insan modeline, ‘hakikat’ sanrısı ile yenilenen endüstri içinde kendini pazarlamasını telkin etmektedir. Rakamların ve harflerin çokluğu kadar kendilik ifadesi mümkün olabildiği hâlde, edinilen kitlenin yitirilmemesi uğruna yapılanlar, söylenenler ve yazılanlar, haber ve bilgi üretim mecrâlarında tüketime sunulmakta; ‘anlam’, arzu ve isteklerin saplantıları arasında yok edilmektedir. Sosyal medyada güçlü olmanın karşıladığı değerler, kişinin sağladığı ve aktardığı verilerle gözettiğini zannettiği ‘yarar’ ilkesini de kendini iyi hissetme uğruna terk etmesini sağlarken, yakalanan ‘ün’ün korunması için ‘durmasını ve düşünmesini’ de imkânsızlaştırmaktadır. Kendini izlenir kılarak ‘birey’ olduğunun bilincine eren sanal kişilik, sosyalliğini bu bireysellik içinde yazılımlara ve onların üreticilerine, kuşandığı yeni sorumluluklar adına böylelikle teslim etmektedir.
Bütün bunlar sadece devletlerin/şirketlerin kâr elde etmesi veya insanı denetim altında tutabilmesi; üretim tüketim bandının sürekliliği; enformasyonun kapitalist toplum modeline uyumluluğunun sağlanması için mi?
Reklam ve yönlendirme arasında şamar oğlanına dönenlerin çoğulculuk içinde ‘katılımcı demokrasi’ arayışının maniple edilmesi; eğlencenin hâkim olduğu mecralarda oligarkların hakimiyetini birilerinin lehine/aleyhine değiştirmek için mi?
Yoksa bunca sanrı ve zaaf zenginliğini, bizi daha iyi tanımak ve tanımlamak; kontrol altında tutmak ve insan sonrası bir dünyaya hazırlamak için takılacak ‘çip’lere ön hazırlık olsun diye mi kullanıyorlar? Ah yine komplo teorileri!.. Aslında tahakküm üzerine kurgulanmış sistemler dönüştükleri yenilenmiş biçimleriyle daha görünmez değil aksine daha görünür hâldeler. Buna rağmen zaaflarından yakaladıkları insanı parçalayabilme kabiliyetleri nedeniyle kendi sistemlerinin bir parçası hâline kolaylıkla getirebiliyorlar. Medyanın “toplumsal hayatı belirleme ve dönüştürme gücü”, gizliliğe olan müdahalesi, “ayrımcılık ve dışlama potansiyeli, korku ve güvenlik hissi”, makyajlanmış çözümleri, zorlama ve baskı altındaki kabulleri, insanı bir cenderenin içine çekmektedir. Bu cendereden kurtulmak istemeyen insan, sökülemeyen bilgisayar işlemcileri ve telefon bataryaları, uygulamalar ve yazılımlar ile şebekelere sürekli bağlı kalmakta, ‘her şeyin sarpa sardığı bir dünya’nın etrafını kuşattığına ikna edilmektedir.
Tüm bu sanrı ve zaaf zenginlikleri, her şeyden bilgisi olan ama harekete geçmeye yanaşmayan insanların ‘aman ne olacak ki’ söylemlerinde sırıtan basitliğe değil; belki zaaflarının farkında olanların ‘ne yapabiliriz ki’ söylemlerine mâzeret olabilir. Aslında gelişen teknolojinin arka planındaki zihin yapısından bağımsız olmaksızın topladığı ‘big data’yı bugün konformizmi pekiştirmek için kullandığını gördüğümüzde, tüketim sırasında tükenmeyen, tüketilmesi ve kopyalanması engellenemeyen enformasyonun sanal mecralardaki akışını görebilmemiz de mümkün olacaktır. Amelleri sanallaşmış malûmat sahibi kişiliklerin içinden çıkamadıkları ‘tereddüt ve şüphe’, çözüm arayışlarında yaşadıkları savrulmaya bahane olamaz. Başka seçenek kalmadığı yanılgısıyla uysallaşan (konformistleşen), özverisiz, kendisi bağımlı ama bağımlılığa savaş açan, kararsız ve tutarsız, nerede duracağını bilemeyen, ‘kendi’nden habersiz kendi ‘yaşam tarzlarının müslümanları’ için bu teslimiyet makûl gelebilir. Bugün insanın bunca zaaf ve sanrı içerisinde geliştirdiği her türlü imkân ve kabiliyetine rağmen, ‘Hakikat’e dönememe ve ‘millet’ini seçememe yetersizliğinde ve yeteneksizliğinde bulunması sadece sefaletini gösterir. Kendine dönemeyen, kendi üzerinde denetim sağlayamayan insan, ‘boş vermişlik’ ve ‘neme lâzımcılık’ içinde elindeki imkânları farklı mecrâların denetimine bırakacaktır. Bodoslama dalınan araçlar, düşmanın silahıyla silahlandığını, modernitenin teknik gelişmişliğini alıp dünya görüşünü almadığını zanneden zihinlerin iğfal sürecini Web 3.0’ın sanal evreninde de yaşatmaya devam edecektir. İlkesizliğin ‘amaç’landığı ve ‘anlam’sızlaştırıldığı sınırsızlık içinde insan, araçlarıyla yer değiştiren, ihtiyaca göre ve gerektiği gibi kullanılan bir metâ olarak kalacaktır.
