Şiirlerde aradığımız nedir? Acının, sevincin, yalnızlığın, hasretin, aydınlığın, hakikatin mısra mısra dile gelişi. Ruhun seyahati engin denizlerde. Dokunulan, duyulan bir iç yangını. Çekilen sızının siyah-beyaz fotoğrafı. Şu dünya yolculuğunda sesimize bir ses veren var mı? Başkasının şiirlerini okurken kendimizi de okuruz. Şiirlerde tanımak insanı, şiirlerde derinliğine…
Sahil dil bir şiirin olmazsa olmazı. Şiiri var eyleyen sahici bir duruş ve iç kanamadır. Yaygın bir ifade ile samimiyet. Şiirin gücü ve güçsüzlüğü burada saklı. Bir dönem parlak mısraları ile anılan bazı şairler şimdi unutulur oldu. Mesela Mehmet Emin Yurdakul, Enis Behiç Koryürek, Behçet Kemal Çağlar… Hâlbuki kendi dönemlerinde bu şairler nasıl da “yıldızlı pekiyi” idiler. İri, şatafatlı, allı pullu mısralar, gün gelir de bir balon gibi sönüverir. Kim ne derse desin, zaman yetkin bir seçici.
Şiirin hası direnmesini bilir. Şiir, bir direnç alanı olarak da anılır. Şiir geleneği içinde çetin bir sınav şairi bekler. Şiirin zorluğu da burada diyorum. Dışarıda olup bitenlerin cazibesine kapılmadan; kendi iç akarında, yeni şeyler söyleme çabası şiiri okunur kılmakta.
Bir ses bize unuttuğumuzu hatırlatan, bir ses uzağı yakın eyleyen, bir ses gecede işaret fişeği, bir ses birce duyuşa kapılar açan…
“Yolculuk” kavramı bizim için açıklayıcı olmaktadır. Evet, bir ömür yaşadıklarımız, tanık olduklarımız birikir, birikir de gün olur dışa yansır. İnsanın sustuğunu sanmayalım. İç konuşma hiç bitmez ki… Hep cevaplar üretiriz; kendimizce cevaplar. Zira kendi özümüzü, ben içindeki ben’i ikna etmek durumundayız. Yoksa çıkmaz olur girdiğimiz sokaklar. Kararıverir iç evren. Sürekli aydınlık için okuma-araştırma-sorgulama-yazma çabası devam eder. Bazen isyan, bazen teslimiyet… Neticede sürekli yaşanan bir ruh devinimidir.
Gökyüzünün dinginliği bir yere kadar. Rüzgârın ardılı yağmur. Ve her damla ile güzelleşir yeryüzü. Şiire varmak için yola çıkan insanın yaşadığı çile değil midir? Bütün zorluklar bir serinlik umudu ile aşılır. Sarı güneşin altında toprağı çapalayan kişi güzel yarınlar düşler. Hak edilmiş bir yaşamak, hak edilmiş güzellikler… Bunu sağlayacak olan derinlikli okuma-yazma sürecidir.
Şiirde buluşmak… Var mı böyle bir buluşma şimdilerde? Sürekli içine kapanan, duvar ören bir şiir ortamı. Şiiri imge batağında görünmez kılan ve bencil şiiri çoğaltan nasıl sağlayabilir bu buluşmayı? Karanlık dehlizlerde söylenip duran. Akışı yok, yankısı yok. Nerede ışık? Çağının tanığı olmaktan uzaklaşmış. Yaşanan zulümlere duyarsız. Bu tavır şiir adına kabul edilemez. Şair, haksızlıklar karşısında sesini yükseltendir. Öncü tavır, önder oluş şaire yakışır.
Güzelliği, iyiliği, tanıklığı, hakikati özge bir bakış ile sağlam bir anlatım ile duyurmak gerek. Şiirde buluşmak o vakit daha bir anlamlı. Dilin içindeki varlık, dilin içindeki “biz” gür gümrah bir kez daha okunur olur.