Gelişmeler, şuur düzeyini maniple edecek sıkı kontrol mekanizmalarının yenilendiğini gösterse de insandan ümidi kesmek ‘yaratılış gayesine’ sırt dönmek demektir. Tutarsızlaşacak ve daha karmaşıklaşacak işlerden çıkış, insanın sağlanmış birliğinden doğan bir işbirliği ile, muhayyile gücü yüksek bir milletin fertleri ile mümkündür. Muhakkak ki, kökleri derinlerde olan İbrahim Milleti, hevâ ve heveslerini, uysallığını, zaafları ve sanrıları tarafından beslenen araçlarını din edinen, kendini bir Kitab’a nispet edip mensûbiyeti sayesinde entegre olduğu düzenlerin zangoçluğunu yapanların düzenlerine tehdit oluşturacak; kulluk edegelinen modern, post-modern ve bunların dijitalleşmiş versiyonlarının tapınaklarına meydan okuyacaktır.
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Giriş: ‘Size ne oluyor da Allah yolunda/uğrunda infak etmiyorsunuz! …’ (57/Hadid, 10) Kur’ân’ın temel talimatlarından, temel değerler sisteminin biz mü’minlere yüklediği olmazsa olmaz vecibelerinden birisi olan infak, tabii olarak Resulullah Efendimizin hayatında da çok önemli ve öncelikli bir yere sahipti. Tevhide dayalı bir nizam olan İslam’da bilindiği gibi hüküm ve talimatlar, ilke ve mesajlar sadece …
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
Kimi temel kavramlar günlük yaşamımızın içine o kadar çok girerler ki, kavram bilincimizde herhangi bir yer etmezler. Biz hiçbir zaman bu kavramlar üzerine düşünmeyiz. Bu kavramları bir değişim veya güçlüklerin yaşandığı dönemler geçirirken farkına varırız. Bu kavramlardan en önemlilerinden biri benlik kavramıdır. Hayatımızın birçok döneminde bu kavramı şekillendiren ögeler bulunmaktadır.
Sanrı Ve Zaaf Sarmalında E-İnsan
Bir zamanlar sadece Web vardı… Bilgi temeli üzerine kurulan yapısının sınırları zorlanana kadar “insan bilişimi”, kısmen tedirgin edici de olsa genellikle iyimser yaklaşımlara ev sahipliği yapan geniş bir alandı. 2000/2001 yılında internet ekonomisi adı verilen balonun patlaması ve bunun üzerine kurulan çok sayıda şirketin iflasıyla tetiklenen kriz Amerika’da başladığındaysa buralar hep tarlaydı… Bize göre dünyanın bir ‘ucu’nda meydana gelen bu finansal krizin yarattığı domino etkisi, küreselleşmenin lojistik desteğiyle pek çok yerde olduğu gibi bu ucun küçük uydularında da hissedildi. Sanırım, fırlatılan anayasa kitapçığı, bu etkinin yerelleştirilmiş ve maniple edilmiş farklı bir yüzüydü. Teorisyenlere göre balonun şişirilmesi de patlatılması da doğacak yeni versiyona ikna için bir fırsattı. Sonrasında krizden etkilenen ya da krizi görüp internet macerasına girmekten çekinenlerin ikna edilmesi ve yatırım yapmalarının sağlanması için nur topu gibi bir Web 2.0 piyasaya sürüldü. Doğacak iş fırsatları ve canlanacak ekonomi için oluşturulan modeller artık çorap söküğü gibi gelebilirdi. Bunun için en temel argüman, “insan düşünce ve niyetlerinin şimdiye dek gözlerden uzak kalmış yönleri”nin pazara açık hâle getirilebilme ihtimaliydi. Selefi Web 1.0’ın ‘bilgi’si yerine, ‘iletişim’ merkezli dizayn edilen bu yeni sürüm, kendi isimlendirmesindeki rakamsal değişime nazire yaparcasına pek çok kavramı ve duyguyu hızla dönüştürdü. Tarihsel seyri içinde teknolojide yaşanan gelişmeler, doğurdukları sonuçlara bağlı olarak tüm gelişenler/yenilenenler gibi iyimser temennilerle doluydu ve pek çoğunun gerçekleşmesi de mümkün olmamıştı; olamazdı… Buna rağmen toplumların ikna edilmesi için “aktif olarak yer alınan iletişim” ağında bilginin “iki yönlü” olması gibi kazanımların sürece dahil edilerek kurgulanan ön kabullere eklemlenmesi gerekiyordu. Ekonomik belirleyiciler açısından bakıldığında çizilen resim daha da matlaşırken ve işler daha karmaşık hâle gelirken, egemenlik ve güç açısından bakıldığındaysa toplumsal karmaşanın ince kuyrukları birbirine değmeye başlamıştı. Tüm bunlara rağmen insana dair görüntü aslında netleşiyordu.
Netliği odaktan çıkarmak ve farklı sanrılar etrafında döndürmek gerektiğinden, günümüzde veriye odaklanmanın önemi ve bu önemin pratiklerinin piyasaya sürülme hızına ayak uydurmanın gerekliliği sürekli parlatılmakta. Bilgi yığınları altında ezilen ve her an zihni daha fazla karışan insanın doğru/yanlış farkını ayıramıyor olması, kendini idrak edememesi de bu yeni ürünlerle tasarlanmakta. Ağ ve iletişim teknolojileriyle toplumsal ilişkilerini hızla düzenleyerek “zaman ve mekân” sınırlandırmalarını aşan insanın, küreselleşmeye tabi kıldığı bu düzenleme içinde yer alan varlığını, sosyal ağlar üzerinden yeniden tanımladığını ya da tanımlanmaya zorlandığını görüyoruz. Bu kurgusal medyatik iletişimde, sosyal medyanın içinde filizlendiği siber dünya ise ortaya çıktığı günlerden bugüne dek insanın üzerinde bir “denetim aracı” olan her türlü gözetleme/gözetlenme için yakalanmış büyük bir fırsat olarak yer edindi. “Denetleyici”lerine karşı geriye düştüğü yarışta onlarla aynı hizaya geldiği ve “demokratik katılım” fırsatları ile onları ikna edebileceği sanrısı hoşuna giden insanın, neo-liberalizmin lütfettiği piyasa serbestliği ve özgürlük modellemeleri eşliğinde denetleyicilerin aralarında yeniden dağıtılan rollerinden kendisine bahşedilenle yakaladığı fırsatı tatlı rüyalarını süslemek için kullanması ise uzun sürmedi. “Gözler önünde çözülen” anlamların ve değerlerin parçalanmışlığı, bu rüya uğrunda ufak bir bedel olarak kabullenildi. İnsan her şeyi ile ortaya saçılmış analiz kümelerine dönüşürken; internet, sosyal paylaşım platformlarına evrildi. İyi niyetle ödendiğine inanılan bu bedellerin tarihsel süreci ve zihin yapısı görmezden gelindiğinde yanlış gidenlere rağmen teknolojinin bilgiyi, bilginin teknolojiyi yenilediği sarmalın içinde, gücün kaynağının “bilgi” olduğunu rahatlıkla kabul edebiliriz. Ancak parmak uçlarıyla taşınan bu “malûmat”, taktığı enformasyon maskesi sayesinde edindiği itibarla insanı, ortaya saçılan mahremiyeti sayesinde mutlu yaşayabileceğine ikna eden bir araca dönüşüyor. Artık dinlemek ve dikizlemek gözetlemenin bir dalı, paylaşmak ve beğenmek meyvesi, ifşa ve teşhir gübresi olabilmekte, hızlanan bilginin ‘sanrı ve zaaf’ geçer akçeleri ile tahakküm altına aldığı kullanıcılar, kuşatıldıkları “vazgeçilmezlik” içinde keyif sürebilmektedirler. Keyfiyet içinde sıra, kendilerini gözetleyenleri gözetleyebilmenin verdiği olanaklarla elde ettiklerini hazmetmeye geldiğinde, meyve ve gübre birbirine karışmakta, ‘kendi olabilme’nin sınırları saydamlaşmaktadır. Geçirgenliğe müsait kılınmış olması, ekranların çizdiği yeni sınırlar altında mahremiyetini farklı bakış açılarına göre tanzim etmesini kolaylaştırabilmektedir. İzlenene karşı uyandırılan birliktelik hissine eklenen “izlenenin kendisiyle ilgili verdiği” bilgi, samimiyetin ve birlikteliğin ölçüsü olabilmekte, yaratılan mahremiyet algısı gözetim esnasında görünmezlik yanılgısını beslemektedir. Evlere arkasından girmeyi maharet kabul eden anlayışı toplumun ortak şuuru hâline getirerek dönüştüren ve yönlendiren sanal mecralar, insanı, koluna girerek orada burada dolaştırmaktadır. Nerede olduğu, ne yaptığı, ne yediği ve ne hissettiği ile ilgili bilgiyi ondan almakta, günlük yaşamı içinde denetlenme ve izlenme normalleşmekte, “hayatının mahremiyeti sona ermekte”, ortada bir rahatsızlık kalmamakta, sosyal medyanın gözetimi meşru kabul edilmektedir. Bu aşamaya gelene kadar üzerinden hızla geçilen yeni çağın gerekleri, iş ve günlük hayatın olağanlığı içinde “görmezden gelinen” ve “kabullenilen” gözetim tarafından belirginleştirilerek küresel ağa dahil edilmekteydi.