Şiirde okunan insan gerçeği. Yeraltı sularının ince çağıltısı. Sonsuz akışa uyumlu sesler. Bir dağın iç ağrısı. Rüzgârın savuramadığı kökler. Acıyı bal eyleyen emek.
İnsanı, insanda tanımak… Şiirin imkânları ile bu mümkün. Şiir okuyup şiir yazanlar daha çok sahih oluşu vurgular. Şiirdeki sahih dil; bütün ayak oyunlarına, göz boyamalara verilmiş esaslı bir cevap niteliğindedir.
Gücünü şiirden alır edebiyat. Hayatın içindeki saklı şiir bir kıvılcıma bakar.
ŞİİRE BAKIŞLAR
Şiirin herkesçe kabul gören ortak bir tarifi yok. Şairler sayısınca şiir tarifi yapılabilir. Her tanımlama sınırlara işaret eder. Oysa şiir, sınırları aşar. Yine de şiirin ne olduğu, niçin yazıldığı hususundaki sorular cevap bekler. Özgürlük alanı olarak da algılanan şiire dair çeşitli tarifler yapılmıştır. Evet, her şiir tarifinde noksan bir yan vardır. Bunu dikkate alarak şiir üzerine söylenenleri okumalıyız.
Mehmed Âkif, şiir, şair ve sanat hakkındaki duygu ve düşüncelerini “Safahat”ın giriş kısmında beyan etmiştir.
Bana sor sevgili kâri’ sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş’ârım;
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.
Şiir için “göz yaşı” derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lazımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım iki söz yazdımsa.
Sanat anlayışını bir dörtlükte dillendirir:
-Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun; hakikat olsun tek!
Ahmet Haşim şiiri şöyle tarif eder: “Şiir, söz ile mûsîki arasında sözden ziyade mûsîkiye yakındır.” Şiiri anlamdan uzaklaşıp sese yakın duruyor. Şiir daha çok ahenkli bir sesler bütünü olarak telakki edilmiş.
Necip Fazıl Kısakürek, şiir hakkındaki düşüncelerini “Çile” isimli eserinin “Poetika” kısmında belirtir: “Bizce şiir mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hâdiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nisbetlerini bularak mutlak hakikati arama işi…” Bu tanımlama ileri bir aşamada şu şekilde ifadesini bulur: “Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir.” Şiir ve aramak eylemi bu tarifte bir arada kullanılmış.
Necip Fazıl Kısakürek, bu mısralarda bir şair olarak tavrını, duruşunu açıkça ortaya koyuyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar: “Şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikâye ve romanlarımda anlatırım. Şiirde kendimin, hikâye ve romanlarımda kendimle beraber mümkün olduğu kadar hayatın ve insanların -bedenen başkalarının- peşindeyim” der. Şiiri “kendisi için kendine ait bir vaha” olarak görüyor Tanpınar. Şiir ile kendi iç dünyasının bilinmezlerine yürümektedir şair.
Behçet Necatigil’in şiire bakışı şöyledir: “Şiir, bir nevi ağarmadır, bir nevi beyazlaşma, yani gece karanlıksa bari geceliğimiz beyaz olsun deriz, isteriz. Şiire ben bir böyle teselli gözüyle bakarım. Şiir bir kelime yatırımıdır, bir anılar toplamıdır. Bir dili mümkün olduğu kadar enine boyuna değerlendirme çabasıdır.” Şiir, bu tarifte öz benliğin açığa çıkma çabası olarak ele alınmış. Netlik arayışı diyebiliriz. Suyun duru akması gibi. Bu tarifin bir yönünde ise dilin imkânlarını yoklama ve dili güzelce kullanma görülüyor. Behçet Necatigil’in “Yazı” isimli şiiri:
Ve şairler boyuna kimlere yazarlar?
Yıkılmış köprülerin başında
Ürkmüş boşluktan biri inliyorsa
Ve şairler onlara geldimlere yazarlar.