Ancak bu sosyalliğin hiçbiri bedava değil; en temel yaklaşım “ödeme yapmadığınız bir şey için ürün olan sizsiniz” olsa da artık ödeme yapılmış bile olsa ürün olmaktan çıkamıyoruz. Oldukça ‘değerli olan veri’yi üreten ‘zavallı’ kullanıcıların, bu üretimden elde edilen maddi karşılıkları görmesi için hatırı sayılır firmaların ekonomik değerlerini basitçe kontrol etmeleri bile yeterli. Ancak bu üretimde yüksek kâr elde etmelerini sağlayan verileri işlemeye muktedir olanların bu ‘zavallılar’ı, ‘adamlar yapmışlar helal olsun’ modunda, yarattıkları havuzların diplerinde, ücretsiz sundukları uygulamalarla, farklı ve maliyetsiz doyumlar eşliğinde tutmaları gerekiyor. Bu doyum sanrısı içinde insan, zaaflarını kazanç hanesinde gördüğü büyük bir sanallığın kurbanı oluyor. “Hangi elektronik cihazı alıp almayacağına” özgürce karar vermesi kadar özgürce ‘kendi’ni sanal dünyaya yerleştirerek, “gözlerden uzak yönlerinin” sosyal/ekonomik hedefleri gözeten algoritmaların tasnifine rıza gösteriyor.
Endüstrisinin kendi içinde düzenlemiş olduğu kapitalist üretim yapısı, kullanıcıların sömürülmesini ve verilerinin metalaştırılmasını piyasalardaki rekabet koşullarını öne sürerek olağanlaştırmakta; artırılan kullanıcı odaklı tüketimin, sömürge modellemeleri içinde makineleşen zihin yapısı tarafından kabulü sağlanmaktadır. Bu durumda olan insan artık bir ‘sermaye’dir. “Ayartılarak” piyasanın içine çekilen, gözetlenen, denetlenen, ürettiği demografik ve psikolojik veriyle davranışları analiz edilen, sonrasında tüketim kararları “data oligarkları” lehine yönlendirilen hedeftir. Talep ve tüketim kontrolünün sağlanması, hedefli reklamların elde edilen verilere göre ulaştırılması, farklılaştırılan “ürünler ve marka bağımlılığı”, tüketicinin “kontrolü ve yönlendirilmesiyle” mümkün olabilmektedir. Bu kontrol, servis sağlayıcıların gözlemledikleri tüketicinin, günlük hayatındaki gözetimini yoğunlaştırmasını gerekli kılar. Uykudaki veriye bile talip olan bu yaklaşımın elde ettiği kişisel bilgiler üzerinden hassas(!) bir şekilde dokunduğu insan kendini, veri tabanlarına gönüllü bir şekilde özgürlük yanılgısı ile teslim eder. “Şebekelere” entegre olmaya ikna edilmiş zihinlerin bu gönüllülüğü, yeni medya tarafından hassasiyetlerini bina eden düşkünlükleri etrafında şekillendirilir. Kulluğun yenilenmiş arayüzlerine rahatlık ya da güvenlik adına teslimiyetini sunan insanın “yanlış bir şey yapmadığı sürece saklayacak bir şeyi” olmama özgürlüğünü sonuna kadar kullanması, konfor ve tasarruf hakkını elinde bulundurduğu izlenimi ile kolayca sağlanır.
Kendi kararını kendi veren ama tıklamalarıyla izlendiğinden habersiz, güvenliğini egemenlerin ‘siber’ uzamına emanet eden ama kazanımları uğruna yitirdiklerini göremeyen, tüketici kodlaması yapılmış insanın, çevresinde olup bitenleri, hakkında ne düşüneceğine karar veren enformasyon teknolojisinin uzantıları ile değerlendirmesi, sorunlarına ilave ettiklerine rağmen çözümü yine ondan bekleme tutarsızlığını göstermesini sağlar. Her an alışkanlıklarını ve tercihlerini, yeniden şekillendirilmiş olan mahremiyet algısının sınırlarını bile zorlayarak ve utanmadan pek çok kez “veri merkezlerine bildiren”, ‘kendi kendinin sahibi’ olma sanrısı ile özgürlüğünün tadını çıkaran insanın, içine düştüğü sefaleti, ‘zamanın kaçınılmazlığı’ ve ‘mecburiyet’ kolaycılığı ile kabullenmesi normalleşir. “Kamuya açılan” ve sömürgeleştirilen özgürlük talepleri, veri madenciliğinin makine gürültüsü eşliğinde yankısını bulmaya çalışırken, sözleşmelerin yasal düzenlemeleri nabza göre düzenlenmiş uyuşturuculara rahatlıkla dönüştürülebilir. Affediciliğin yitirimiyle, arama motorlarında çakılı dijital iz yığınları, beğen/paylaş butonları ile kayıt altına alınmış kabuk bağlayacak yaraların sürekli kaşınmasını merhametsiz parmakların uçlarına teslim eder. “İzlerin bir araya getirilmesi sayesinde” oluşturulan “dijital gölgeler” peşini bırakmadıkları benliklerle özdeşleşerek birden fazla kişilikleri rahatlıkla inşâ edebilmektedir. İnsanın ‘kendi’ gerçekliği, kaldırılan örtülerin ardında sırıtan haysiyeti ve onuru, “bağışlayan ve unutan insan” hafızasından farklı olan belleklerin silinmez kayıtlarında arşivlenerek sanallaşırken, unutulma hakkı artık, dijitalleşen ‘tevbe alma’lar için ‘saklayıcı’ otoritelere devrediliyor. Bu otoriteler etrafa saçılmış düşünce demetlerimizden, fotoğraf karelerimizden elde ettikleri verilerle oluşturdukları profil analizleriyle bağışlamayı ve unutmayı kural ve kaidelere -bir adım ötesi, bu profilleri paylaşma anlaşması yaptıkları egemenlerin yasal düzenlemelerine- bağlayarak kendi zaviyelerinden ‘masum ama potansiyel suçlu’ imajını meşrulaştırıyorlar.
‘Kamusal ve özel alan’ ayrımıyla birliği paramparça edildikten sonra özel alanını da kamusal alanın içine dahil etmesi için “yumuşak denetim”i profesyonelce içine sindiren ve takip edilme tedirginliği ile kuşatılan insan, bütün bunlara sadece indirgendiği sayısallık içinde, sanal dünyanın yararları uğruna katlanmamakta. “Günah işlemesinin engellenmesi” ve “kendine daha fazla zarar vermemesi” için oligarklarına duyduğu minnet; bilgi teknolojilerinin öznesi ama denetleyenlerin nesnesi olarak gözden kaçamamanın çaresiz uysallığı ve müdahil olamayacağı, kendinden bağımsız gerçekleşen güç odaklarının değişimleri, bu katlanabilirliğe olan kayıtsızlığını haklı göstermekte. Haklarını devrettiklerinin sofralarında yaşananlar, yeniden düzenlenmiş davranışlarla sanrılarını mecburiyetlere, zaaflarını olağanlığa dönüştürmekte ve aidiyetini sunduğu “hayali cemaat”lerin sanallığını kutsallaştırmakta. Her kutsama ise, “şüphe ve suçlama, rekabet ve bireyselleştirme” kültürünü geliştirmiş, oluşturulan korku kültürü sayesinde piyasa serbestliğini, “ulusal güvenliğin, sermayenin ve mülkiyetin” konusu kılmıştır. Üretilen hukuki savlar “medyanın panik ve güvensizlik pompaladığı” alanların peşine takılarak insanı, güvendiği köşelerde de sıkıştırmıştır. Burada makbul olmanın kriterleri devreye girmekte, sorumluluklarını yerine getiren tebaa mensupluğu gözetlenmeyi iktidar-birey arasında