İsmet Özel, “Şiir Okuma Kılavuzu”nda şiir ve şair hakkındaki düşüncelerini etraflıca açıklar. Şiirin varlık sebebi hakkında der ki: “Şiir, hayatiyeti korumak için ortaya atılır. Yaşanılan bütün çirkinliklere, kötülüklere, haksızlıklara rağmen insanda savunulmaya değer, canlılığı korunmaya değer bir şeyler olduğuna içten içe ve kesinlikle inanıldığı zaman şiir serpilir ve çiçek açar.” Şiirin ayırıcı vasfı üzerine de şu tespitte bulunur: “Şiir, başka anlatım yollarıyla varılamayan bir beşeri alanın sanatıdır. Düzyazıdan beklenen hiçbir görev şiire yüklenemez. Dil birinde ne ise, ötekinde o değildir.”
“Şair, bir toplum için başlı başına bir devrimdir” diyen Sezai Karakoç, şiir ve şair üzerine düşüncelerini özellikle “Edebiyat Yazıları-I” ve “Edebiyat Yazıları-II” isimli eserlerinde toplamıştır. “Şair nedir? Kelimedeki hayatı bulandır.” der. Şiir hakkındaki şu tespiti üzerinde özellikle durmak gerekiyor: “Şiirin gerisinde insan olmalıdır.” Şiir ölüyor mu, öldü mü türünden tartışmalar son zamanlarda sıkça karşımıza çıkıyor. Sezai Karakoç, bu meseleye cevap hükmünde şunları söylemektedir: “Şiir ve şair ölmeyecektir. Çünkü: insan ölmeyecektir. Çünkü: hakikat ölmeyecektir. Çünkü: şiir, hakikatin, yüzülebilecek bir derisi değil, çıkarıldığında, insan hakikatinin hayattan yoksun kalacağı kalbidir. Şiir, hakikatin, doğa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreğidir.” Bu tarif içinde yer alan hakikat, doğa, tarih, yürek kelimelerinin üzerinde düşünmek gerek. Şiir, hakikatin dili ve doğa, tarih içindeki ifade alanı olarak öne çıkıyor. Sezai Karakoç şiirinde hakikat ışığı, hikmet mısra mısra okunur.
Şiirin yazanı yoktur
Vardır yalnız okuyanı
Şair de bir okurdur
Kendi şiirinin okuyanı
Sezai Karakoç, “Taha’nın Kitabı”nda şiiri, acıyı dindiren ve kişiyi dinlendiren bir yapı olarak ele alır.
Evet yine şiirdir beni arasıra dinlendiren
Acıma aralıklar verdiren
Ufuklardan ufuklara taşıyarak kelimeleri
Ne yapılar kurdum eleğimsağma gibi
İçimdeki buluttan yağıştan şimşekten ışıklardan
Gizli bir yapı taşından ders okudum ben
Şiirin birden kaçışını denizlerden
Şiir içimizdeki zindanların mahkûmu
İnsanoğlunun en doğal, en içten sesidir şiir. Hakikate ve kendi özümüze yakın olabilmek için şiir. Ötekine hüznün, sevincin kuşlarını uçurmak için şiir. İnsan var oldukça, varlığını sürdürecek şiir.
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Türkiye sinemasında dindarlık ve dini temaların olduğu pek çok film vardır. Bu filmler dönemin koşullarına göre değişkenlik gösterir ve Türk modernleşmesi ile doğrudan ilgilidir. Halil Uzdu ilk dönem Türk Sineması’nda, din olgusunun genelde ilerlemeyi engelleyici unsur olarak değerlendirildiğini ve “dışlanmış”, “köktenci batıcı zihniyetinin” sinemada geçerli olduğunu kaydeder.