egemenlik ve disiplin aracı olarak kullanmaktadır. Bu nokta, sosyal medya üzerinden üretilen içeriklerin, “demokratik katılım”a uzanan büyük umutlarını yine kendi tanımsal çaresizliğine mahkûm etmeye yeterlidir. “İki yönlü bilgi akışı”nın sekteye uğradığı pek çok alan birbirine denk olmayan “iki tarafı” sanal bir eşitlikle eşitlemekte, efendi ve köle bu alanlarda serbestçe dolaştırılmakta, aralarında “iktisadi, siyasi ve toplumsal açıdan büyük farklılıklar” olan tarafların bu denklemi, “katılım” tutarsızlığını ispatlamaktadır. Sosyal medya tam da burada az eşit olanların debelendikleri, daha çok üretmek ve tüketmek, daha fazla beğenilmek ve paylaşım sağlamak, ‘hit’ yapan izlemelerin sürekliliğini sağlamak ve çoklaşmak için bir alan olmaktadır. Üretilen gözetim tarafından gözetlenen üretim, üreticilere imkân bahşedenlerin sağladığı devasa veriler sayesinde mekanizmasını devam ettirmektedir. Gözetim toplumunda devlet/şirket, iktidar/kurul, kamu/özel ayrımı nabza göre düzenlenmiş ve sınırları sanal çizgilerle çizilmiş isimlendirmeler olarak sırıtmaktadır. Oluşturulan küresel ağın kompartımanlarında arada sırada patlak veren skandallar, dilenen özürler ve oluşturulan hukuki savların gerektirdiği para cezaları ile kapatılmakta; özür dileyicilerin “verileri bir daha saklamama” taahhütleri içtenlikle kabul edilerek ağa kendi tercihleri ile katılanların gönüllerine su serpilmektedir. “Hesapların sunucularından kalıcı olarak silinmesine izin vermemeye” karar verenlerin “kopan fırtına sonrası” yasal düzenlemelerin “yamalı örtüsü” altında gönül rahatlığıyla bu politikadan vazgeçtiğine inanmamızın isteniyor olması, her şekilde yedeklemenin mümkün olduğu teknolojik gelişmeleri görmeyecek kadar kör, ‘vazgeçtim’ diyenlere inanacak kadar saf olmamızı gerekli kılıyor. ‘Uçtan uca şifreleme yöntemi entegre edilen uygulamalar’da kullanıma izin verilen verinin “yanlış kişilerin eline geçmesini engelledikleri” konusundaki rahatlık, ‘doğru kişilerin’ kimler olduğu sorusuna aranan cevaplarla anlamsızlaşıyor. Sosyal medya şirketlerinin gizlilik ve güvenlik vaatlerini denetleyen mercilerin, şirketlerin ellerindeki verilerle ‘ilgili ve alâkadar’ olması, gözetimin kime ve nasıl uygulanabileceğine dair ipuçları vermekte. Sonuçta egemenlik ve tahakküm bağlamında da tam bir endüstri kimliği edinerek hedef kitleleri, onların “tarihini, yapısını, kültürünü, isteklerini ve tercihlerini” kullanarak ikna eden ideoloji kimliği kazanmış olan gözetim, koyduğu kuralları teknolojik imkânları ile denetlemekte; denetlenenler onayları alınarak ya da alınmış gibi yapılarak sürekli beslenen zaafları sayesinde ortaya konulan cazibelere kapılmaktadır. Denetim kabulleri yerini cezbelere bırakırken, görünür olmanın hazzı ahlaki olarak yanlış görünenlerin imaj değişimlerini sağlayan “gösteri”lere dönüşmektedir. Sosyal medya “dikizleme kültürünü” erişebilirlik üzerinden takipçi ve tıklama oranlarıyla ölçümlemekte, kendini gösterme ve kanıtlama çabasında olan kullanıcıları varoluşlarını devam ettirebilmek için bu kültüre özendirmektedir. “Herkes hakkında her şeyi bilme arzusu”nun karşılanması karşılığında herkesi her şeyinden haberdar etme sorumluluğu, tüm zaafları, yenilenmiş arayüzleri ve güncellenmiş sürümleri kabullenmeyi sağlamaktadır. Veri sağlanan depolardan sosyal iştah karşılanmakta, gözetime ‘uysal’lıkla gerekçe bulunmakta, şiddetin ‘öğretilen yüzü’ olarak parlatılan “ahlaki panik” ‘insansız ve ümitsiz’ geleceklere ikna olunmasını kolaylaştırmaktadır. ‘Çevrimiçi’nin yüksek perdeli ‘savaş’ söylemleri şüyu vukuundan beter bir hâlde, servis edilenler tarafından, söylemlerin kapsadığı özneleri içerecek şekilde sorgusuzca kabullenilmektedir. Aktörsel davranışlar, açıklanan düşüncelerin ortaya çıkaracağı etki ve tepkinin dozajının hesaplanması ve yerleştiği mekândan dışlanma korkusu ile geliştirilirken, ikircilik hâli, unutulan ‘özür dileme ve pişman olma’nın yerine geçerek trajikomikleşmektedir. Zihinlerde, yapılan paylaşımların sorgulanmayan nedenselliği, medyada var olma alışkanlığını doğurmakta; okunmayan yazıların, izlenmeyen videoların, sorgulanmayan haberlerin “beğen/paylaş” ile peşinatı ödenmiş doyumları sağlaması beklenmektedir. Dijitalin odak noktası, dağılan dikkatleri yeni bir akışkanlık içinde kaydırmakta, bağımlı kılınanlar robot yazılımların açtığı etiketler üzerinden belirlenen gündemlerle meşgul edilmektedirler. Meşguliyetler, rahatlığın ve kolaycılığın aracılık hizmetleriyle hızla akıp giden ekranlarında oyun ve eğlence ile yer değiştirerek, keyif verici bağımlılıkların, oyalanma ve kaçmaya dönük düşkünlüğünü doyum malzemesi olarak kullanmaktadır. Rekabet ve risk, eğlence endüstrisinin hatırı sayılır müşterilerini, ‘özel hissettiren’ imajsal vurgularla kendi “simülasyon evreninde” nesneleştirmekte, ortaya çıkan yaşam tarzları ‘gerçek’te olanla çakışarak, zâfiyetlerini üreten insan modeline, ‘hakikat’ sanrısı ile yenilenen endüstri içinde kendini pazarlamasını telkin etmektedir. Rakamların ve harflerin çokluğu kadar kendilik ifadesi mümkün olabildiği hâlde, edinilen kitlenin yitirilmemesi uğruna yapılanlar, söylenenler ve yazılanlar, haber ve bilgi üretim mecrâlarında tüketime sunulmakta; ‘anlam’, arzu ve isteklerin saplantıları arasında yok edilmektedir. Sosyal medyada güçlü olmanın karşıladığı değerler, kişinin sağladığı ve aktardığı verilerle gözettiğini zannettiği ‘yarar’ ilkesini de kendini iyi hissetme uğruna terk etmesini sağlarken, yakalanan ‘ün’ün korunması için ‘durmasını ve düşünmesini’ de imkânsızlaştırmaktadır. Kendini izlenir kılarak ‘birey’ olduğunun bilincine eren sanal kişilik, sosyalliğini bu bireysellik içinde yazılımlara ve onların üreticilerine, kuşandığı yeni sorumluluklar adına böylelikle teslim etmektedir.
Bütün bunlar sadece devletlerin/şirketlerin kâr elde etmesi veya insanı denetim altında tutabilmesi; üretim tüketim bandının sürekliliği; enformasyonun kapitalist toplum modeline uyumluluğunun sağlanması için mi?
Yoksa bunca sanrı ve zaaf zenginliğini, bizi daha iyi tanımak ve tanımlamak; kontrol altında tutmak ve insan sonrası bir dünyaya hazırlamak için takılacak ‘çip’lere ön hazırlık olsun diye mi kullanıyorlar? Ah yine komplo teorileri!.. Aslında tahakküm üzerine kurgulanmış sistemler dönüştükleri yenilenmiş biçimleriyle daha görünmez değil aksine daha görünür hâldeler. Buna rağmen zaaflarından yakaladıkları insanı parçalayabilme kabiliyetleri nedeniyle kendi sistemlerinin bir parçası hâline kolaylıkla getirebiliyorlar. Medyanın “toplumsal hayatı belirleme ve dönüştürme gücü”, gizliliğe olan müdahalesi, “ayrımcılık ve dışlama potansiyeli, korku ve güvenlik hissi”, makyajlanmış çözümleri, zorlama ve baskı altındaki kabulleri, insanı bir cenderenin içine çekmektedir. Bu cendereden kurtulmak istemeyen insan, sökülemeyen bilgisayar işlemcileri ve telefon bataryaları, uygulamalar ve yazılımlar ile şebekelere sürekli bağlı kalmakta, ‘her şeyin sarpa sardığı bir dünya’nın etrafını kuşattığına ikna edilmektedir.