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Şiire Dair
Şiirlerde aradığımız nedir? Acının, sevincin, yalnızlığın, hasretin, aydınlığın, hakikatin mısra mısra dile gelişi. Ruhun seyahati engin denizlerde. Dokunulan, duyulan bir iç yangını. Çekilen sızının siyah-beyaz fotoğrafı. Şu dünya yolculuğunda sesimize bir ses veren var mı? Başkasının şiirlerini okurken kendimizi de okuruz. Şiirlerde tanımak insanı, şiirlerde derinliğine…
Sahil dil bir şiirin olmazsa olmazı. Şiiri var eyleyen sahici bir duruş ve iç kanamadır. Yaygın bir ifade ile samimiyet. Şiirin gücü ve güçsüzlüğü burada saklı. Bir dönem parlak mısraları ile anılan bazı şairler şimdi unutulur oldu. Mesela Mehmet Emin Yurdakul, Enis Behiç Koryürek, Behçet Kemal Çağlar… Hâlbuki kendi dönemlerinde bu şairler nasıl da “yıldızlı pekiyi” idiler. İri, şatafatlı, allı pullu mısralar, gün gelir de bir balon gibi sönüverir. Kim ne derse desin, zaman yetkin bir seçici.
Şiirin hası direnmesini bilir. Şiir, bir direnç alanı olarak da anılır. Şiir geleneği içinde çetin bir sınav şairi bekler. Şiirin zorluğu da burada diyorum. Dışarıda olup bitenlerin cazibesine kapılmadan; kendi iç akarında, yeni şeyler söyleme çabası şiiri okunur kılmakta.
Bir ses bize unuttuğumuzu hatırlatan, bir ses uzağı yakın eyleyen, bir ses gecede işaret fişeği, bir ses birce duyuşa kapılar açan…
“Yolculuk” kavramı bizim için açıklayıcı olmaktadır. Evet, bir ömür yaşadıklarımız, tanık olduklarımız birikir, birikir de gün olur dışa yansır. İnsanın sustuğunu sanmayalım. İç konuşma hiç bitmez ki… Hep cevaplar üretiriz; kendimizce cevaplar. Zira kendi özümüzü, ben içindeki ben’i ikna etmek durumundayız. Yoksa çıkmaz olur girdiğimiz sokaklar. Kararıverir iç evren. Sürekli aydınlık için okuma-araştırma-sorgulama-yazma çabası devam eder. Bazen isyan, bazen teslimiyet… Neticede sürekli yaşanan bir ruh devinimidir.
Gökyüzünün dinginliği bir yere kadar. Rüzgârın ardılı yağmur. Ve her damla ile güzelleşir yeryüzü. Şiire varmak için yola çıkan insanın yaşadığı çile değil midir? Bütün zorluklar bir serinlik umudu ile aşılır. Sarı güneşin altında toprağı çapalayan kişi güzel yarınlar düşler. Hak edilmiş bir yaşamak, hak edilmiş güzellikler… Bunu sağlayacak olan derinlikli okuma-yazma sürecidir.
Şiirde buluşmak… Var mı böyle bir buluşma şimdilerde? Sürekli içine kapanan, duvar ören bir şiir ortamı. Şiiri imge batağında görünmez kılan ve bencil şiiri çoğaltan nasıl sağlayabilir bu buluşmayı? Karanlık dehlizlerde söylenip duran. Akışı yok, yankısı yok. Nerede ışık? Çağının tanığı olmaktan uzaklaşmış. Yaşanan zulümlere duyarsız. Bu tavır şiir adına kabul edilemez. Şair, haksızlıklar karşısında sesini yükseltendir. Öncü tavır, önder oluş şaire yakışır.
Güzelliği, iyiliği, tanıklığı, hakikati özge bir bakış ile sağlam bir anlatım ile duyurmak gerek. Şiirde buluşmak o vakit daha bir anlamlı. Dilin içindeki varlık, dilin içindeki “biz” gür gümrah bir kez daha okunur olur.
Şiirde okunan insan gerçeği. Yeraltı sularının ince çağıltısı. Sonsuz akışa uyumlu sesler. Bir dağın iç ağrısı. Rüzgârın savuramadığı kökler. Acıyı bal eyleyen emek.
İnsanı, insanda tanımak… Şiirin imkânları ile bu mümkün. Şiir okuyup şiir yazanlar daha çok sahih oluşu vurgular. Şiirdeki sahih dil; bütün ayak oyunlarına, göz boyamalara verilmiş esaslı bir cevap niteliğindedir.
Gücünü şiirden alır edebiyat. Hayatın içindeki saklı şiir bir kıvılcıma bakar.
ŞİİRE BAKIŞLAR
Şiirin herkesçe kabul gören ortak bir tarifi yok. Şairler sayısınca şiir tarifi yapılabilir. Her tanımlama sınırlara işaret eder. Oysa şiir, sınırları aşar. Yine de şiirin ne olduğu, niçin yazıldığı hususundaki sorular cevap bekler. Özgürlük alanı olarak da algılanan şiire dair çeşitli tarifler yapılmıştır. Evet, her şiir tarifinde noksan bir yan vardır. Bunu dikkate alarak şiir üzerine söylenenleri okumalıyız.
Mehmed Âkif, şiir, şair ve sanat hakkındaki duygu ve düşüncelerini “Safahat”ın giriş kısmında beyan etmiştir.
Bana sor sevgili kâri’ sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş’ârım;
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.
Şiir için “göz yaşı” derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lazımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım iki söz yazdımsa.
Sanat anlayışını bir dörtlükte dillendirir:
-Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun; hakikat olsun tek!
Ahmet Haşim şiiri şöyle tarif eder: “Şiir, söz ile mûsîki arasında sözden ziyade mûsîkiye yakındır.” Şiiri anlamdan uzaklaşıp sese yakın duruyor. Şiir daha çok ahenkli bir sesler bütünü olarak telakki edilmiş.
Necip Fazıl Kısakürek, şiir hakkındaki düşüncelerini “Çile” isimli eserinin “Poetika” kısmında belirtir: “Bizce şiir mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hâdiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nisbetlerini bularak mutlak hakikati arama işi…” Bu tanımlama ileri bir aşamada şu şekilde ifadesini bulur: “Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir.” Şiir ve aramak eylemi bu tarifte bir arada kullanılmış.
Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış.
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış
Şiir, hakikat iklimine, Hakk’a yakınlığın vesilesi oluyor.
Ben şairim, gaibi kurcalayan çilingir;
Canlı cenazelerin başında Münker-Nekir
Necip Fazıl Kısakürek, bu mısralarda bir şair olarak tavrını, duruşunu açıkça ortaya koyuyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar: “Şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikâye ve romanlarımda anlatırım. Şiirde kendimin, hikâye ve romanlarımda kendimle beraber mümkün olduğu kadar hayatın ve insanların -bedenen başkalarının- peşindeyim” der. Şiiri “kendisi için kendine ait bir vaha” olarak görüyor Tanpınar. Şiir ile kendi iç dünyasının bilinmezlerine yürümektedir şair.
Behçet Necatigil’in şiire bakışı şöyledir: “Şiir, bir nevi ağarmadır, bir nevi beyazlaşma, yani gece karanlıksa bari geceliğimiz beyaz olsun deriz, isteriz. Şiire ben bir böyle teselli gözüyle bakarım. Şiir bir kelime yatırımıdır, bir anılar toplamıdır. Bir dili mümkün olduğu kadar enine boyuna değerlendirme çabasıdır.” Şiir, bu tarifte öz benliğin açığa çıkma çabası olarak ele alınmış. Netlik arayışı diyebiliriz. Suyun duru akması gibi. Bu tarifin bir yönünde ise dilin imkânlarını yoklama ve dili güzelce kullanma görülüyor. Behçet Necatigil’in “Yazı” isimli şiiri:
Ve şairler boyuna kimlere yazarlar?
Yıkılmış köprülerin başında
Ürkmüş boşluktan biri inliyorsa
Ve şairler onlara geldimlere yazarlar.