Tüm bu sanrı ve zaaf zenginlikleri, her şeyden bilgisi olan ama harekete geçmeye yanaşmayan insanların ‘aman ne olacak ki’ söylemlerinde sırıtan basitliğe değil; belki zaaflarının farkında olanların ‘ne yapabiliriz ki’ söylemlerine mâzeret olabilir. Aslında gelişen teknolojinin arka planındaki zihin yapısından bağımsız olmaksızın topladığı ‘big data’yı bugün konformizmi pekiştirmek için kullandığını gördüğümüzde, tüketim sırasında tükenmeyen, tüketilmesi ve kopyalanması engellenemeyen enformasyonun sanal mecralardaki akışını görebilmemiz de mümkün olacaktır. Amelleri sanallaşmış malûmat sahibi kişiliklerin içinden çıkamadıkları ‘tereddüt ve şüphe’, çözüm arayışlarında yaşadıkları savrulmaya bahane olamaz. Başka seçenek kalmadığı yanılgısıyla uysallaşan (konformistleşen), özverisiz, kendisi bağımlı ama bağımlılığa savaş açan, kararsız ve tutarsız, nerede duracağını bilemeyen, ‘kendi’nden habersiz kendi ‘yaşam tarzlarının müslümanları’ için bu teslimiyet makûl gelebilir. Bugün insanın bunca zaaf ve sanrı içerisinde geliştirdiği her türlü imkân ve kabiliyetine rağmen, ‘Hakikat’e dönememe ve ‘millet’ini seçememe yetersizliğinde ve yeteneksizliğinde bulunması sadece sefaletini gösterir. Kendine dönemeyen, kendi üzerinde denetim sağlayamayan insan, ‘boş vermişlik’ ve ‘neme lâzımcılık’ içinde elindeki imkânları farklı mecrâların denetimine bırakacaktır. Bodoslama dalınan araçlar, düşmanın silahıyla silahlandığını, modernitenin teknik gelişmişliğini alıp dünya görüşünü almadığını zanneden zihinlerin iğfal sürecini Web 3.0’ın sanal evreninde de yaşatmaya devam edecektir. İlkesizliğin ‘amaç’landığı ve ‘anlam’sızlaştırıldığı sınırsızlık içinde insan, araçlarıyla yer değiştiren, ihtiyaca göre ve gerektiği gibi kullanılan bir metâ olarak kalacaktır.
Gelişmeler, şuur düzeyini maniple edecek sıkı kontrol mekanizmalarının yenilendiğini gösterse de insandan ümidi kesmek ‘yaratılış gayesine’ sırt dönmek demektir. Tutarsızlaşacak ve daha karmaşıklaşacak işlerden çıkış, insanın sağlanmış birliğinden doğan bir işbirliği ile, muhayyile gücü yüksek bir milletin fertleri ile mümkündür. Muhakkak ki, kökleri derinlerde olan İbrahim Milleti, hevâ ve heveslerini, uysallığını, zaafları ve sanrıları tarafından beslenen araçlarını din edinen, kendini bir Kitab’a nispet edip mensûbiyeti sayesinde entegre olduğu düzenlerin zangoçluğunu yapanların düzenlerine tehdit oluşturacak; kulluk edegelinen modern, post-modern ve bunların dijitalleşmiş versiyonlarının tapınaklarına meydan okuyacaktır.
İlgili Yazılar
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Kur’ân’da İnfak
Giriş: ‘Size ne oluyor da Allah yolunda/uğrunda infak etmiyorsunuz! …’ (57/Hadid, 10) Kur’ân’ın temel talimatlarından, temel değerler sisteminin biz mü’minlere yüklediği olmazsa olmaz vecibelerinden birisi olan infak, tabii olarak Resulullah Efendimizin hayatında da çok önemli ve öncelikli bir yere sahipti. Tevhide dayalı bir nizam olan İslam’da bilindiği gibi hüküm ve talimatlar, ilke ve mesajlar sadece …
Yıldızların Özüne İşlenmiş Hikâyeler
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Protest Dinî Müzikte Kıyam ve Cihat Temaları
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
Gelecekte İnsan
Kimi temel kavramlar günlük yaşamımızın içine o kadar çok girerler ki, kavram bilincimizde herhangi bir yer etmezler. Biz hiçbir zaman bu kavramlar üzerine düşünmeyiz. Bu kavramları bir değişim veya güçlüklerin yaşandığı dönemler geçirirken farkına varırız. Bu kavramlardan en önemlilerinden biri benlik kavramıdır. Hayatımızın birçok döneminde bu kavramı şekillendiren ögeler bulunmaktadır.