İsmet Özel, “Şiir Okuma Kılavuzu”nda şiir ve şair hakkındaki düşüncelerini etraflıca açıklar. Şiirin varlık sebebi hakkında der ki: “Şiir, hayatiyeti korumak için ortaya atılır. Yaşanılan bütün çirkinliklere, kötülüklere, haksızlıklara rağmen insanda savunulmaya değer, canlılığı korunmaya değer bir şeyler olduğuna içten içe ve kesinlikle inanıldığı zaman şiir serpilir ve çiçek açar.” Şiirin ayırıcı vasfı üzerine de şu tespitte bulunur: “Şiir, başka anlatım yollarıyla varılamayan bir beşeri alanın sanatıdır. Düzyazıdan beklenen hiçbir görev şiire yüklenemez. Dil birinde ne ise, ötekinde o değildir.”
“Şair, bir toplum için başlı başına bir devrimdir” diyen Sezai Karakoç, şiir ve şair üzerine düşüncelerini özellikle “Edebiyat Yazıları-I” ve “Edebiyat Yazıları-II” isimli eserlerinde toplamıştır. “Şair nedir? Kelimedeki hayatı bulandır.” der. Şiir hakkındaki şu tespiti üzerinde özellikle durmak gerekiyor: “Şiirin gerisinde insan olmalıdır.” Şiir ölüyor mu, öldü mü türünden tartışmalar son zamanlarda sıkça karşımıza çıkıyor. Sezai Karakoç, bu meseleye cevap hükmünde şunları söylemektedir: “Şiir ve şair ölmeyecektir. Çünkü: insan ölmeyecektir. Çünkü: hakikat ölmeyecektir. Çünkü: şiir, hakikatin, yüzülebilecek bir derisi değil, çıkarıldığında, insan hakikatinin hayattan yoksun kalacağı kalbidir. Şiir, hakikatin, doğa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreğidir.” Bu tarif içinde yer alan hakikat, doğa, tarih, yürek kelimelerinin üzerinde düşünmek gerek. Şiir, hakikatin dili ve doğa, tarih içindeki ifade alanı olarak öne çıkıyor. Sezai Karakoç şiirinde hakikat ışığı, hikmet mısra mısra okunur.
Şiirin yazanı yoktur
Vardır yalnız okuyanı
Şair de bir okurdur
Kendi şiirinin okuyanı
Sezai Karakoç, “Taha’nın Kitabı”nda şiiri, acıyı dindiren ve kişiyi dinlendiren bir yapı olarak ele alır.
Evet yine şiirdir beni arasıra dinlendiren
Acıma aralıklar verdiren
Ufuklardan ufuklara taşıyarak kelimeleri
Ne yapılar kurdum eleğimsağma gibi
İçimdeki buluttan yağıştan şimşekten ışıklardan
Gizli bir yapı taşından ders okudum ben
Şiirin birden kaçışını denizlerden
Şiir içimizdeki zindanların mahkûmu
İnsanoğlunun en doğal, en içten sesidir şiir. Hakikate ve kendi özümüze yakın olabilmek için şiir. Ötekine hüznün, sevincin kuşlarını uçurmak için şiir. İnsan var oldukça, varlığını sürdürecek şiir.
Varoluşun yankısı şiir oluyor!
Yazar
İlgili Yazılar
Sözümü Özümü Tartın Öyle Yargılayın Beni
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Modern Dünyada Takva’yı Anlamak
Türkiye sinemasında dindarlık ve dini temaların olduğu pek çok film vardır. Bu filmler dönemin koşullarına göre değişkenlik gösterir ve Türk modernleşmesi ile doğrudan ilgilidir. Halil Uzdu ilk dönem Türk Sineması’nda, din olgusunun genelde ilerlemeyi engelleyici unsur olarak değerlendirildiğini ve “dışlanmış”, “köktenci batıcı zihniyetinin” sinemada geçerli olduğunu kaydeder.
Hayalin Şirin Tadı ya da Şehirden Kaçmanın Reçetesi
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.